ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

 

Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

MAKALELER

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 
Adana Karatepeli Fıkraları
Prof. Dr. Erman Artun
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.
 

Türk kültürü mizah yönünden çok zengindir. Mizah kültür hayatının bir parçası, çok eskilere dayanan bir birikimin sonucudur, Türk kültürünün tarihsel sürecindeki değişim ve gelişimiyle günümüzdeki şeklini almıştır. Mizaha hayatın hemen her öğesi girer ancak başkalarına aktarıldığında bir forma girer, söz olarak doğan mizah yazıya geçirildiğinde edebi bir kimliğe bürünür1. Mizah kavramı güldürme amacının yanı sıra dolaysız olarak yergiyi ve öfkeyi de içerir. Mizahın sınırları ironiden sövgüye kadar uzanır. Mizahın geniş bir anlatım ve içerik alanı vardır. Mizah, öfkenin, düşmanlığın dışa vurulduğu, toplumsal eleştirinin dile getirildiği önemli bir edebiyat türüdür2.

Mizahta abartma, ironi gibi ince zekâ ürünü yöntemlerin yanı sıra aşağılamalar da vardır. Mizah, düşüncelerin nükte, şaka ve takılmalarla süslenip anlatıldığı bir söz veya yazı çeşididir3. Toplumsal ya da bireysel kusurları, adaletsizlikleri vb. doğrudan ve dolaylı yoldan eleştiren sanat biçimine mizah adı verilir. Mizahta ironi alaya almaktır, küçümseme vardır, zarafetten uzaklaşabilir. Gülünçleştirme ve ironi bireye ve topluma yöneltilen dolaylı eleştiri biçimidir.4

Sanat ürünleri toplumun yapısından soyutlanamaz. Bunlar toplumsal ilişkilerden doğan olgulardır. Her toplumun kendine özgü acıları, sevinçleri, umutları, özlemleri kısacası kendine özgü bir dünyası vardır. Bu iç dünyanın birikimleri sanat ürünlerinde dile getirilir. Halk mizahı, halk fıkralarında zengin bir görünüm sergiler. Fıkralar Türk halkının sağduyusu ve iğneleyici özellikleri birleştirilerek ortaya çıkmıştır. Fıkraların bir bölümü sosyal içeriklidir. Fıkralarda halkın mizaha bakışını engin hoşgörüsünü görürüz. Fıkralarda kişilerde ve toplumda görülen toplumun değer ve normlarına aykırı her konu ve davranış biçimi mizah konusu yapılır. Fıkralar toplum ve insan ilişkilerini irdeleyen olaylara ayna tutup yansıtan yönleriyle işlevseldirler.

Fıkralar, çok geniş bir coğrafi alan içinde oluşan binlerce yıldan beri sözlü gelenekte yaşayan halk edebiyatı ürünleridir. Günümüzde Adana'da yaygın bir biçimde Karatepeli fıkraları anlatılmaktadır. Kadirli ilçesinin doğusundaki yöreye Karatepe adı verilir. Karatepe diye bilinen bölgede şu köyler vardır: 1. Kızyusuflu, 2. Bahadırlı, 3. Bekereci, 4. Karatepe, 5. Durmuşsofulu, 6. Çıyanlı.
Bu bölgede yaşayanlara Adana'da "Karatepeli" denir. Bu köyler Türkmen, Avşar, Karakeçili ve Kuman aşiretlerinden yerleşenlerle kurulmuştur. Karatepe bölgesinde yaşayanlar yerleşik düzene geçmiş göçerlerdir. Farklı bir adlandırmayla "yörük"tür bu insanlar. Anadolu şehir-kasaba toplumlarında köylülerin saflığı ve eğitimsizliği üzerine anlatılan eğlendirici fıkralar yaygındır. Karatepeli fıkraları bu türdendir. Bu fıkralar bu bölgede yaşayan insanların saflıkla-rıyla gariplikleriyle eğlenmek için anlatılır.

Karatepeli fıkralarının benzerlerine Türkiye'nin çeşitli yörelerinde de rastlanır. Bu fıkralar ortaklaşa benimsenmiş anlatım kalıpları içinde, kişi ve yer adlan, yerine ve çağına göre değiştirilip, Karatepe'ye özgü renklerle bezenmiştir. Bunlar; Karatepeliler için anlatılan Karatepeli tipi fıkralardır. Türk fıkraları sınıflamasında "Bir bölge halkıyla ilgili olanlar" grubuna girer. Bu fıkralarda Türk köylüsünün kendi kendisini ince, nükteli, mizaha konu etmesini görüyoruz. Karatepeli fıkra tipinde eğlenilen, mizaha konu edilen bölge insanının iğneleyen durumunda olduğu sezilir. Karatepelilerin bu fıkraları severek anlatmaları bunu kanıtlar.

