“MİTOLOJİ VE ŞİİR’İN İZİNDE AHMET MİDHAT
EFENDİ’NİN MİTOLOJİYE DAİR GÖRÜŞLERİ

TÜBAR-XXIX-/2011-Bahar/

Arş. Gör. Neşe DEMİRCİ*

ÖZ: Tanzimat döneminde birçok aydın, edebiyatı yenileştirmek
için çözümler sunmuştur. Dönemin öncü isimlerinden Ahmet Midhat
Efendi’nin sunduğu önerilerden birisi de mitolojidir. Yazar farklı eserle¬
rinde defalarca mitoloji hakkında bilgi vermiş, genç edebiyatçıları konuya
yönlendirmiştir. Bu yazıda, “Mitoloji ve Şiir” adlı, ismi çokça anılan; an¬
cak yeterince incelenmemiş olan makaleler dizisinden yola çıkılarak Ah¬
met Midhat Efendi’nin mitolojiye dair girişimleri ve söyledikleri yorum¬
lanmaya çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Mitoloji, şiir, Avrupa, Yunan, Ahmet
Midhat.

The Thoughts of Ahmet Midhat Efendi about Mythology through
“Mythology and Poetry”

ABSTRACT: Many intellectuals in Tanzimat Period offered
solutions to modernize literature. One of the solutions that has been
proposed by Ahmet Midhat Efendi, a pioneer of the period was
mythology. In his variety of works, he recurrently informed the reader
about mythology and directed young litterateurs to this subject. Based on
his uninvestigated but mostly mentioned essay series, namely "Mythology
and Poem", this study attempts interpreting his efforts aimed at and
utterances about mythology.

Key Words: Mythology, Poem, Europe, Greek, Ahmet Midhat.

Giriş

Tanzimat Fermam ile resmileşen Osmanlı’rnn Batılılaşma süreci,
genelde kabul gördüğü üzere, 1860’tan sonra edebiyatımızda da etkilerini

Cumhuriyet Üni. Ed. Fak. TDE Böl. demirci.nese@gmail.com.

göstermeye başlar. Edebiyatçılarımız Batı’yı örnek alarak, yeni bir edebi¬
yat meydana getirmek için çalışırlar.

Batı’nın örnek alınması süreci mekteplerin kurulması, gazetelerin
çıkarılması ve çeşitli alanlarda çeviriler ile başlayıp, zaman içerisinde bu
tercümeler örneğinde meydana getirilen telif eserlerle devam ederken,
ediplerimiz Batı’yı tam anlamıyla tanımak ve çizdikleri yolu doğru anla¬
mak için bir araştırma gayreti içine girerler. Bu hususta ileri sürülen ve
araştırılmaya başlanan konulardan biri de mitolojidir.
“Tanzimat’la bera¬
ber yüzünü batıya dönen edebiyatçılarımız, sadece Batı edebiyatını örnek
almakla kalmamış, aynı zamanda bu edebiyatın ilham kaynağı olan Yu¬
nan ve Roma’ya da eğilmeye başlamıştır”
(Tökel 2000: 73). İşte bunun
neticesinde “mitoloji” kelimesi üzerine düşünülmüş, doğrudan mitoloji
kavramıyla ilgili yayınlar hazırlanmış; mitolojik unsurlar edebî eserlerde
kullanılmış ya da Batı edebiyatından, içinde mitolojik ögeler de bulunan
tercümeler yapılmıştır. Ancak bu tarzdaki çalışmaların çok hızlı ve yay¬
gın olmadığım da belirtmek gerekir.

Tanzimat’tan evvel, Türk edebiyatının mitolojik unsurlardan uzak
olduğunu söylemek mümkün değildir. Dede Korkut hikâyeleri bunun en
büyük kanıtıdır. Ancak aynı şey mitoloji çalışmaları için söylenemez.
Tanzimat’a kadar eski Yunan’a ve özellikle mitolojiye, mesafeli de olsa
mevcut ilgi felsefeden ileri gitmez1. Her ne kadar Fatih Sultan Mehmet’in
Yunan ve Latin dillerinden yaptırdığı tercümeler ile saray kütüphanesinde
bu edebiyatlara dair o dillerde yazılmış bazı örneklerin bulunduğu bilinse
de (Adıvar 1970: 25-26),

“Müslümanlar, antik Yunan’ın felsefesiyle haşir neşir oldu¬
ğu hâlde, şiirine ve mitolojisine hiç iltifat etmemiş; çok iyi bildikle¬
ri Eflatun’un Devlet’inde ve Aristo’nun Poetika’sında sık sık adı
geçen Komeros’u hep anlamlı bir sükûtla geçmişlerdir”
(Gökçe
2010: 15).

Dursun Ali Tökel’in aktardığına göre, Tanzimat’tan önce mitoloji¬
den bahseden tek isim Johan Corion’dan tercüme ettiği
Târih-i Frengi
adlı eserle Kâtip Çelebi’dir (Tökel 2000: 73). Bu bilgilerin ışığında “Yu¬
nan ve Roma mitolojisi Türk aydınlarının ilgi alanına Tanzimat’tan sonra
girmiştir”
(Gökçe 2010: 16) denilebilir. Nitekim Şevket Toker, Türk
Edebiyatında Nev-Yunanîlik
isimli çalışmasında başlangıcı Encümen-i
Daniş etkisiyle olan ve sonrasında da devam eden Yunan tarihi ve mitolo¬
jisine dair tercümelerden bahsetmektedir. Tanzimat döneminde mitolojiye
dair tercümeler ve telif eserler ise şunlardır:
Tercüme-i Telemak, Hikâye-i
Aristonous, Phaidra, [Herakles ve Olimpiyagos Agonos] yahut Sıdk-ı
Hulûs ve Muhabbet-i Hakikî
] (Yüksel 2010: 96) ile Şemsettin Sami ve
Nabizâde Nâzım’ın
Esatir isimli eserleridir. Yazının konusu bakımından
bizce önemsenen ise doğrudan mitoloji kavramından bahsedenler ve Ah¬
met Midhat Efendi’nin bu konudaki çalışmaları ile görüşleridir. Fakat
Ahmet Midhat’tan önce ve sonra kaleme aldıkları eserler ile konudan
bahseden Şemsettin Sami ve Nabizâde Nâzım hakkında da, makalenin
içeriğine sadık kalınarak kısaca bilgi verilecektir.

Edebiyatımızda ilk defa mitolojiden bahseden müstakil bir eseri
kaleme alan Şemsettin Sami,
Esatir’in (1295/1878) önsözünde öncelikle
mitoloji kavramına yönelik olarak tanım yapmaya ve alanında ilk olma¬
nın ağırlığıyla isim vermeye gayret eder. Şemsettin Sami, tanımım “ilah-
ilahe” kavramlarından yola çıkarak ve avam-havas ayrımıyla ortaya ko¬
yar. İnançlar üzerinden açıklama yapan yazar, batıl inançların
“en naziği,
en hünerlisi ve te’vile en müsait”
olanının (Ş. Sami 2007: 22) Yunanlıla-
rınki olduğunu söyledikten sonra, onların inançlarını yorumlarken konuya
“avam ve havas” olarak iki açıdan bakmıştır. Buna göre avam yani halkın
geneli
“manevi cisimlerin güya tasvirleri niyetiyle yapılmış olan heykel¬
lere”
(Ş. Sami 2007: 22) tapınmaktadır; ancak havas ve dolayısıyla şair¬
ler bunlarla neyin ifade edilmek istendiğini anlamış ve eserlerinde bun¬
lardan faydalanmışlardır. Bu açıklamaya göre mitolojinin edebiyattaki
kullanımı imgeler üzerinedir ve dolayısıyla yapılan bir duygu, düşünce,
algı veya kabulün objektivasyonudur. Dursun Ali Tökel, mitlerin edebi¬
yatta kullanılmasını objeksiyon ve objektivasyon kavramlarıyla açıklar.

