ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ-TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ
Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

SAİT FAİK HİKAYECİLİĞİNDE MERKEZ VE TAŞRA
ARASINDA BİR KAÇIŞ MEKÂNI OLARAK ADA

Tuncay ÖZTÜRK1

Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 6/4 Fall 2011, p. 775-788, TURKEY

ÖZET

Bu çalışmada, yaratmış olduğu kendine has tarzıyla önemli
hikâyecilerimizden biri olan Sait Faik’in hayatı ve edebi eserlerindeki
mekânların anlamı üzerinde duracağız.

Sait Faik’in bir “taşra” kasabası olan Adapazarı’nda doğmuş ve
büyümüş olduğu bilinmektedir. Adapazarı dışında yaşadığı bazı mekânların da
onun hayatında önemli yerleri olduğunu söylemeliyiz. Ancak, Sait Faik’in
hikâyeciliğinin ve hayatının “merkez”inde bir başka mekânın, İstanbul’un
bulunduğu da bilinmektedir. Bu yazıda; Sait Faik’te merkezi ve taşrayı oluşturan
bu mekânlardan kaynaklanan bir gerilimin varlığını ileri sürecek ve söz konusu
gerilimden kaçışın ise âdeta “melez” bir mekân olarak inşa edilen “ada” ile
mümkün kılındığını ileri süreceğiz.

Anahtar Kelimeler: Sait Faik, Merkez, Taşra, Ada

AS AN ISLAND WHICH IS THE LOCATION (PLACE) OF
ESCAPE IN THE STORY WRITING OF SAIT FAIK BETWEEN
THE CENTRE AND VILLAGE

ABSTRACT

In this studying, we will point out that Sait Faik is one of the important
writer, who has an unique style on the meaning of the locations in his life and
literary works.

It is known that Sait Faik was born and grown in provincial town
Adapazarı. We should say that places, outside of Adapazarı are important in his
life. However, it is known that in the centre of the story writing and his life have
been existed on another location, İstanbul. In this article, we assert to a tansion of
existance which was happenedin this places composing centre and village, and
we also assert that, the escape from tansion was possible with the ‘Island’ was
built as an ‘hibrid’ place.

Key Words: Sait Faik, Centre, Village, Island

0. Giriş

Sait Faik modern Türk hikâyeciliğinde kendine has tarzıyla ön plana çıkmış ve ardından
gelen edebiyat kuşaklarına çeşitli açılardan öncülük etmiş bir hikâyecidir. Sait Faik’in geliştirdiği
hikâye tarzı kendine özgü kodlar taşıdığı için güçlü bir hikâyedir. Adapazarı ve çevresi, Bursa,
Avrupa’daki bazı önemli şehirler ve ağırlıklı olarak İstanbul’da yaşayan Sait Faik; eserlerinde
mekân olarak İstanbul’u ön plana çıkarır. Ancak, İstanbul’un hemen yanı başında bulunan
Adalar’ın, özellikle de Burgazada’nın, Sait Faik’in hikâyelerinde belirgin ve önemli bir yer aldığı
görülmektedir.

Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatının işlediği konuların başında yer alan merkez-taşra
çatışması
Sait Faik’in eserlerinde de sıkça işlenir. Sait Faik’in hikâyeciliğinin son dönemine denk
düşen hikâyelerinde, özellikle 1952 yılında yayımlanan
Son Kuşlar kitabında bulunan on dokuz
hikâyenin on altısında
adanın merkezi bir mekân olarak seçildiği görülmektedir. Onun, ilk
hikâyelerinden itibaren denizlere, adalara, balık ve balıkçılara yer vermiş olduğu bilinmektedir.
Ancak, sözü edilen bu son dönem hikâyelerindeki ada algısı ile diğer hikâyelerdeki ada algısı derin
farklılıklar taşımaktadır. Sait Faik’in bu son dönem yazarlığının özelliklerine paralel olarak;
gerçeküstücü anlayışın, metaforların ve varoluşsal temaların yer aldığı bu hikâyelerde sembolik
anlatımlara, iç konuşmalara dayanan bir hikâyeciliğin geliştiği söylenebilir.

Yukarıda sözü edilen hikâye atmosferi içerisinde, ada kavramının yüklendiği yeni anlamlar
tespit edilip, Sait Faik’in hayatında ve hikâyeciliğinde adanın taşıdığı değer ve yer ortaya
konulacaktır.

1. Sait Faik’in Hikâyelerinde Merkez-Taşra Algısı

Sait Faik’in hem hayatına hem de eserlerine bakıldığında her fırsatta ‘insan’ unsuruna
ağırlık vermiş olduğu görülecektir. Bu temel unsurun hemen yanında da mekânın önemli bir
fonksiyon üstlenmiş olduğu söylenebilir.
“[...] Sait Faik içinde insan olmayan bir tabiat
parçasına, içinde insan olan bir başka yere göre az değer verip, dolayısiyle o yeri az işler. Bu şu
demektir; Sait Faik ’e tabiat içinde taşıdığı insanlardan dolayı tesir eder. Tabiat onunla her daim
haşir neşir olan insanla önem kazanır, güzellik kazanır.”2
Sait Faik’te mekân olgusunu
değerlendirirken onun, homojen bir mekân anlayışına ya da homojen bir insan anlayışına sahip
olmadığını, aksine olabildiğince çeşitli ve çoğulcu bir yapıyı dile getirdiği belirtilmelidir. Onun,
yaşadığı şehirlere karşı, psikolojisinin değişkenliklerine paralel olarak, hem olumlu hem de
olumsuz yaklaşımlar içinde bulunduğu görülmektedir.

Sait Faik’in hayatını geçirdiği mekânların başında İstanbul’un geldiği bilinmektedir. Bu da
İstanbul’u hikâyelerin temel mekânı yapmakta böylece İstanbul bütün atmosferiyle onun eserlerini
kuşatmaktadır. Sait Faik bu hikâyelerinde, “İstanbul’un kırık hayatlarını, kıyı bucak insanlarını
açığa çıkarır.”3 Hem kültürel hem de siyasi
merkez olan İstanbul’un bu konumunun yanında, Sait
Faik’in yaşadığı dönemde İzmit iline bağlı bir taşra kasabası olan Adapazarı’nın konumundan
doğan bir gerilim ortaya çıkmıştır.4 Ancak, bu gerilim de dönemsel özellikler sergilemekte, başka
birçok yazarı da ilgilendiren daha geniş bir problemin parçası olmaktadır. Diğer yandan merkez-
çevre gerilimi başka gerilimlerle de iç içedir: “Şehir ve taşra dikotomisi; merkez ve çevre, ileri ve
geri, imkân ve imkânsızlık vb. pek çok karşıtlık üzerinde kurulabilir.”5 Sait Faik’te merkez-çevre
ya da (büyük)şehir-taşra ikili karşıtlığına dikkat çeken Necati Mert, burada bir dramın varlığından
söz etmektedir. Bu dram, “taşra’nın çelişkili yaşamını art niyetsiz ortaya koymak ile
İstanbullulaşmak ikilemi arasındadır.”6

Sait Faik’in çok bilinen hikâyelerinin İstanbul’u ve çevresini anlatan hikâyelerden
oluştuğuna ilişkin genel bir yargı da mevcuttur:
“O, taşranın çıplak gerçeğini anlatmaktan
vazgeçmediği gibi çıplak gerçekten kaçma yollarını da aradı. Dönemin siyasi baskıları, İstanbul ’un
teslim ala ala cömertleşen tabiatı, Sait Faik ’in dirençsiz karakteri ile buluşunca kaçış kolaylaştı.
Bu yüzden içinde Adapazarı ’nı bulduğumuz ‘Çelme ’, ‘Mahpus’, ‘Beyaz Altın’ gibi hikâyelerin
yazarı Sait Faik, İstanbul’a, özellikle Burgaz’a sığındıkça çöpçü, simitçi, Burgazlı balıkçı ile
yetinmiş, onların bireysel derinliklerine inerek daha ‘edebileşip’ evcilleşmiştir. Edebiyat ders
kitaplarının tanıttığı Sait Faik de Adapazarlısı değil, işte Burgazlı bu Sait Faik ’tir.”7
Necati Mert,
Adalı Sinağrit kitabının “Sunuş” yazısında, bu kitaptaki kimi merkez-taşra yazılarında Sait Faik’e
haksızlık etmiş olduğunu kabul etmektedir.8

Mert, Sait Faik’in bir İstanbul yazarı olduğu ya da hikâyeleri arasında en çok bilinenlerin
İstanbul’un mekân olarak seçildiği hikâyelerden oluştuğuna ilişkin genel kanaatin yanlış bir
düşünceden kaynaklandığını, aslında Sait Faik’in hikâyelerinin birçoğunun Adapazarı’nın izlerini
taşıdığını ve bu hikâyelerin de gözden uzak tutulamayacak ölçüde başarılı olduklarını ısrarla
vurgulamaktadır:

Necati Mert de, “Semaver”, “Projektörcü”, “Menekşeli Vadi”, “Karanfiller ve Domates
Suyu”, “Söylendim Durdum ”, “Sinağrit Baba”, “Son Kuşlar”, “Haritada Bir Nokta”, “Kırlangıç
Yuvasındaki Kadın”, “Alemdağda Var Bir Yılan”, “Eftalikus’un Kahvesi”, “Hişt, Hişt!..”,
“Dülgerbalığının Ölümü”, “Kalinikhta”
gibi Sait Faik’in en çok bilinen hikâyelerini “İstanbul
hikâyeleri” olarak kaydeder. Ancak, Sait Faik’in en önemli hikâyelerinin bunlardan ibaret
olmadığını, İstanbul hikâyelerinin âdeta “İstanbullu yazı” ve “İstanbullu ağız”ların İstanbul
merkezli bakış açılarından kaynaklandığını belirtir. Mert’e göre, bu İstanbul ağırlıklı bakış öyle bir
“imaj” üretir ki, buna göre Sait Faik, “sabahın ilk ışıkları, martı çığlıkları, Yani Usta, dondurmacı
çırağı, ketenhelvacı... hâsılı Burgaz Adası”ndan ibaret hale gelir.9

Necati Mert’in söz konusu tepkisi Sait Faik’e, daha doğrusu Sait Faik’in mesela Adapazarı
konulu hikâyelerine büyük bir haksızlığın yapıldığı düşüncesine dayanmaktadır. İki yüze yakın
hikâyenin otuz kadar İstanbul temalı hikâyeye indirgenmesi Sait Faik’in âdeta bu hikâyelerden
ibaret görülmesi bu düşünceyi ateşleyen unsurdur. Sait Faik ve Adapazarı dendiğinde aklına;
“Meserret Oteli”, “Babamın İkinci Evi”, “Bohça”, “Orman ve Ev”, “Beyaz Altın”, “Loğusa”,
“Çelme”, “Mahpus”, “Sakarya Balıkçısı”, “Su Basması”, “Karapürçek” gibi hikâyelerin; sonra,
“Şimdi Sevişme Vakti”, “Deliçay” şiirlerinin ve “İlk Okuyucu Mektubu” röportajının10 geldiğini
ifade eden Mert11, buna rağmen Sait Faik’in
merkezin ezici cazibesine daha fazla uzak kalamayışını
tam da
merkez kavramının içeriğini dolduracak sebeplerle anlatır:

“Kültürün basım-yayım-dağıtım, yani maddi temeli İstanbul ’da toplanmışken sizin taşrada
manevi donanımınızı gerçekleştirmeniz yeterli değildir. Fakat birikiminiz, yeteneğiniz de açılmak,
taşra dışına çıkmak, yayılmak ister. İşte dram da burada başlar. Sanırım Sait Faik bu dramı
yaşamıştır. Adapazarı ’nın dar, içine kapanık, durgun, boyutsuz ortamından kaçıp çıkmak,
kurtulmak, manevi donanımını kültür merkezi İstanbul’dan yaymak.”12

Tabii burada Sait Faik’in çocukluğundan kaynaklanan coğrafi aidiyeti gündeme gelecektir.
Bu ifadelerin tam da bir
taşra manzarasını yansıttıkları görülmektedir. Sait Faik’in çocukluğu tam
bir taşra ortamı içinde geçmiştir. Dolayısıyla çocukluğun taşrası ile kültür-yayın dünyasının
hegemonik merkezi arasındaki gerilim de kaçınılmaz bir varoluş şartı olacaktır: “
İstanbul ve taşra.
Bizim toplum yaşamımızda sürekli çelişen ve çatışan iki güç[tür].”13

Yalnızlık ve taşra kavramı arasında tematik bir komşuluk kurmak mümkündür. Şerif Aktaş,
Sait Faik’teki yalnızlık duygusunu onun ailenin tek çocuğu olmasına, imkânlar içerisinde bir
çocukluk geçirmenin verdiği şımarıklık durumuna ve yalnızlıktan doğan fantezilerin
paylaşılabileceği ikinci bir çocuğun bulunmamasına bağlar. İşte bu yalnızlıktır ki, Sait Faik’in
eserlerinin temel gücünü (étymon spirtüel) oluşturmaktadır.14 Aktaş; “Pek az sanatkâr, çocukluk
yıllarının dünyasına Sait Faik gibi bağlı kalmıştır” derken, onun Jean Paul Weber’in
‘monothématique’ konusunda söyledikleriyle birebir örtüştüğünü, yani sanatçıların şuurlu çocukluk
yıllarında yaşadığı olay ve bu olaylara bağlı bir iki tema etrafında eserlerini verdiği düşüncesinin
Sait Faik için de rahatlıkla söylenebileceğini ifade etmektedir. Burada dile getirilen düşünceler Sait
Faik’in çocukluğunu geçirdiği mekâna, yani Adapazarı’na bağlılığı için de geçerlilik
taşımaktadır.15

Necati Mert’in Sait Faik’te gördüğü ve özlediği şey bir çeşit “memleket duyarlılığı”dır.
Onun Adapazarı’nın önemli bir değeri olarak görülmesini ve Adapazarı ve çevresini anlatan
hikâyelerinin de bu değeri artıran unsurlar olduğunun bilinmesini ister: “Sait Faik’in hikâyeye
Adapazarı’nda başlamadığını, ilk çalışmalarını Bursa Lisesi’ndeyken yaptığını biliyoruz. Fakat
onun kültürünün mayası Adapazarı’nda atılmıştır.”16 Mert, taşraya ve taşralılığa ait çok bilinen
olguları devreye sokmakta ve, “Sait Faik’i taşra’dan, samimiyet’ten ve millilik’ten ayrı
düşünemiyorum. Bu yüzden ikâmetgâh olarak İstanbul’u seçmek, onu nice dramlara uğratmış
olmalıdır.”17 diye de eklemektedir. Burada dram; taşranın homojenliği ve tekdüzeliğine karşın
merkezin heterojenliği ve kozmopolitliğinden doğmaktadır. Bu konuda sosyolog
Ahmet Çiğdem,
merkez-taşra ayrımının sosyolojik temellerini; “taşrayı kuran şey kendisi değildir, kendisi
dışındaki bir çekim gücüyle, hadi anlatım kolaylığı olsun diye söyleyelim, merkezle ilişkisi, hatta
bizatihi merkezdir. Sadece siyasî bir merkezden değil, başka çağrışımları da olan bir merkezden
söz ettiğimizi hatırlatalım; zira taşraya sinen yoksunluk duygusu, merkezin, kendisini hükümran bir
kabalıkla öne çıkaran bu çağrışımların gücüne yenik düşmenin duygusudur. Merkez neyi ifade
ediyorsa, taşra ona ikincil olmanın kâbusunu yaşar.”18
ifadelerinde dile getirmektedir.

Bu aşamada, Sait Faik ile ilgili olarak ileri sürülen gerilim noktaları sadece Sait Faik’in
eserleri için söz konusu edilmemelidir. Sait Faik’i konu edinen çalışmaların da benzeri gerilimleri
yansıttıkları görülmektedir: Genel edebiyat anlayışının belirlediği Sait Faik ile farklı gerekçelerle,
farklı bakışlarla belirlenen bir -aslında birçok- Sait Faik algısından söz edilmelidir.19

Sait Faik’in yazarlığının ilk dönemine ait hikâyelerindeki mekân durumuyla ilgili olarak
Fethi Naci, olayların köyde, kasabada, adada, yabancı ülkelerde, vapurda, trende ve okulda
geçtiğini, şehirde geçen öykülerin sayısının epey az olduğunu belirtmektedir:
“toplam 147
hikâyeden 111’i İstanbul hikâyesidir (yüzde 76); bunlardan 63’ü kentte, 48’i Burgaz adasında
geçer.”20 Engin Yılmaz
da meselenin Adapazarı boyutuna dikkati çekmektedir: “[Y]azarın 27
hikâyesi Sakarya (ve çevresi) hikâyesidir (yaklaşık %19). Geriye kalan 9 hikâyesi de Bursa ve

Fransa’nın çevre olarak seçildiği hikâyedir (%5). İstanbul hikâyelerinin 63’ü kentte, 48’i Burgaz
Adası ’nda geçmektedir. Kentten nefret eden yazar, sonunda kentten kaçar ve Burgaz Adası ’na
sığınır (1948’de yayımlanan Lüzumsuz Adam’daki 14 hikâyeden 14’ü de İstanbul’da geçerken,
1952’de yayımlanan Son Kuşlar’daki 19 hikâyenin 16’sının konusu Burgaz’da geçer). Yazarın
Sakarya ve çevresi hikâyelerinde İstanbul sık sık hatırlanmakta veya Sakarya ile karşılaştırma
yapılmaktadır. (bk. Sakarya Balıkçısı, Melahat Heykeli, Rıza Milyon-er, Hikâye Peşinde).”21
Ancak, buradaki genel tasnif doğru olmakla birlikte biraz daha ayrıntılandırılması daha doğru
olacaktır. Şöyle ki, İstanbul’a idari anlamda bağlı olmakla birlikte bu durum, ‘ada’ları, ‘merkez’in
bütün yükleriyle donanmış bir parçası haline getirmez, Adalar’ı bir ‘merkez’ yapmaz. Dolayısıyla
genel mekân algılamasında İstanbul ile Adalar arasında da bir alt gerilim, daha alt seviyede bir
farklılaşma, nüans ve değer kazanma söz konusudur.