Türk halk kültürü fıkra sentezinde Orta Asya'dan getirdiklerimizin yamsıra islam kültürü ve Anadolu eski kültürlerinden sürüp gelenler de vardır. Türk fıkralarına 15. yüzyıldan sonra Türk kültürünün yamsıra Arap, Iran ve Anadolu unsurları girmeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yayıldığı dört kıtadaki coğrafya içindeki Balkanların, Güney Rusya'nın, Kafkasların ve Afrika'nın Türk fıkra hazinesine katkısı vardır5. Sözlü gelenekte hiçbir yabancı tür olduğu gibi alınmaz. Kültür etkileri fıkralara girerken değişikliğe uğrayarak yer-lileşmiş, yeni girdiği kalıpta Türk kültürünün belirleyici etkisiyle şekillenmiştir. Türk coğrafyasında anlatılan fıkraların bazılarının benzer bir biçimde komşu kültürlerde anlatılması bizi kaygıya düşürmemelidir. Kültür alışverişi yaşamayacağınız uzaklıkta benzer fıkraların olması bizi toplumların benzer durumlarda, birbirlerinden habersiz benzer folklor ürünleri yaratabilecekleri düşüncesine götürüyor.

Türkçeye mal olmuş, Türk fıkra anlatma geleneğinde yerini almış, bir fıkra tipi oluşturmuş veya bir fıkra tipinde yerini almış fıkralar Türk kültürü ürünleridir. Bazen fıkralarda kişiler, çevre, değişerek yeni bir kimlikle karşımıza çıkar. Geleneğe mal olmuş fıkraların bir kısmı baştan geçmiş bir olaya dayalı olabilir. Bazıları da uygun bir zeminde yeni bir fıkra tipine bağlanarak yeni bir renge bürünür. Bu fıkra geleneğinin ağızdan anlatılırken, eklerle, değiştirmelerle zenginleşmesidir.

Fıkralar, bir kişiye ve kişilere aitmiş gibi görünse de, gerçekte toplumun tümüne mal olmuştur. Fıkranın sahibiymiş gibi gösterilen kahramanlar, halkın yarattığı fıkra tipleridir. 13. yüzyıldan sonra dini, ahlaki ve tasavvufı nitelikte yazılmış eserlerde geniş ölçüde yer almaya başlayan fıkralar konularını yaşanmış hayat sahnelerinden alır. Bir fıkra genellikle tek olay üzerine kurulur. Fıkraların merkezinde insan-insan, insan-toplum ilişkileri vardır. Toplum yaşayışının çelişkileri düşünce ve davranış farklarından doğan çatışmalar fıkraların konularını oluşturur.

Fıkraların konuları, güldüren, etkileyen nükte motifleri milletin ortak malıdır6. Fıkra konusu, daha ziyade fıkra-tipi adını verdiğimiz kahramanlara göre ele alınmış, bu açıdan tasnif edilmiştir7. Türk halkı sağduyuyla bağdaşmayan işlemlere tutumlara ve yasalara karşı tepkilerinin sözcülüğünü yarattığı kişilere yüklemiştir8. Karatepeli fıkraları, Karatepe bölgesinde "Bir bölge halkıyla ilgili olanlar" grubuna girer. Türk halkı bazen olaylar karşısındaki düşünce, tutum ve davranışlarını fıkralarla duyurur. Fıkralar yaşayan insanların düşünce biçimini yaşayış ve mizaha bakışını yansıttığı için kültür belgeleri olarak kabul edilebilir.

Fıkraların yapılarındaki gülme olayını yaratan öğeler göz önünde tutulunca, halkın yaratma gücünden doğan bu estetik biçimlerde ince bir mizah, keskin bir alay ya da hikmetli bir söz mutlaka olur. Toplum yaşantısının, çelişkilerinin düşünce ve davranış farklılıklarından doğan çatışmaların Karatepeli fıkralarına konu edildiğini görüyoruz. Bu fıkraların Karatepeli bölgesi insanının ruh ve düşünce dünyasını anlatmaktan çok bu insanların çeşitli davranışların-daki aksaklıkları, gariplikleri abartarak anlatma geleneği olarak nitelendirebiliriz. Bu fıkralarda, bu bölgede yaşayan insanların damgası açıkça görülür, bunlar yerleşik düzene geçmiş, göçer kültürünün izlerini taşır. Fıkralarda günlük olaylarla karşılaştığımız çeşitli zıtlıklar sosyal ve insani kusurlar işlenir.

