Atatürk’ün
en büyük eseri, gelecek yıl 80. yılını kutlayacağımız Türkiye Cumhuriyetidir.
Kurduğu Cumhuriyeti Türk gençliğine armağan eden ve emanet bırakan Atatürk,
Ancak, Cumhuriyet ile
özdeşleşmiş başka kurumlar da bulunmaktadır. Bu kurumlardan biri de yine
Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumudur. 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün
talimatıyla kurulan Türk Dil Kurumu,
Yazı dili olarak en az
1300 yıllık geçmişe sahip Türkçenin konuşma dili tarihi çok daha öncelere
uzanır. İlk yazılı kaynaklardan olan Orhon Yazıtları’nda kullanılan dilin
işlekliği, akıcılığı, dildeki soyut kavramlar için kullanılan sözlerin
özellikleri (Ergin 2000: 13; Aksan 1987: 45) ve kimi ölü dillerdeki söz
benzerliği (Tuna 1997) göz önüne alındığında Türkçenin dört-beş bin yıllık
bir konuşma dili tarihine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Yeryüzünde çok az
sayıda dil, bu kadar tarihî derinliğe sahiptir. Kökleri binlerce yıl
öncesine dayanan Türkçe, Türklerin değişik kültürlerle teması dolayısıyla pek
çok dille etkileşim içerisine girmiş, söz (kelime) alışverişinde bulunmuştur.
Zaman zaman etkilenme tek yönlü olmuş, dönemin baskın kültürlerinin
etkisiyle Türkçeye yabancı dil ögeleri doluşmuştur. Bu olumsuz durum; kimi
şair, yazar ve aydınların tepkileriyle karşılaşmışsa da Türkçedeki yabancı
sözlere, yabancı dil birimlerine karşı en sistemli, en etkili ve sonuç verici
çalışma Cumhuriyet döneminde olmuştur. Türkçenin bilim dili hâline gelmesi
düşüncesi, Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Türkçe üzerine bilimsel
çalışmalar da Cumhuriyet döneminde yoğunluk kazanmıştır. Osmanlı devletinin
son dönemlerinde ortaya çıkan ve giderek artan dil tartışmaları, Cumhuriyet
döneminde de sürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti’nde dilin bir devlet politikası
hâline gelmesi ve bu alanda yapılan atılımlarla Türkçenin yeni bir evresi
başlamıştır. Yıllardır tartışılan konular ve çözüm bekleyen sorunlar,
Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün önce alfabe, daha sonra da dil alanında
yaptığı devrimlerle çözülmüştür. Ancak, Türkçe üzerine yapılan tartışmalar
bitmemiştir. Dilde bugün ulaşılan noktayı iyi kavrayabilmek, Atatürk’ün
Dil Devrimini gerçek anlamda özümseyebilmek için Atatürk’ün dil konusundaki
düşüncelerini ve yaptıklarını bilmek gerekir. İşte bu yazımızda Atatürk
döneminde Türkçenin durumuna, Türk Dil Kurumunun kuruluşuna ve Atatürk
dönemindeki çalışmalarına değineceğiz. Atatürk’ün Dil Devrimine giden yolun
anlaşılabilmesi için de kısaca Cumhuriyet öncesi dil tartışmalarına, Türkçenin
durumuna ve Türkçe konusundaki görüşlere de kısaca yer vermek gerekir.
Tanzimat Döneminde Türkçe Üzerine Düşünceler
XIX. yüzyıla gelinceye
kadar birkaç şair, yazar ve düşünür dışında pek fazla kişinin dikkatini
çekmeyen dil ve alfabe konusu, Tanzimat ile birlikte en fazla tartışılan
konulardan biri hâline geldi.