Engin Yılmaz, Sait Faik’in Adapazarı ve çevresi hikâyelerini, kitapların ilk baskı yılları
esas alınarak, ikiye ayırmanın mümkün olduğunu belirtmektedir: “Adapazarı (ve çevresi)’nın eksen
olduğu hikâyeleri ve değinmeler/hatırlanmalar ile Adapazarı (ve çevresi) hikâyeleri.”22
Muzaffer
Uyguner23
ve Engin Yılmaz\n Adapazarı ve çevresi hikâyelerini tematik açıdan ele alan
çalışmaları; söz konusu mekânların yazar açısından önemini ortaya koyarken, aynı zamanda da bu
mekânın olumlu/olumsuz duyguları ifşa eden cephelerini de yansıtmaktadır. Bu hikâyelere eşlik
eden en kayda değer durum ise tipik taşra problemleri ve en önemlisi de yaşanmak zorunda kalınan
taşra sıkıntısıdır.24 Sait Faik’in memleketi Adapazarı ile bağının sevgi temelinde yükseldiğini,
“yazarın Adapazarı’nı kuru bir hemşehricilik duygusuyla değil; gerçekten sevdiğini,
benimsediğini” ifade etmek mümkündür.25

Sait Faik’in Adapazarı’ndan 17 yaşındayken ayrıldığını kendi ifadelerinden
öğrenmekteyiz.26 Adapazarı, Sait Faik’te bedenen terk edilmişse de zihnen yaşamayı sürdürmüştür.
Amcasının oğlu Mustafa Raşit Abasıyanık, onun çok sıkıldığı dönemlerde Adapazarı’na geldiğini,
çok sevdiği mekânlarda dolaştığını ve zaman geçirdiğini ifade etmektedir.27 Bazı hikâyeleri başka
bir mekânda geçerken -ki bu büyük çoğunlukla İstanbul’dur- bulunulan yer hatıraların devreye
girivermesiyle Adapazarı’na, çocukluk ve ilk gençliğine doğru yönelir ve mekân hatırlamayla
değişmiş ve genişlemiş olur. İşte bu hatıraların mekânı da
taşradır. Aslında, neyin içeride neyin
dışarıda bulunduğuyla ilgili soruları da beraberinde getiren bu yaklaşım tarzı, taşrayı hatıraların
biriktiği yer olarak konumlandırır. Bu hatırlamaların ve hatıraların da olumluyu ve olumsuzu
barındıran iki kutuplu bir yapısı vardır. Taşradayken çöreklenen sıkıntı (‘taşra sıkıntısı’), şehir
hayatında, yabancılaşmaya, yalnızlık krizine dönüşür.

Sait Faik’te görülen yalnızlığın toplumsal kaynaklarını Lüzumsuz Adam’dan hareketle
tespit eden çalışmasında Fatih Altuğ, Sait Faik’in hikâyeciliğinin ikinci evresine ve bu dönemdeki
insan-mekân ilişkisine dikkat çekmektedir:
“İkinci dönemle birlikte şehir, Sait Faik öykücülüğünde
birinci dönemde olmadığı kadar ağırlık kazanır. ‘Lüzumsuz Adam ’ öyküsünde şehir, anlatıcının
maruz kaldığı, kaçındığı, arzuladığı mekândır. [...] Mahalle ile şehre yüklediği anlamlar
arasındaki karşıtlık, anlatıcının öznelliğinin oluşumunda toplumsal mekânın kurucu bir öneme
sahip olduğunu gösterir.”28
Sait Faik’te özellikle Lüzumsuz Adam\n şehirden kaçışı ve mahalleye
sığınması, merkezin cazibesini yitirmesi ve bu merkezin içinde ama ona uzak olan tafranın öne
çıkarılması anlamını taşımaktadır. Merkez-taşra karşıtlığı burada da devreye girmektedir. Bunu
doğuran ise, umut bağlanan insan unsurunun bozulmaya başlaması, yozlaşmasıdır. İstanbul âdeta
“düşüren, düşürülmüş insanların kaynaştığı bir suçlu şehir”29 hâlini almaktadır.

Gökçe Kaan Demirkıran, Sait Faik’te İstanbul’un köylerinin de taşra olarak belirdiğini
ifade ederken sözü Cumhuriyetle birlikte
siyasal merkez olarak inşa edilen Ankara’ya getirir:
“İstanbul köylülüğü, sıradan ve ‘namuslu’ insanlar Sait Faik hikâyelerine sirayet etmiştir. Kent
daha çok İstanbul’dur. Kayıp Aranıyor’da ise Abasıyanık’ın diğer eserlerinde de ele alındığından
farklı olarak kent, Ankara’dır. Ancak Ankara doğrudan Doğu-Batı eksenli bir modernliği temsil
etmekten çok, modernliğin görünümleri olan bürokrasiyi, hırsı ve şehirliliği ifade etmektedir.”30

Demirkıran, Adalar’ın sosyolojik, tarihsel, siyasi ve kültürel konumlarına ilişkin olarak şu
önemli tespitlerde bulunmaktadır:

“Köylülük vurgusunun Burgazada ’yla ifade edildiği Abasıyanık öyküleri aslında İstanbul
ve adalar arasındaki ilişki için de önemli bir yer tutmaktadır. II. Meşrutiyet döneminde devlet
erkânının bir araya geldiği gözde bir yazlık mekan olan Büyükada, özellikle İttihat ve Terakki
mensuplarının önemli bir uğrak yeri olmuştur. Yahya Kemal Büyükada ’dan bir köşk satın almış;
Ziya Gökalp de ömrünün son günlerini bu adada geçirmiştir. Büyükada’ya Cumhuriyet’in
ilanından sonra da elit kadrolar ilgi göstermeye devam etmişlerdir. Ancak Burgazada’nın konumu
oldukça farklıdır. Marmara adalar topluluğunun en küçüğü olmasının yanında, Abasıyanık’ın
hikâyelerinden de anlayacağımız üzere İstanbul ’un bir köyü gibi algılanmaktadır. ”31

Buradaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Adalar arasında bile farklı farklı statülere sahip
olanlar bulunabilmekte ve bu şekilde bir konumlanma da bizi
merkez-taşra ayrımında ihtiyatlı bir
bakış taşımaya sevketmektedir. Çünkü, Adalar arasında en küçüğü olan Burgazada aslında merkez
olan İstanbul’un bir adası olmakla tam da merkeze ait görünürken; diğer yandan da nüfus profili,
konumu ve cazibesi bakımından merkez dışılığı, yani taşralılığı temsil etmektedir. Bu da
Burgazada’nın, Sait Faik’in hikâyelerinde ve hayatında
merkez ve taşra arasında bir ara konumu,
bir ara yüzü temsil eden bir kavram olarak, başka bir ifadeyle melez bir mekân olarak önemli bir
mevkiye sahip olduğunun delilidir.

Tanıl Bora, merkez ve taşra ilişkisinin sosyolojik anlamda çeşitli imkânları ve
çokkatmanlılığı barındırdığına dikkat çekmektedir:
“Zaten merkez-çevre ve büyükşehir-taşra
ilişkisi, sabitlikler arasında mutlak bir katsayı değil; her iki kutbu da oynak, esnek bir rabıta. Bu
gerilimin önemsenmesi, mevzu edilmesi, teşvik edilmesi, ‘öteki’ addedilen insanlarla, öznelerle,
nesnelerle nispeti ‘iyi ’ kurmanın, karşılıklı dönüştürücü olmanın da bir anahtarıdır. Anahtarı
olabilir.”32
Fakat bu ilişki biçiminin, ülkemiz söz konusu olduğunda, tersine bir akışta seyrettiğini
görmekteyiz:
“Taşra kavramı, çoğu toplumda merkez/metropol(ler)le organik bir bütünlük
oluşturan periferileri, dolayısıyla sıradan, normal bir ilişkiyi ifade ederken; Türkiye’de vurgulu bir
hiyerarşiyi, güçlü bir başkalık tınısını içeren gerilim yüklü bir ilişkiyi anlatır.”33
Yaptığımız
alıntıda bizi en çok ilgilendiren terim “hiyerarşi”dir.