Karatepeli fıkraları küçük bölge ve yörelerde tanınan, bilinen yerel fıkra tipidir. O çevre halkı tarafından benimsenmiştir. Coğrafi bir adla anılır. Karatepeli fıkra tipinde çizilen saf fıkra tipine Anadolu ve dünya fıkralarında da rastlıyoruz. "Almanların Schildburger'leri ve bizim Karatepelilerimiz gibi Siv-rihisarlılar üzerine de onları akıldan, mantıktan, sağduyudan yoksun kişiler olarak alaya alan fıkraları örnek olarak gösterebiliriz."9

Anadolu halk kültüründe delilik çeşmesi, delilik pınarı, delilik kaynağı motifine sık rastlanır. Bu delilik pınarı hikâyesi de Karatepeliler üzerine anlatılır. 19. yüzyılın ünlü derebeyi Kozanoğlu, güya Karate-pelilerin yaptıkları işleri görüp onlara acımış, delilik pınarını aratıp buldurtmuş ve kurutturmuş. Karatepeliler bu pınarın suyundan içtikleri için deli imişler, pınar kuruyunca da herkes gibi akıllı olmuşlar.10 Bu hikâye yöre halkınca anlatılır. Derlemelerde bu hikâyenin övünme edası ile anlatıldığı gözlenir. Bu hikâyenin günümüze uyarlanmış çeşitlemeleri de vardır, "iki komşu yerleşme bölgesinden birinin halkı, diğeri için ahmaklıkla ilgili fıkraların tipini değiştirerek anlatır (Karadenizliler, Kandıralılar, Andavallılar, Karatepeliler). Konusu ahmaklıkla ilgili olan fıkralar bilinçli olarak tip değişikliğine tabi tutulmuşlardır"11.

Yapılan fıkra tasniflerinde fıkraların tasnifi değil, fıkra kahramanlarının tasnifi yapılmıştır.12 Karatepe-li fıkralarının benzerlerine fıkra tipi değişmiş olarak başka yörelerde de rastlıyoruz. "Karatepeli fıkraları, Göksu vadisinde Mut ile Silifke arasında Karakaya köylüleri hakkında da söylenmektedir."13

Bu hikâyeler Karatepe halkı üzerine, onların saflıkları ve acayiplikleriyle eğlenmek için anlatılmış şeylerdir. Bunlara benzer hikâyeler Türkiye'nin çeşitli bölgelerindeki birçok köyler, kasabalar ve toplulukların her biri ötekini yermek amacıyla anlatır. Bu tür fıkralar, ortaklaşa benimsenmiş, hazır anlatı kalıpları olduğu için onların kişi ve yer adları, yerine ve çağına göre değiştirilmiştir14.

Karatepeliler üzerine anlatılan çeşitli hikâyeleri belli bir yerin belli bir toplumun ruh ve düşün durumlarını somut bir değerlendirme olarak değil de insanın türlü davranışlarmdaki sakatlıkları, aksaklıkları, dil sürçmeleri, alışılmış ölçülerin dışında büyü-tücü bir aynadan yansıtma saymak doğru olur. Karatepeli eski bir Türkmen göçebesinin anıları içinde yaşar, yer Çukurova ve Toroslardır15.
Hayat ve yaşayış koşulları kişilere dayalı fıkra tiplerinin doğmasına neden olmuştur. Bu tiplerin kişiliğinde birçok olay veya davranış fıkra özelliği kazanmıştır. Bunlar ortak anlayışın değer ölçüleridir. Ana düşünce yönüyle fıkralardaki anlatım değişik yerlerdeki bir olaya ve kişi kadrosuna bağlı olarak başka bir şekilde anlatılabiliyor.16Karatepeli fıkralarının bir kısmı açık saçık olduğu için yazıya geçirmedik. Bu tür fıkralar bu özellikleri nedeniyle yetişkin çevrelerde anlatılmaktadır.

Karatepeliler Çukurova kasaba ve şehirlerinde köylüler üzerine anlatılan fıkra konularının kahramanları olmuşlardır. "Bu hikâyelerin hepsini, ilk edinilen izlenime aldanarak bir zümre halkının başka bir zümreden olanları alaya alıp küçültme amacıyla ve düşman tarafın yaratmaları saymak yanlış olur. Çoğu kez bunlar alay konusu olan toplumun bir çeşit meydan okuması anlamındadır. Dikkat edilirse bu tip hikâyelerin pek çoğunda alay konusu sanılan kişinin alay eden durumunda olduğu fark edilir17.

Karatepeli fıkralarında Türk halk kültürünün binlerce yıllık yolculuğunda toplum hayatındaki her türlü aksaklığın, çarpıklığın, zıtlıkların bir kesitini görebiliriz. Türk halkının mizah dehasındaki "alim değil fakat arif diye tanımlanan insan tipinin Karatepeli fıkralarına yansımasını görüyoruz. Alay edilirken, alaya almanın hicvetmenin en güzel örnekleri sergilenmektedir.Bu fıkralarda mantığı zorlayan tesadüfler ve olağanüstü varlıklara pek rastlanmaz.

