| ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ-TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ |
| Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini | Yazarlar Dizini | Kaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi | Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası |
| Atatürk Araştırmaları || Çukurova
Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk
Edebiyatı || Yeni
Türk Dili || Eski
Türk Dili Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri |
ÜZEYİR ASLAN*
Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 7, İstanbul 2011, 1-22.
The Opinion of ‘Alî Şîr Nevâyî (1441-1501) About Mazmun and Turkish Mazmuns
ÖZET
Mazmun, (< Ar. z-m-n) "içerik, muhteva, kapsam" anlamına gelir. Bir edebî kavram olarak ise; bir şeyi, o şeyin vasıflarını veya o şeyi çağrıştıracak kelime ve kavramları zikrederek bir ibarenin içinde gizlemek; bir mana veya mefhumu, özelliklerini çağrıştıracak kelime grupları içinde gizleme sanatı; oyun, hüner, sanat; dolaylı anlatım, telmih, teşbih, istiare ve mecaz gibi sanatlarla mukayyet bir kavram; beyitler içindeki gizli olan sanatlı anlam; divan edebiyatının kendi dünyası içerisindeki bilinen hayal, inanış ve düşüncelerin beyit ya da beyitlerdeki dolaylı anlatımı; anlam, öz, verilmek istenen düşünce; şiirde ustaca söylenmiş söz; ince, zarif anlatım; benzeri az olan hatta bulunmayan söz; sanatçının hüner gösterme isteğinin sonucunda ortaya çıkan söz ustalığı; kavramlara anlam verebilme işi; divan şiirinin kuralcı yapısı içinde mütalaa edilen teşbih ve mecazlar; bir sözün altında gizli olan mana şeklinde tanımlanmıştır. Nevayî, Muhâke-metüü-luğateyn adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırır ve Farsçada karşılığı bulunmayan 100 Türkçe sözcüğü örnek verir. Bunlardan birkısmı şiir sanatı ile ilgilidir. Şiirin temel konusu olan aşk, sevgili ve âşıkla ilişkili olarak sıpkar-, tamşı-, yığlamsın-, boksa-, ime-, sime-, sıkta-, ökür-, inçkir-, hay hay yığla-, telmür-, kımsan-, kızğan-, bezen-, çökür, âh ile ısığ dem, kabağ ve men sözcüklerini "mazmun" adıyla sıralar. Buna göre Nevayî mazmunu "şiire özgü anlam, kavram, mefhum" karşılığında kullanmaktadır.
ANAHTAR KELİMELER
Ali Şir Nevayî, mazmun, Çağatay edebiyatı, Ahmed Paşa.
ABSTRACT
Mazmun comes from Arabic (< z-m-n) means content, contents, extension; but in classical Turkish poetry this term is defined different ways by researchers, for instance; to hide a something with saying characters of it or using another words and concepts of it, a poet's ability which is about burying of poetic meaning in poetry, metaphor, figure, expression with literary, imaginations, ideas, beliefs, allusion which is a way using by the poet for expressing his thoughts, ariginal speech, an image not used before, skill, proficiency, competence, masterstroke and mastery about saying in poem, a secret meaning in a word or couplet or line in Turkish poetry. rAlî Şir Nevâyî (1441-1501) uses this word "mazmun" in his book named Muhâkamat al-luğatayn which in compares Turkish language with Persian and arranges in order a hundred Turkish words and says that there are not words or like this words have same meaning or suchlike meaning in Persian language. Some of them are sıpkar-, tamşı-, yığlamsın-, boksa-, inre-, sinre-, sıkta-, ökür-, inçkir-, hay hay yığla-, telmür-, kımsan-, kızğan-, bezen-, çökür, âh ile ısığ dem, kabağ and men. All of these words are about drinking, love, lover, darling. According to Nevayi "mazmun" means concept special to poetry.
K E Y W O RD S
Ali Shir Nevayi, mazmun, Caghatay poetry, Ahmed Pasha.
Doç. Dr., Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, İstanbul (uaslan@marmara.edu.tr).
1. Giriş
Mazmun, (< Ar. z-m-n) "içerik, muhteva, kapsam" anlamlarına gelir (Mutçalı 1995: 509). Sözcük, Kamus Tercümesi'nde: "Ma'lul manasınadır ve babanın sulbünde olan zürriyete ıtlak olunur.", Kamus-ı Os-manî'de: "1- ödenmemiş, ödenmesi lazım gelen şey, 2- mefhum, mana, anlaşılan şey, 3- nükteli, cinaslı, sanatlı söz", Yeni Türk Lugati'nde: "iyi düşünülmüş, ince manalı, zarif söz", Lehçe-i Osmanî de: "gerçek mana, ifade olunmuş şey, meal, zımnen yani dolaylı olarak söylenmiş, misal", Lugat-ı Remzî de: "1- kelamın mana ve mefhumu, 2- bir mana-yı hafîyi mutazammın olan kelama denilir.", Kamus-ı Türkî'de: "1- mana, meal, mefhum, 2- nükteli ve cinaslı güzel söz", Edebiyat ve Tenkit Sözlüğünde: "Mazmun, genel olarak anlam demektir. Edebiyatta cinaslı, nükteli söz demektir." ve Istılahât-ı Edebiyye'de: "mana, meal, ana fikir; fikirler, düşünceler, duygular; mana ve mefhumlar" biçiminde tanımlanmaktadır (Çavuşoğlu 1984: 198-204). Edebî bir kavram olarak ise; bir şeyi, o şeyin vasıflarım veya o şeyi çağrıştıracak (tedai ettirecek) kelime ve kavramları zikrederek bir ibarenin içinde gizlemek; bir mana veya mefhumu, özelliklerini çağrıştıracak kelime grupları içinde gizleme sanatı; oyun, hüner, sanat; dolaylı anlatım, telmih, teşbih, istiare ve mecaz gibi sanatlarla mukayyet bir kavram; beyitler içindeki gizli olan sanatlı anlam; divan edebiyatının kendi dünyası içerisindeki bilinen hayal, inanış ve düşüncelerin beyit ya da beyitlerdeki dolaylı anlatımı; anlam, öz, verilmek istenen düşünce; şiirde ustaca söylenmiş söz; ince, zarif anlatım; benzeri az olan hatta bulunmayan söz; sanatçının hüner gösterme isteğinin sonucunda ortaya çıkan söz ustalığı; kavramlara anlam verebilme işi; divan şiirinin kuralcı yapısı içinde mütalaa edilen teşbih ve mecazlar; kalıplaşmış söz veya benzetmeler; bir sözün iç manası; bir sözün (beyit, mısra) altında gizli olan mana şeklinde tanımlanmıştır.1
Biz bu çalışma ile 'Alı Şir Nevayi (1441-1501)'nin "mazmun" kavramını niçin kullandığını ve ona hangi anlamı yüklediğini tespit etmeyi amaçladık.