“Mitsel bir ögenin objektional bir surette anlatımı, o mitsel
ögenin anlatının bizatihi konusu olduğu anlamına gelir. Fakat
objektivational bir biçimde kullanılan mitsel bir figür anlatının bi¬
zatihi konusu değil, anlatılmak istenenin imgesi ya da sembolü
olur”
(Tökel 2006: 77).

Görüldüğü üzere 19. yüzyılın ikinci yarısında Şemsettin Sami’nin yaptığı
tanım ile bugünün araştırmacısının mitolojiyi anlamak için kullandığı
metot temel özelliği ile aynıdır.

Mitoloji kavramına verilen isimleri sıraladıktan sonra, “esatir” ke¬
limesini kullanmayı daha doğru bulan Şemsettin Sami,

“Doğu dillerinde tarihin bir bölümü hakkında şimdiye kadar
bir şey yazılmamış olduğundan, dilimizde özel bir ismi de bulun¬
mamakla birlikte ayet-i kerimedeki esatirü’l-evvelin tabirinden
mitolocya kelimesini esatir kelimesiyle tercüme ve muhtelif millet¬
lerin esatirini özet bir şekilde toplama ve yazmayı uygun buldum”
(Ş. Sami 2007: 23)

TÜBAR-XXIX-/2011-Bahar/Arş. Gör. Neşe DEMİRCİ
der.

Şemsettin Sami, mukaddimesinin devamında Batı’da bir ilim hâlini
almış olan mitolojinin bilinmesi gerekliliğinden bahsetmektedir: Mitoloji
sayesinde hem eski Yunan ve Romalıların eserleri anlaşılacak hem de
Arapların ilmî eserleri hakkıyla bilinecektir. Mukaddimenin bu bölümün¬
de, anlaşıldığı üzere, dönemin genel karakteristiğini yansıtır şekilde; mi¬
toloji, gelecek eleştirilere karşı savunulmaktadır.

Ahmet Midhat ve Nabizâde Nâzım, Şemsettin Sami’nin eserinden
sonra bu konuyu ele almalarına rağmen, ondan hiç bahsetmemektedirler.
Bu durum eserin görülmeme ihtimalini akla getirir. Ancak
Tercüman-ı
Hakikat’in
13 Rebiyülevvel 1296 (7 Mart 1879) tarihli 212. sayısında
Şemsettin Sami ve Mihran Efendi’nin Cep Kitapları ile ilgili kısa yazı
yayımlanmıştır. “Esatir” başlıklı bu yazıda, eserin Cep Kitapları içinde
yayımlanacağı haber verilerek, kitap ile yazarı övülmekte, ardından da

“Esatir demek intiba’-yı kiram hazeratının ba’s buyrulduk-
ları mahallerden ma’ada dünyanın kıtaât-ı kadimesinde tekessür
eyleyen insanlar nezdinde sırf vehm ü hülyadan ibaret olarak pey¬
da eyleyen akaid-i kadimenin ayn-ı hurafattan ma’dud tarihi de¬
mek olup şimdiki hâlde ise yalnız bir hikâye-i garibe”
(s. 1)
denilerek mitoloji tanımlanmaktadır.

Nabizâde Nâzım da 1893’te yayımladığı Esatir’de işe Şemsettin
Sami gibi tanım yaparak başlar.

“Yunan ve Roma ahali-i kadimesinin itikadat-ı kavmiyesi
mecmuu olan esatir ve vukuat-ı tabiyeyi (bir) takım eşhas-ı mane¬
viye timsaline koyarak meydana birçok (ma)budlar çıkarmıştır ki
bu eşhas-ı mevhuma ‘ilahe’ tabir olunur”
diyen Nabizâde Nâzım’ın tanının Şemsettin Sami’nin bakış açısından
ayrılan yönü hikâyelerin ortaya çıkışında koyduğu ayrımdır. Şemsettin
Sami, mitlerin etkilerinin avam ve havas olarak ikiye ayrıldığı ve havasın
avamdan farklı olarak, imgeleri önemsediği fikrindeydi; Nabizâde Nâzım
ise, mitlerin düşünürlerden halka intikalinin mitolojiyi doğurduğu görü¬
şündedir.

Ahmet Midhat Efendi’nin Mitolojiye Dair Görüşleri

“Eskilerin onun için yakıştırdığı ‘Hâce-i Evvel’ sıfatını öncülük
yanı da ağır basmak koşulu ile bütünüyle hak eden”
(Koz 2002: 160)
Ahmet Midhat Efendi, mitoloji konusuna da çeşitli eserlerinde değinmiş¬
tir. Bu hususta en derli toplu bilgiyi
Tercüman-ı Hakikat gazetesindeki
“Mitoloji ve Şiir” ile başlayan yazı dizisinde verse de, bundan önce ve
sonraki başka eserlerinde mevzuya değinmiş, hatta özel olarak konuyla
ilgili makaleler kaleme almıştır.

Ahmet Midhat Efendi’nin süreli yayınlarda yer alan mitolojiye dair
yazılarım
Dağarcık’a kadar götürmek mümkündür. Yazar, Dağarcıkın
1288 (1871/72) tarihli 6. sayısında Yunan mitolojisindeki şahısları tanıt¬
maya yönelik bir seriye başlanacağını haber verdiği “Esatir-i Evvelin”
başlıklı giriş niteliğindeki yazısında mitolojiye dair genel bilgiler vermek¬
tedir. Yazı, bu dönemdeki diğer yazılar gibi bir mitoloji tanımıyla başlar.
Bu, benzerleri arasından sıyrılabilecek kadar kapsamlı ve konuya hâkimi¬
yeti belli eder bir tanımdır:

“ ‘Esatir-i evvelin’ veyahut ‘hurafât-ı evvelîn’ diye Frenkle-
rin mitoloji dedikleri şol hikâyelere derler ki en eski zamanların
ilah ve ilahatı veyahut yine tabiat-ı insaniyenin ma-fevkında addo¬
lunan hükümdarân ve kahramanlar hakkında rivayet olunur”
(Ahmet Midhat 1288/1871-72: 182).

Bu tanım, eksiksiz olmasa da dönemi için oldukça ileridir.

Ahmet Midhat Efendi’nin 1288 (1872/72)’de yaptığı tanım ile
Behçet Necatigil’in
“En kısa tanımıyla mitoslar; tabiat kuvvetlerinin
kişileştirilmesi, canlı varlıklar veya ölümsüz tanrılar halinde tasarlanma¬
sı”
(Necatigil 1973: 7) şeklindeki tanımı, “tabiatüstü varlıklar hakkında
uydurulan hikâyeler” noktasında benzerlik taşımaktadır.

