BİZİM KÜLLİYE Üç Aylık Kültür Sanat Dergisi, Eylül-Ekim-Kasım 2006, Sayı:29, Sayfa:39-43.

Sezai Karakoç’un, “Gül Muştusu-XUV.” Şiiri Üzerine...

Türk şiirinde “İkinci Yeni” olarak bilinen harekette, şiire gelenekten kaynaklanan
anlayışların dışında dağınık, değişik, yeni ve kapalı bir kısım yaklaşımların kazandırıldığı; ses,
kelime ve biçim oyunlarıyla şiirin mânâdan uzaklaştırıldığı; şiiri besleyen kültür ve san’at
damarlarının koparılmak istendiği bilinmektedir. Bu hareketin müntesipleri arasında kabul edilen
ancak duygu, düşünce ve inanç yapısıyla olduğu gibi, hayata bakışı ve dünya görüşüyle de bu
hareketin içerisindeki şâirlerden kesin çizgilerle ayrılan Sezai Karakoç, ortaya koyduğu
değişiklikler ve farklı yaklaşımlarla şiire, taze ve uzun bir soluk getirmiş, söyleyişe modern ve
derinlikli bir güzellik kazandırmıştır. Onun şiirinde; mecazlar ve telmihler kullanılarak, serbest
çağrışımlarla okuyucuyu yaşanmış büyük bir kültür ve medeniyetin ihtişamına çeken ve o ihtişamın
güzelliğini duyuran, derin bir iştiyâk vardır. Şairin “Gül Muştusu” adlı eseri için Tarık Özcan:
“Derinlik dağınıklıksa Sezai Karakoç dağınıktır... Sezai Karakoç’un okunan her şiiri, donanımlı
okuyucuyu bir büyük medeniyetin karşısında hayran bırakır
1 diyerek Karakoç’un sahip olduğu
inanç, kültür ve san’at birikimine, bu birikimin şiirlerine yansımasının bir neticesi olarak İkinci
Yeninin diğer şâirlerinden farklı olan yanına işaret eder. Karakoç’un, “İkinci Yeni” şâirleriyle aynı
zamanı idrâk etmesi; onlarla aynı zamanda eser vermesi; şiirlerinde kapalı ve gerçeküstücü üslûbu
tercih etmiş olması, onun, bu akımın mensupları arasında sayılmasına sebep olmuştur.2

Sezai Karakoç’un şiirlerinin dış yapısına baktığımızda, serbest vezni büyük bir ustalıkla
kullandığını görüyoruz. Serbest vezinle şiirin bediî dilini, özellikle de derûnî ahengini yakalamak
kolay değildir. Batı şiirinde geniş uygulama alanı bulan ancak, bizim Dede Korkut hikâyelerimizde
de en güzel örneklerini gördüğümüz bu vezinde, şiir söylemenin en önemli hususiyeti, o şiirin
muhtevasıyla yoğrulan estetik dili kullanma ve şiire has olan musikîyi yakalayabilme başarısıdır.
Saf şiire has olan bir dil ile bediî tefekkür unsurları dediğimiz fikir, his, hayal ve hakikat güzelliği
bir anlam derinliği içinde verilmiş, o derûnî ahenkle duyurulmuşsa o şiir; ister Arif Nihat Asya’nın
“Nâ’t” ve “Bayrak” şiirleri gibi serbest tarzda okunsun, ister Fuzûlî’nin “Su Kasidesi” gibi aruzla
yazılsın, isterse “Yûnus’un şiiri gibi hece vezniyle terennüm edilsin, bir Selimiye kadar muhteşem,
bir Süleymaniye kadar tek, güzel ve orijinaldir. Aksi taktirde serbest şiirin, şiire has kriterlerden
uzaklaşarak nesir olma tehlikesine maruz kalması, ses ve kelime oyunlarının içinde boğulup
kaybolması kaçınılmazdır. Bu konuda Prof. Dr. M. Orhan Okay:
Bir beytin sınırları arasına
sıkışmak yerine birkaç mısra uzayabilen, mısra ortasında da sona erebilen cümle yapısı, şüphesiz
şiire bağımsızlık kazandırmıştır. Ancak bu tarzın aşırı kullanma şekilleri, şiir ile nesir arasındaki
tehlikeli sınırı da ortadan kaldırmaya kadar götürmüştür
3 diyerek şiirin nesir haline
dönüşmesiyle şiir olma özelliğini de kaybedeceğine işaret eder.