Karatepeli fıkralarının merkezinde Karatepeli vardır. Sözlü gelenekte anonimleşme süreci devam etmektedir. Fıkralarda fıkra tipi, kahraman, Karatepe-lidir. II. derecedeki alt tipler belirsizdir. Öne çıkarılmaz. "Halkın ortak yaratma gücünden doğan tipler, sosyal hayatta, toplumun ortak görüş ve düşüncelerini yansıtmakla görevlidirler. Fıkralar toplum hayatını, sosyal sistemi kontrol ederek aksayan ve bozulan yönlerini eleştirerek düzeltici bir görev yaparlar18. Karatepeli fıkraları konu yönünden köylü hayatıyla ilgilidir. Karatepeliler başkalarının yaptığı hataları, yapabileceklerini, tuhaflıkları, alıklığa varan saflıkları kendi üzerine alarak şakayla herkesi iğneleyerek, gülerek, güldürerek insanları düşünmeye yöneltmiştir.

Karatepeli fıkralarıyla Bektaşi tipi fıkralar arasında birkaç fıkra hariç benzerlik yoktur. Bektaşi tipi zeki, sözünü esirgemeyen, hazır cevap bir tiptir. Karatepeli fıkra tipi ise tam aksine saf, dünyada olup bitenden, gelişmelerden habersiz, unutkan, beceriksiz olarak çizilmiştir. Karatepeli fıkralarının tamamına yakın bir bölümünü Karatepeli tipinin alıklığa varan saflığını işleyen fıkralar oluşturmaktadır. Çizilen Karatepeli tipi dünyadaki gelişimden habersiz, kolayca kandırılabilen akıl ve mantık yoksuludur. Türk halk kültüründe pek sevilen bir çarıklı erkan-ı harp tipi vardır. Saf görünüp oyunbaz oynatan, aldatılırmış gibi görünürken eşsiz halk mizah dehasıyla ince ince eğlenen, alaya alan insan tipini Karatepeli fıkra tipinde görüyoruz. Bunları yöre insanının dünyasının fıkralara yansıması olarak kabul edemeyiz. Türk fıkra anlatma geleneğinde, Türkiye'de birçok örneğini gördüğünüz alık fıkralarının bir yöre fıkra tipinde çizilmesi şeklinde değerlendirebiliriz. Bu fıkralarda Ka-ratepelilerin yaşam tarzlarını, geçim kaynaklarını az da olsa gelenek ve göreneklerine ait ipuçlarına rastlayabiliyoruz.

Bu bölümdeki fıkralarda Karatepelilerin saf kişiliği, dinle ve inançla ilgili konulardaki bilgisizliği anlatılır. Fıkralarda, yöre halkının dil özellikleri vardır. Fıkraların anlatımındaki canlılığı karşılıklı konuşmalar sağlar. Fıkralardaki kişiler, günlük hayatta Çukurova köylerinde rastlanan gerçek ve doğal insanlardır. Olağanüstü varlıklar az da olsa vardır Karatepeli fıkralarında dört yer adı dışında olayların geçtiği mekân Adana ve çevresidir. Fıkraların geçtiği yer tam belirlenmemiştir. Fıkralarda olayların ne zaman meydana geldiği belirsizdir.

Çukurova insanı, toplumdaki aksaklıkları, garip tutum ve davranışları, alıklığa varan saflığı, dünya gelişiminden habersiz olanları, beceriksiz ve güç algılayanları, akıl ve mantıktan, sağ duyudan yoksun kişileri alaya almak için bir Karatepeli fıkra tipi çiz-miştir.Bu fıkraları Karatepeli insanın ruh ve düşünce dünyasının fıkralara yansıması olarak alamayız. Bu fıkralar aynı zamanda Anadolu'da şehirli ve kasabalıların köylülerin saflığı ve eğitimsizliğini alaya almak için söyledikleri fıkraların bir çeşididir. Karatepeli fıkraları gelişen çağa ve kültüre uygun olarak kendini yenilemektedir. Bu fıkralarda alaya alınıp eğlenilen durumundaki Karatepelilerin iğneleyici durumda olması ilginçtir. Bu fıkralarda Çukurova köylüsünün kendi kendini mizaha konu ederken eğlenmesini görüyoruz.
 