Nevayî, Muhâkemetülluğateyn adlı eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırır ve Türkçenin üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla Farsçada karşılığı bulunmayan 100 sözcüğü örnek verir. Bunlardan bir kısmı şiir sanatı ile ilgilidir. Şiirin temel konusu olan aşk, sevgili ve âşıkla ilişkili olarak sıpkar-, tamşı-, yığlamsın-, bohsa-, inre-, sinre-, sıkta-, ökür-, inç-kir-, hay hay yığla-, telmür-, kımsan-, kızğan-, bezen-, çökür, âh ile ısığ dem, kabağ ve men sözcüklerini tanıklarıyla birlikte sıralar ve bunların her birinin anlamları için "mazmun" kavramını kullanır. Buna göre Nevayî mazmunu dolaylı olarak söylenmiş, gizli mana, ibare; nükteli ve cinaslı söz olarak değil, doğrudan "anlam, kavram, mefhum" karşılığı ile kullanmaktadır.
Bu çalışmada bazı kısaltmalar kullanılmıştır: K: kaside, Th: tahmis, G: gazel, R: rubai, b: beyit. Ayrıca eser kısaltmaları kullanılmış olup bunların künyesi Kaynakça'da verilmiştir.
Nevayî, Muhâkemetülluğateyn adlı eserinde Arapça'yı ayrı tutarak dünyadaki dillerin kaynağının Türkçe, Farsça ve Hintçe olduğunu söyler. Arapçanın bütün dillerden fasih ve beliğ olduğunu, çünkü Tanrı kelamının (Kurbân) o dille indirildiğini, Hz. Muhammed (ö. 632)'in sözlerinin (hadis) de o dille söylendiğini belirttikten sonra Arapça için "Tanrı kelamı", Hintçe için ise "boş ve süprüntü" söz varlığına sahip bir dil ifadesini kullanır (ML: 167-168).
Türkçe ve Farsçaya gelince; Nevayî'nin bu iki dille ve bu dilleri konuşan iki milletle ilgili düşüncesi şöyledir: Türk Sart'tan (Fârsi) daha pratik düşünceli, daha yüksek kavrayışlı, daha saf yaradılışlı ve daha temiz yüreklidir. Sart ise bir konu üzerinde kafa yormada ve ilimde Türk'ten daha hassas, marifet ve olgunluk tefekküründe daha derin görünmektedir. Bu durum Türklerin doğruluk ve iyi niyetinden; Sartla-rın ise ilim, fen ve hikmetinden bellidir. Bu iki millet dillerinin olgunluğu ve noksanlığı bakımından da birbirinden ayrılmıştır. Söz ve ibarelerin ortaya konmasında Türk, Sart'ı geçmiştir; Türkçe söz varlığı Sart ibarelerine üstün gelmiştir. Sart arasında eli kalem tutan bilgili kişiler, âlimler, düşünürler ve ileri görüşlü kimseler çoktur. Türk halkında ise sıradan, kendi hâlinde kişiler çoktur. Fakat Türkler büyükten küçüğe, hizmetçiden beğe kadar Sart dilinden (Farsça) nasiplerini almışlardır. Bu dili içinde bulundukları durumun uygunluğu derecesinde konuşabilirler. Hatta Fars diliyle parlak sözler ortaya koyan Türk şairleri vardır. Sart halkının ise en aşağısından en ileri gelenine, ümmisinden bilginine kadar hiçbiri Türk dili ile konuşamaz, söyleneni anlamaz. Türk'ün tabiatı Sart'ınkinden daha uyumludur, bu yaradılıştan gelen bir vasıftır. Sart, Türkçe ibarelerin ifadesinden âcizdir, çünkü Türkçede en ufak kavramlar için bile sözler vardır.
Nevayî, 100 sözcük örnek verir ve bunların "konuşma dilinden" olduğunu, Farsçada ise bu sözcüklerin karşılıklarının bulunmadığını belirtir. Şöyle der: Bu yüz lafzdur ki ğarib makâşıd edâsıda ta'yin kılıpdurlar ki hiç kaysı üçün Sart tilide lafz yasamaydurlar ki barçası muhtâcun ileyhdür ki tekellüm çağıda kişi ana muhtâc bolur. Köpi andakdur ki aşla anın mazmünın tefhim kılmak bolmas ve ba'zını ki anlatsa bolğay her lafz tefhimi üçün neçe lafznı terkib kılmağunça bolmas, ol dağı Arabielfaz mededi bile (ML: 170).