Şairin,“taha’nın kitabı/gül muştusu” adlı kitabında bir bütün olarak da ele alınabilen,
konunun işlenişi ve sunuşu biçimiyle bize mesneviyi hatırlatan metnin içinde, en son şiir olan XIV.
şiiri4, taşıdığı muhtevasından olsa gerek, muhtelif san’at kaynaklarında “Dua” başlığıyla
yayımlanmıştır. Şair tahlili üzerinde durduğumuz bu şiirde, her ne kadar serbest vezni kullanmış ise
de şiirdeki mısraların bir kısmı, millî veznimiz olan hecenin en çok sevilen 6+5=11’li ölçüsü ile
4+4=8 ölçüsünün ya aynısını, ya da durak kuralının birinci veya ikinci kısmının ritmini gösterir.
“Yetiş mağaranın / ışımasıyla” 6+5=11; “Yetişyeşillendir /çöllerimizi’ 6+5=11; “Su toprak olsun”

.. .+5 ; “Ay toprak olsun” .. .+5; Gün toprak olsun”...+5; “Yetiştir toprak saçan ellerini’11; Yetiş
toprağın yeni doğuşuna”11; ”Tanrı gücünü görmeyen gözlere”
11; “Yetiş mağaranın / ışımasına”
6+5=11; “Diriliş bayraklarını taşıyan” 11; “Yeni insan / doğsun için” 4+4=8; “Ekin ekilmeye
mahsus”
8; “Yetiş Allah’ın izniyle” 8; “Fe komşun Tanrı evinden” 8; “Yetişpeygamber imdadı” 8;
“Toprak olsun” ..+4 gibi... Şiirin şekil yapısına tesir eden bu özellik, şiirde şiire has olan bir
mûsikînin doğmasına, o ahenkli sesin duyulmasına sebebiyet vermiştir.

Şiirin birinci bölümünde “ol-sun,” fiilinin (7) defa tekrarlanması; “duy-sun, tut-sun, doğ¬
sun”
dilek kipleriyle Allah’a yapılan duanın; ikinci bölümde ise “yet-iş” nidasının (17); “yet-iş-
tir”
kelimesinin (4) defa kullanılmasıyla da Hz. Peygamberden beklenen şefaatin gerekliliğine ve
önemine dikkat çekilmiştir. Bu kelimelerin fiil kökleri ile aldıkları eklerdeki benzer seslerle yapılan
kafiye ve redifler aracılığıyla şiirde, tatlı bir âhenk yakalanmıştır. Şiirin dil yapısında duyulan bu
ahenk, sadece söz konusu kelimeler aracılığıyla değil, birinci bölümde :
“toprak olsun”
kelimelerinin (7) defa kullanılması, ayrıca “toprak gibi duysun” ve “toprak tutsun” ifadeleriyle;
İkinci bölümde:
“armağancım” kelimesinin (3) defa kullanılmış olması ve “Yetiş toprağın yeni
mayalan-masıyla/ ...ışı-masıyla”,“Yetiş toprağın yeni doğuşuna”, “Yetiştir toprak saçan ellerini”,
“Saçtığın topraklardan yetiştir”, “Yetiş kabaran yeni toprağa”,“Yetiş bize”, Yetiştir bize/ ...ülke-n-
ize”,“lamba-mızı /..karanlığ-ımızı /...çöller-imizi / ....insan-ımızı / ... günahlar-ımızı ”, “...bize
kıyâmet bildir-icisi / ...Kıyâmetteki ...muştu-cusu”, “Kur’ân tohumunu. / Gül tohumlarını. / Gül
bahçesi” ,”Ateş-ten su-dan ge-çer gibi geç-en / ....gör-en ...ağ-an”
gibi mısra, kelime gurubu,
kelime ve ekler ile asonans ve aliterasyon seslerinde görülen tekrarlar vasıtasıyla duyurulan
musikiyle birlikte, şiirin diğer kelimelerindeki ses tekrarlarıyla da şiirde, kalbi ve kulağı dolduran
derûnî bir ahenk sağlanmıştır.

Şiirin kelime kadrosuna baktığımızda; "toprak, su, ay, gün, kabir, yazı, kitap, ekin, tohum,
mağara, insan, göz ,el, gök, yolcu, gül, bahçe, yaprak, türbe, ayak, toz, lamba, çöl, bayrak, gömlek,
ateş, dağ, kent, şafak, yağmur
... gibi dış âlemle alâkalı ve her birisi ayrı bir varlığın adı olan
objektif unsurlara;
"dua, oruç, namaz, doğuş, diriliş, güç, kıyâmet, sevinç, kurân, sevgi, acımak,
diri, aydınlık, karanlık, gönül, söz, melek, günâh
... " gibi iç âleme ait sübjektif unsurlardan daha
fazla yer verilmiş olması; bunun yanında; "
ol-sun, duy-sun, kaç-sın, tut-sun, ek-sin, doy-sun, at-sın,
doğ-sun, yet-iş-sin, mayalan-mak, ışı-mak, böl-mek, diril-iş, saç-mak, gör-mek, kur-u-mak,
muştula-mak, kabar-mak, yak-mak, aydınlat, yeşillen-dir-mek, in-mek, giy-mek, geç, dök,'”
gibi dua
edilirken ve şefaat beklenirken kullanılan durum, hareket ve oluşları ortaya koyan fiil köklerine
çokça yer verilmesi Karakoç’un statik bir iç donanımından daha çok dinamik bir gönül yapısına
sahip olduğunu ortaya koyar. Bu dinamik mizaçla şair, Allah’a (cc) duasını yaparken, Hz.
Peygamberden (sav) de şefaat beklemektedir.