Sait Faik özelinde de karşılaşılan bu gerilimin yansımaları hem bireysel düzlemde kendini
gösterir hem de toplumsal düzlemde yaşanır:
“Başka bir yerde de İstanbul’a darıldığını söyleyerek,
darıldığının yalnızca insanlar değil, şehrin kendisi de olduğunu belirtir. Bu durum, şehirden
kaçışın yalnızca anlatıcının kişisel ilişkilerinin bozulmasından kaynaklanmadığını, şehirde
yaşamanın getirdiği sorunların da bu kaçışta önemli olduğunu gösterir.”34

Sait Faik’te “[ş]ehrin başlı başına bir korku nesnesi olarak ortaya çıkışı”35: “Anlatıcı,
fiziksel olarak yer değiştirmeden yaşanan bir göç deneyimine maruz kalmıştır. Öznelliğin kendini
konumlandırdığı ya da içinde bulduğu anlamlarla kodlanmış fiziksel mekânda, bir kod bozumu
gerçekleşmiş ve aynı mekân, yepyeni kültürel kodlarla yüklenip tekinsizleşmiştir. Yeni mekâna
nüfuz edemeyen ya da onun içinde eriyip akmayan öznellik, mekânın tamamen dışına da çıkamaz.
Anlatıcının gövdesi, bu kimlik-mekân örtüşmezliği içinde eski mekân ile yeni mekân arasında bir
eşiğe dönüşür.”36
şeklinde dile getirilmektedir. Fatih Altuğ, Lüzumsuz Adam hikâyesinde
kahramanın taşıdığı intihar düşüncesi için; “...umutsuzluk, baş edememe, yılgınlık ve direnişin
tükenmesi[nin] söz konusu”37 olduğunu ifade etmektedir.

Leylâ Erbil, Sait Faik’in içinde bulunduğu duygusal duruma ilişkin tespitlerinden birinde
“toplumun yaşattığı suçluluk duygusu” üzerinde durmaktadır:
“... Sait Faik’e bu toplum, işe
yaramaz, bir baltaya sap olamamış, aylağın biri olarak bakmış, giderek çevresindeki arkadaşları
bile, çalışmadan baba-ana parasıyla yaşamasından dolayı hak etmediği bir yerde olduğu
duygusunu yaşatmıştı. Bu suçluluk duygusu, emeğiyle, çalışıp kazandığıyla yaşamayı bir türlü
başaramaması, özlemini duyduğu o hayat tarzının hikâye edilmesi yapıtlarında içkindir.”38
Erbil,
Sait Faik ile olan tanışıklığını anlatırken, “ O, sürekli olarak, güneyde ufak bir sahil kasabasına
yerleşmeyi öneriyordu. Kimsenin bizi tanımayacağı, alay etmeyeceği, rahatsız etmeyeceği bir yer
düşlüyordu. Yakın dostlarının bile onu anlamadıkları, izledikleri ve alay ettikleri alınganlığını
sürekli yaşamaktaydı. Sıcak bir kasabada, küçük bir kahve açacaktı.”39 sözleriyle Sait Faik’in asıl
içsel problemine işaret etmektedir.

Behçet Necatigil, Sait Faik’in şehirden her yılışında, bezişinde tabiata sığındığına işaret
ederken, onun bu durumu ile Ahmet Haşim’in “O Belde” hülyası arasında paralellik kurmaktadır.
Yine Necatigil, Sait Faik’in “sevgili İstanbul’unda İstanbul sürgünü olarak yaşa”mak zorunda
kaldığını ifade ederken onun, “şehirden kıra, denize, tabiata kaçtığı zaman esirlikten, utançlardan,
üzüntüden hürlüğe, asudeliğe geç”tiğini vurgular. Böylelikle de Sait Faik, “gürültü yerine sessizlik,
beden yerine ruh”a ulaşmış olur. 40

Bütün bu yaklaşımlar ışığında baktığımızda Sait Faik’in hem hayatının son dönemlerinde
hem de son eserlerinde, belki de baştan beri var olan,
yalnızlık ve kaçış duygularının ağırlığı
hissedilmektedir. Şehrin ve taşranın taşıdığı anlam evreninin tüketildiği noktada devreye başka bir
imkân sokulmaktadır:
Ada.

2. Sait Faik’in Hikâyelerinde ‘Ada’nın Anlamı: Ada’da ‘Son Kuşlar’, Son Günler

Sait Faik’in hikâyeciliğinin birinci (Adapazarı) ve ikinci (İstanbul) evresinin ardından,
onun, bir üçüncü döneme girdiğini görmekteyiz. Bu dönemi belirleyen en temel olgu ise
adanın
mekân olarak hâkim bir konuma yerleşmesidir. Bunun yanında tabii ki ada hayatının da etkisinin
artmış olduğunu söylemek mümkündür. Gerçi, Sait Faik’te ada olgusunun, buna paralel olarak
deniz tutkusunun, balık ve balıkçılığa yönelik ilginin bu dönemde başlamış olduğu söylenemez.
Daha altılı yedili yaşlarda denize karşı bir sevgi duyduğu, Adapazarı yıllarında da balık ve
balıkçılıkla ilgilendiği, aynı zamanda her fırsatta sevdiğini belirttiği Sakarya nehrinin dikkatli bir
gözlemcisi olduğu bilinmektedir.

Ancak, Sait Faik’in hayatının son dönemlerinde ortaya çıkan ve artan ada ilgisinin başka
temel gerekçelere de dayandığını düşünüyoruz. Merkez-taşra geriliminin aşılmasında
adanın
mekân olarak seçilmesi sembolik anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlara geçmeden önce ada kavramı
üzerinde durulacaktır.

Ada özleminin evrensel nitelikler taşıdığı düşüncesi üzerinde duran Akşit Göktürk;
“İnsanoğlu yüzyıllardan beri, mutluluk, dirlik düzenlik, ölümsüzlük yönündeki özlemlerini
çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş, günlük yaşamının katı
gerçekliğinden bunaldıkça, gönlündeki adanın mutlu yalnızlığına sığınmış” olduğunu belirtmekte
ve “İnsanın gönlünde yatan bu eğilim, yazın’ın en zengin kaynaklarından biri ol[muştur]”41 diye de
eklemektedir.

Adanın, burada da dile getirilen, yaygın bir şekilde olumlu yönüyle algılanışının yanında
tam tersi yönde de algılanabildiğini yine Göktürk’ün şu ifadelerinden öğrenmekteyiz: “Bununla
birlikte, insanın adalara korkulu bir gözle baktığı, onlara birtakım gizemli anlamlar yüklediği de
olmuş[tur].”42

Genel anlamıyla ada kavramının içeriğinin tekdüze bir tanımla belirlenmediği aksine
birçok alternatif görüşün bu kavramın kapsamını zenginleştirdiği bilinmektedir. Ada fikri,
insanlığın kadim meselelerinden biri olmuş ve çok çeşitli anlam ve anlayışlarla hem hayatta hem de
edebiyatta kendine yer bulmuştur. Ada kavramının yaratıcı düşünce ile sıkı sıkıya bir ilişkisinin
bulunduğunu ifade eden Göktürk; “yazında yaratıcı bir kafa ne zaman ada konusuna yönelse, ada
kavramı düşgücünün buluşları ya da bilincin çağrışımları ile yoğun anlamlar kazanarak zenginleşir,
boş bir gerçekliği aşan bambaşka bir düzeye yükseliverir.”43 der.

Sait Faik, Fransa’dan döndükten sonra İstanbul’da yaşamaya başlamış, ancak İstanbul’un
adalarına da sürekli gidip gelmiştir. Sait Faik, ilk hikâye kitabı olan
Semaver (1936)’de de ada,
deniz, balık ve balıkçıları konu edinmiştir (“Stelyanos Hrisopulos Gemisi”, “Bir Kıyının Dört
Hikâyesi”, “Robenson”, “Bir Vapur”).44

Sait Faik’in eserlerinin sağlığındaki yayımlanış düzenine bakıldığında, kitaplarının hem
doğduğu yer olan Adapazarı ve çevresiyle bağlantılı olduklarını, hem de okumak için gittiği Bursa
ve Fransa’nın Grenoble şehirlerinin verdiği ilhamlarla oluştuklarını görmekteyiz. Ne var ki bu
kitapların hemen hemen yarısının da İstanbul ve çevresinin mekân olarak seçildiği hikâyelerden
meydana geldikleri görülmektedir. Burada mekân özelliği açısından ayrıksı duran kitaplardan
ikisinin tamamıyla İstanbul’un mekân olarak seçildiği
Lüzumsuz Adam (1948) ve 1952’de
yayımlanmış olan
Son Kuşlar olduğunu da belirtelim.