Hemen her milletin mitolojisi olduğunu vurgulayan Ahmet Midhat
Efendi, bundan sonra Avrupalıların mitolojiye verdikleri değerden bahse¬
der. Yazara göre, bu hikâyeler dinî bir anlamı kalmamasına rağmen için¬
de barındırdığı güzellik, aşk, ahlâk, kahramanlık gibi unsurlardan dolayı
okullarda okutulmaktadır ve gazetede yer alma sebepleri de ibret verici
olmalarıdır. Ahmet Midhat, daha önce Ş. Sami bahsinde de dile getirildiği
gibi, olası tepkilere karşı hazırlıklı davranarak

“bunlarda kuvve-i uluhiyye ve rububiye olmadığını erbab-ı
mütala’aya ihtar bile iktiza etmez. Bunlar birtakım zevat-ı muhay¬
yeledir ki kimisi şecaate nisbet edilerek (şecaat ilahı) ve kimisi
hüsn ve cemale isnat edilerek (hüsn ilahesi) namıyla yâd olunmuş¬
tur”
(s. 183)

sözleriyle hikâyelerdeki kahramanların ilahi olmadıkları ve nasıl isimlen¬
dirildiklerinden bahseder.

Gazetede “tarih-i esatiri yazmak” gibi bir iddianın olmadığı, esas
olarak zikredilen tarihteki güzel parçaların yayımlanacağı, dolayısıyla
tarihî sıranın takip edilmeyeceği haber verilerek Venüs’le işe başlansa da
gazetenin sonraki sayılarında dizinin devam ettiğine dair herhangi bir
yazı tespit edilememiştir. Nitekim gazete sadece 10 sayı çıkabilmiş, sonra
kapatılmıştır.

Ahmet Midhat Efendi’nin, kronolojik olarak, “Esatir-i Evvelin” ile
“Mitoloji ve Şiir” adlı yazılarından sonra mitolojiden bahsettiği diğer
eseri bir romandır.
Tercüman-ı Hakikat’te tefrika edilen ve bir macera
romanı hüviyetindeki
Ahmet Metin ve Şirzat’ta Nikolson adlı İngiliz kah¬
raman mitolojinin
“birer kocakarı masalından ibaret olduğunu söyleyin¬
ce, mitolojinin müdafaası Ahmet Metin’e düşer”
(Okay 1991: 247):

“Vakı'a pek zahir halde ve pek sathi bir surette onlara ben¬
zer ise de kadimden beri birçok milletlere mu'tekadat ve diyanetle¬
rinin esasını teşkil etmiş ve edebiyat ve hikemiyat mevzularına te¬
mel olmuş ve hâlâ dahi Avrupa gibi müterakki ve mütekadim bir
kıt'ada sakin ve üç dört kavmiyet ve lisan-ı mühimme münkasım
ahalinin edebiyat ve sanayi'-i nefsiyyelerinin ruhu olmak ehemmi¬
yetini muhafaza eylemekte bulunmuş olan esatirü'l- evvelinin öyle
tandır başında uydurulmuş masallara teşbiye edilemeyeceği gayre¬
tini ele aldı”
(A. Midhat 1309: 314).

Ahmet Midhat Efendi, mitolojiden bahseden makalelerinde yer alan dü¬
şüncelerini bu kez okuyucusuna kahramanının ağzından dinletir. Roman¬
da bahsolunan, yine mitolojinin ne kadar yaygın olduğu, edebiyat için
temel teşkil ettiğidir; Ahmet Midhat Efendi’nin mitolojiyi bir İngiliz’e,
yani Batılıya karşı müdafaa etmesi de dikkat çekicidir. Makalelerinde
Osmanlı şair ve yazarlarını bu konuda ikna etmeye çalışır bir eda taşıyan
Ahmet Midhat Efendi, romanında aynı çabayı bir Batılı için gösterir.

Mitolojideki her bir hikâyenin bir romana mevzu olabileceğini an¬
latan kahraman, bahsedilen bir hikâyenin de yalnız bir devre ya da millete
has olamayacağını, evrensel olduğunu söyler:

“Mitoloji hikâyeleri yalnız bir milletin de mahsul-i fikir ve
hayali olamaz, değildir. Zira hikâyât yalnız bir memleketin deva'ir-
i afakı ile mahdut olmayıp o zamanlar malûm ve ma’rûf olabilen
dünyanın her cihetine şâmil ve umumîdir”
(Ahmet Midhat 1309:
314).

Metnin devamında yazar, sadece Yunan’ın değil, diğer birçok milletin de
mitolojisinin varlığına dikkat çeker ve son olarak, mitolojideki hayal ve
abartma unsurunun fazlalığı konusunda, bunların bugünün hikâyesinden
farklı olmadığından ve hatta bugünün hikâyesinin eskilerin yanında sol¬
gun kalacağından söz eder.

Ahmet Midhat Efendi’nin mitolojiden bahsettiği bir diğer eseri de
yine bir romandır. Son romanlarından olan 1313 (1895) tarihli
Taaffüf te,
mitolojiyi de ihmal etmeden, hemen her konuya değinen yazar “Yunan
mitolojisinden tarihe, genç kızların terbiyesinden öğretim metotlarına,
arkeolojiden dinî mes’elelere kadar pek çok mevzûda”
(Has-er 2000:
184) bilgi vermektedir. Bu kez mitoloji konusundan söz eden kahraman
Râsih’tir. Karısının mitoloji konudaki eksiklerinin farkına varan ve bu
eksiği kapatmayı amaçlayan Râsih, anlatmaya başlamadan evvel söyleye¬
ceklerini kafasında bir makale hâline getirir. Ahmet Midhat da okuyucu¬
sunu uyararak, bu makalenin mitolojiyi hiç bilmeyen birine göre değil,
bilgisi üst seviyedekilere göre olduğunu belirtir. Nitekim, Sâniha’mn bu
konuda malûmat sahibi olduğu söylenerek, kadın kahramanın eğitimli
oluşu da vurgulanır.

Râsih, mitolojinin kaynaklarda nasıl tarif edildiğini söyleyerek işe
başlar. Buna göre mitoloji
“insanların ilk akide-i diniyyelerini teşkil eyle¬
yen hurâfât ve esatir”
(Ahmet Midhat 2000: 100) şeklinde tanımlanır. Bu
tanımda daha evvel, mitoloji sözcüğünün eş anlamlısı olarak söylenen
“hurafat” ve “esatir” kelimeleri bu kez tanım yaparken kullanılmakta;
hurafat ve esatir denme sebebi ise, bunların yerine ortaya çıkan inançların
teessüs ve taayyün bakımından daha akla yakın olmasına bağlanmaktadır.
Yoksa başlangıçta mitoloji de
“hakayık-ı hikemiyye”den ibarettir. Daha
sonra Râsih, mitolojinin ilk olarak kitaplarda değil, heykellerde yaşadı¬
ğından söz ederek
“Yani heyâkil sonradan o milel-i câhilenin tahvil-i
efkâr ederek telâkki eyledikleri veçhile mabutların kendilerinden ibaret
değildi”
(Ahmet Midhat 2000: 100) demektedir. Ancak kahramana, dola¬
yısıyla Ahmet Midhat’a göre, semavi dinlerde bunlara tapınmaktan vaz¬
geçildiği gibi, başlangıçta hikmet olan mitoloji de zamanla masal hükmü¬
nü almıştır:

“Evet her sanem ya âfakda ya enfüsde hükmü cari bir mele¬
keyi tasvir eylerdi. Muahharen türlü türlü meslek-i hikemiyye mey¬
dan alarak onlara nispetle mitoloji muamma nevinden bir şey-i
behem hükmünü almış ve bilâhare buna bir çok da hayâlat karışa¬
rak masal gibi bir hâle gelmiştir”2
(Ahmet Midhat 2000: 100).

Devamında da Venüs3 ve Minevra hakkında, bilgi verilmekte ve baş kadın
kahraman Sâniha bu figürlerden faydalanılarak anlatılmaktadır.
Enginün’e göre bu eserin kıymeti
“Yunan mitolojisinin günlük hayattaki
olayları anlamlandırmak için kullanılan ilk eserlerden”
(Enginün 2010:
14) biri olmasıdır.