KARATEPELİ FIKRALARINDAN ÖRNEKLER
Karatepeli ve Berber
Karatepelinin biri, saç-sakal traşı olmak için berber dükkanına girdi. Kurnaz berber, Karatepeliyi tanıyordu. İlgi göstererek, oturması için sandalyeyi düzeltti. Hal hatırdan sonra:
- Şu Karatepeliler çok yiğit insanlardır. Onlara hayranım dedi ve ekledi:
- İnanır mısın, geçende bir Karatepeli daha traş olmaya gelmişti, susuz sakal traşı oldu, gık bile demedi.
Bunu duyan Karatepeli yerinden kımıldadı:
— Bunun lafı mı olur, ben de susuz traş olabilirim, dedi.
Kurnaz berber de Karatepeli'yi susuz, köpüksüz traş etmeye başladı. Tabii Karatepeli'nin bir süre sonra canı yandı. Of, puf diye söylenmeye başladı. Berber hemen çıkıştı:
- Ne of puf ediyorsun? Yoksa Karatepeli değil misin?
- Karatepeli'yim amma tam sayılmam.
— Nasıl yani?
— Ben biraz kıyıcığından olurum da...

Emmini Eşek Belleme
Karatepeli'nin biri Kadirli'ye gelir. Canı pekmez ister. Fırından bir çörek satın alır. Sonra da pekmez aramaya çıkar. Gezerken bir ayakkabı tamircisine rastlar. Gön suyunu pekmeze benzeterek "Oğlum, elli kuruşluk pekmez ver" der. Adam pekmez satmadığını söyler. Karatepeli biraz daha gezinir ama pekmez bulamaz. Tekrar ayakkabıcının yanına gelir. "Oğlum, elli kuruşluk pekmez ver" der. Adam dayanamaz, bir tasın içine gön suyu dökerek verir. Karatepeli çöreğini gön suyuna batırarak yer. Sonunda elini silerek; "Oğlum, emmini eşek belleme ya der, pekmezin de pek iyi değilmiş."

En Büyük Ağadır
Köy ağalarının biri çok gaddarmış. Her istediğini yaparmış. Kendisinden önce kimse yürüyemez, baş köşeler daima kendisine ayrılırmış. Ağanın oğlu da durumu bilir ve olaydan gurur duyarmış.
Bir gün camideyken, ağanın oğlu bakar ki imam babasından önde oturuyor. Oldukça canı sıkılır. Nasıl olur da imam, köy ağasından önde oturur? Namazı erken bırakıp çıkar ve kapının kenarında bekler. İmam çıkarken birkaç tane tokat patlatıverir. Neye uğradığını şaşıran imam şaşkınlıkla sorar:
- Niye vuruyorsun bana?
- Vururum tabi. Babam koskoca ağa olsun da, sen camide ondan önde otur. Olacak şey mi bu?
- Yahu kardeşim, ben imamım. İnsanlara namaz kıldırıyorum. O yüzden de önde oturmam gerek.
- Ben anlamam arkadaş. Kimse babamdan önde oturamaz.
İmam bakar ki oğlana laf anlatmak mümkün değil, ağaya şikâyetlenir:
- Ağam, oğlun geldi bana birkaç tokat attı. Niye vuruyorsun deyince de "Sen babamdan önde oturu-yordun. Kimse babamdan önde oturamaz" dedi. Ne yapacağımı şaşırdım.
Ağa bunun üzerine:
— Eee, imam efendi der. Yalan deel hani. Sen de biraz önde oturuyordun yani. Deel: Değil.

Karatepeli Kızın Derdi
Ailesiyle beraber bir ağanın yanında çalışan Karatepeli genç kız, bir gün villanın havuzunun etrafını temizlerken, hülyalara dalar. Kendi kendine "Ağa beni oğluna istese, biz evlenince bir oğlumuz olsa, bir akrabası oğlumuza top getirse, oğlan havuzun etrafında topla oynarken top havuza düşse, oğlan topun ardı sıra havuza düşüp.boğulsa, ben ağaya ne derim,diye düşünür ve başlar ağlamaya. Kızın bu halini gören anne koşup gelir, ne olduğunu sorar. Kız düşündüklerini anlatır. Bu kez başlar ikisi birden ağlamaya. Derken sırayla ağabeyi ve babası katılırlar ekibe ve ortalığı bir matem havası burur. Bu arada bahçeye çıkan ağa durumu görür. Merak edip sorar. Kızın kurduğu hayal yüzünden hepsinin ağladığını öğrenince de küplere binerek hepsini evden kovar.