Gülhane Hatt-ı
Hümayunu’nun getirdiği ilkeler arasında dil ve edebiyat ile ilgili herhangi
bir ilke yoktu, ama bu belgede gerek ilkeler olsun, gerek bu ilkeler üzerine
ırk veya mezhep ayrımı gözetilmeksizin kurulan düzen olsun yeni bir yaşama
tarzı ve yeni bir toplum düzeni getiriyordu. Osmanlı toplumunu bu anlayışa ve
düzene ulaştıracak araç ise ulusal eğitim ve ulusal dildi. II. Mahmut
döneminde başlayan eğitimde modernleşme Tanzimat döneminde de sürmüştür (Karal
1985: 314).
Tanzimat, toplum ve
devlet hayatımıza getirdiği yenilikler kadar, dilimize ve özellikle
edebiyatımıza da yenilikler getirmiş, kültür hayatımızda yeni bir çığır
açmıştır. Edebiyatımızın bu dönemine adını da veren Tanzimat, Türk kültüründe
Batıya yönelişin başlangıcıdır. Batı uygarlığının etkisi değişik alanlarda
görüldüğü gibi dil alanında da kendisini göstermiştir. Dil alanında batı
uygarlığının etkisi ana hatlarıyla iki biçimde görülür: Batıdaki milliyetçilik
akımının ve halka yönelmenin etkisiyle ana diline karşı duyarlılık uyanırken
bir yandan da halkın anlayacağı dille yazmak amacıyla halk diline yönelme
düşüncesi yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Halka ulaşmanın en etkili aracı da
gazete idi. Bu sebeple gazeteler dilde değişimin başlatıcısı oldu. Sade,
yabancı ögelerden arınmış, halkın anlayacağı Türkçe, bir kere daha düşünce
adamlarının, sanatçıların halka hitap etmede kullandıkları dil hâline geldi.
Tıpkı Anadolu’da Türk yazı dilinin kuruluşu sırasında mutasavvıfların halka
seslenebilmek için sade Türkçeyi tercih etmesi gibi...
Şiirlerinde konuşma
dilini kullanan Şinasi, gazetesinde de halk diliyle halka sesleniyordu.
Yazılarında Arapça ve Farsça sözleri mümkün oldukça az kullanıyor, kısa
cümlelere yer veriyordu. Sade Türkçe ile şiir yazmayı bile denemişti.
Kaynaklarda geçen ve halk ağzında yaşayan atasözlerini de derleyerek
yayımlayan Şinasi, bütün bu özellikleriyle Tanzimat döneminde Türkçenin
sadeleşmesi yolunda etkili bir kişi olmuştur. 1863’te yayımladığı Durûb-ı
Emsâl-i Osmaniye, halk diline yönelişin en güzel örneğidir. Şinasi, bu
atasözlerinden kimilerini şiirlerinde ve yazılarında da kullanmıştır.
Eserlerinde gelişme,
vatanseverlik, özgürlük, meşrutiyet, siyasî bağımsızlık, eğitim, iktisat,
Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi çok çeşitli konuları sosyal düşünceler olarak
ele alan Namık Kemal, Türk dilinden çok Türk edebiyatının sorunları üzerine
eğilmiştir. Bu konudaki yazılarında dille ilgili düşünceleri de yer
almaktadır. Eskiden eserlerin yüksek sınıflar için ancak onların
anlayabileceği dille yazıldığını belirten Namık Kemal, Fars edebiyatının
etkisinde kalan eski edebiyatımızın söz süsüne kurban edildiği
düşüncesindedir.
Eski edebiyatı
eleştiren Namık Kemal, eski edebiyatın dilinin kusurlarına ve yetersizliğine
de değinmiştir. Tasvîr-i Efkâr gazetesinin 16 Rebiülâhir 1283 (1866) tarihli
416. sayısında yer alan Lisân-ı Osmanî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı
Mülâhazatı Şamildir başlıklı yazısında şunları yazar:
“İstanbul’da okuyup
yazma bilenlerden dahi belki onda biri, sebk-i marûf üzre yazılmış bir
kâğıddan ve hatta kâfil-i hukuku olan kanûn-ı devletten bile istifâde-i merâma
kadir değildir. Çünki edebiyatımıza şark u garbın birkaç ecnebî lisanından
müstear olan şiveler galebe ederek ıttırâd-ı ifâdeye halel vermiş ve edevât ü
tabirât ü ifadâtı takrirden bütün bütün ayrılmış olan üslûb-ı tahrir ise
bayağı bir başka lisân hükmüne girmiştir.”