Mitolojiye dair bilgilerin yanında konuya giriş yapmak isteyen
Ahmet Midhat’ın kahramanı Râsih’in ağzından heykel hakkında uzunca
bir tafsilat vermesi ve ardından Venüs ile Minevra heykellerinin anlamını
sorduğu Sâniha’nın verdiği cevap da oldukça ilginçtir:
“Asarıatika
müzehanelerini ziyaret ve tetebbu edebileceğim yok ki?”
(Ahmet Midhat
2000: 97). Ahmet Midhat’ın mitoloji hakkındaki ilk bilgilerini müzeler ve
heykellerle edindiğini düşündürecek bir örnek olan bu sözler, aynı za¬
manda Tanzimat aydının heykel ve mitoloji arasında kurduğu birliktelik
ve hatta tercihi de göstermektedir4 ve görülüyor ki Ahmet Midhat’ın daha
evvel makalelerinde dile getirdiği meseleler romanında da sırayla açığa
çıkmaktadır.

“Mitoloji ve Şiir”

Yazılış Serüveni

Ahmet Midhat Efendi’nin, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin 6 Şa¬
ban 1307 (28 Mart 1890) tarihli 3542. sayısında “Mitoloji ve Şiir” adlı,
devamının gelecek ihtarlar üzerine yazılabileceğine dair bir not bulunan
makalesi yayımlanmış ve bu makalede mitolojiyle ilgili derli toplu bilgi¬
ler sunulmuştur.

Ahmet Midhat Efendi, “Mitoloji ve Şiir” adlı makalenin kaleme
alınmasına vesile olan bir mektuptan bahseder. Bu mektupta, “Müterci-
me-i Meram Hanımefendi” olarak anılan Fatma Aliye Hanım5’la Ahmet

Midhat Efendi’nin gazetede daha evvel yayımlanmış bir haberleşmelerin¬
deki sözlere itiraz edilmektedir. İtiraz

“Avrupalıların hâlâ kendi şiirlerini hakayık-ı hazire-i fenni¬
ye üzerine tahvil edemedikleri taraf-ı mûmâileyha dermiyan olun¬
ması üzerine taraf-ı acizanemizden bu tahvilin katiyen matlub dahi
olmadığı vadisinde”
(s. 5)

sözlere yöneliktir. Gazetede yayımlanmayan ve Fatma Aliye Hanım ile
Ahmet Midhat Efendi’nin görüşlerine itiraz eden bu mektubun sahibi,
Ahmet Midhat Efendi tarafından
“Suret-i ifadesinden ve sevk-i kalem
eylediği mesailden maarif ve edebiyat-ı umumiye-i beşeriyyeye vukufu
olduğu istidlal olunan”
(s. 5) bir zat olarak nitelendirilmiştir. Adı veril¬
meyen bu üçüncü şahıs,

“Avrupalıların edebiyatı mitoloji esasından tebaüd edeme¬
mesi yalnız Avrupa’ya mahsus bir hâl midir? Mitoloji denilen şey
yalnız hurafat-ı Yunaniye’den ibaret midir? O da yalnız Avrupa’ya
mı intikal eylemiştir? Başka milletlerin mitolojisi yok mudur? Var
ise o mitolojiler dahi onların edebiyatına tesir etmemişler midir?”
(s. 5)

soruları ile konunun yönünü mitolojiyle çevirmiş ve Ahmet Midhat Efen¬
di ile
Tercüman-ı Hakikat heyet-i tahririyesinin bu konuda sorumluluk
sahibi olduğunu vurgulayarak söz konusu makalenin yazılmasına zemin
hazırlamıştır.

Gazetede ismi geçmeyen ve kim olduğu tespit edilemeyen “sahib-i
varaka”nın isteği üzerine, mektubundan da alıntılar içeren ilk yazının
kaleme alınmasından sonra, gazeteye 8 Şaban 1307 (30 Mart 1890) tarihli
3544. sayıda yayımlanan yeni bir mektup gelir. Bu mektupta “sahib-i
varaka” Ahmet Midhat Efendi’nin kendisi için kullandığı övgü dolu ifa¬
delere teşekkür ettikten sonra, yazıya bazı bakımlardan itiraz etmiş; bu¬
nun üzerine Ahmet Midhat Efendi gazetenin 11 Şaban 1307 (2 Nisan
1890) tarihli 3546. sayısında bu kez “Tekrar Mitoloji ve Şiir” başlığıyla
yeni bir yazı kaleme almıştır. Yazar bu yazısında ihtarlar noktasında dü¬
zeltmelerle birlikte, bundan sonra gelebilecek mitoloji bağlamındaki iti¬
razlara karşı da bir ön savunma yapmıştır.

İsmi makalelerde geçmeyen “sahib-i varaka”nın, kim olduğuna da¬
ir çeşitli tahminlerde bulunmak mümkündür. Öncelikle akla gelecek ihti¬
mal, “sahib-i varaka”mn kendi yazdığı imzasız mektuba bir başkasına ait
bir mektupmuş gibi cevap vererek dikkatleri mitolojiye çekmeyi amaçla¬
yan Ahmet Midhat Efendi olabileceğidir. Ancak cumartesi günkü ikinci
mektupta geçen
“geçen yaz kongreye gitmezden evvel bir akşam Anadolu
vapurunun yan kamarasında bazı zevat-ı fazıla meyanında yine siz kendi¬
niz der-miyan eylemiş idiniz”
(s. 6) şeklindeki ifade6, yazanın Ahmet
Midhat Efendi olmadığını; ancak onu tanıyan ve belki aynı kongreye
katılan biri olduğunu düşündürür. Carter V. Findley’in farklı kaynaklar¬
dan aktardığına göre bu kongreye Osmanlı’nın gönderdiği delege sayısı
beş ya da altı iken, Ahmet Midhat Efendi
“kendini Stockholm’deki tek
İstanbul delegesi diye tarif”
(Findley 1999: 22) etmekte ve başka Türk
delege adı vermemektedir.

Bir diğer ihtimal ise “sahib-i varaka”nın daha evvel tanıştıkları ve
Ahmet Midhat Efendi’yi yönlendirdiği bilinen Osman Hamdi Bey olabi¬
leceğidir. Çünkü, Osman Hamdi Bey 1889’da Paris’te toplanan Âsâr-ı
Atîka Kongresi’ne, II. Abdülhamit tarafından delege olarak gönderilmiş
ve Marsilya yolunda Stockholm’e giden Ahmet Midhat Efendi ile aynı
vapurda bulunmuştur (Okay 1991: 56). Dolayısıyla
“geçen yaz kongreye
gitmezden evvel bir akşam Anadolu vapurunun yan kamarasında bazı
zevat-ı fazıla meyanında yine siz kendiniz der-miyan eylemiş idiniz”
di¬
yen “sahib-i varaka”nın Osman Hamdi Bey olması kuvvetli bir ihtimal¬
dir.