Görüldüğü gibi Nevayî yukarıdaki alıntıda "mazmun" sözcüğünü kullanmaktadır. Bununla o, özellikle Farsçada bulunmayan, Türkçeye özgü sözcüklerin "anlam"larını kastetmektedir.
Muhâkemetül-luğateyride Nevayî, örnek olarak verdiği 100 sözcük arasından özellikle şiirin temel konuları olan içki içmek, âşıklık ve sevgilinin güzellik unsurları ile ilgili Türk mazmunlarını sınıflandırarak sıralar ve bunlara tanıklar getirir. Çalışmaya biz de aynı mazmunları kullanan başka Çağatay şairlerinden ve kaynaklarda şiir sanatının gelişmesinde özellikle Nevayî'nin etkisi olduğu söylenen Osmanlı şairi Ahmed Paşa (ö. 1497)'nın (Kutluk 1997: 24) divanından tespit ettiğimiz örnekleri ekledik.
sıpkar- "içkiyi bir çekişte/bir dikişte içmek; sömürüp içmek2"
Nevayî, Fars dilinde bu mazmunun olmadığını söyler, şöyle der: Ayâ bu sıpkaray lafzı mazmünığa yetkende Fârsı şfrde ne Hlâc kılğaylar? Daha sonra şu örneği verir:
Sâkiyâ tut bade kim bir lahza özümdin baray
Şart bu kim her neçe tutsan leb-â-leb sıpkaray (ML: 170; GS:
446/G. 608-1)3
[Ey saki! Bade tut da bir an kendimden geçeyim. Şu şartla ki her uzattığın ağzına kadar dolu olsun, bir dikişte içeyim.]
Nevayî'nin şu beyti de vardır:
Sâkiyâ men teşne-leb andak ki kök camı tola
Bâde tutsan ser-nigün eyler-men anı sıpkarıp (NŞ: 55/G. 55-6)4
[Ey saki! Öylesine susamışım ki gök kadehini doldurup şarap sunsan onu bir dikişte içer, baş aşağı ederim (bitiririm).]
tamşı- "büyük bir zevkle, çabucak içmeyip lezzet bula bula, az az içmek"
Sâki çü içip mana tutar koş Tamşı tamşı anı kılay nüş (ML: 171)5
[Saki içtiği kadehi bana tuttuğu için onu damla damla, lezzetine vara vara içeyim.]
2.2.2. Âşıklık ile ilgili mazmunlar
yığlamsın- "ağlar gibi yapmak, ağlamaklı olmak"
Nevayî âşıklık ile ağlamak ilişkisini şöyle açıklar: Şi'rnin bina ve medarı 'ışkka evrülür ve 'âşıklıkda yığlamakdın küllırek ve dâyimrek emr yokdur ve anda tenavvu' bar, yığlamsınmak mazmünıda ki Türk mundak depdür:
Zâhid 'ışkın<nı> dese kılğay faş Yığlamsınur közige kelmes yaş (ML: 171)6
[Zahid aşkını anlatmaya kalksa ağlar gibi yapar, ağlamaklı olur ama gözünden yaş gelmez.]
Şâm-ı hecrim tansız olmış ne 'aceb kim 'aczdin
Şam dek yığlamsınıp tan dek tebessüm eylerem (GS: 335/G. 444-3)7
[Ayrılık akşamımın sabahı olmasa ne olur? Acziyetten akşama dek ağlamaklı olur, tan atıncaya dek de gülümserim.]
Lutfî (ö. 1466?)'nin benzer anlamda şu beyti vardır:
Yığladı hattâ rakıblar rahmı kelgendin mana
Lıkin ol könli katık ne çın ne yalğan yığladı (LD: 247/G. 338-6)8
[Rakipler dahi bana acıyıp (hâlime) ağladılar, ama o gönlü katı (sevgili) ne gerçekten ne de yalandan ağladı.]
bohsa- "boğazı düğümlenmek, boğula boğula ağlamak; âşığın ayrılıktan dolayı yalnız başına ağlaması9"
Hecr endühıda bohsap men bile alman n'etey
Mey ‘ilâcımdur kopup deyr-i fenâğa 'azm etey (ML: 171)10
[Ayrılık gamından boğula boğula ağlıyorum, bilemiyorum ne yapayım? İlacım şaraptır, bari kalkıp yokluk meyhanesine gideyim.]
inre-, sinre- "dert ile yavaş yavaş, gizlice ağlamak; içli içli salya sümük ağlamak"
Nevayî, bu iki mazmun arasında çok az fark olduğunu söyler ve şu örneği verir:
İstesem devr ehlidin 'ışkınnı pinhân eylemek Keçeler geh inremekdür 'âdetim geh sinremek11
[Zamanın insanlarından senin aşkını gizlemek istesem, âdetim geceleri kimi zaman gizli gizli, kimi zaman da içli içli ağlamaktır.]
Bu mazmunlar Farsçada yoktur, Nevayî şöyle der: Fârsıde bu mazmün ki bolmağay şâHr ne çâre kılğay? (ML: 171). Nevayî:
İçimde yüz başağ ey gül ne 'ayb inresem
Elem tapar tabanığa anın ki hâr barur (FK: 156/G. 157-1)12
[Ey gül! İçimde sayısız temren var, gizli gizli ağlasam ayıp mı? Çünkü tabanına diken batan adam acı duyar.]
İnremenin / ınra-/ biçimi de vardır. Nevayî:
Za'fdın mrağanım elnin fiğân-ı zârıça
Her demim 'ışk ehlinin pür âh-ı âteş-bârıça (BV: 396/G. 546-1)13
[Benim zayıflıktan dolayı gizli gizli ağlayışım, halkın feryat edip ağlaması gibidir. Her soluğum aşk ehlinin ateş yağdıran ahına benzer.]