Gazetenin ertesi günkü
sayısındaki yazısında ise dilin ıslahı konusundaki düşüncelerini şöyle
özetler:
“Evvelâ: Kavâ’îd-i
lisânın mükemmel surette tedvin ü temhidi.
Saniyen: Kelimatın
isti’mâl-i umûmî dairesinde tahdidi.
Salisen: İmlâ ve manâca
eczâ-yı lisân beynindeki irtibât-ı surinîn ittihâd-ı hakikî hâline gelecek
kadar teşyidi.
Rabian: Rabt-ı kelâm ve
ifade-i meram şivelerinin tabî’at-ı lisâna tatbikan tadil ü tecdidi.
Hamisen: İfadenin hüsn-i
tabiîsine hail olan külfetli sanatlardan tecridi.”
(Levend 1972: 113-114)
Tanzimat edebiyatının
çok yönlü, seçkin ve önde gelen şair ve yazarlarından Ziya Paşa,
edebiyatımızla ilgili konularda Namık Kemal gibi düşünmekle birlikte, dil
konusuna ondan daha fazla değinmiştir. Türk dili konusunda Şinasi’yle birlikte
başlayan görüşleri savunmuş, yeni sanat ve yeni dil düşüncelerini işlemiştir.
Çıktıkça lisân
tabiatından
Elbette düşer
fesahatından
diyerek dilin
doğasından ayrılması durumunda doğru ve güzel kullanılışını kaybedeceği
düşüncesine şiirinde yer vermiştir.
Ancak, Ziya Paşa’nın
dil konusunu ele alan en önemli yazısı Londra’da yayımlanan Hürriyet
gazetesinin 7 Eylül 1868 günlü 11. sayısında yer alan Şiir ve İnşa
başlıklı yazısıdır. Yazısında “acaba bizim mensup olduğumuz milletin bir
lisanı ve şiiri var mıdır, bunu ıslâh kabil midir ?” sorusunu soran Ziya
Paşa, eski edebiyatımıza ait eserlerin dilinde üçte bir oranda bile Türkçe söz
bulunmadığı, bir işi ifade ederken karmaşık ifadeler kullanıldığını, bunu
anlamak için sözlükler gerektiği cevabını verir:
“Münşeat-ı Feridun
ve asar-ı Veysî ve Nergisî ve sair münşeat-ı mutebere ele alınsa içlerinde
üçte bir Türkçe bulunmaz. Ve bir maslahat ifade ederken bedî ü beyan fenleri
karıştırılarak, ibraz-ı belâgat için öyle müşevveş ve mütetabiü’l-izafat
ibareler yazmışlar ki Kamus ve Ferheng beraber olmadıkça ve bir adam fenn-i
meani ve adab-ı Arabda kemal-i mahareti olduktan sonra âdeta bir ders mütalâa
eder gibi bir çok zamanlar sarf-ı zihn etmedikçe manasını istihraca muktedir
olamaz.”
Bu yazıda, anlaşılmaz
ifadelerin yazılmasının “hüsn-i kitabet” sayıldığını belirten Ziya
Paşa, öncelikle Türkçe imlânın bilinmesi gerektiği konusunu en başta gelen
kural olarak vurgulamıştır.