İkinci mektuptaki müzeler ve arkeoloji ilminden bahseden sözler
de yine bu kişinin, Osman Hamdi Bey olma ihtimalini kuvvetlendirmek¬
tedir. Ahmet Midhat Efendi’nin ilk yazıdaki
“edyan-ı semaviye bu
hurafâtın mensup oldukları edyan-ı kadimeyi bi’l-külliye mahv eylemek
için mabudlarını hedm ve şikest eylemiş idi. ”
(s. 6)

sözüne karşılık olarak “sahib-i varaka”nın,

“mabud-ı mezkure hedm ve asnamı şikest edilirken binlerce sene
sonra insanların fikr-i nakkadı tabiat-ı mütecessisi merakı gayreti
öyle bir mecburiyet göstermiştir ki bir zaman kırılan sanemler
şimdi müzehanelerde kemal-i itina ile hıfz olunuyorlar. Bir zaman
hedm edilen mabudlar şimdi yüzlerce binlerce saatlik mesafelerden
gelen seyyahların ziyaret-gâhları oluyor. ”
(s. 6)

diyerek müzelerden söz açması ve Avrupa’nın bu konuya ne kadar özen
gösterdiğini ifade etmesi aynı ihtimali güçlendiren bir diğer kanıttır. Ya¬
zının yayımlandığı 1890 yılında Homeros’un bahsettiği Truva’nın burası
olduğunu doğrulamak için Truva’ya kazıya gelen Schliemann’ın, içinde
yer aldığı heyetin başında yine Türk müzeleri müdürü sıfatı ile Osman
Hamdi Bey vardır (Akşit 1972: 20).

“Sahib-i varaka”mn Osman Hamdi Bey olduğuna dair çağrışımı
yapan bir diğer veri ise ilk makalede alıntılanan mektupta yer alan tavsiye
kitaplara dair bölümdür. Aktarıldığına göre, Avrupalı bazı müverrihlerin
kitapları sıralanmıştır ve Ahmet Midhat Efendi de bunlardan bir kısmının
ellerinde olduğunu, bir kısmının ise temininin çok vakit alacağını söyle¬
miştir. Elimizde olmayan bu liste, yine elimizde olmayan bir başka listeyi
hatırlatmaktadır. Mustafa Nihat Özön’ün aktardığına göre tanışıklıkları
Bağdat’a kadar uzanan ikiliden Osman Hamdi Bey, Ahmet Midhat Efen-
di’yi çocukça bularak, onun bilgiden ziyade zekâ sahibi olduğunu dü¬
şünmektedir.

“Hamdi Bey Avrupa’dan gelmiş bir gençti. Ahmet Mithat
gibi kulaktan ve kitaptan âşık değildi. İlk etkiyi, Ahmet Mithat’ı,
herkes gibi, ilk hevesle düştüğü manzum yazıdan vazgeçirmekle
gösteriyor. Sonra Ahmet Mithat’ın bütün hayatında kurtulamadığı
‘bahis ve cidal’ merakının o zamanki görünümlerine gülüyor ve
çocukça bulduğu Ahmet Mithat’ın ‘öğreniminin hiç düzeyinde ol¬
duğunu ve bütün bu konuşmalarda kuvvetlice bir zekâdan başka
bir erdem bulamadığını’ açıkça söylüyor”
(Özön 1985: 148).

Orhan Okay da Osman Hamdi Bey’in Ahmet Midhat’a okuması
için bir kitap listesi verdiği, bunların temini ve bazılarının Ahmet Midhat
tarafından çevrilmesi ile Osman Hamdi Bey tarafından incelendiği bilgi¬
sini verir (Okay 1991: 4). Nitekim Ahmet Midhat Efendi
Menfa’da hem
kitap meselesini hem de Osman Hamdi’nin kendisine muharrir olma ba¬
kımından katkılarını çeşitli defalar dile getirmektedir. Ahmet Midhat

“Avrupa’da uzun süre yaşayarak batının fen, edebiyat ve felsefe¬
sinde gereği gibi derinleştikten başka, ressamlık sanatındaki yete¬
neğini dahi resim sergisinde eserlerini beğendirerek kazandığı
madalya ve diplomalarla ispat eylemesiyle bayağı iyi yetişmişler¬
den kabul edilecek, hiç değilse o yolda olduğu ister istemez teslim
edilecek az bulunur kişilerdendir”
(Ahmet Midhat Efendi 2002:
147).

dediği Osman Hamdi’ye Bağdat’a getirttiği ve beraberce okudukları,
kendisine çevirmesini tavsiye ettiği kitaplar için müteşekkirdir.

Bu parça parça bilgiler, kesin bir sonuç vermese de, birbirine ben¬
zerliği ve konuya ilgisiyle yine aynı ihtimali, “sahib-i varaka”nın Osman
Hamdi Bey olabileceği ihtimalini hatıra getirmektedir.

Yazıların İçeriği

Gazeteye gelen mektuplardan alıntılarla başlayan “Mitoloji ve Şiir”
isimli birinci yazıda ilk olarak yukarıda sözü edilen “sahib-i varaka”nın
mektubunda İslam şairlerinin şarabı öven şiirlerinin esas kaynağının
Ter-
cüman-ı Hakikat’in
çalışması ile ortaya çıkarılabileceğine yönelik sözlere
cevap verilir.

Ahmet Midhat Efendi daha sonra, konuyla ilgili diğer yazılarda ve
kitaplarda da rastladığımız gibi mitolojiye isim verme ve tanımlama yo¬
luna gider. Ahmet Midhat Efendi mitoloji kelimesini kullanmasına rağ¬
men
“esatir-i evvelin” ve “hurafat-ı kadime”nin de kimilerince kullanıl¬
dığım belirttikten sonra, Şemsettin Sami ve Nabizâde Nâzım’ın inanç
noktasından bakan tanımlarından ve kendisinin birkaç yıl önce
Dağar¬
cık’
ta yaptığı tanımdan farklı olarak ilk önce “mitoloji” kelimesini yapısal
olarak inceler ve kelimeyi,

“Mana-yı iştikakîsı ‘mito’ masal ve ‘logus’ takrir olmak üzere ade¬
ta “masal söylemek” demektir ki “masal” denildiği zaman dahi onda
hakikat aranamayacağı ve meydan vasi’-i hayalatın mahsulü olacağı
kendi kendisine meydana çıkar”
(s. 6)

cümlesiyle çözümler.

Yazar, daha sonra her ne kadar “masal” olduğu yönünde hüküm
konsa da mitolojinin başlangıçta böyle olmadığını belirtir. Ahmet
Midhat’a göre mitolojideki şahıslar yaşamış, gerçek zevattır; ancak za¬
manla;

“Homer ve ahlâfının elinde masal hükmünü kazanmışlardır.

Şairlerin elinde, Yunanlıların putları ayrı bir halk gibi düşünüle¬
rek, ‘münafere, mu’aşaka, muhasede gibi her nev
’ emrâz-ı nefsanî-

ye dahi” (s. 6)

bunlara atfedilmiştir.

Şahısları farklı da olsa, hikâyelere şairlerin katkıları çıkarılırsa,
Yunan, Filistin, Mısır, İtalya, Fransa, Almanya ve İskandinavya’da aynı
anlatıların mevcut olduğunun görüleceğini söyleyen Ahmet Midhat Efen¬
di, bu hikâyelerdeki kimi unsurların medeniyetin gelişmişlik düzeyine
göre farklı olacağına da dikkat çeker. Yunan mitolojisindeki şahısların
şarap içtikleri
“Avrupa-yı şimali ve Asya-yı cenubi ma’budunun böyle
şevk ve garam demlerinde şarap yerine insan kanı isale eyledikleri”
(s. 6)
inancına atıfla mitoloji ile medeniyet arasındaki bağa da dikkat çeker.