Lutfî'de şu beyit vardır:
Emdi yol orğuçılarmn güşmâlı zulmıdın
Devr-i 'adlında kim erse inremes illâ rebâb (LD: 9/G. 4-18)14
[Şimdi senin adaletli zamanında yol kesicilerin kulak bükme eziyetinden ağlayıp inleyen kimse yoktur, rebap hariç.]
Sekkakî (ö. 1460?) şöyle der:
Rebâb u 'üd eşiğinde meger inregey ü küygey
Yok erse yok bu dünyâda küyüben inregen kat'â (MSD: 126/K. 6-8)15
[Olsa olsa rebap ile ud senin eşiğinde içli içli ağlayıp yanmadadır, yoksa bu dünyada yanıp yakılan başka kimse asla olmaz.]
'Ayb etmeniz cefâdın eger inrese könül
Ma'lüm emes müridka bu hâlet bidâyeti (MSD: 274/G. 77-5)16
[Gönül eğer sıkıntıdan gizli gizli ağlarsa ayıplamayınız, bu hâlin başlangıcı müride malum olmaz.]
sıkta- "sıkıntı ve üzüntüden hüngür hüngür ağlamak"
Ol ay ki küle küle kırağlattı meni
Yığlattı meni demey ki sıktattı meni (ML: 171)17
[Kendisinden güle güle uzaklaştıran o ay beni ağlattı, demem; hüngür hüngür ağlattı.]
Lutfî'de şu beyit vardır:
Bizni ey ğonça ağızlık tâ-be-key
Yığlatur-sen ol leb-i handan ile (LD: 272/R. 384-2)18
[Ey gonca ağızlı! O gülen dudağınla bizi ne zamana kadar ağlatacaksın?]
Ahmed Paşa:
Ağladuğumca ben ol şüh-ı sitemkâr güler
Bir olup düşmen ile her nefes oynar güler (AD: 189/101-1)19
[O sitemkar şuh (sevgili) ben ağladıkça güler, düşmanla bir olur da her an oynayıp güler.]
Nevayî:
Her zaman kirse buzuğ könlüm ara yâr u diyar
'Âlem ehlin sıktatur-men âh u efğândın dağı (NŞ: 601/G. 604-4)20
[Her ne zaman yıkık gönlüme sevgili ve vatan girse, ah ile yanıp yakılışımdan dünya halkını hüngür hüngür ağlatırım.]
ökür- "hıçkıra hıçkıra ağlamak, höykürmek"
İşim tağ üzre her yan eşk seyl-âbını sürmekdür Firak âşübıdın her dem bulut yanlığ ökürmekdür21
[İşim dağ üzerinden her yana göz yaşı selini akıtmaktır. Ayrılığın kargaşasından her an bulut gibi höykürmektir.]
Nevayî'nin şu beyitleri de vardır:
Sâkiyâ mey tol-a kim 'arbede ister könlüm
Ey muğanni çal-a başla ökürür kükte kopuz (GS: 185/G. 226-7)22
[Ey saki! İçki dolduruver. Ey çalgıcı! Kopuzu böğürme makamında çal, gönlüm kavga istiyor.]
Ger Nevâyi müfrit efğân etse cânâ kılma 'ayb
Sen helâk etken könül sügide yığlar ökürüp (BV: 45 / G. 60-7)23
[Ey can (sevgili)! Nevayî aşırı ağlasa onu ayıplama. Senin helak ettiğin gönül musibete uğradığından böğüre böğüre ağlıyor.]
Ökürmek mazmununun karşılığı Farsçada yoktur. Nevayî: Çün ökürmek lafzı mukâbeleside Fârsıtilde lafz yoktur, Fârsı-güy şâHr munun dek ğarıb mazmün edâsıdın mahrümdur der (ML: 172).
inçkir- "alçak sesle, inleye inleye ağlamak"
Çarh zulmıda ki boğzumnı kırıp yığlar-men Egirür çarh kibi inçkirip yığlar-men (ML: 172)24
[Feleğin zulmünden boynumu eğip ağlarım. Dönen çark gibi inleye inleye ağlarım.]
Ahmed Paşa benzer manada /inle-/ sözcüğünü kullanır:
Zülfine uyalı çeşmüm görmemişdür kılca hâb
Geceler tâ şubh olınca şöyle bidâr inlerem (AD: 260/213-2)25
[Gözüm zülfüne uyduğundan beri kılca uyku görmemiştir. Geceler sabaha dek böyle uyanık inlerim.]
hay hay yığla- "vay vay (yar yar)26 diyerek ağlamak"
Nevayî'ye göre böyle ağlamak Türklere mahsustur, Farslar bunu alıp kullanmışlardır. Şöyle der: Yığlamakta hay hay lafzın [Fârsı] özlerin Türkı-güylerge şerık kılıpdurlar ve bu lafz hem aslen Türkı uslübdur (ML:
172).
27
Nevâyi ol gül üçün hây hây yığlama köp Ki hây degünce ne gülbün ne ğonça ne gül bar27
[Ey Nevayî! O gül için (acı ile sızlanarak) vay vay diye çok ağlama! Vay deyince ne gül dalı, ne gonca, ne de gül var.]
Nevayî:
Hây u huy eyleben özni nefesi hoş tut kim
,28
Hây degünçe ne sen olğun arada ne ahbâb (FK: 45/G. 44-8)28
[Hay huy edip kendini bir nefes hoş tut, çünkü hây deyince arada ne sen olacaksın ne de dost.]
24
25
26
27
Remel: Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnek: AD: 263/218-6. Şeyh Süleyman: 286.