Ziya Paşa, aynı
yazısında yargılama sırasında karşılaşılan durumu şöyle anlatır: Sorgulanan
kişi, derdini bildiği dille anlatır, sorgu hâkimi söylenenleri birtakım
ibareler kullanıp araya da ‘olduğundan’, ‘bulunduğundan’ ve ‘olmakla’,
‘bulunmakla’ sözlerini sıkıştırarak yazıya geçirtir. Sorgu hâkimi yazılanları
bir kere de sorgulanan kişiye okur ve “Bunu sen söylemedin mi, getir
mührünü ve yoksa parmağını bas.” der. Sorgulanan kişi okunan şeyi Arapça
gibi dinleyip bir şey anlamaz, ama “Efendiyi gücendirmeyeyim.” diyerek
mührünü basar. Bu durumun nereye kadar uzandığını Ziya Paşa şöyle belirtir: “İşte
bu istintak-name gâh olur ki bîçarenin idamına kadar sebep olur. Belki onun
dediği yolda yazılsa kurtulmak ihtimali bulunur.” (Levend 1972:
120)
Dilde Türkçülük hareketinin ilk izleri Ahmet Vefik Paşanın Lehce-i Osmanî’ye
yazdığı ön sözde görülür. Ahmet Vefik Paşa, Türkçenin tarihî derinliği olduğu
kadar, konuşulduğu geniş alanla da büyük dillerden biri olduğunu vurgular.
Sözlükte aslı Arapça ve Farsça olan sözlerin yanı sıra Türkçe kökenli sözlere
de ayrı bir bölümde yer vermesi, Ahmet Vefik Paşaya dilde Türkçülük
düşüncesinin ilk temsilcilerinden biri olma özelliğini kazandırmıştır (Akçura
1978: 49).
Ali Suavî, bu dönemde
dil konusuna değinen, dilin sadeliği için uğraşan kişilerin başında gelir. Ali
Suavî, öncelikle kullanılan dilin adını sorgulayarak işe başlar. Ali Suavî’ye
göre lisân-ı Osmanî terimi siyasî bir terimdir. Osmanlı sözü, dilin
adını veremez. Doğrusu ise lisân-ı Türkî’dir, yani Türk dilidir (Karal
1994: 56).
Ali Suavî, İstanbul’da
çıkarmaya başladığı Muhbir gazetesinin 25 Şaban 1283 (1867) tarihli ilk
sayısına yazdığı ön sözde, kullanılacak dilin adî lisan olacağını
belirtmektedir. Adî lisan’dan kasıt herkesin anlayabileceği dildir (Levend
1972: 115). 27 Şevval 1283 (1867) günlü Muhbir’in 28. sayısında
meslektaşlarına gazetelerde kullanılması gereken dil konusunda şu önerilerde
bulunur:
“Haydi ittifak
edelim. Meselâ ‘şarab’ diyecek yerde ‘ateş-renk’ demeyelim, düzce ‘şarab’
diyelim vesselâm. Muradımız mesele anlatmakken niçün halkı bir de ibare için
düşündürelim. Gazeteleri İstanbul’da avam lisanı olan Türkçe ile yazalım.”
1869’da Paris’te
çıkarmaya başladığı Ulûm gazetesinde ise alıntı sözlerin çokluk
biçimlerinin kullanılmasının yabancı dil kurallarına göre değil de Türkçenin
kurallarına göre olmasına dikkat çekmiştir: “Meselâ Arabîden âlim ve kâtib
lûgatlerini alıp sîgaları gibi zabtetmişiz, amma ceminde ketebe ve küttab ve
ulema demeğe mecbur değiliz; âlimler, kâtibler diyebiliriz. Dünyada her
lisanın tabiatı dahi böyle bizim lisanımız gibidir.” Ali Suavî’nin alıntı
sözlerin çokluk biçimlerinin Türkçe kurallara göre kullanılması düşüncesi daha
sonraki Yeni Lisan hareketinde de dile getirilecektir.