Sait Faik’in okuduğu eserler arasında Robinson Crusoe'nun da bulunduğu ve onun
düşgücüne ne kadar sadık bir yazar olduğu bilinmektedir.
Ada ilgisi Sait Faik’e öncelikle bir tür
serüven duygu ve düşüncesiyle beraber gelmiştir. Ancak, son döneminde bu duygu ve düşüncelerin
yerini sükûnet, kendini dinleme ve hayatın bir muhasebesini yapma duygu ve düşünceleri almıştır.
Elbette Sait Faik,
Robinson gibi ıssız bir adaya düşmemiş ya da gitmemiştir. Zaten Sait Faik için
ıssızlık insanın olmadığı yerdir. Unutulmamalıdır ki, ondaki asıl duygusal yön, ıssızlık arayışı
değil, yalnızlıktır. Dolayısıyla, bir kaçışın eşlik ettiği bu durum Sait Faik’in ada tutkusunun
ötesinde anlamlar kazanmaktadır:

“Yaşamanın büyük bir yarış halinde sürdüğü dünyada hızla akan zamanın, adada eylemin
sınırlanmasıyla duran zamana dönüşmesi, insana rahat bir soluk aldırtır. Duran zaman, çevredeki
her şeye, görünüşte bir cennet erinci kazandırabilir. Böylece, bu durumda insan bilinci adayı
‘dışarı ’dan daha iyi bir yer olarak kavrar. Ama bilincin tepkisi tam tersi yönde de olabilir:
‘Dışarı ’nın insan varlığına sağladığı olanakların sonsuzluğunda, çok boyutlu bir yaşayışta,
tedirginlik değil, mutluluk bulan bir kimse, adanın sınırlı ortamında bir darlık, sıkışıklık, tutsaklık
duygusuna kapılabilir; duran zaman da onun için bir can sıkıntısına dönüşür.”45

Hemen her şeyde olduğu gibi burada da işleyişin karşıtlıklar içerisinde yürüdüğü
görülmektedir. Peki, Sait Faik’in ve birçok kişinin yaşamak zorunda olduğu
merkez-taşra
geriliminde adanın konumunu nereye oturtabiliriz? Bu soruyu Sait Faik bağlamında
cevaplandırabilmek için Tanıl Bora’nın bir dipnotundaki şu ifadelere kulak verilmesi uygun
olacaktır:
“Karl-Markus Gauss, Orta avrupa’nın bölgesel kimliklerine ve azınlıklarına ilişkin
yazılar derlediği kitabının girişinde, Roma İmparatorluğu’nun region (bölge)-provincia (taşra)
ayrımına dikkat çekiyor. Provincia, güç merkezine oldukça uzak, ona tabi yaşayan, buna bağlı
olarak çelişkilerini örten ama asla yatıştırmayan, merkeze körü körüne boyun eğmeyle körü körüne
inatçı bir direnç arasında kalan bir evren. Region ise ona belirli bir özerklik veren özel statüsü
olan, sıcak bir ara-istasyon. (Die Vernichtung Europas, Wieser, Klagenfurt-Salzburg 1991, s.22-
23.) ”46

Yukarıdaki ifadeler, Sait Faik’te adanın anlamı ve yeri konusunda beliren ilişkiyi
aydınlatma yolunda çok önemli veriler taşımaktadırlar.
Merkez-taşra geriliminde ada Sait Faik için
bir
region yani sıcak bir ara-istasyon işlevi üstlenmektedir. Sait Faik’in hikâyeciliğinde adanın
melezlik ile anılmasının sebebi; adanın
merkez ile taşranın ifade ettiği anlam evreninin yanında
üçüncü bir nokta olarak ortaya çıkması, böylelikle hem merkezi hem taşrayı yansıtabilme gücü ve
kaynaşıklığı taşımasındandır.

Yukarıda da vurgulandığı gibi ada, Sait Faik’te, kendini dinleme, duygularını ve
düşüncelerini tartma ve hayatın muhasebesini yapma anlamlarına da gelir. Bunlara bir de arınma
arayışını ekleyebiliriz. Sait Faik için ada, hayatın asli kaynağı olan suya dönüşün de izlerini
taşımaktadır. Somut olarak Annesi Makbule Hanım’ın dizlerinin dibine sığınan Sait Faik, imgesel
olarak da köpüklü deniz sularının bilinçaltındaki karşılığı olan anne sütüne ve bu sularla çevrili
adaya, dolayısıyla da anneye sığınmaktadır.47

Bu durum, özel hayatından/biyografisinden bir anekdotla somutlaştırılabilir. Sait Faik,
fırtınalı bir gecede Ada’ya gitmeye geç kalır ve Bedri Rahmi ile birlikte bir motora binip Ada’ya
doğru yola çıkar. Eve ulaştıklarında annesi Makbule Hanım uyanıktır ve onu beklemektedir. Bunun
üzerine Sait Faik; “Biz sana geceyi adada geçireceğiz dedik ya!” deyince, annesi: “Ben
döneceğinizi pekâlâ biliyordum. Ama bu havada nasıl becerdiniz, hâlâ şaşıyorum.” diye karşılık
verir. Bu anekdotu Bedri Rahmi’den nakleden Salâh Birsel Sait Faik’in annesiyle ilişkisi hakkında
şu tespitlerde bulunmaktadır:

“Makbule Hanımın bu sözü Sait’in annesinin yamacından hiç mi hiç ayrılmadığını, ona
çokça bağlı olduğunu ve çocukluk dünyasından iyice silkinemediğini anlatmak bakımından
önemlidir. Sait’in annesiyle çekilmiş fotoğraflarına bakın, onun anası yanındaki ezikliğini hilafsız
görürüsünüz. Kemal Bekir, Burgaz ’daki evlerinde, Makbule Hanım odaya girince, Sait ’in saygıyla
ve usulcacık toparlanıp ayağa kalktığını ve sonra annesi konuşurken onu büyük bir hayranlıkla
dinlediğini anlatır.

Nedir, bu eziklik istenilen, yitirilmesinden korkulan bir ezikliktir. 1951 yılında karaciğerine
baktırmak için gittiği Paris’ten beş gün içinde dönmesi, biraz karaciğerinden parça alınacağı
korkusundan, biraz da annesinden uzak kalmanın verdiği şaşkınlıktandır.

Sait’in anasına bağlılığının başlıca nedeni içe kapanık bir insan olması, yalnızlığı kendine
yaşam biçimi olarak seçmesidir.”48

Ada, fiziki varlığı bakımından su ile iç içedir. Bu iç içelik hem suya ilişkin çağrışımlara
kapı aralamakta hem de suların ortasında bulunmanın sağladığı sezgi zenginliğini de taşımaktadır.
Konuya böyle bir perspektiften yaklaşılması konumuz bakımından da elzemdir:
“Adaları
çevreleyen deniz, su oluşuyla hem bir temizlik, ferahlık, tazelik fikrini canlandırır, hem de azgın
dalgalarıyla, insanların üst üste, çılgın bir uğultuyla yaşadığı, kötülükten kokuşmuş bir yer olan
anakaradan gelecek yeni kötülüklere karşı bir engel oluşturur. [...] Ada ‘güven duygusu ’ verir.”49

Akşit Göktürk, ada ile ilgili kitabında şöyle bir anekdot anlatmaktadır: “On altıncı
yüzyılda, ressamın biri ne zaman bir dünya haritası çizecek olsa, karısı hemen, ‘Sevgilim şuracığa
bir ada koyuver, yalnız benim olsun!’ dermiş. Ressam da bu isteği uysallıkla yerine getirirmiş. Bu
tür adalar o günün haritalarından hiç eksik olmazmış.”50 Hayali adalar ve ada duygusunun
evrenselliği ile Sait Faik’in söz konusu hikâyeleri arasındaki bağı görmek ve göstermek için onun
bu tarzdaki hikâyelerine yakından bakmak gerekmektedir.

Sait Faik’in ada kavramını en belirgin şekilde ortaya koyduğu hikâyesi hiç kuşkusuz
Haritada Bir Nokta adındaki hikâyesidir. Bu hikâye âdeta bir ada poetikası ve de Sait Faik’in
yazarlığının bir manifestosu gibidir. Yeryüzündeki ada algılamalarından bağımsız
düşünülemeyecek bir atmosfer taşımaktadır bu hikâye.

Lüzumsuz Adam hikâyesi bu açıdan önem arzeder. İntiharın eşiğine gelmiş olan Lüzumsuz
Adam’da anlatıcı öyle bir yol ayrımına gelmiştir ki, artık geri dönüş yoktur. Şehrin bütün çirkin
yüzü ona görünmeye başlamış, tahammülsüzlüğü son noktaya ulaşmıştır. Çocukluktan beri
haritalarda görülen noktalar hatırlanır ve karar verilir: Adaya göçülecek. Zaten, “[s]on günlerinde,
çok sevdiği İstanbul’u bile sevmez olur.”51 Çünkü, var olan değerlerde çözülme başlamış, artık
kayıplar telafisi mümkün olmayan noktalara ulaşmıştır:

“Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, safveti, dostluğu, alın terini, sessizliği
yeniden bulacak; belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran ve mahçup
ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusu değil kötü huyunu, bu tek
kötü huyu muvaffakıyetler, şöhretler düşünmeden, ‘düşünürsem Allah canımı alsın! ’düşüncesiyle
yeniden bulabilirsem, kalemsiz kâğıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım.”52

Haritada Bir Noktamda, adanın ölümü beklemek için seçilmiş bir son durak olduğu -ki dört
farklı yerde tekrar edilmektedir-53 vurgulanmaktadır. Bu hikâyenin bulunduğu
Son Kuşlar’ın diğer
hikâyelerinde de benzer bir psikoloji hâkimdir. Buna rağmen Sait Faik’in kaleminde farklı bir
enerji, bir canlanma başlamış, edebi faaliyetlerini sağlık durumunun elverişsizliğine rağmen
artırmıştır.