Müctess: Mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün Remel: Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
ah ile ısığ dem "ah ile sıcak soluk"
Nevayî'nin verdiği bilgiye göre Türk şairler demi şimşeğe "çakın", ahı yıldırıma "ıldırım" benzetirler. Farsçada bu sözcükler olmadığı için Fars şairleri bunların yerine bark (< Ar. 'şimşek') ve şâ’ika (< Ar. 'yıldırımayı kullanırlar, böyle teşbihlerden de mahrumdurlar. Nevayî şöyle der: Yana *ışk etvârıda kim eşk ve yığlamak mukâbeleside âh ve ısığ dem
*umdedür. Türkler demni çakınğa ve âhnı ıldırımğa nisbet berip deptürler kim:
Firakın içre ulus örtemekke ey mâhım Çakın-durur demim ü ıldırım-durur âhım24
[A ay (yüzlü sevgilim)! Senin ayrılığında halkı yakmaya nefesim şimşek, ahım yıldırım olmuştur.] Sart tilide çakın ve ıldırım dek müte*ayyin ve mu*teber ekki nemege at koymaydurlar. Ve *Arab tili bile berk ve sâhka bile edâ kılıpdurlar (ML: 173).
Muhteriz bol şu'le-i âhımdın ey gül hırmanı
Kim çakın hırmanğa tüşkennin ‘aceb te'siri bar (FK: 186/G. 192-2)25
[Ey gül harmanı! Ahımın ateşinden sakın! Yıldırımın harmana düşmesinin acayip etkisi olur.] Nevayî berk sözcüğü ile de aynı teşbihi yapmaktadır:
Ey peri mecnûn könül sûzıdın özni asra kim
Berk-ı âhıdın melâyiknin kanatı çörgenür (NŞ: 139/G. 139-3)26
[Ey peri! Deli gönlün ateşinden kendini kolla, çünkü ah şimşeğinden meleklerin dahi kanadı tutuşur.]
Lutfî:
Menin âhım-durur berk u közümnin yaşıdur jâle
Kalıptur yâdgâr uşbu mana ol nev-bahârımdın (LD: 163/ G. 219-2)27
[Benim ahım şimşek, göz yaşım çiğ tanesidir; bu bana o ilkbaharımdan yadigar kalmıştır.]
Şibanî (ö. 1510):
Berk-ı âhımdur könülde na'ram oş küs-i bulut
Sağınıp-sen âh kim gül-berg-i handânınm sen (ŞD: 227/G. 230-5)28
[Gönüldeki haykırışım ah şimşeğimdir. Sense o bulut kösünü gülen gül yaprağın sanmadasın, yazık!]
Emin Han (ö. 1822):
Âh çektim yığladım çendân firâkın deştide
Toldı uşbu berk-ı lâmi' birle tüfândın hevâ (ED: 56/G. 20-4)29
[Senin ayrılığının çölünde o kadar çok ah çekip ağladım ki, hava bu tufan sebebiyle şimşek çakması ile doldu.]30
Ahmed Paşa:
Ağlar iken âhumuz eflâke erdi ra'd-veş
Ol sebebden gög dahı yaşlar döküp nâlân olur (AD: 175/80-4)31
[Ağlarken ahımız gök gürültüsü gibi feleklere ulaştı, gök de o yüzden (göz) yaşı döküp inlemektedir.]
telmür- "gözü yaşarmak/gözü parlamak; ümit ve hasretle bakmak; göz yaşı dökmek32"
Nevayî'ye göre Farslarda telmürmek sözcüğü yoktur, benzeri bir sözcük de yoktur: Bu lafz alarda yokdur ve munun dek lafzları hem yokdur (ML: 172).
Tükedür kanımnı her dem közlerin bakıp turup Kim neçe yüzümge bakkay-sen yırakdın telmürüp33
[Uzaktan göz parlatıp daha ne kadar yüzüme bakacaksın, gözlerin her an bakıp durarak kanımı tüketiyor.]
Telmürür-men mönreyip ol bi-vefâğa muttasıl Bir dem andın derd ü hâlımğa nazar bolğay mu dep (BV: 45/G.
61-2)34
[Dertli hâlime bir an olsun bakar mı diye o vefasıza durmadan inleyip göz yaşı döküyorum.]
Ol kuyaş hicrânıda her tün eki munluğ közüm
Tanğa tegrü şubh-dem yolığa bakıp telmürür (GS: 142/G. 163-6)35
[O güneş (yüzlünün) ayrılığında her gece sabaha kadar dertli iki gözüm, sabahleyin onun yolunu gözleyip hasret çeker.]
Şibanî:
Şibâni tün ü kün telmür uşol gül yüzige her dem
Seher tınmay oku bülbül bigin bolup hezâr destân (ŞD: 207/G.
202-5)36
[Ey Şibanî! Gece gündüz şu gül yüze hasretle bak; seher vakti durmadan, bülbül gibi olup binlerce destan oku.]
Bâbur (ö. 1530):
Boynuma zencir-i ğam yâ boğzuma tiğ-ı sitem
Her ne kelse 'ışk yolıda turup-men telmürüp (BD: 152/G. 56-7)37
[Boynuma gam zinciri, ya da boğazıma sitem kılıcı. Aşk yolunda her ne gelse hasretle bakıp dururum.]
Bayram Han (ö. 1561):
Közlerim her nefesi telmüredür yolğa bakup
Ta haber keldi kim ol husrev-i huban keledür (BHD: 126/ G. 39-7)38
[O güzeller şahının geldiği haberi ulaştığından beri gözlerim ümit ve hasretle her an yola bakmaktadır.]