Karatepeli'nin Döveni Kayıp
Bir gün bir Karatepeli, dövenini sırtına bağlayarak, harman yerinin yolunu tutmuş. Yol üstünde bir kekliğe rastlamış. Onun peşine düşmüş. Şura senin bura benim derken, akşam olmuş. Harmanı da dövememiş kekliği de tutamamış. Eve dönecekken, sabahleyin harmana gitmek üzere yola çıktığını hatırlamış. Ama döveni nereye bıraktığını hatırlayamıyormuş. Gezdiği bütün yerleri yeniden dolaşmaya başlamış. Ancak gecenin karanlığında ayağı kayıp sırt üstü düşmüş. Bir de bakmış ki, döven sırtında hâlâ bağlı duruyor.

Karatepeli Paşa
Karatepelinin biri, methini duyduğu İstanbul'a, zengin ve büyük bir adam olmak için gitmiş. Nasılsa günün birinde saraya bostan bekçisi olarak girmeyi ba-
şarmış. Çalışkanlığı ve saflığı sayesinde padişahın gözüne girmiş. Kısa bir sürede mevkii, rütbesi büyümüş. Derken bir gün isteğine kavuşarak sadrazam olmuş.
Padişah bir gün bahçede dolaşırken, Karatepeli Paşaya rastlamış. Kısa bir sohbetten sonra sormuş:
- Paşam, millet ve devletin hali nic'ola? Karatepeli Paşa:
- Sorma şevketlüm, ben gibi Karatepeli'den sadrazam, zat-ı devletleri gibi padişah olduktan sonra, devletin halini ancak Allah bilir.

Karatepeli Tekkulak
Karatepeli Tekkulak, davar alıp satmakla geçimini sağlamaktadır. Bir gün yolu Kayseri dolaylarına düşer. Aradığı davarları istediği fiyatla alamayınca gittiği köyden ayrılıp yol kenarına iner ve diğer köye gitmek için aracı beklemeye başlar. Bu arada yoldan iki kadın geçmektedir. Karatepeli kadınlara hava atmış olmak için: "Of be ne biçim memleket burası arkadaş? Arabası bile yok!" der. Kadınlardan biri merak edip sorar:
— Nerelisin sen kardaş?
- Çukurovalıyım.
- Ne anyon buralarda?
— Bidene arıyom işte.
Karatepelinin işi şakaya vurmak istediğini anlayan kadın:
- Get babam get, get tez. Bizim burda çift kulaklıya varmıyorlar ki senin gibi tek kulaklıya varsınlar, der. Tabii Karatepeli, bu söze verecek cevap bulamaz.

Katır Yumurtası
Karatepelinin biri, ilk defa şehre iner. Dolaşırken yolu sebze haline düşer. Karpuz yığınlarının önünden geçerken merak edip sorar:
— Selamünaleyküm hemşerim, nedir bu sattıkların?
Karşısındakinin Karatepeli olduğunu anlayan açıkgöz manav:
- Aleykümselam arkadaş, bunlar katır yumurtası olur.
— Kaç para tanesi?
— Senin için beş kuruşa olur.
Karatepeli fiyatı makul bularak en büyüklerinden bir karpuz seçer, sonra da sorar:
— Şimdi ben bu yumurtayı götürsem, içinden katır yavrusu çıkar mı? Çıkarsa kaç günde çıkar?
Manav:
- Götürüp sıcak bir yerde on gün sakla, on birinci gün katır sahibisin.
Bu kadar kısa bir sürede katır sahibi olmak, Kara-tepelinin çok hoşuna gider. Karpuzu alır, köye doğru koyulur. Epeyce yol aldıktan sonra dinlenmek ister ve yokuşun başında bir yere oturur. Fakat karpuz her nasılsa elinden pırtarak dereye doğru yuvarlanmaya başlar. Karatepeli de arkasından koşar. Karpuz biraz ilerde taşa çarparak kırılır. Tesadüfen orada bulunan bir tavşan, gürültüden korkarak kaçmaya başlar. Karatepeli tavşanın ardından koşar ama yakalayamaz:
- Yaa gördün mü işte şanssızlığı? Yumurtadaki, yetişkin yavruymuş ama elimizden kaçırttık. Karatepeli yorgun argın eve gelir ve olanları hanımına anlatır. Kadın da ondan farklı değil:
— Tüh yazık olmuş, kaçmasaydı, yaylaya çıkarken binerdik.