Sait Faik’te Adapazarı; doğuşun, varoluşun, başlangıcın mekânı; İstanbul ise hem çekimine
kapılınan hem de bütün acımasızlığıyla her şeyi yozlaştıran bir mekân iken
ada bir sonun, Ayfer
Tunç’un deyişiyle, “huzurlu bir bitişin”54 mekânıdır. Ancak, bu sığınmayı sadece ölümü bekleyişe
de bağlamamak gerekmektedir. Çünkü Sait Faik’i adada da rahatsız edecek, tepkisini çekecek
hadiseler yaşanmakta ve bu da onun ebedi dostu kalemine daha sıkı sarılmasına yol açmaktadır.
Ayfer Tunç, bu noktada isabetle;

“ ‘Haritada Bir Nokta’ öyküsünün çoğu zaman Sait Faik’in kendisi olan anlatıcısının
‘namuslu insanlar arasında ölümü beklemek ’ için adayı seçmesini sadece Sait Faik ’in adaya olan
tutkusuyla açıklamak, öykünün incelikli kurgusuna haksızlık etmek olur.”55
sözleriyle, Sait
Faik’teki adalet duygusunun her şeyin -ölümün bile- önüne geçebileceği gerçeğini
netleştirmektedir.

Necati Mert, adanın Sait Faik için sığınılan bir mekân oluşuna dikkat çekmekte ve yalnızlık
boyutunu da ihmal etmemektedir: “Sait Faik İstanbul’u, İstanbulluları anlatır ama, kendi derdiyle
de dertlidir. Büyük kentteki yalnızlığını da çıkarıp sergiler. Bir Ada’dan gidip İstanbul’un bir
Ada’sına sığınması, sanki bu yalnızlığı, içine çekilişi anlatır metaforik olarak.”56

Sait Faik ve ada ilişkisine değinen yazısında Ayfer Tunç, onun Haritada Bir Nokta adlı
hikâyesinde ve adada geçen diğer hikâyelerinde iki şeyi gerçekleştirmiş olduğunu belirtir.
Bunlardan biri “adalı olmanın o seçkinci burjuva hâlini de redde[tmesi]”, diğeri de, “bir yazısına
‘Adalı’ diye bir soyadı ekleniverilen,57 adı Burgazada’yla daha yaşarken özdeşleşmiş olan Sait
Faik’in bu aidiyeti yine kendi cümleleriyle reddetmesidir.”58 Sait Faik’in buradaki tavrı geçici bir
durumu yansıtmaz. Bu durum onda devamlılığı olan bir tutumun sonucudur. Onun Türk
modernleşmesi karşısındaki tavrı da tespitleri ispatlaması bakımından önem taşımaktadır:

“Sait Faik Tanzimat’la birlikte başlayan ve Cumhuriyet’le büyük bir hız kazanan Türk
modernleşmesi hareketinin içinde büyümüş ve yazarlığını geliştirmiştir. Ancak, değişimi sadece
Osmanlı Devleti’nin ve dünya görüşünün yıkılıp Batılılaşma hareketleri ve Cumhuriyet’in
kurulmasıyla sınırlı görmemiştir. II. Dünya Savaşının dünya gündeminde olduğu yıllarda ailesiyle
beraber Burgazada’ya yerleşip İstanbul’un köylerinde “modern olmayan” insan tipini arar
âdeta.”59

Ada kavramının aynı zamanda ütopik bir boyutu vardır. Sait Faik’te ütopyanın bir “karşı-
ütopyaya” dönüştüğünü ifade eden Ayfer Tunç; “[a]nlatıcı, anakarada tanık olduğu ve yaptığı
kötülüklerden sonra kendine bir tür karşı-ütopya oluşturur; inzivaya çekileceği, hayatını
beklemekten ibaret kılarak, gülmeyerek, eğlenmeyerek kendini cezalandıracağı ve anakaradan uzak
kalacağı yer, adadır. Bu, aynı zamanda bir yenilgi ve kaçıştır da. Anakarada kötülükle mücadele
edememiş, kötülüğün ulaşmamış olduğunu umduğu yere, haritada bir noktaya kaçmıştır.”60
sözleriyle Sait Faik’in kaçışının aynı zamanda metaforik dayanaklarını aydınlatmaktadır. Sait Faik,
anakaradan, İstanbul’dan kaçıp Burgazada’ya sığınmıştır ve bu sığınışın içeriği de farklı
gerekçelerle dopdoludur. Ayfer Tunç’a göre,
Haritada Bir Nokta hikâyesinde ada kavramının
birçok özelliği ortaya çıkmaktadır. Burada
ada, “yalıtılmışlık fikri”, “inziva arayışı”, “kendini
cezalandırma” anlamlarına bürünmüştür.61

Akşit Göktürk adaların, dışarıdan ayrılmışlık ve kendiyle sınırlanmışlık anlamlarını ve
gerçekliğini taşıdıklarını, her adanın bütünden ayrılarak
ana-karayı uzakta ve dışarıda -aslında
merkezin taşra tarafından dışarıda bırakılma paradoksudur bu- bıraktığını, adada yaşayanlar için
denizlerin ötesindeki dünyanın
dışarısı olduğunu vurgulamaktadır. Akşit Göktürk’e göre, böyle
olunca da bir
içeri-dışarı karşıtlığı doğmaktadır. Tıpkı, merkez-taşra ayrımında taşranın dışarıyı
temsilinde olduğu gibi. Yani burada süreç ters yönde işlemektedir. Kaçış, merkeze doğru değil
onun taşrasına, adaya olmaktadır. Artık merkez taşralaşmıştır.62

Ada konusunda Dünya edebiyatının en ünlü klasiği olan Robinson Crusoe ’nun Sait Faik’in
ilk hikâyelerinden birinin esin ve isim kaynağı olduğu belirtilmelidir.63 Söz konusu hikâyede yazar-
anlatıcı olarak Sait Faik, Burgazada’ya sığınan yaşanmışlıklarla dolu, sıkıntıları had safhaya
ulaşmış ve hasta Sait Faik değildir. Yeni serüvenlere yelken şişirmeye azmetmiş, hayat dolu,
coşkulu ve âşık Sait Faik’tir. Bu dönemin hikâyecisi Sait Faik,
ada kavramının fantastik anlamının
hikâyelerini yazmaktadır: “[...] gidip görmediği yerlerin düşsel görüntülerini, soyut görüntülerini
de ‘Robenson’ öyküsünde buluruz.
‘Yuvarlak dünyanın üstünde isimlerini bilmediğimiz fiyortlar,
kanallar ve limanlar’dan
söz eder.”64

Tabii Robinson adının Sait Faik tarafından seçilmiş olması hiç de tesadüfi bir durum
değildir. Çünkü o bir klasiktir ve okurların anlam dünyasında sürekli beslenen bir eserdir. Sait
Faik’te
Robinson imgesinin bir sürekliliğe dönüşmüş olduğu belirtilmelidir. Bu süreklilik yalnızlık
duygusuyla beraber bir anlam kazanma eğilimi gösterir.
Semaver"de ‘Robenson’, Şahmerdan’da
‘Kaşık Adasında ’
ve Birtakım İnsanlar’da bu tema ağırlıklı olarak işlenmiştir.65

Onun, yalnızlığın yarattığı adam olduğu bilinmektedir. O, hayatı boyunca bu içsel
meselesine çözüm bulamamış, adada bile yakınmaları sürmüştür:    
“Türk Ülkesi adlı
hikâyesinde Ada halkını yadırgadığını görüyoruz. Birtakım İnsanlar ’da ‘Tuhaf, züppe bir muhit ’
içine düştüğünden yakınıyordu. ‘Hele bir kısım Levanten insanlar vardır ki, aman yarabbi! Sanki
birer kolonizatördüler’ diyor”66

Sait Faik’in hayatına ve sanatına sinmiş, içselleşmiş bir varlık olarak ada, yaşadığı ve
yazdığı mekân neresi olursa olsun duygu ve düşüncelerinde her an yaşayan ve hatırlanan bir yerdir.
Uyguner bu durumu şu cümleleriyle anlatmaktadır:
“Ada, onun hikâyelerinde baş köşeyi alır.
Hemen hepsinde adadan bir iz, bir yankı vardır. Rıhtımı ile Kalpazankayası ile. İnsanları,
balıkları, hayvanları ile bütün halinde girmiştir hikâyelerine. O da adanın hayatına girmiştir,
herhalde.”67

3. Sonuç

Sait Faik, Adapazarı’ndan İstanbul’a, taşradan merkeze gitmiş, orada yaşamış olmasına
rağmen ‘dönüş’ünü Adapazarı’na değil, ‘ada’ya yapmış, burayı ‘ölümü bekleyeceği’ bir son durak
olarak görmüştür.