Sânî (ö. 1550?):
Dehr ara her kayda kim bar kaşı ya meh-pâre’i Yanı ay dek telmürür ebrU-hilalım kaşıda (SD: 7/G. 9-3)39
[Dünyada her nerede yay kaşlı bir ay parçası varsa benim hilal kaşlımın yanında yeni ay gibi gözü parlar, yaşarır.]
Emirî Han:
Dem-be-dem tutsa Emir ol ayğa sağar toldurup
Men yırakdın telmürüp bir kuşede pinhan turup (ED: 243/Th.
227-5)40
[Emîr her an kadeh doldurup o aya tutsa, ben de bir köşede gizlice durup uzaktan hasretle baksam.]
kımsan-, kızğan- "İmrenmek, çok arzu etmek; çok kıskanmak, kızmak41"
'İzarınnı açarğa kımsanur-men Veli el körmekige kızğanur-men42
[Yüzünü açmanı çok istesem de yabancı görecek diye çok kıskanırım; çok kızarım.]
Nevayî, Farsça söyleyenlerin böyle güzel mazmunları kullanamayacağını ifade eder: Fârsı-güy şu'arâ mundak hüb mazmün edâsıdın mehcürdurlar (ML: 172).
Ahmed Paşa şöyle der:
Yüzün gösterme ağyara söz açma her has u hara
Irağ et taze gülzarı yavuz gözden yavuz dilden (AD: 271/231-6)43
[Yüzünü başkalarına gösterme, her çer çöpe söz açma, taze gül bahçesini yavuz gözden yavuz dilden/gönülden uzak tut.]
çökür "ayrık otu, uçhun"
Nevayî, Farsların diken için "har" sözcüğünü kullandıklarını, daha acı verici "çökür" sözcüğünü ise bilmediklerini söyler: 'Aşık ayağığa tiken kirmekke alar har lafzı bile ta'arruz kılıpdurlar. Amma çökür ki mü'ellimrakdur, bu lafzları yokdur (ML: 172). Nevayî şu örneği vermektedir:
Çökürler kim senin yolunda tevrilmiş ayağımğa Çekip ol küy gerdin sürme tartar-men karağımğa44
[Senin yolunda ayağıma batmış çökürlere katlanıp o mahallenin tozunu sürme diye gözüme çekerim.]
Nevayî'ye göre Farsça'da bezenmek karşılığında bir sözcük bulunmamaktadır, şöyle der: Yana Türk lafzının mahbüb canibidin yasanmağı mukabeleside Sart lafzıda araste ve arayiş lafzı bar. Amma bezenmek mukabele-side neme demeydürler. Ve ol yasanmağnın mübalağasıdur (ML: 173).
Erür bes çü hüsn ü melahat sana Yasanmak bezenmek ne hacet sana45
[Şendeki güzellik ve tatlılık sana yeter; senin süslenip püslenmene ne gerek var?]
Sekkakî:
Uğan her yılda yaz ketrüp bezep gül birle yer yüzin
Cihanda baki tutkança bu tört üm yetti abanı (MSD: 168/K. 10-53)46
[Dünyada bu dört ana ve yedi ata var oldukça Tanrı her yıl yazı getirir ve yeryüzünü gülle süsler.]
kabağ "kaş ile gözün arası"
Kabağ sözcüğü de Farsçada yoktur, Nevayî şöyle der: Hüblarnın köz ve kaşları arasın ki kabağ derler, Fârsıde bu ruzvnın atı yoktur (ML: 173).46 47 Nevayî şu örneği verir:
Menizleri gül gül müjeleri har Kabağları ken ken ağızları tar48
[Yanakları gül gül, kirpikleri diken. Kapakları geniş geniş, ağızları dar.]
Türklernin kulıdur-men ki nigarımnın erür
Kaşı Türkane kabağı ken ü közi kıymaç (FK: 103/G. 104-2)49
[Ben Türklerin kuluyum, zira sevgilimin kaşı Türk'e özgü, kapağı geniş, gözü çekiktir.]
Lutfî:
Köz allığa kelsün kaşına egri sağınsam
Kim kaşka sağınsa kelür elbette kabakka (LD: 301 /b. 505)50
[Kaşını eğri düşünsem, göz yanına gelsin; kim kaşı düşünse elbette kapağa gelir.]
Ahmed Paşa:
Mestane gözleründen olalı harab dil
Yaş yerine döker kabağumdan şarab dil (AD: 235/175-1)51
[Gönül senin mestane gözlerin yüzünden harap olduğundan beri (göz) kabağımdan yaş yerine şarap döker.]
men "iri ben"
Nevayî'ye göre Türk şairlere özgü bir başka mazmun da men "iri ben"dir. Farsçada bu sözcüğün de karşılığı yoktur: Ve hüsn tahıfide uluğrak hâlğa kim Türkler men at koyupturlar, alar at koymaydurlar (ML: 173).
Anın kim al eninde men yarattı Boyı birle saçını ten yarattı52
[Onun al yanağında iri ben yarattı, boyu ile saçını denk yarattı.]
Hüblarğa men ol aynın taze kulluk dağı bes
Közlerige sürme küyinin kara tofrağı bes (GS: 201/G. 251-1)53
[O ayın yeni kulluk damgası olarak güzellere iri ben yeter; gözlerine sürme olarak mahallesinin kara toprağı yeter.]
Lalenin dağı bolur çün ortada
Nege tüşmiş ‘arızın yanıda men (GS: 274/G. 356-3)54
[Lalenin yanığı ortada iken niye iri ben yanağının kıyısına düşmüş?]
Lutfî:
Kara men al en üze koymak al emiş bildim
Temettu‘ andın alınmağ muhal emiş bildim (LD: 134/G. 176-1)55
[Kara iri beni al yanak üstüne koymak hileymiş; ondan kazanç elde etmek ise olmayacak bir işmiş, anladım.]