Sezai Karakoç, söylediği şiirlerin bir kısmında çözülmesi zor, anlaşılması imkânsız gibi
görünen mecazlar, mazmunlar ve telmihler aracılığıyla bir yandan şiirini derinleştirirken diğer
yandan, şiirin asıl muhtevasından uzaklaşmak suretiyle, söyleyişini farklı hayal, duygu ve
düşüncelerin mecrasına çeker. Onun şiirinde yer yer rastlanan ve o şiirin ana fikrine bağlanmakta
güçlük çekilen, inanca dayalı, tefekkür ağırlıklı duygu ve düşünce çağrışımları, şiirin muhtevasında
“kapalılığa”, “dağınıklığa”, “anlamsızlığa” bazen de “ farklı anlamların doğmasına” sebebiyet verir.
Mesel⠓XIV.” başlıklı ve dua muhtevalı şiirin bütünlüğü içinde, bu muhtevaya dayalı olarak
Allah’a yönelmek, Allah’tan dilemek, Allah’a yakarmak, Allah’tan beklemek gibi bir gönül halinin
tezahürleri beklenirken, bu beklentimizi şiirin en uzun bölümünü ihtiva eden ikinci bölümde
bulamıyoruz. Şiirin birinci bölümünde:

Tanrım duam şu ki her şey yeniden toprak olsun

Su toprak olsun

İnsan toprak gibi duysun yeri

Ay toprak olsun

Topraktan kaçanı toprak tutsun

Gün toprak olsun

Kabirler saltanatı toprak olsun

Yazı

Kitap

Ve söz toprak olsun
Ekin ekilmeye mahsus
Yeni tohum atılmaya ait
Yeni insan doğsun için
Toprak olsun ”

tarzındaki ifadeler, bir bütün olarak Allah’a (cc) yakarıştır; “yeniden doğuş”, “yeniden diriliş”
amacıyla “geriye dönüş” yahut “toprak oluş” adına yaratıcıya yapılan duadır. Bu duada, geleceği
mutlu, kişiyi huzurlu kılacak yepyeni bir hayat tasavvuru vardır. Şair, “yeniden doğmak” ve
selamete ermek için toprak olmanın; “yeniden dirilmek” ve ebedî saadeti tatmak için de bu yolda
ölmenin gerekliliğine ve güzelliğine inanmıştır. Kişiye şah damarından daha yakın olan Allah (cc);
Bakara Sûresi 2/186. âyetinde:
“Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek
yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana
hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.”
buyurarak duanın ve
ilahî davete icabet etmenin gerekliliğini, duanın anında kabul ve karşılık göreceğini beyan
etmektedir.
“Allah iman edip iyi işler yapanların tevbesini kabul eder. Lütfundan onlara fazlasını
verir. Kâfirlere gelince, onlara da çetin bir azap vardır.
Şûra/ 26. ” Ayetiyle de günâhlardan
kurtuluş yolunda tövbenin önemine işaret edilir.

Karakoç; dinî ve manevî değerlere ehemmiyet vermeyen, ahlâkî prensipleri görmekten,
duymaktan ve yaşamaktan imtina eden insan ile, bu insanın hayatında kendisiyle birlikte olan “su”
gibi yer; “Ay”, “Güneş” gibi kozmik unsurlarla, mevcut eşyanın hattâ kabirler saltanatının toprak
olmasını istiyor. Hayatı anlaşılmaz, ömrü yaşanılmaz kılan ve bu duruma sebebiyet veren yazı,
kitap, fikir düşünce, ürün kısacası, eskiye ait yaşayan ve var olan her şeyin toprak olmasını arzu
eden şair, karamsar bir ruh hali içinde o eşsiz, o bir ve benzersiz yaratıcının merhametine sığınır;
yüreğini insan için, insanlık adına O’na açar.
“Tanrım duam şu ki her şey yeniden toprak olsun”,
mısraıyla başlayan dua: “Ekin ekilmeye mahsus / Yeni tohum atılmaya ait /Yeni insan doğsun için/
Toprak olsun”
dileğiyle devam eder. Karakoç, sanayî medeniyetinde temeli maddeye dayanan
eskimiş eskiye, yaşanılmaz yaşanılana ve kabul edilmez idrâk edilene ait ne varsa, hepsinin
“yeniden doğuş” adına toprak olmasını ister. Şairi bu kıyâmet karamsarlığına, dünyanın altını
üstüne getiren bu olumsuz düşüncelere sevk eden amiller, medenî addedilen insanın medeniyetten
uzaklaşmış, hattâ hayvandan daha aşağı derekelere düşmüş/düşürülmüş hâlidir.