Sait Faik’in merkeze tamamıyla uyum sağladığı, onda yittiği iddia edilemez. O, ne tam
anlamıyla
merkeze, ne de taşraya bir aidiyet hissedebilmiştir. Dolayısıyla, ada fikrinin, bu
aidiyetsizlik durumunu gideren, hem merkezden hem de taşradan doğan sorunlardan kaçmanın bir
yolu olduğunu düşünüyoruz. Sait Faik’in daha taşradayken içinde büyüttüğü
taşra sıkıntısı ve
‘amansız yalnızlık’ duygusuyla birlikte merkeze göç etmiştir. Ancak merkez de, bütün boğucu
atmosferiyle ve yok edici gücüyle bu duygularda bir yoğunluğa yol açmıştır. Sait Faik, bu durumla
başa çıkacak bir direnç gösterememiş, önce merkezde kendi taşrasını üretmiş ve mahalleye
sığınmıştır. Merkezin yoğunlaşan ve çözülmeye yol açan tazyiki bu sığınağı da kısa sürede
etkisizleştirmiştir.
Lüzumsuz Adam’da çok açık bir şekilde karşılaşılan bu durum, beraberinde
başka bir
kaçış çaresiyle gelir: İntihar düşüncesi. Sait Faik, büyükşehrin bu etkisinden
kurtulabilmek ve başka bir imkânı devreye sokabilmek için, hem merkezden kaçmak hem de
taşraya düşmemek için, ikisinin de
kıyısında ve köşesinde özerk bir mekân olduğunu
düşündüğümüz
adayı tercih etmiştir. Sığınılacak bu mekânın temel özelliği, hem merkezi hem de
taşrayı kendi bünyesinde eritme gücüne sahip melez bir yapı arz etmesidir. Melezlik, merkez ile
taşranın ifade ettiği anlam evreninin yanında üçüncü bir unsur olarak hem merkezi hem taşrayı
yansıtabilme gücü taşımaktadır.

Sait Faik’in denize olan tutkusu, ana sütüne, anneye dönüşün maddesel imgesini de
taşımaktadır. Tabii suyun arınma ile ilgisini de hesaba katmak gerekmektedir.
Ada, Sait Faik’te
yaşanmışlıkları ve birikimleri ifade imkânı veren, huzurun arandığı bir
köşe anlamlarını da
taşımaktadır. Onun ada döneminde yazmayı artırmış olduğunu biliyoruz. Burada vurguladığımız
köşe olma özelliği, adaların İstanbul’un kıyısı ya da bir köşesi kabul edilmesinin yanında
ada, bir
sığınak, kaybedilenleri telafi etmek maksadıyla seçilen bir durak, yenilenme ihtiyacının
karşılanabilmesine yardımcı olacak âdeta “mit” karakteri taşıyan bir mekândır.

KAYNAKÇA

ABASIYANIK, Mehmet [Mustafa] Raşit, “Sait Faik’in Yaşam Öyküsü”, konuşan: Adnan
Özyalçıner,
Varlık, S.889, Ekim 1981.

AKTAŞ, Şerif, “Sait Faik Abasıyanık”, Türk Dili, S.590, Şubat 2000.

ALTUĞ, Fatih, “ ‘Lüzumsuz Adam’da Yalnızlığın Toplumsal Dolayımı”, Bir İnsanı Sevmek: Sait
Faik,
Ölümünün 50. Yılında Sait Faik Sempozyumu, Bilkent Üni., haz. Süha Oğuzertem,
Alkım Yayınları, İstanbul, 2004.

BORA, Tanıl [der.], Taşraya Bakmak, , İletişim Yayınları, İstanbul, 2005.

DEMİRKIRAN, Gökçe Kaan, “Abasıyanık’tan Bir İlan: Kayıp Aranıyor”, ed. Ertan Eğribel-Ufuk
Özcan,
Türk Sosyologları ve Eserleri II: Genel Eğilimler ve Kurumsallaşma, Kitabevi
Yayınları, İstanbul, 2010, s.365-366.

ERBİL, Leylâ, “Dünyanın Bilmediği Bir ‘Kök Yazar’: Sait Faik”, Bir İnsanı Sevmek: Sait Faik,
Ölümünün 50. Yılında Sait Faik Sempozyumu, Bilkent Üni. haz. Süha Oğuzertem, Alkım
Yayınları, İstanbul, 2004.

ERBİL, Leylâ, “Sait Faik’te Göz”, Zihin Kuşları, 3.bs., Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak
2010.

ERGUN, Perihan [der.], Sait Faik Abasıyanık 90 Yaşında, haz.: Ayla Kutlu, Bilgi Yayınevi,
Ankara, Kasım 1996.

GÖKTÜRK, Akşit, Ada: İngiliz Yazınında Ada Kavramı, 3.bs., YKY, İstanbul, 2004.

MERT, Necati, Adalı Sinağrit: Sait Faik, Hece Yayınları, Ankara, 2006.

MİSKİOĞLU, Ahmet, Ana Temleriyle Sait Faik ve Yeni Türk Edebiyatı, Gökçeyazın Yayınları,
İstanbul, 1979.

NACİ, Fethi, “Sait Faik’in İstanbul’u”, Eleştiride Kırk Yıl, Adam Yayınları, İstanbul, 1994.

NECATİGİL, Behçet, “Sait Faik’te Tabiat”, Düzyazılar II: Konuşmalar , Konferanslar, 2.bs., Yapı
Kredi Yayınları, İstanbul, Mart 2006.

OĞUZERTEM, Süha, “Zarifçe Sollayan ‘Sait’çe”, Varlık, S.1081, Ekim 1997.

TUNÇ, Ayfer, “ ‘Haritada Bir Nokta’: Ada, Anlatı, Varolmak”, Bir İnsanı Sevmek: Sait Faik,
Ölümünün 50. Yılında Sait Faik Sempozyumu, Bilkent Üni. haz. Süha Oğuzertem, Alkım
Yayınları, İstanbul, 2004.

UYGUNER, Muzaffer, “Sait Faik’in Hikâyelerinde Adapazarı”, Türk Dili, S.165, Mayıs 1965.

UYGUNER, Muzaffer, “Sait Faik’in Hikâyelerinde Ada”, Çağrı, S.40, Mayıs 1961.

UYGUNER, Muzaffer, Sait Faik: Yaşamı, Sanatı, Yapıtlarından Seçmeler, Bilgi Yayınevi, Ankara,
1991.

YILMAZ, Engin, “Sakaryalı Sait Faik’in Sakarya (ve Çevresi) Hikâyeleri”, Türk Dili, S.600,

Aralık 2001.

Turkish Studies

International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic

Volume 6/ 4 Fall 2011

1

Öğr.Gör.Dr., Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi, ts.ozturk@hotmail.com

2

   Mustafa Kutlu, Sait Faik’in Hikâye Dünyası, Dergâh Yayınları, İstanbul, tarihsiz, s.59.

3

   Behçet Necatigil, “Sait Faik’te Tabiat”, Düzyazılar II: Konuşmalar, Konferanslar, 2.bs., YKY, İstanbul, Mart
2006, s.199.

4

   “Sakarya ili fiilen Aralık 1954’ten beri vardır. Yasası 6419 nolu olup 14 Haziran 1954’te TBMM’de kabul
edilir, 22 Haziran 1954 tarihli
Resmi Gazete’deki duyurusu da şöyledir: ‘Bu kanunla Kocaeli vilayetine bağlı Adapazarı
kazası kaldırılarak, merkezi Adapazarı olmak ve yine Kocaeli vilayetine bağlı Akyazı, Geyve, Hendek ve Karasu
kazalarını kapsamak üzere Sakarya adıyla yeniden bir vilayet kurulmuştur.” Kazancı, T.C. Kanunları, İstanbul, 1988,
Cilt: 5, s.5089’dan aktaran: Necati Mert, “Adalıdır ”,
Adalı Sinağrit: Sait Faik, Hece Yayınları, Ankara, 2006, s.87.

5

   Melih Pekdemir, “Taşranın ‘Taşı Toprağı Altın’da Ne Vardır?”, Taşraya Bakmak, der. Tanıl Bora, İletişim
Yayınları, İstanbul, 2005, 29. Dipnot, s.80.

6

   Mert, “İstanbul-Taşra”, age., s.16.

7

   Mert, “İstanbul-Taşra”, age., s.16-17.