Semavi dinlerin ortaya çıkışının mitoloji üzerindeki etkileri, deği¬
nilen bir diğer konudur. Buna göre Hıristiyanlık, İslamiyet gibi semavi
dinler çeşitli mitolojilerin hüküm sürdüğü yerlerde ortaya çıktığından eski
dinleri bitirmek gerekmiş; bunun üzerine bu dinler, hurafat kabilindeki
inanışların putlarını ortadan kaldırmış ve eski inanışların dine ait kısımla¬
rı unutularak, geri kalan kısım şair ve yazarların zihinlerinde, hayal dün¬
yalarında kalmış ve bu yolla da edebiyata malzeme olmuştur.

Bundan sonra Ahmet Midhat, mitoloji ile edebiyat arasındaki ilişki
üzerinde durur. Yazara göre, şairlerin zihninde aktarılan hikâyeler çeşitli
şekillerde edebiyat eserlerinde kullanılmakta; hatta bu kullanımlar, farklı
bölgeler ve inançlara rağmen benzerlikler taşımaktadır. Ahmet Midhat
Efendi burada, şarap-nab-ı Yunan ile onların devamı olan Avrupalıların
Baküs’ü ve Şark edebiyatının mürg-i dili arasında bağlantı kurar. Devam¬
la, araştırıldığı takdirde mürg-i dil ile Garp edebiyatının Amor7 ve Cupido
isimlerini alan aşk tanrılarının farksız olduğunun ortaya çıkacağına dikkat
çekerek, verdiği başka örneklerle de bu fikrini desteklemeyi sürdürür.

Muharririn son olarak değindiği konu ise mitolojinin yasaklanması
mevzusudur. Mitolojinin belki yasaklanması gerektiğini söyleyen yazar,
içerisindeki memnu’iyetler, hikmetlerden fazla olmadığı için bunun
mümkün olmadığını belirtmektedir. Çünkü “tabi’yet-i beşeriyeye
muvaffakatları” şu hâlde, bunlar için yeterlidir. Dünyada durum böyley-
ken bizde nasıldır sorusuna cevap arayan yazar, bu konuda bazı kitapların
“kadın eline değil erkek eline bile alınmasının edeben” (s. 6) uygun ol¬
madığı noktasında yasak taraftarı olanlara hak verir; ancak sırf bunun
için, bu eserlerin kazandıracaklarından vazgeçmenin akıl kârı olmadığını
da belirtir. Bu konuda verilen örnek de
Telemak tercümesidir; çünkü
Telemak’ta yapıldığı gibi, hayaller bunlarla tezyin edilirse, edepten uzak¬
laşmak mümkün değildir.

Yazının sonunda Ahmet Midhat Efendi “sahib-i varaka”ya hak ve¬
rerek Avrupalıların ve diğer milletlerin şiirlerinde mitolojiyi kullanmala¬
rının nadir görülen bir şey olmadığını ve yazdıkları şeylerin de onlara
“edib” sıfatını kazandıracak nitelikte olduğunu söyler.

Yunan mitolojisini esas alan, diğer milletlerin mitolojileri üzerinde
çok fazla durulmayan bu makale, biraz da okurdan gelen istekle kaleme
alınmış izlenimi uyandırmakla birlikte konu hakkında akla gelebilecek
her türlü soruya cevap veren bir yazıdır. Ahmet Midhat Efendi bir maka¬
lenin sınırlı boyutları içinde, mitolojiyi tanıtmış ve faydalarından söz
etmiştir. Bu hâliyle yazarın konuya hâkim olduğunu, ancak çok derine
inmeden yüzeysel bilgiler verdiğini söyleyebiliriz. Ayrıca yazıda Ahmet
Midhat Efendi mitolojiyi edep noktasında incelerken “kadın”a bakışını da
ortaya koymuştur.

Yazının bu hâliyle tamamlanmış olduğunu söyleyebiliriz. Ancak
gazetenin 8 Şaban 1307 tarihli 3544. sayına, ilk yazının yazılmasını sağ¬
layan şahıstan gelen yeni bir mektup yayımlanır. Bu mektup, Ahmet
Midhat Efendi’nin yazısına, yukarıda da belirtildiği gibi, birtakım itiraz¬
ları içermektedir. Yanlış olmasa bile eksik olduğuna inandığı bazı bölüm¬
lere düzeltme getirmeyi amaçlayan mektuptaki belli başlı itiraz noktaları,
“sahib-i varaka”nın örnek olarak verdiği şarap medhiyelerini Ahmet
Midhat Efendi’nin esasa taşıması üzerinedir. “Sahib-i varaka”ya göre
Ahmet Midhat Efendi’nin konuyu aşk ve şarapla sınırlı tutması bazı yan¬
lış anlamalara sebebiyet verebilecek niteliktedir ve sadece Venüs değil,
Mars veya Jüpiter’den de bahsedilmesi gerekmektedir.

Bundan sonra “sahib-i varaka”, Ahmet Midhat Efendi’nin ardından
konuyu biraz daha genişleterek, yazarı ikinci yazı için yine yönlendirir.
Ahmet Midhat Efendi’nin putların semavi dinler tarafından kırılmasına
dair sözleri üzerine, bugün bunlara ihtimam gösterildiğinden, eserlerin
müzelerde sergilendiğinden bahsettikten sonra “arkeoloji” bilimi hakkın¬
da bilgi vererek genç yazarların bu konuda tercümeler yapması gereklili¬
ğini Ahmet Midhat Efendi’den önce dile getirir.

Bu mektuptan sonra gazetenin 11 Şaban 1307 (2 Nisan 1890) tarih¬
li 3546. sayısında bu kez “Tekrar Mitoloji ve Şiir” başlığıyla yeni bir yazı
daha yayımlanır. Bu yazı ikinci mektubun da yönlendirmesi ile gelecek
eleştirilere karşı mitolojiyi savunma ve aslında başkalarını da yeni çalış¬
malar için ikna havası taşımaktadır. İlk yazıdaki bilgi verici havadan
uzaklaşılmış, genç edebiyatçıları ve okurları bu konunun çalışılması ge¬
rekliliğine inandırmak amaçlanmıştır. Bu yazının içeriği savunma ve ikna
üzerine temellenmiştir, denebilir.

Ahmet Midhat Efendi’nin ikna yolunda kullandıkları; geçmiş, İs-
lamî kanıtlar ile Müslümanlık lehine olası faydalar ve edebiyatın gelişme¬
sidir. Buna göre Ahmet Midhat Efendi ilk olarak Abbasiler döneminde
Yunanlıların eserlerinden çeviriler yapıldığını; Platon, Aristoteles gibi
isimlerin tanındığını söyler. O hâlde Yunan’a ilgi bugün ortaya çıkmış bir
şey değildir ve eskiden beri devam eden bir ihtiyaçtır.

İkinci örnek, bir karşılaştırma olarak Avrupalıların ve bizim tutu¬
mumuz arasındaki farktır. Bu karşılaştırmayı yaparken “sahib-i vara-
ka”nın cumartesi günkü mektubunda bahsettiği müzeler ve arkeoloji bi¬
limini esas alır. Avrupalıların uzaklardan bu eserleri araştırıp müzelerinde
sergilemek için gelmelerine karşılık bizim ilgisiz durumumuzu ve aradaki
tezadı ortaya koyan Ahmet Midhat Efendi’nin, Osman Hamdi Bey’den;
onun müzeciliği ve arkeologluğundan etkilendiğini de söyleyebiliriz.
Bunun yanında 1868’den itibaren yazının yayımlandığı 1890’a kadar
devam eden Schliemann’ın kazılarına atıf yapılmış olması da bir ihtimal¬
dir. Bu tarihlerde Schliemann Truva’ya çeşitli defalar gelerek kazılar
yapmış ve Truva hazinesinin önemli bir kısmını yurt dışına kaçırmıştır.
Aldığı cezalar ise hafif ve karşılıksız olmuştur (Akşit 1992: 15-22).