İdrâk ettiğimiz tarih içinde sanayî medeniyetine sahip olan Rusya’nın Polonya’da,
Macaristan’da, Azerbaycan’da, Çeçenistan’da, Afganistan’da giriştiği insanlık dışı hareketler;
Sırpların Ön Avrupa’daki akıl almaz katliamları; İsrail’in Filistin topraklarında akıttığı mâsum
insan kanı ve yürüttüğü Ortadoğu politikası; dünya coğrafyasında İngiliz ve Fransız sömürgelerinde
çiğnenen insan hakları; Fransızların Kamboçya’da üç milyon insanın katline sebebiyet vermesi;
Çin’in yayılmacı politikası ve ezdiği halklar; Yunanistan ile Ermenistan’ın yalan söyleyen
tarihlerinden yayılan çirkinlikler ve şımarık tavırlar; Amerikanın demokrasi adına yaptığı Irak
katliamı, Ortadoğu ideali ve bu ideal uğruna sergilediği insanlık dramı gibi olaylar, hadiseler ve en
acısı da bu gelişmeler karşısında ilgisiz ve dağınık duran İslâm âleminin sessiz ve çaresiz kalışı!...
Evet bu bölünmüşlük, bu dağınıklık ve çaresizlik karşısında kıvranan şair, kurtuluşu “yeniden
doğuş” umudunda görüyor.
“Tanrım duam şu ki her şey yeniden toprak olsun” mısraı ile çizilen bir
kıyâmet tablosundaki karamsarlık hâli:
“Ekin ekilmeye mahsus / Yeni tohum atılmaya ait / Yeni
insan doğsun için”
mısralarıyla “yeniden doğuş” heyecanına, yepyeni bir “diriliş umudu”na
dönüşüyor. Burada yaratılışın esasını teşkil eden ve anasır-ı erbaa dediğimiz “su, ateş, hava, toprak”
gibi dört temel unsurdan en önemlisi olan toprağın, yaratılış unsuru olma yönündeki fonksiyonuna
telmih sanatı yapan şair; “
Yeni insan doğsun için” demek suretiyle de geleceğe yön verecek,
medeniyetin inkişafına zemin hazırlayacak, yeni bir hayat nizâmını ikâme edecek ve bütün
insanlığın kurtuluşuna vesile olacak “yeni insan” tipinin beklentisi içindedir. Mehmet Akif de aynı
ideallerle donattığı manevî oğlu Âsım’ı, Almanya’ya göndermişti.5

Yarının ilmi nedir, halbuki? Gayet müdhiş;

Maddenin kudret-i zerrîyesi “uğraştığı iş ”6

diyen Akif; Avrupa ülkelerinin sahip oldukları mevcut ilimle yetinmediklerini, yarının ilmiyle
uğraştıklarını Âsım’a bildirir. Akif, bu milletin ve insanlığın kurtuluşunu “Âsımın nesli”nde görür.

Asımın nesli.. diyordum ya... nesilmiş gerçek;

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek;7

diyen Akifin,“Âsımın nesli” ile çizdiği “insan tipi”, Sezai Karakoç’un Akif’ten farklı bir üslûpla:

Ekin ekilmeye mahsus
Yeni tohum atılmaya ait
Yeni insan doğsun için

dediği, hayata bağlı, imân nûruyla yanan, ilim, irfan ve şecaat vasıflarıyla donanmış, Batının bilim
ve tekniğine sahip, kazandığı temel değerlerini Allah’ın rızası yolunda, insan ve insanlık uğruna
hasretmeyi nâmûs bilen, “yeni insan” tipiyle son derecede benzerlik gösterir.

Karakoç’ta insanı yücelten, insanlığa ebedî kurtuluş umudu bahşeden bu duyuş ve telakkiler,
“İkinci Yeni” hareketinin diğer şairlerinde yoktur. Nitekim,Türk şiirinde “İkinci Yeni” adıyla
adlandırılan edebî hareketin içinde bulunan Cemal Süreya’nın, hayata bakışında, dünya görüşü ve
yaşantısının temelinde Freud ile Marx’ sın bugün artık iflas etmiş fikirleri vardır. Mevcut nizama
baş kaldıran, kök salmış gelenek ve törelere isyan eden bu fikirlerde, ideal insanı tanımayan, onun
gerçeklerini görmezden gelen hakiki düşünceden kopmuş, inanç değerlerinden tamamen uzaklaşmış
insan tipi vardır. 8 Turgut Uyar; kadını, dolayısıyla da insanı ilahlaştırdığı şiirinde bir bakıma
insanın gördüğü, duyduğu ve yaşadığı gerçeklere sırt çevirir. Melih Cevdet Anday; “tarihî
maddecilik”, “tarihî tekâmül” fikriyle insanı manevî yapısından soyutlayıp, sadece maddî yapısıyla
değerlendirirken, maddenin yeniden madde haline dönüşümünü “Mezarlık” adlı şiirinde:

Bir gün biz de bu parka geleceğiz
Ahbap arkadaş omzunda
Ve dağlara, taşlara benzeyeceğiz
Öyle sessiz, öyle mânidar
...9

sözleriyle özetler. Şair, materyalist felsefenin esasını; dağ ve taş sembollerinden aldığı duyuşla
ölümden sonra dağlara, taşlara benzeme, onlar gibi olma temayülleriyle ortaya koyar. Bu hareketin
başka bir şairi İlhan Berk, Türk şiirine iyice yabancılaşmış tavrıyla, gelenekten gelen şiir anlayışını
iç ve dış yapısıyla silip atmıştır. Ece Ayhan, toplumun dinî, ahlâkî değerlerine her fırsatta saldıran
tutumuyla yine “İkinci Yeni” hareketinin temsilcileri arasında görülür.

Sezai Karakoç bu şiirinde; “Yeni insan doğsun için / Toprak olsun” diyerek, gelecek için
arzuladığı, hayal ettiği medeniyet dünyasına, yepyeni bir yön ve şekil verecek “yeni insan” tipinin
var olabilmesi için, eskiye ait varolanın tamamının toprak olmasını, kapalı bir üslûp özelliği içinde
temel şart görüyor. Şair “Kapalı Çarşı” başlığını taşıyan şiirinde:

Kapalı çarşı içerisinde

Açık ve keskin yumuşak ve güzel Kur’an sesleri
Kapalı çarşı içinde kapalı rüya çarşıları
Kapalı çarşı içinde öfke ve af çarşıları

diyerek yine kapalı bir söyleyiş tarzıyla, kapalı çarşı içerisinde okunan ve insanın rûhuna inşirâh
veren Kur’ân seslerinin kapalı çarşılar içerisinden taşmasını, bütün bir cihâna yayılmasını arzu
eder. Özellikle aynı şiirdeki:
“Sen bana kapalı çarşı” mısraı, mecazî bir anlam ile yüklenmiş tam
anlaşılamayan “esrarlı bir âlem”in varlığını çağrıştırmaktadır. Bu mısraın anlam yönüne, Mehmet
Kaplan da aynı zaviyeden yaklaşmaktadır.10 Sezai Karakoç, tahlili üzerinde çalıştığımız şiirde:

Mekke'ye Medine'ye Şam'a
Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a
Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e
Yetiş peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah'ın izniyle
Yetiştir erlerini
Diriliş bayraklarını taşıyan

ifadeleriyle bir yandan yakılıp yıkılan İslam coğrafyasının kısmî sınırlarına işaret ederken, bir
yandan da “yeniden diriliş” esasının, ilây-ı kelimetûllah inanç ve idealinin duygulanışını dile getirir.
Ancak; Karakoç’un bu yüce idealinin, bu sonsuz umudunun, bu derin ilham ve iştiyâkının önünü
kesen, adına ise “Kapalı Çarşı” şiirinde:

“Tüyler içinde gelen yeni dünya”

dediği, ihtiraslar ve menfaatler üzerine kurulmuş bir madde medeniyeti vardır. Bu medeniyet
insanın/ insanlığın yok oluşuna sebebiyet veren, insanı sosyal hayvan mesabesinde gören, onu bu
statüde ele alan ve değerlendiren bir anlayışa sahiptir. Zirâ bu medeniyet, güzel bir istiare sanatıyla
tüylü bir yaratık olarak tahayyül edilmiştir. Mehmet Akif’te aynı medeniyet için:
“Ulusun! Korkma
nasıl böyle bir imânı boğar / Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!..”
dememiş miydi?!..
Tahlilini yaptığımız şiirin birinci bölümünde, şairin, Allah’tan (cc) yok etmesini talep ettiği işte
böyle köksüz, ruhsuz ve menfaat çatışmaları üzerine kurulan bir medeniyetin varlığıdır.

Karakoç, şiirin birinci bölümünde Allah’a yönelerek yaptığı samimi yakarışlarını, şiirin
bütünlüğü içinde aynı ses tonu, aynı ahenk ve manâ derinliğiyle göstermiyor. Şiirin bediî tefekkür
yapısı, “dua”ya ilişkin ilham ve inanç çağrışımları üzerine kurulmuştur. Hâl böyleyken, birinci
bölümde kendisini duanın teslimiyetine bırakan şair, ikinci bölüme girerken içinde bulunduğu dua
ikliminden nasıl ve ne zaman sıyrıldığının farkına bile varmadan, “ah!” nidasıyla âlemlere rahmet
olarak gönderilen Hz.Peygamberin eşiğine düşmüş, onun şefaat kapısına sığınmıştır.

Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden
Yetiş toprağın yeni mayalanmasına
Yetiş mağaranın ışımasına
Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla
Yetiş büyük armağancım

ifadeleriyle şair, hitabını doğrudan doğruya Hz. Peygambere (sav) yöneltir. Şiirin ikinci ve en uzun
kısmını teşkil eden bu bölümde, yer yer dua hususiyetlerini taşıyan söyleyişlere rastlansa da bu
bölüm, bütünüyle asr-ı saadet dönemine duyulan derin hasretin, Hz. Peygamberin engin şefaatine
sığınma iştiyâkının dinmeyen feryâdıdır... Şair;
“Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden”, “ Yetiş
büyük armağancım”
gibi ifadelerinde, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Hz Muhammet
(sav)’e olan sevgi ve hasret duygulanışını dile getirmekle kalmaz, ondan beklediği yardım isteğini
“Yetiş!..” feryatlarıyla açıkça ortaya koyar. Zirâ, “yet-iş” değil de “yet-iş-tir” dilek kipini
kullanarak,
“Ah!.. Yetiş(tir) çocukluğunda çobanlık eden(i)”, “Yetiş(tir) büyük armağancım(ı)”
deyip Allah(cc)’a yönelişi bu şekilde devam etmiş olsaydı,“dua” ağırlığı taşıyan bu şiirinin
muhtevasında, yine duaya ait bir “anlam ve söyleyiş bütünlüğü” sağlanmış olacaktı. Şairin, şiirdeki
bu yaklaşımı onun çoğu şiirlerinde kendisini açıkça ortaya koyar.

Esasen “dua”; hiçbir aracı olmaksızın insanın, yakınından daha yakın bir mesafedeki
yaratıcısına dönmesi, hulûs-i kalp içinde onun, o hadsiz merhametine sığınması, ona yüreğini açıp
yalvarması, talebini ona arz etmesi ve onun rahmetini ondan beklemesidir. Kişinin bizzat yaşadığı
böyle bir vecd, heyecan ve teslimiyet hali içinde üçüncü bir kişi yahut kişiler yoktur. İnsan dua
esnasında, o rahim ve rahman olan, o eşi ve benzeri bulunmayan, o sonsuz ve sınırsız merhamet
sahibi yaratıcıyla baş başadır. Allah; A’râf Sûresi:7/55,56,205. âyetlerinde:
“Rabbinize için için
yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin. Gerçekten O, haddi aşanları hiç sevmez. ”
;
“Düzeltilmiş olan ülkeyi ifsat etmeyin. Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki
Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” ; “Sabah ve akşam Rabbini, içinden yalvararak, ürpererek
ve yüksek olmayan, kendin işitebileceğin bir sesle zikret, gafillerden olma!”n
buyurarak, duanın
sınırlarını çizmiş, ölçüsünü ve mahiyetini açıkça bildirmiştir.

Karakoç, şiirin ikinci bölümünü Hz.Peygamberin (sav) örnek yaşantısına, onun mucizevî
hayatına hasretmiştir. Şair:
“Yetiş kabaran yeni toprağa / Kur ’an tohumunu ekmek için / Gül
tohumlarını saç bize”
diyerek peygamberimizin şefaatine sığınmış; “Yetiş her zaman diri olan
varlığınla /Yetiş yak lambamızı /Yetiş aydınlat karanlığımızı / Yetiş yeşillendir çöllerimizi
gibi
derinden duyduğu ızdırabın feryâtları içinde, ondan manevî yardım talep etmiş, yeniden doğuşu ve
kurtuluşu o “gül çağının” geri gelmesinde bulmuştur. Şair, Hz. Peygamberin (sav) her an diri olan
varlığından, telmihler aracılığıyla kabaran yeni toprağa Kur’ân tohumlarını tekrar ekmesini;
gönüllere gül tohumlarını saçmasını; aile sıcaklığını tekrar bulmamız, o birlik ve beraberliği
yaşamamız amacıyla lambamızı yakmasını; cahiliye dönemini aratmayan asrın karanlığını, tekrar
aydınlığa kavuşturmasını ister. Bu saf ve samimi isteklerde hiçbir beis yoktur. Ancak; Hicr
sûresinin 23. ayetinde:
“Ancak biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve sonunda her şey bize vâris olur”
hükmüyle “yaşatan, öldüren ve dirilten” eşsiz kuvvet ve kudretin Allah olduğu bilinirken Karakoç:
“Yetiş dirilt insanımızı” gibi bir sözü, Hz. Peygambere (sav) niçin yöneltmiştir?.. Gerçi, hemen
akabinde gelen
“Seni sevenin ismiyle yetiş bize” mısraındaki ifade, bu sözü mecaz san’atıyla kısmen
hafifletse de bu ağırlığı ve sorumluluğu olan söze bir anlam vermenin zor olduğunu itiraf
etmeliyim. Karakoç’un “Kapalı Çarşı” şiiri üzerinde inceleme yapan Prof. Dr. Mehmet Kaplan:
“Şairin tek bir şiirinin içinde dahi ne kadar üzerinde durulursa durulsun, aslî duyguya bağlanması
imkânsız mısralar vardır
11 diyerek, bir bakıma Karakoç’un şiirindeki “ dağınıklılık ve kapalılığın”
yanında “anlamsızlık” unsurunun varlığına da işaret eder. Karakoç:
“Yetiştir bize / Günahlarımızı
kül edecek ateş harmanını / Verim yağmuru insin ülkemize”
ifadelerinde Hz. Peygamber
aracılığıyla, günahlarımızı silecek, ülkemize ve bütün insanlığa huzur, rahmet ve bereket getirecek
o ilâhî yardımın gelmesini bekler.