Ali Suavî, bilim
kitaplarının da anlaşılmaz dille yazıldığına dikkat çekmekte, halkın
kullandığı dil ve terimlerle bunların yazılabileceğini söylemektedir. Türkçe
sözler yerine Arapça ve Farsça sözler ve terimlerle dolu bu kitapların herkes
tarafından anlaşılamadığını belirtmektedir. Herkesin bildiği ve kullandığı
‘aşı’ sözü yerine ‘telkih’ sözünün kullanılmasıyla Türkçe okuma yazma bilen
kişinin bu eserden yararlanamayacağını yazar. Bir bahçıvan kitabını okuyup
anlamak için on beş yıl öğrenim görmek şart mıdır, diye soran Ali Suavî,
şarttır diyenlere de şöyle sorar: “O vakit bahçıvan kim olsun ?”
Mustafa Celâlettin Paşa
da, Fransızca olarak yazdığı kitapta Türkçenin eskiliğini ve zenginliğini
işleyerek başka pek çok dile kaynaklık ettiğini, söz verdiğini örnekleriyle
ele almıştır. Mustafa Celâlettin Paşaya göre Türkçenin eski Yunancaya ve
Lâtinceye verdiği sözler şunlardır: kapı > kapitol, söz > sosciete,
köylü > kailos, dam ‘ev’ > domus, kol > colon, kafa >
kefal, kandil > chandella; ordu > ordo, piliç > pulus,
mini > minyon (Karal 1994: 67). Bugün tarihî dil bilgisinin
kurallarına aykırı olduğu kabul edilen bu örnekler, o gün için yerli ve
yabancı aydınların gözünde Türk dilinin bir ölçüde değer kazanmasında etkili
olmuştu.
Ahmet Midhat Efendi de
Basiret gazetesinin 19 Mayıs 1288 (1871) günlü 636. sayısında
Türkistan’da konuşulmakta olan Türkçenin bizim dilimiz olmadığı gibi, Arapça
ve Farsçanın da bizim dilimiz olmadığını belirtir. Dilimizde Türkçe ile
birlikte Arapça ve Farsça kökenli sözlerin kullanıldığını belirten Ahmet
Midhat, dilimizin bu dillerin dışında da içinde de olmadığını söyleyerek şöyle
yazar: “Türkistan’dan bir Türk ve Necid’den bir Arap ve Şiraz’dan bir Acem
getirsek edebiyatımızdan en güzel parçayı bunlara karşı okusak hangisi anlar?
Şüphe yok ki hiçbirisi anlayamaz. Tamam işte bunlardan hiçbirinin anlayamadığı
lisan bizim lisanımızdır diyelim. Hayır, onu da diyemeyiz. Çünkü o parçayı
bize okudukları zaman biz de anlayamıyoruz... Pekalâ ne yapalım ? Lisansız mı
kalalım ? Hayır, halkımızın kullandığı bir lisan yok mu ? İşte onu millet
lisanı yapalım.”
Ahmet Midhat Efendi,
tamlamaların Arapça veya Farsça kurallara göre değil Türkçenin kurallarına
göre yapılmasını, Arapça ve Farsça çokluklar yerine de Türkçe çokluk biçiminin
kullanılmasını istiyordu: Zümre-i üdebâ yerine edipler zümresi,
hayırlı âmâl yerine hayırlı ameller denilmeliydi. Hele hele
Türkçede güvercin ve örümcek gibi sözler dururken kebuter
ve ankebut demenin hiç gereği yoktu.
Türk sözlükçülük
tarihinde önemli bir yeri olan Şemsettin Sami de Türkçenin sadeleşmesi üzerine
çalışmış, yazılarında bu konuyu önemle işlemiştir. Şemsettin Sami, 1303’te bu
konuda ilk eser olan Lisan’ı yayımlamıştır. Dil konusunda düşüncelerini
ortaya atmadan önce çıkarmaya başladığı Sabah gazetesinde 12 Sefer 1293
(1876) günlü ilk sayısında gazetenin dili üzerine şunları yazar:
“Şürût-ı lâzımeyi
cami olan bir gazeteden olunacak istifadenin umûmî olması iki şeye
mütevakkıftır: Birincisi herkesin anlayabileceği bir lisanla ve usanç
vermeyecek surette muhtasar yazılmak; ikincisi herkesin sühuletle alacak kadar
ucuz olmak.”