Ahmet Midhat, Avrupalıların ilgisine dikkat çektikten sonra İsla¬
miyet’in bu konuya yasak koyduğuna dair iddiaları çürütmeye başlar.
Ona göre, İslam’ın böyle bir şeyi yasaklamasına imkân yoktur; çünkü
İslam kendinden önceki dinleri reddetmemektedir. Hz. Peygamber öğ¬
renmeyi,
Kur’an-ı Kerim de araştırmayı emreder. Dolayısıyla yapılacak
araştırmalar İslamiyet’e aykırı olmadığı gibi faydalıdır da. Eğer bu araş¬
tırmalar yapılırsa İslam’a olan faydanın Hıristiyanlığa faydasından kat
be-kat fazla olduğu anlaşılacak; hatta sonunda Hıristiyanlık zarar bile
görecektir.

Son olarak eserlerde puta tapan birtakım ifadelerin karşımıza çık¬
ma ihtimalinin mevcut olduğunu söyleyen yazar, bu durumun asar-ı
kudemaya has olmadığını, günümüzdeki eserlerde de karşılaşılabileceğini
söyleyerek, gelmesi muhtemel eleştirilerin hepsini çürütür ve konunun
önünde hiçbir engelin kalmamasını sağlamış olur.

Yazısını genç edebiyatçıların bu konuya eğilmeleri tavsiyesiyle bi¬
tiren Ahmet Midhat Efendi, kişilerin bildikleri dillerden tercümeler yap¬
masını önererek, bunun hem okur hem yazar hem de edebiyatın gelişmesi
için faydalı olacağını belirtmiştir.

Sonuç

Edebiyatımızın yenileşme döneminde Batı’nın örnek alınması sü¬
reci, mitolojinin de irdelenmesini sağlamıştır. Edebiyatın köksüz bir şe¬
kilde batılılaştırmasını önlemek için Avrupa edebiyatında da etkileri
mevcut olan mitoloji tanıtılarak, daha anlamlı bir yol çizilmiştir.

Edebiyatımızda ılımlı bir şekilde batılılaşmayı savunan Ahmet
Midhat Efendi de defalarca bu husustan bahsetmiştir. Çeşitli makalelerin¬
de ve eserlerinde konu hakkında okurunu bilgilendiren yazar
Dağarcık ve
Tercüman-ı Hakikat gazeteleri, Ahmet Metin ve Şirzat ile Taaffüf adlı
eserlerinde bu konuda açıklamalar yapmış ve özellikle
Taaffüf te mitolo¬
jik unsurları kullanmıştır.

Dağarcık’taki “Esatir-i Evvelin”in bugünkü bilgilerimizle edebiya¬
tımızda mitolojiden bahseden ilk yazı olduğunu söyleyebiliriz. Farklı
eserlerinde çeşitli defalar değindiği mitolojiye hâkim ve Batı’ya dair bil¬
gisini Osman Hamdi’nin yönlendirmesi ile doğrudan Batılı müverrihlerin
eserlerini okuyarak oluşturan yazarın, mitoloji hakkındaki bilgilerinin
kaynağının okudukları, hatta belki bundan daha çok müzeler kanalıyla
olduğu da söylenebilir.

Muharririn mitolojiye dair yazıları kronolojik sıraya sadık kalına¬
rak değerlendirildiğinde zamanla zenginleşen bir mitoloji bilgisiyle karşı¬
laşılır.
Dağarcık’taki yazısından Taaffüf romanına kadar, devam eden
bazı görüşlerin yanında her adımda konu hakkındaki bilgisini genişleten
bir yazar görülmektedir. İlk yazısında, gerçek kişilere zamanla katılan
masalsı unsurlarla ortaya çıkan mitolojik hikâyeler ve bunların dinle iliş¬
kisinden bahseden yazar, “Mitoloji ve Şiir”de bu görüşüne birtakım ek¬
lemeler yapar.
Dağarcık’tan “Mitoloji ve Şiir” aşamasına geçildiğinde
başlıktan itibaren mitolojinin tek başına düşünülmediği fark edilir. Ahmet
Midhat’a göre artık mitoloji yalnızca içindeki ibret verici olaylardan do¬
layı değil, edebiyatı anlamak için de öğrenilmelidir. Kendi edebiyatımızı
anlamak, başka milletlerin mitolojilerinden geçmiş unsurları tespit etmek
ya da benzerlikleri ortaya koymak için Batılılaşma yolunda örnek alınan
Avrupalıların kendi şiirlerini hemen bütünüyle üzerine inşa ettikleri mito¬
lojiyi tanımak gereklidir.

Dağarcık’tan “Mitoloji ve Şiir”e geçerken yazarın bakış açısındaki
bir diğer yenilik de mitolojiyi edebiyat dışında çeşitli etmenler ile bir
arada düşünebilmesidir. Çünkü mitolojiyi daha önce sadece dinle bağlan¬
tısı içinde değerlendiren yazar, artık mitoloji-medeniyet, mitoloji-ahlâk
bağlantılarını da kurmaya başlar. “Mitoloji ve Şiir”in devamı niteliğinde¬
ki ikinci yazı olan “Tekrar Mitoloji ve Şiir”le başlayıp,
Taaffüf e kadar
giden süreçte ise mitoloji ile arkeoloji bilimi ve heykel arasındaki bağ
kurulmuş olur. Bu bağlantı açısından ikisi arasındaki fark ise, “Mitoloji
ve Şiir”in bu konuda bir ilk adım niteliğinde ve yönlendirilmiş havasına
karşılık,
Taaffüf te yazarın konuya hâkimiyeti ve bunun verdiği güvenle
heykelin İslamiyet tarafından men edilmesine karşı çıkışıdır. Tabii, bu
arada müze fikrine alışmış bir öncünün, okurlarını da bu fikre alıştırma ve
onları yönlendirme edası gözden kaçırılmamalıdır.

Ahmet Metin ve Şirzat için ise “yazarın, konuya hâkimiyetini ilân
eden metindir”, denilebilir. Artık mitoloji bir roman kahramanı aracılığıy¬
la da olsa Batılıya karşı savunulacak kadar benimsenerek farklı milletle¬
rin mitolojilerinin birbirine etkileri değil, hemen her milletin bir mitoloji¬
ye sahip olduğu ve hikâyelerin tek bir millete ya da tarihe ait olmadığı
söz konusu edilecek kadar derinleşilmiştir.

Sonuç olarak, Tanzimat dönemi aydını ve özellikle Ahmet Midhat
Efendi’nin alanla ilgili bilgi sahibi olduğu ve mitolojiye önem verdiği
konuyu çeşitli defalar ele alması ve bilgisini her aşamada zenginleştirme¬
si ile anlaşılabilir.

KAYNAKÇA

ADIVAR, Abdülhak Adnan (1970), Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi,
İstanbul.

Ahmet Midhat Efendi (1309), Ahmet Metin ve Şirzat, Tercüman-ı Hakikat gaze¬
tesine ilave yollu derc olunduktan sonra ilk defa olarak Maarif Nezareti
Celilesinin dahi ruhsatıyla kitap suretinde tab olunmuştur, İstanbul.

Ahmet Midhat Efendi (2000), Bütün Eserleri Romanlar XIV Cinli Han- Taaffüf-
Gönüllü,
TDK Yayınları, Ankara.

Ahmet Midhat Efendi (2002), Menfa/Sürgün Hatıraları (hzl: Handan İnci), Ar¬
ma Yayınları, İstanbul.