“Ah!.” feryâdıyla başlanan bu bölümde, telmihler aracılığıyla; Hz Peygamberimizin (sav)
çocukluğu; cahiliye döneminin karanlığından insanlığı aydınlığa çıkarışı; bütün zamanların ve
mekânların ihtiyacına cevap verecek yepyeni bir düşünce ve inanç sistemini tebliğ ve telkin edişi;
parmaklarıyla Ay’ı ikiye bölmesi ve diğer mucizeleri; İslâm’ın omurgası mesabesindeki imân
akidelerini gönüllere işlemesi; birer armağan hükmünde olan oruç, namaz ibadetlerini inananlara ve
insanlara duyuruşu; miraca gidişinde diğer peygamberlere imamlık yapması; Hz. Ali’yi yatağına

yatırışından sonra evinin çevresini saran müşriklerin gözlerine toprak serperek kurtuluşu ve hicreti;
tebliğ Meleği Hz. Cebrail’in, Miraçta / sidret’ül müntehada geçemediği makam ve merhâleleri
geçişi; Kıyamet hakkında haber verişi; Kur’ân’ın inanç, ibadet ve muamelata dayanan hükümlerini
tebliğ ve telkini, bu bölümün önemli kısmını teşkil eder.

Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden

Yetiş toprağın yeni mayalanmasına

Yetiş mağaranın ışımasına

Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla

Yetiş büyük armağancım

Oruç armağancım namaz armağancım

Yetiş uluların imamı

Yetiş toprağın yeni doğuşuna

İnsanın yeniden

Dirilme süzülüşüne

Yetiştir toprak saçan ellerini

Tanrı gücünü görmeyen gözlere

Saçtığın topraklardan yetiştir bize

Ey gök yolcusu

Yolculuğunda meleğin kanadı

Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan

Yetiş bize kıyamet bildiricisi

Kıyâmetteki sevinç muştucusu

Yetiş kabaran yeni toprağa

Kur’an tohumunu ekmek için

Gül tohumlarını saç bize

Gül bahçesi olan türbenden

Ve komşun Tanrı evinden

Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun

Diri diriltici olanın

Acımasından bize

Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber

Yetiş her zaman diri olan varlığınla

Yetiş yak lambamızı

Yetiş aydınlat karanlığımızı

Yetiş yeşillendir çöllerimizi

Yetiş dirilt insanımızı

Seni sevenin ismiyle yetiş bize

Yetiştir bizi

Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını

Verim yağmuru insin ülkemize

Mekke’ye Medine’ye Şam’a

Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a

Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir ’e

Yetiş peygamber imdadı yetiş

Yetiş Allah’ın izniyle

Yetiştir erlerini

Diriliş bayraklarını taşıyan

Şehit gömleklerini peşin giymiş

Ateşten, sudan geçer gibi geçen

Allah önünde her varı yok gören

Dağların üstünde erip

Kentlere şafaklar gibi ağan

Küçük askerlerini

Gül diksinler diye yeni topraklarına

İnsanın ta gönlüne

Yetiştir erenlerini

diyen şair, Hz Peygamberimize yönelmiş, yüzünü ona dönmüş kalbini ona açmıştır.
“Yetiş!..,Yetiş!...,Yetiş!...” çığlıklarında, Hz. Peygamberimizin sonsuz şefaatine sığınışın samimi
iştiyâkı, dinmeyen coşkusu duyulurken;
“Yetiştir erlerini / Diriliş bayraklarını taşıyan / Gül
diksinler diye yeni topraklarına /İnsanın ta gönlüne”
mısralarında ise o saadet dönemini arayışın
sesi, nefesi duyulmaktadır. Söze ahenk, manâya derinlik kazandıran “Yetiş!.. nidâsının tekrarlarıyla
yapılan tekrir san’atındaki muayyen ses dalgaları, merkezden başlayarak dışa doğru halkalar halinde
sürekli genişleyen ve İslam coğrafyasını saran, hâtta bütün insanlığı kuşatan bir hususiyet gösterir.
Kabaran yeni toprak bir anaya ve çocuğa benzetilerek istiare sanatı yapılırken, Hz. Peygamberin
türbesi bir gül bahçesine benzetilmiştir. Edebiyatımızda “gül” bütün çiçeklerin şahı olup, Hz.
Peygamberimizin remzi olarak kullanılır. “Tohum, ekmek, tohum saçmak, gül ve bahçe” kelimeleri
arasında anlama dayalı güzel bir tenasüp sanatı yapılmıştır. Özellikle bu bölümde geçen:
“toprağın
yeni mayalanması”, “mağaranın ışıması”,”toprağın yeniden doğuşu”, “ kabaran yeni toprak”, “/
Kur’an tohumunu ekmek”, “Gül tohumlarını saçmak”, “lambanın yakılması”, “ karanlığın
aydınlatılması”, “çöllerin yeşillenmesi”, “insanın diriltilmesi”, “verim yağmurunun inmesi”,
“diriliş bayraklarının taşınması”, “şafakların ağması” , “Gülün dikilmesi”, “yeni topraklar”
gibi
imajlar “yeniden doğuşun”,”yeniden oluşun” ve “yeniden dirilişin” sembolleri olarak kullanılmıştır.
“İnsanın yeniden Dirilme süzülüşü”,”kıyamet bildiricisi”, “Kıyâmetteki sevinç muştucusu”, “Diri
diriltici olanın”, “her zaman diri olan varlık”,
hatt⠓Şehit gömleklerinin giyilmesi”, şeklindeki
ifadelerde kullanılan imajlar, mecaz ve telmihlerde yine “yeniden dirilişe” dayanan kuvvetli
umudun, derin inancın ve duygu titreşimlerinin sesini, nefesini duyuyoruz. Allah (cc) Bakara;2/154.
ayetinde şehitler için: “
Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) “ölüler” demeyin. Bilâkis onlar
diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız
” kelâmıyla, şehitlerin ölü olamadıklarını
müjdelemiştir. Karakoç’un çıkardığı “Diriliş” dergisi onun bu duygu çağrışımlarının, “yeniden
dirilişe” ait derin inancının bir ifadesi değil midir?..

Tahlilini yaptığımız bu şiirin üçüncü ve son bölümü, tekrar Allah’a sığınışı, O’na içten
yakarışı ifade eden iki kelimeden ibarettir:

Allah’ım

Amin

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Karakoç, şiirin birinci bölümünde; eskiye ait var olan ve
yaşayan ne varsa hepsinin “yeniden doğması” için toprak olması hususunda, Allah’ın (cc) sonsuz ve
sınırsız merhametine sığınıyor, O’na dua ediyor, münâcâtta bulunuyor. İkinci bölümde, Allah’ın
(cc) huzurunda iken dua esnasındaki o teslimiyet ve vecd halinden birden bire sıyrılarak, Hz.
Peygambere dönüyor ve “yetiş” feryâtlarıyla ona yalvarıyor. Karakoç’da, aniden ortaya çıkan bu
ilhâm ve duygu değişikliği, şiirin bu bölümünü, münâcât olma hususiyetinden çıkararak “nâ’t”a
yaklaştırıyor. Şiirin birinci bölümünde iliklerimize kadar duyduğumuz, ikinci bölümünde ise
uzaklaştığımız Allah’a yöneltilen o içli, o dolu, o diri ve duru sesi, bu üçüncü bölümde tekrar açık
ve aynı netlikte duyuyoruz. İnsanın ve insanlığın kurtuluşu için;
“Yeni insan doğsun için” ve ebedî
diriliş için, Allah’ım Amin!..

Rıfat ARAZ

1

   ) Dr. Rıfat ARAZ, Şiir İncelemesi, Alp Yayınevi, Ankara 2005, s. 90; Tarık ÖZCAN, “Bir Daha İkinci Yeni mi?

Tövbe!”, Bizim Külliye,Elazığ 2002,S.13,s.15,16.

2

   ) Prof. Dr. İnci ENGİNÜN, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı IV,S. ,481-482 / Ocak

- Şubat 1992, s.611.

3

   ) Prof. Dr. M. Orhan OKAY, Yirminci Yüzyılın Başından Cumhuriyete Yeni Türk Şiiri, Türk Dili, Aylık Dil

Dergisi, Türk Şiiri Özel Sayısı IV (Çağdaş Türk Şiiri), S.481-482/ OCAK-ŞUBAT 1992, s.300.

4

   ) Sezai KARAKOÇ, taha’nın kitabı/ gül muştusu, Şiirler II., Diriliş Yayınları, Sirkeci İSTANBUL, Ekim 1998, 6.

Baskı, s.110-112.

5

) Prof.Dr. Mehmet KAPLAN, Şiir Tahlilleri Tanzimat’tan Cumhuriyete Kadar,Bilmen Basımevi,İst. 1969,s.162

6

   ) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, s.443.

7

   ) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, s.426.

8

   ) Mehmet KAPLAN, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1975, s.276,279.

9

   ) Rauf MUTLUAY, Tanzimattan Günümüze Kadar Türk Şiiri, Milliyet Yayınları, Temmuz 1973, s.363.

10

) Mehmet KAPLAN, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Dergâh Yayınları, İkinci Baskı 1975,s.360.

11

)    Mehmet KAPLAN, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Dergah Yayınları, İstanbul, 1975, s.363,364.