Dil konusundaki asıl
düşüncelerini Hafta dergisinde açıklamaya başlayan Şemsettin Sami,
konuşulan dilin adı üzerinde de durur:
“Asıl bu lisanla
mütekellim olan kavmin ismi ‘Türk’ ve söyledikleri lisanın ismi dahi ‘lisân-ı
Türkî’dir. Cühelâ-yı avâm indinde mezmûm addolunan ve yalnız Anadolu
köylülerine ıtlak edilmek istenilen bu isim, intisabıyla iftihar olunacak bir
büyük ümmetin ismidir.”
Şemsettin Sami, Türk
adının “Adriyatik denizi sevahilinden Çin hududuna ve Sibirya’nın iç
taraflarına kadar münteşir olan bir ümmet-i azîmenin unvanıdır.” diyerek
Türk dünyasının sınırlarını belirtir. Arapça vakit ile Türkçe çağ
sözlerinin bir değerlendirmesini yapan Şemsettin Sami, dilimizin şivesine
çağ sözünün vakit sözünden daha uygun olduğunu ve kulağımıza daha
mülâyim geldiğini yazarak kendi eski hırkası ile süslenmek, iğreti hırka
istemekten daha iyidir anlamındaki bir Farsça beyitle yazısını bitirir (Levend
1972: 134).
Bu dönemde dil ile
ilgili tartışmaların yanı sıra yazı ile ilgili tartışmaların da yapıldığını
görmekteyiz. Arap yazısının Türkçeyi ifade etmekteki yetersizliğine ilk kez
değinen Münif Efendi (sonradan Paşa)’dir. 12 Mayıs 1862 günü kurucu üyesi
olduğu Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmâniyye’de bir konuşma yapan Münif Paşa Arap
yazısıyla Türkçe yazmanın zorluklarına değinmiş ve ÊË« yazılışının üç, „—u½
yazılışının ise altı farklı okunuş biçimi bulunduğunu söylemiştir. Avrupa’da
en fazla otuz-kırk harfle kitap, gazete, dergi basılırken, Osmanlı yazısıyla
bir kitap basılabilmesi için hat türlerine göre sayısı yüzlerle ifade edilen
harflere, şekillere ihtiyaç olduğunu söyler. Söz gelimi nesih hattıyla bir
kitabı dizmek için 500 harf ve şekil gerekmektedir. Talik yazısıyla bir kitabı
dizebilmek için ise bunun birkaç katı işarete, harfe ihtiyaç vardır. Münif
Paşa sıraladığı zorluklardan sonra çözüm için iki öneride bulunur. Birinci
öneri Arap harflerinin harekeli olarak yazılmasıdır. Harekeli yazının
zorluklarını da dile getiren Münif Paşa, asıl önerisinin harfleri
bitiştirmeden yazmak olduğunu söyler. Lâtin alfabesinde olduğu gibi Arap
alfabesindeki harfleri birbirine bitiştirmeden yazmanın sorunu çözeceğini
belirtir (Şimşir 1992: 20-21). Bu düşünce daha sonra Enver Paşa tarafından
önerilecek, hatta bir yazı düzeni de geliştirilecektir.
Türk dünyasında
kullanılan alfabenin ıslahı üzerine ilk ciddî girişim Azerbaycan’dan gelir.
Mirza Fethali Ahundzade 1863’te İstanbul’a gelerek alfabe üzerine hazırladığı
çalışmayı Sadaret makamına verir. Mirza Fethali Ahundzade’nin tasarısı
buradan Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmâniyye’ye gönderilir. Mirza Fethali Ahundzade,
Cemiyet başkanı Münif Efendinin çağrısı üzerine Cemiyette bir konferans verir.