Mantar
Karatepe'de zenginin biri, hem adamlarının zekâ derecelerini ölçmek, hem de en akıllısına kızını vermek için bir imtihan yapmayı düşünmüş. Bütün adamlarını toplamış ve size bir bilmece soracağım, bilene kızımı verip zenginlik içinde yaşatacağım demiş.
Tutmalar ağanın nasıl bir bilmece soracağını düşünürken içlerinden de ben bilsem diye geçirirlermiş. Ağa sorusunu sormuş.
— Yerde biten yapraksız nedir?
Gel sen ol da bu işin içinden çık. Bir hayli zihin yormuşlar ama bir türlü akıl erdirememişler. İkinci gün ağa, adamlarını toplamış, bildiniz mi diye sormuş. İçlerinden biri diğerinin kulağına eğilip dert yanmış.
— Ulan ağa bizi mantar ediyor. Yoksa yerde hiç yapraksız biter mi?
Ağa hemen adamı çağırmış:
— Aferin sana, gördünüz mü böyle bir akıllı? Cevap mantardı be mantar, diyerek eşi görülmemiş bir düğünle kızını vermiş.
Mantar et-: Oyun et—, kandır—

Oyun
Çobanın biri hiç namaz kılmamış ve kılınırken de görmemiş. Ağası bir gün satmak için kente davar indirmiş. Çobana malı kasaba pınarına yatırmasını
söylemiş. O gün de Cuma imiş. Birer ikişer Cuma ab-desti almaya gelirmiş insanlar. Çoban da gönlünden:
- Herhalde bir ölet var. Bizim azık da az. Ağa kim bilir ne vakit gelecek diyerek elini yüzünü yıkamış ve davarları Karabaş'a emanet edip, bir ihtiyarın arkasından koşmuş, camiye gelmiş, hutbeyi dinlemiş. Daha sonra namaza durulmuş. O da diğerlerine bakarak, namaz kılmaya başlamış. Rükû'ya vardıkları anda bizim Karatepeli, birdirbir oynadıklarını sanarak, önündeki adamın sırtına atlamış. Neye uğradığını şaşıran adam, arkasını dönmüş ve Karatepeliye olanca gücüyle bir tokat atmış. Bizim yankılı hiç tmmamış. O vakte kadar ayağa kalkmış olduğundan arkasına dönmüş ve o da kendi arkasındakine basmış tokatı. Artık cemaat namazı bir yana bırakıp, çobanı dövmeye başlamış. Çoban kaçarken, gücünün yettiğince bağırarak:
— Yahu siz ne biçim adamlarsınız be, oyunu siz çıkardınız, siz cıllazıyorsunuz diye dursun, güzel bir dayak yemekten kurtulamamış.
Ölet: Ölü, cenaze. Azık: Yol yemeği, kumanya. Tınmak: üstüne alınmak. Cıllazmak: Oyunda hile yapmak.

Kartlamış
Karatepeli ilk defa gittiği il pazarında gördüğü ama adını bilmediği incirden bir kilo alıp yiyor. Tadını çok beğeniyor. Ertesi hafta pazara gidecek komşusuna:
— Pazarda güzel bir yemiş var. Aman bana ondan bir kilo al diyor.
- Nasıl bir yemiş bu?
- İçi darı gibi, dışı deri gibi.
Pazara giden komşusu, araya araya bu tarife uygun olarak patlıcanı buluyor ve alıyor. Dışı deri gibi, kıvırınca da içinde darı gibi tohumları var. Köye dönünce patlıcanları komşusuna veriyor. Karatepeli ısırıp tadına bakıyor.
— Yahu bir haftada kartlamış be diyor, hem uzamış hem tadı bozulmuş.

Yassı Tavuk
Adamın biri, Karatepe köyünün yakınından geçerken, arabayla bir tavuk eziyor. "Köye gideyim de, hiç olmazsa şu tavuğun sahibine parasını vereyim" diyor Köye varıp muhtarı buluyor. Tavuğu göstererek:
- Muhtar, şu tavuğun sahibi kim? Söyle de parasını vereyim diyor.
Muhtar tavuğu eline alıp şöyle bir bakıyor ve
— Yav, iyi güzel de diyor, bizim köyde böyle yassı tavuğu olan yok ki.

Karışan Postallar
Eskiden Karatepe'nin erkekleri çarşıya giderler. Hepsinin ayağı yalındır. Çarşıdaki dükkânda çizmeye benzer, deriden dikilmiş postallar var. Bunlardan birer tane alırlar. Eve geri dönüşte yorulurlar ve dinlenmek için ayaklarını uzatırlar. Fakat bütün ayaklardaki postallar bir birinin aynı olunca hiç kimse ayağını bilemez. O sırada yoldan geçen bir yolcuya hep birlikte yalvarırlar, yardım isterler.
— Biz ayaklarımızı karıştırdık, ne olur bunları ayırın, derler. Adam eline bir sopa alıp var gücüyle ayaklarına vurmaya başlar. Canı yanan ayağına sahip olur. Yolcunun elini öpüp alkış verirler. "Allah gönderdi seni" derler. Gelmeseydin halimiz ne olurdu?