Sekkakî:
Zülfün tuzakka men bile eltse ne tan Sekkâkıni
Veh kim körüp taptı halas ol dane birle damnı (MSD: 286/G. 60-7)56
[Senin saçın Sekkakî'yi iri ben ile tuzağa düşürse buna şaşmamalı. O tane ile tuzağı görüp kurtuluş buldu, yazık!]
Gedaî (ö. 1495?):
Veh ne ferruh-pey Hızırdur ab-ı hayvânğa yakın
Ol kara men kim tüşüptür al yanakın yanına (GD: 215/G. 203-2)56 57
[O kara iri ben, al yanağın yanına düşmüş; vay o ne ayağı uğurlu, ölümsüzlük suyuna yaklaşmış Hızır'dır!]
Şibanî:
Sendin ayru kayda barsun uşbu yüzde men körüp
Âh u vaveyla bu tün zülfün küyindin kavmanız (ŞD: 140/G. 104-3)58
[Şu yüzdeki iri beni görüp senden ayrı nereye gitsin; onu bu gece saç(lı sevgilinin) mahallesinden kovmayın, yazıktır!]
Bâbur:
Eni meni ay u dağı yüzi sözi gül ü mül
Kadı revan u teni can u erni mercandur (BD: 131/G. 23-2)59
[Yanağı, iri beni ay, yine yüzü gül, sözü şarap; boyu ruh, teni can ve dudağı mercan.]
Kâmrân Mirza:
Yüzün gül-durur bel gül-i ateşin
Menin ol gül üzre neçük kim sipend (KD-I: 55/G. 24-3)60
[Yüzün güldür, hatta ateşten bir gül. İri benin o gül üstünde nasıl bir üzerlik tohumudur?]
Ahmed Paşa:
Gerçi dağ urmışdı evvel cânuma Hindü benün
Geldi hatt-ı fitnegarun urdı dağ üstine dağ (AD: 213/142-2)61
[Gerçi önce Hindli/kara iri benin gönlüme dağ vurmuştu; fitneci ayva tüyün de geldi, dağ üstüne dağ vurdu.]
Nevayî, Muhâkemetüd-luğateyn adlı eserinde Farsçada karşılığı bulunmayan 100 sözcüğü örnek verir. Bunlardan bir kısmı şiir sanatı ile ilgilidir. Şiirin temel konusu olan aşk, sevgili ve âşıkla ilişkili olarak sıpkar-, tamşı-, yığlamsın-, bohsa-, inre-, sinre-, sıkta-, ökür-, inçkir-, hay hay yığla-, telmür-, kımsan-, kızğan-, bezen-, çökür, ah ile ısığ dem, kabağ ve men sözcüklerini tanıklarıyla birlikte sıralar ve bunların her biri için "mazmun" kavramını kullanır. Buna göre Nevayî mazmunu dolaylı olarak söylenmiş, gizli mana, ibare; nükteli ve cinaslı söz olarak değil, doğrudan "anlam, kavram, mefhum" karşılığında kullanmaktadır. Nevayî'nin sıraladığı mazmunların bir kısmı Osmanlı şairi Ahmed Paşa'nın Divan'ında da yer almıştır.
Kısaltmalar ve Kaynaklar
Abuşka |
Kaçalin, Mustafa S. (2011), Niyazi, Nevâyınin Sözleri ve Çağatayca Tanıklar, el-Luğatu 'n-Nevâ'iyye ve 'l-îstişhadatu l CağâtâHyye, Ankara: Türk Dil Kurumu, 1110 s. +190 yk. |
AD |
Tarlan, Ali Nihad (1966), Ahmed Paşa Divanı, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, xxi+406 s. |
BD |
Yücel, Bilal (1995), Babür Divanı (Gramer-Metin-Sözlük-Tıpkı-basım), Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, xii+575 s. |
BHD |
Tekcan, Münevver (2007), Bayram Han'ın Türkçe Divanı, İstanbul: Beşir Kitabevi, 425 s. |
BV |
Türkay, Kaya (2002), 'Ali Şir Nevayi, Bedüyi'u’l-vasat, Üçünçi Divan, Ankara: Türk Dil Kurumu, xxxi+576 s. |
ED |
Köktekİn, Kazım (2007), Yusuf EmirîDivanı, Giriş-înceleme-Tenkitli Metin-Sözlük-Tıpkıbasım, Erzurum: Fenomen, x+457+59 yk. |
FK |
Kaya, Önal (1996), 'Ali Şir Nevayi, Fevayidülkiber, Ankara: Türk Dil Kurumu, xix+743 s. |
GD |
Eckmann, Janos (1971), The Divan of Gada'i, Indiana University Publications, iii+405 s.+64 yk. |
GS |
Kut, Günay (2003), 'Ali Şir Nevayi, ĞarâHbu'ş-şığar, înceleme-Karşılaştırmalı Metin, Ankara: Türk Dil Kurumu, lviii+573 s. |
KD-I |
Alparslan, Aİİ-Eraslan, Kemal (1974-1976), "Kâmrân Mirza'nın Divanı-I", î.Ü. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, XXII, 37-163. |
KD-II |
Alparslan, Aİİ-Eraslan, Kemal (1986-1993), "Kâmrân Mirza Divanı-II", î.Ü. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, XXVI, 1178. |
LD |
Karaağaç, Günay (1997), Lutfî Divanı, Giriş-Metin-Dizin-Tıpkıbasım, Ankara: Türk Dil Kurumu, xxxix+732 s. +13 yk. |
ML |
Özönder, F. Sema Barutçu (1996), lAlİ Şir Nevayi, Muhake-metü'l-luğateyn: İki Dilin Muhakemesi, Ankara: Türk Dil Kurumu, x+244 s.+xvi s. |
MSD |
Eraslan, Kemal (1999), Mevlana Sekkakî Divanı, Ankara: Türk Dil Kurumu, vii+686 s. |
NŞ |
Karaörs, Metin (2006), Ali Şir Nevayî, Nevâdirü'ş-Şebâb, Ankara: Türk Dil Kurumu, xxiv+706 s. |
SD |
Aslan, Üzeyir (2009), Ubeydullah Han (ö. 1539) Şairi Sani ve Türkçe Divanı, Konya: Palet, xxxiii+442 s. |
ŞD |
Karasoy, Yakup (1998), Şiban Han Divanı (İnceleme-Metin-Dizin-Tıpkıbasım, Ankara: Türk Dil Kurumu, viii+888 s. |
Şeyh Süleyman |
Buhârî Şeyh Süleyman Efendi (1289), Luğat-ı Çağatay ve Türki-i Osmani, İstanbul: Mihran Matbaası, 320 s. |
Diğer Kaynaklar
Akün, Ömer Faruk (1994), "Divan Edebiyatı", DİA, XIX, 389-427.