Bir hafta sonra Mirza Fethali Ahundov’un yokluğunda toplanan Cemiyet, Arap
harflerinin Türkçeyi yazmaya elverişli olmadığı, düzeltilmesi gerektiği
yolunda karar almıştır. Ancak Sadaret makamına gönderilecek olan 6 Ağustos
1863 tarihli yazıda Mirza Fethali Ahundov’un önerisinin kabul edilemez olduğu
belirtilecektir (Şimşir 1992: 22).
Yazı sorununa Şinasi,
Namık Kemal, Ali Suavî gibi Tanzimat aydınları da katılmışlardır. Şinasi, Arap
harflerinin basımda yaşattığı güçlükler karşısında yeni harfler ve noktalama
işaretleri döktürtmüş, uyguladığı sistemle baskı sisteminde yaklaşık 400 olan
işaretleri 112’ye indirmişti. Ali Suavî Ulûm gazetesindeki yazılarında
Arap alfabesinin kusurlarına değinmişti. Namık Kemal de alfabe sorununa
değinmiştir. Ancak Şinasi de, Ali Suavî de, Namık Kemal de alfabenin
değiştirilerek Lâtin yazısının kabulünü hiç düşünmemişlerdir (Şimşir 1992:
23). Hatta alfabe konusunda İran Elçisi Melkum Han ile tartışmaya girişen
Namık Kemal, Lâtin harflerinin alınmasına karşı olduğunu yazmıştır. Başka
yazarların da yazılarıyla katılmalarıyla tartışma genişlemiştir. Tartışmalar
izleyen dönemlerde de sürecektir.
Meşrutiyet döneminde Türkçenin ağızları
Osmanlı devletinin son
dönemlerinde başlayan dil tartışmaları, gerçekte yüzyıllardır yaşanan bir
sorunla Türk aydınlarının yüzleşmesidir. Osmanlı devletinde dil sorunu ilk
defa en ciddî biçimde, Kanun-ı Esasî’nin hazırlanışında ve Heyet-i Mebusan’da
(Birinci Meclis-i Mebusan) resmî makamların gündemine gelmişti. Devletin
bünyesine yeni bir kurum olarak katılacak Heyet-i Mebusan, ülkenin değişik
yörelerinden gelecek mebuslardan oluşacaktı. Üç kıtaya yayılmış bulunan
Memalik-i Devlet-i Osmaniye’nin farklı uluslardan oluşan tebaasını temsil
edecek bu mecliste farklı dilleri konuşan insanların bulunacağı muhakkaktı.
Farklı dilleri konuşan mebusların mecliste nasıl anlaşacağı, yasama işlevini
hangi dille yerine getirecekleri önemli bir sorundu. Bu nedenle, Kanun-ı
Esasî hazırlanırken 18. ve 68. maddeler devletin diline ayrıldı. Kanun-ı
Esasî’nin 18. maddesinde “Tebaa-i Osmâniyenin hidemât-ı devlette
istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri
şarttır.” (Kili 1982: 11) denilerek hem devletin resmî dilinin Türkçe
olduğu belirtiliyor, hem de devlet kadrolarında görev alacak kişilere Türkçe
bilme şartı getiriliyordu. Heyet-i Mebusan’a kimlerin seçilemeyeceği de 68.
maddede sıralanırken “...salisen Türkçe bilmeyen...mebus olamaz”
denilmektedir (Kili 1982: 18). Bu maddenin son cümlesi, dört yıl sonra
yapılacak seçimlerde mebus olabilmek için Türkçe okumak ve yazmak şartı
aranacağı şu cümleyle belirtilir “Dört seneden sonra icra olunacak
intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi
şart olacaktır.” (Kili 1982: 18).
Heyet-i Mebusan işte bu
ortamda açılır. Ancak, daha ilk günden dil sorunu bu defa farklı bir boyutuyla
ortaya çıkar. Osmanlı devletinin değişik bölgelerinden gelen mebuslar Türkçe
konuşmaktadır, ama her mebus kendi yöresinin ağzıyla hitap etmektedir.