Deve Yükü
Karatepelinin biri devesine kuru ot yüklemiş. Yolda giderken bakmış ki otun uçları yere sürtünüp gidiyor. Bunların ucunu biraz kısaltayım deyip kibriti çakar otları tutuşturur. Bir de ne görsün, deve alevler içinde kaçmıyor mu... Şaşkına dönen deve sahibi arkasından bağırır: "Hee haa kara lök, aklın varsa çamura çok."
Lök: deve

Dam Direği
Karatepelinin biri ekmek yapmak ister. Bunun için de su testisini ve hamur karacağı kabı yanma alarak un çuvalının yanına gelir. Çuvalın önünde evin dam direği vardır. Gelin bir elini dam direğinin etrafına sarar. Diğer elini de un dolu çuvala batırır. Her iki elini de un dolu olarak çekmek ister. Ama arada direk vardır. Gelin bağırarak komşulardan yardım ister. Komşular gelirler. Bir çare bulamazlar. Köyün akıllı hocası Akıllı Mehmet'i çağırırlar. Mehmet elini alnına koyup düşünür ve der ki:
— Arkadaşlar, şimdi direği kesersek dam çöker, gelin de ölür. Direği kesende ölmektense tek kollu olmak iyidir. Böylece gelinin bir kolunu keserler.

Hediye
Kozanoğlu beyine bir hediye götürmek isteyen Ka-ratepeliler düşünmüş taşınmış ve bir kartal hediye etmeye karar vermişler. Götürmüşler kartalı vermişler. Hediyeyi alınca şaşırmış Kozanoğlu "Yahu kartaldan hediye olmaz. Bunlar deli mi acaba? Yoksa beni mi sınıyorlar?" demiş kendi kendine... Anlamak için bir oyun düzenlemiş. Kara üzümle bokböceğini karıştırmış, bir tabakla önlerine koymuş. Böcekler önce korkularından pusmuş kaçmamışlar. Karatepeliler tam yemeye başladıklarında bokböceklerinin içinden tek tuk kalkıp uçmaya başlayanlar olmuş. Bizimkiler "Yahu geride kalan nasılsa bizim. Kaçanı yiyelim. Kalanı sonra da yeriz" diyerek bok böceklerini yemişler. Kozanoğlu o zaman onların deli olduklarını anlamış.

NOTLAR
1 iskender Pala, Güldeste, Akçağ Yayınlan, Ankara, yayın yılı yok, s. 2-4
2 Thema Larousse, C. 6, Milliyet Yay. İstanbul, 1994, s. 138-141.
3 Pars Tuğlacı, Okyanus Ansiklopedik Sözlük, C. 5, Pars Yayınları, İstanbul, 1972.
4 Mustafa Apaydın, Türk Hiciv Edebiyatında Ziya Paşa, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana, 1993. (Basılmamış doktora tezi ) s. 1-16
5 ilhan Başgöz, "Fıkralarımız Üstüne", Folklor Yazıları, Adam Yayınları, İstanbul 1986, s. 138-144.
6 Pertev Naili Boratav, "Halk Dilinde Hiciv ve Mizah", Folklor ve Edebiyat 2, İstanbul 1982, s. 292-295.
7 Saim Sakaoğlu, "Fıkra Tiplerinin Değişmesi", Türk Fıkraları ve Nasrettin Hoca, Konya, 1992, s. 13-27.
8 Pertev Naili Boratav, " Bektaşi ve Bektaşi Fıkraları Üzerine", Folklor ve Edebiyat 2, İstanbul 1982, Adam Yayın., s. 318-327
9 Pertev Naili Boratav, "Nasrettin Hoca ve Memleketi Sivrihisar Üzerine", Folklor ve Edebiyat 2. İstanbul, 1982. S. 305-399.
10 Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik, Ankara, 1969, s. 350-352.
11 Saim Sakaoğlu, "Fıkra Tiplerinin Değişmesi", s. 449.
12 Nevzat Gözaydın, "Türk Fıkralarının Tasnifi", s. 202-207.
13 Ahmet Edip Uysal, "Behlül Dana Fıkralarının Türk Halk Edebiyatındaki Yeri", Türk Folkloru Araştırmaları Yıllığı 1974, s. 177-187.
14 Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik, s. 312-314.
15 Boratav, a.g.e., s. 312-314.
16 İsa Özkan, "Nasreddin Hoca'nm Şahsiyeti ve Fıkraları", Türk Folkloru Araştırmaları 1982, Ankara, s. 133-164.
17 Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, s. 100.
18 Dursun Yıldırım, Türk Edebiyatında Bektaşi Tipine Bağlı Fıkralar, Ankara, ty, s. 30.
19 Erman Artun, "Yaşayan Adana Karatepeli Fıkraları", İpek Yolu Uluslar Arası Halk Edebiyatı Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1995, s. 19-55.