Çavuşoğlu, Mehmed (1984), "Mazmun", Türk Dili, S. 388-389, s. 198-205.
Deniz, Sebahat (2008), "Şairlerin Gizli Dili: Mazmun", Kültür Tarihimizde Gizli Diller ve Şifreler, ed. E. G. Naskali, E. Şahin, İstanbul: Picus, s. 207-219.
Erdoğan, Kenan (1997), "Mazmun Üzerine Yazılanlar ve Divan Şiirinde Kullanılan Bazı Mazmun ve Remizlerin Niyazi-i Mısri'de Kullanılışı", CBÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, S. 1, s. 270-285.
Kaçalİn, Mustafa S. (2006), Dedem Korkut'un Kazan Bey Oğuz-nâmesi, İstanbul: Kitabevi, 406 s.
Kurnaz, Cemal (1990), Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Denemeler, Ankara: Akçağ, 172 s.
Kutluk, İbrahim (1997), Beyanî Mustafa Bin Carullah, Tezkiretü'ş-şuarâ, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 93+347 s.
Mengİ, Mine (2000), Divan Şiiri Yazıları, Ankara: Akçağ, 226 s.
Okay, Orhan (1983), "Şairin Karnındaki Mana", Yönelişler, İstanbul, Mayıs-Haziran, 3 (23-24), s. 43-45.
Pala, İskender (1999), "Mazmunun Mazmunu", Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, Haz. Mehmet Kalpaklı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s. 399-402.
Uçar, Şahin (1993), "Mana ve Mazmun", Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, (ayrı basım) 31 s.
Mazmun kavramı ile ilgili kimi çalışmalar şunlardır: Okay 1983: 43-45, Çavuşoğlu 1984: 198-205, Akün 1994: 421-424, Uçar 1994: 3, Erdoğan 1997: 270-285, Pala 1999: 399-402, Mengi 2000: 30-44, 45-61; Deniz 2008: 207-219.
Abuşka: 596.
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Hezec: Mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün
Hezec: Mef'ûlün fâ'ilün mefâ'îlün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Abuşka: 361.
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Müctess: Mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün
Muzari': Mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün
Ahreb: Mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fe'ûl
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün. Diğer örnekler: AD: 176/81-5, 189/101-3.
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün
Remel: Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Müctess: Mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnek: ŞD: 226/G. 229-2.
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Diğer örnekler: ED: 49/G. 12-9, 70/G. 35-3.
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnek: AD: 316/298-1. "Âh" güneşe ve göğüsteki yaralara da benzetilmiştir, ayrıca "Allah" lafzının remzi olarak kullanılmıştır, bk. Kurnaz 1990: 88-90.
Abuşka: 445.
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnekler: BV: 48/G. 66-1, 332/G. 450-4, 420/G. 580-1; FK: 573/G. 622-7).
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün. Diğer örnekler: ŞD: 119/G. 77-5, 184/G. 168-1.
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnek: BD: 312/Kt. 548-1.
Remel: Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnekler: ED: 69/Mh. 34-5, 250/Th. 236-6.
Abuşka: 672.
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün
Mütekarib: Fe'ûlün fe'ûlün fe'ûlün fe'ûl
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün
Aslında bu sözcük Sümerce'den geçmiş olup 'kaşın üstü' demektir, göz kapağı ile karıştırılmıştır. Nikab, tülbend anlamında kullanılmıştır. Moğollarda hakanın sofrasında hizmet eden görevliler ağızları üstüne -solukları hakanın yiyeceği ve içeceği şeylere temas etmesin diye- ince bir tülbend çekerlerdi, bk. Kaçalin 2006: 170.
Mütekarib: Fe'ûlün fe'ûlün fe'ûlün fe'ûl
Remel: Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün
Hezec: Mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün
Muzari': Mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün. Diğer örnek: AD: 333/324-6.
Hezec: Mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Müctess: Mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün
Recez: Müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnekler: ŞD: 189/G. 176-5, 207/G. 202-2, 238/G. 245-1, 279/G. 302-2.
Müctess: Mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün. Diğer örnekler: BD: 255/Kt. 298-1, 302/G. 507-1,
Mütekarib: Fe'ûlün fe'ûlün fe'ûlün fe'ûl
Remel: Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün. Diğer örnekler: AD: 157/52-3, 203/127-2, 225/162-4, 242/186-2, 246/191-12, 270/229-4, 274/235-3, 6; 286/251-4, 298/272-3, 303/277-7, 334/326-2, 348/346-5.