8

   Mert, “Sunuş”, age., s.9.

9

   Mert, “Sait Faik ve Adapazarı”, age., s.31.

10

   Mert, “Sait Faik ve Adapazarı”, age., s.35.

11

   Necati Mert’in vurguladığı bu nokta veri alınırsa, Sait Faik’te taşranın (Adapazarı) merkeze (İstanbul/Adalar)
karşı önemli bir direnç hattı olarak işlendiği, bu noktada önemli bir fonksiyon icra ettiği düşünülebilir.

12

   Mert, “İstanbul-Taşra”, age., s.16.

13

   Mert, “İstanbul-Taşra”, age., s.15.

14

   Şerif Aktaş, "Sait Faik Abasıyanık", Türk Dili, S.590, Şubat 2001, s.187.

15

   Aktaş, agm., s.187.

16

   Mert, “İstanbul-Taşra”, age., s.16.

17

   Mert, “Sinağrit Baba”, age., s.43.

18

   Ahmet Çiğdem, “Taşra Karalaması: Küçük Bir Sosyolojik Deneme”, Taşraya Bakmak, der. Tanıl Bora,
İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s.104.

19

   Sait Faik’in eserlerinin farklı değerlendirmeleri, başka bir ifadeyle farklı Sait Faik algıları için bk. Süha
Oğuzertem, “Zarifçe Sollayan ‘Sait’çe”,
Varlık, S.1081, Ekim 1997.

20

   Fethi Naci, “Sait Faik’in İstanbul’u”, Eleştiride Kırk Yıl, Adam Yayınları, İstanbul, 1994, s.29.

21

   Engin Yılmaz, “Sakaryalı Sait Faik’in Sakarya (ve Çevresi) Hikâyeleri”, Türk Dili, S.600, Aralık 2001, s.903.

22

   Yılmaz, agm., s.903-904.

23

   Muzaffer Uyguner, “Sait Faik’in Hikâyelerinde Adapazarı”, Türk Dili, S.165, Mayıs 1965.

24

   Taşra sıkıntısı kavramı için bk.: Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge, Metis Yayınları, İstanbul, s.42-48.

25

   Yılmaz, agm., s.904.

26

   Muzaffer Uyguner, Sait Faik: Yaşamı, Sanatı, Yapıtlarından Seçmeler, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1991, s.16.

27

   Mustafa Raşit Abasıyanık, “Sait Faik’in Yaşam Öyküsü”, konuşan: Adnan Özyalçıner, Varlık, S.889, Ekim
1981, s.14.

28

   Fatih Altuğ, “ ‘Lüzumsuz Adam’da Yalnızlığın Toplumsal Dolayımı”, Bir İnsanı Sevmek: Sait Faik,
Ölümünün 50. Yılında Sait Faik Sempozyumu, Bilkent Üni., haz. Süha Oğuzertem, Alkım Yayınları, İstanbul, 2004,
s.128-129.

29

   Necatigil, age., s.199.

30

   Gökçe Kaan Demirkıran, "Abasıyanık'tan Bir İlan: Kayıp Aranıyor", ed. Ertan Eğribel-Ufuk Özcan, Türk
Sosyologları ve Eserleri II: Genel Eğilimler ve Kurumsallaşma,
Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2010, s.365-366.

31

   Demirkıran, agm., 5 no'lu dipnot, s.365-366.

32

   Tanıl Bora, "Taşralaşan ve Taşrasını Kaybeden Türkiye", Taşraya Bakmak, der. Tanıl Bora, İletişim Yayınları,
İstanbul, 2005, s.64.

33

   Ömer Laçiner, "Merkez(ler) ve Taşra(lar) Dönüşürken", Taşraya Bakmak, der. Tanıl Bora, İletişim Yayınları,
İstanbul, 2005, s.14.

34

   Altuğ, agm., s.129.

35

   Altuğ, agm., s.129-130.

36

   Altuğ, agm., s.132.

37

   Altuğ, agm., s.143.

38

   Leylâ Erbil, "Dünyanın Bilmediği Bir 'Kök Yazar': Sait Faik", Bir insanı Sevmek: Sait Faik, Ölümünün 50. Yılında
Sait Faik Sempozyumu, Bilkent Üni., haz. Süha Oğuzertem, Alkım Yayınları, İstanbul, 2004, s.88-89.

39

   Erbil, agm., s.90-91.

40

   Necatigil, age., s.199-200.

41

   Akşit Göktürk, Ada: İngiliz Yazınında Ada Kavramı, 3.bs., YKY, İstanbul, 2004, s.9-10.

42

   Göktürk, age., s.10.

43

   Göktürk, age., s.11.

44

   Sait Faik Abasıyanık, Semaver, 31.bs., YKY, İstanbul, Ocak 2011.

45

   Göktürk, age., s.12-13.

46

   Bora, “Taşralaşan ve Taşrasını Kaybeden Türkiye”, age., s.65-66, 29. dipnot.

47

   Gaston Bachelard, Su ve Düşler, çev. Olcay Kunal, YKY, İstanbul, Mart 2006, s.130-149.

48

   Salâh Birsel, “Sait Adında Bir Balık”, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu ’ndan aktaran: Sait Faik Abasıyanık 90
Yaşında,
der. Perihan Ergun, haz. Ayla Kutlu, Bilgi Yayınevi, Ankara, Kasım 1996, s.146-148.

49

   Ayfer Tunç, “ ‘Haritada Bir Nokta’: Ada, Anlatı, Varolmak”, Bir İnsanı Sevmek: Sait Faik, Ölümünün 50.
Yılında Sait Faik Sempozyumu, Bilkent Üni., haz. Süha Oğuzertem, Alkım Yayınları, İstanbul, 2004, s.73-74.

50

   Akşit Göktürk, Ada: İngiliz Yazınında Ada Kavramı, 3.bs., YKY, İstanbul, 2004, s.9.

51

   Uyguner, age., s.28.

52

   Abasıyanık, “Haritada Bir Nokta”, age., s.58.

53

   "[...] iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu, burada kesik bir son nefesle bitirecektim.", "[...] belki
yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim.", "Hiçbir
zaman yeniden damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla patlaya; rüzgârı, balığı, denizi, ağı, seve seve, ölümü
beklediğimi bilemeyeceklerdi.", "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan
başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim.", Abasıyanık, "Haritada Bir Nokta", age.,
s.58-61.

54

   Tunç, " 'Haritada Bir Nokta': Ada, Anlatı, Varolmak", age., s.74.

55

   Tunç, " 'Haritada Bir Nokta': Ada, Anlatı, Varolmak", age., s.72-73.

56

   Burada geçen ilk ada ifadesini Necati Mert; "Adalıdır Sait Faik. Yani Adapazarlı. Adapazarlı olmayanlar, özellikle
İstanbullular bu 'Ada' ile kastedilenin Burgaz olduğunu sanırlar ama değil. Hiç değilse her zaman değil. Eski
Adapazarlılar, şehirlerinden 'Ada' diye söz ederler, hatta civar ilçeliler de: 'Ada'ya gidiyorum', 'Ada'dan geliyoruz.' gibi."
sözleriyle açıklamaktadır. Mert, "Sait Faik ve 1950 Kuşağı", age., s.88.

57

   "Yaşar Nabi'ye yazdığı biri tarihsiz, biri 6 Mayıs 1936 tarihli mektuplardan biliyoruz ki dergideki 'Adalı' imzası
Necip Fazıl tarafından verilmiş olup Sait Faik bundan rahatsızdır: "Geçenlerde Ağaç mecmuasını gördüm, orada hikâyem
vardı, soyadım yerine Adalı yazmışlar, çok üzüldüm, benim soyadım yok mu sanki." Sait Faik,
Karganı Bağışla, haz.
Sevengül Sönmez, Yapı Kredi, İstanbul, 2003, s.79'dan akt. Mert, "Adalıdır", age., s.89.

58

   Tunç, " 'Haritada Bir Nokta': Ada, Anlatı, Varolmak", age., s.71-73.

59

   Demirkıran, agm., s.367.

60

   Tunç, " 'Haritada Bir Nokta': Ada, Anlatı, Varolmak", age., s.73.

61

   Tunç, “ ‘Haritada Bir Nokta’: Ada, Anlatı, Varolmak”, age., s.73.

62

   Göktürk, age., s.12.

63

   Sait Faik Abasıyanık, “Robenson”, Semaver, 31.bs., YKY, İstanbul, Ocak 2011, s.80-81.

64

   Uyguner, age., s.83.

65

   Ahmet Miskioğlu, Ana Temleriyle Sait Faik ve Yeni Türk Edebiyatı, Gökçeyazın Yayınları, İstanbul, 1979,

s.100.

66

   Muzaffer Uyguner, “Sait Faik’in Hikâyelerinde Ada”, Çağrı, S.40, Mayıs 1961, s.10.

67

   Uyguner, agm., s.10.