Ahmet Mithat (2003), Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar (1307/1890) Edebi Eserlere
Genel Bir Bakış
(Yayına Hazırlayan: Nüket Esen), İletişim Yayıncılık, İs¬
tanbul.

AKŞİT, İlhan (1972), Turuva Rehberi, Fatih Yayınevi Matbaası, İstanbul.

AŞA, H. Emel (1995), “Fatma Âliye Hanım”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm An¬
siklopedisi,
s. 261-262, İstanbul.

BAKIRCIOĞLU, Ziya (1977), “Dağarcık”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi
Devirler/İsimler/Eserler/Terimler,
s. 181, Dergâh Yayınları, İstanbul.

ENGİNÜN, İnci (2010), “Ahmet Midhat Efendi ve Mitoloji”, Türk Edebiyatı, S.
440, s. 10-14.

ERHAT, Azra (2008), Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul.

ERTOP, Konur (1992), “Bizim İçin Mitologya”, Varlık, S. 1015, s. 21-22.
FİNDLEY, Carter V. (1999),
Ahmet Midhat Efendi Avrupa’da, Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, İstanbul.

GÖKÇE, M. Selim (2010) “Yunan Mitolojisi ve Türk- İslâm Kültürü”, Türk
Edebiyatı
. S. 440, s. 15-20.

HAS-ER, Melin (1959), Tanzimat Devrinde Latin ve Grek Antikitesi İle İlgili
Neşriyat (1254-1300 Seneleri arasında Neşredilen Kitaplar ve Muhtelif
Mecmualarda Çıkan Yazılar)
(Yayımlanmamış Lisans Tezi), İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü, İstanbul.

HAS-ER, Melin (2000), Tanzimat Devri Türk Romanında Kadın Kahramanlar,
Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara.

HİSAR, Abdülhak Şinasi (2010), Türk Müzeciliği, Yapı Kredi Yayınları, İstan¬
bul.

KAPLAN, Ramazan (1998), Klasikler Tartışması Başlangıç Dönemi, Atatürk
Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara.

KOZ, Sabri (2002), “Ahmet Mithat Efendi’nin Eserleri”, Kitap-lık, S. 54, s. 160¬
173.

KRANZ, Walther (1976), Antik Felsefe Metinler ve Açıklamalar, Edebiyat Fa¬
kültesi Basımevi, İstanbul.

Ksenofon (1302/1886), Hüsrevname (Çev.: Ahmet Midhat Efendi), Tercüman-ı
Hakikat Gazetesine Tefrika Eyledikten Sonra Maarif Nezaret-i Celilesinin
Ruhsatıyla Ayrıca Kitap Şeklinde Dahi Tab Olunmuştur, İstanbul.

Nabizâde Nâzım (1309/1893), Esatir, Maarif Nezaret-i Celilesinin ruhsatıyla tab
olunmuştur, sahip ve nâşiri Asır Kütüphanesi Sahibi Kirkor, İstanbul.

NECATİGİL, Behçet (1973), 100 Soruda Mitologya, Gerçek Yayınevi, İstanbul.

OKAY, Orhan (1991), Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi, Milli
Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.

ÖZÖN, Mustafa Nihat (1985), Türkçede Roman, İletişim Yayınları, İstanbul.

Şemsettin Sami (2007), Esatir Dünya Mitolojisinden Örnekler (Hazırlayan: Cen¬
giz Batuk), İnsan Yayınları, İstanbul.

TANPINAR, Ahmet Hamdi (2007), XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi
Yayınları, İstanbul.

TOKER, Şevket (t.y.), Türk Edebiyatında Nev Yunanîlik [Elektronik Sürüm],
http://www.ege-edebiyat.org/docs/582.pdf.

TÖKEL, Dursun Ali (2000), Divan Şiirinde Mitolojik Unsurlar, Akçağ Yayınla¬
rı, Ankara.

TÖKEL, Dursun Ali (2006), “Edebî Metin ve Mitoloji: Samanlıkta İğne Arama¬
ya Dair”,
Hece “Şiir ve Mit”, S. 119, s. 76-85.

YÜKSEL, Süheylâ (2010), Türk Edebiyatında Yunan Antikitesi, Asitan Yayınla¬
rı, Sivas.

1

Nitekim antik felsefe Yunan mitolojisinin kaynaklarından kabul edilen Ho¬
meros, Hesiodos ve onların eserleri ile başlatılır (Kranz 1976: 3-21).

2

Nitekim Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar adlı eserinde masal-tarih karşılaştır¬
ması yapan yazar, “Heredot ve ondan sonra gelen müellifin-i Yunaniye bile
bütün bir cemaat-i Semaviye addolunan ilah ve ilaheler hakkında” (Ahmet
Mithat 2003: 28) masal sayesinde haber aldığını ifade eder.

3

   “Venus, çok eski bir Latin tanrıçasının adıdır. Meyve bahçelerinin koruyucu¬
su olarak saygı gören Venus sonradan Yunan etkisi altında Aphrodite ile bir
tutulmuştur. Aenas’ın anası sayılan Venus imparatorluk çağında Gens
İula’nın atası sayılmıştır (Aeneas)” (Erhat 2008: 290) .

4

   Yazarın aynı yaklaşımını“Bir iki bin sene evvel yapılmış olmaktan başka
hiçbir meziyeti olmayan mermer kırıntılarıyla çanak çömlek parçaları ‘anti¬
kadır’ diye müzehanelerde kemal-i ihtimam ile hıfz olunur ise iki bin sene
evvel yazılmış ve hiçbir tarafı bozulup kırılmaksızın mükemmel hıfz edilmiş
olan ve ekseri cihetleri bugünkü efkâr-ı müterakkiyemizden daha yüksek
muhakemât-ı aliye-i hekimaneyi havi bulunan bir kitap ‘antika-i edebiye ve
hikemiyye’ olmak üzere kütüphanemizi tezyine seza görülmez mi?” (Ahmet
Midhat Efendi 1302/1886: 1) dediği Hüsrevnâme önsözünde de görmek
mümkündür.

5

   Makale ve mektuplarda “Mütercime-i Meram Hanımefendi” şeklinde atılan

imzanın Fatma Aliye Hanım’a ait olduğu bilinmektedir. Fatma Aliye Ha-
nım’ın Ahmet Midhat Efendi ile mektuplaşmalarının büyük bir kısmının
Ter-
cüman-ı Hakikatte
yayımlanması ve Fatma Aliye Hanım’ın “Bir Kadın”
takma adıyla George Ohnet’in
Volonté adlı eserini Merâm adıyla çevirmesi
ve aynı adla
Tercüman-ı Hakikat te yazılar yazması bu ihtimali doğrular nite¬
liktedir (Aşa 1995: 261-262).

6

İfadede geçen kongre, Ahmet Midhat Efendi’nin katıldığı, 1889 yılında
Stockholm’de gerçekleşen Müsteşrikler Kongresi’dir.

7

Amores ve Cupido Yunan mitolojisindeki Eros’un başka mitolojilerdeki
isimleri olup; “Amores. Latince aşk anlamına gelen Amor (yahut Cupido)
Roma imparatorluğu döneminde, elinde yayla okluk bulunan tombul, kanatlı
bir çocuk olarak canlandırılmıştır. Sanatta çoğaltılan bu figür Venus’un çev¬
resinde uçuşur gösterilir” (Erhat 2008: 33); Cupido ise “Yunan aşk tanrısı
Eros’un Latince karşılığı. Adı, arzu anlamına gelir (Eros)” (Erhat 2008: 78).