Konuşulanlar anlaşılamamakta, mebuslar birbirinin konuşmasını alaya
almaktadır. En zor durumda kalanlar da toplantı tutanağını tutmakla görevli
kâtiplerdir. Kâtipler konuşulanları anlayamadıkları için Ahmet Midhat Efendi,
mebusların sözlerini yazı diline çevirerek tutanak tutmakla
görevlendirilir. Tartışmaların çok şiddetli geçtiği oturumlardan birinde
mebusların konuşmalarını tutanağa geçen Ahmet Midhat Efendi, bu zor işe daha
fazla dayanamayarak bayılır. Bunun üzerine toplantıya ara verilir. İstanbul
sokaklarında da durum farksızdır. İstanbul’da yaşayan halk, İstanbul
dışından gelen mebusların konuşmalarıyla; mebuslar da İstanbulluların
konuşmalarıyla alay etmektedir (Karal 1994: 61). Devletin ileri gelenleri ilk
defa böylesine bir dil sorunuyla karşı karşıya kalmışlardır.
Heyet-i (Meclis-i)
Mebusan’ın kapatılmasından sonra sansürün uygulandığı İstibdat dönemi başladı.
Pek çok konunun ele alınması yasaklandığı için yönetimin tehlikeli saymadığı
dil ve alfabe konusu en fazla tartışılan konular oldu. Basında daha önce ve
daha sonraları örneği görülmeyen ve görülmeyecek olan tartışmalar başladı.
Tercüman-ı Hakikat, Ceride-i Havadis ve Vakit gazeteleri iki
yıl süresince bu konulardaki tartışmalara yer verdi. Tartışmaya katılanlar
arasında Recaizade Ekrem’den Ahmet Mithat Efendiye, Hacı İbrahim Efendiye
kadar pek çok kişi bulunuyordu. Lâtin harflerinin alınmasına karşı görüşler
ileri sürecek olan Hacı İbrahim Efendi, düşüncelerini Tarik
gazetesindeki yazılarıyla dile getiriyordu. Türkçenin sadeleşmesi konusunda
Arapça ve Farsça sözlerin tasfiyesine karşı çıkan Hacı İbrahim Efendi ünlü
“vav harfi” tartışmasının çıkmasına da yol açmıştı (Levend 1972: 135).
Tartışmalara Sultan Abdülhamit de katılmıştı, ancak Sultan Abdülhamit’in
düşüncesi farklıydı. Sultan Abdülhamit, Arapçanın resmî dil olmasını bile bir
zamanlar teklif etmişti:
“Arapça güzel
lisandır, keşke eskiden resmî dil Arapça kabul olunsa idi. Hayrettin Paşanın
sadrazamlığı zamanında Arapçanın resmî dil olmasını ben teklif ettim. O zaman
Sait Paşa başkâtip idi, direndi. ‘Sonra Türklük kalmaz’ dedi. O da boş lâf
idi. Neden kalmasın ? Aksine Araplarla daha sıkı bağlantı olurdu...”
Bu dönemde yapılan dil
tartışmaları resmî yazışma dilinin sadeleştirilmesi, alfabenin düzenlenmesi,
Türkçenin Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenerek bağımsız bir dil durumuna
getirilmesi konularında yoğunlaşmıştı. Sadrazam Sait Paşa, resmî yazışma
dilinin yalnız yazarların tartışmalarıyla düzenlenemeyeceğini, bu konuda
hükûmetçe gayret gösterilmesi gerektiğini öne sürerek uzun cümlelerin
kısaltılmasını, gereksiz edat ve deyimlerin bırakılmasını buyurmuştu (Karal
1994: 62).
Tartışmalar sırasında
Türkçecileri suçlayanlar, teknolojik gelişmeyle elde edilen buluşlara yeni ad
vermek için dilin sadeleştirilmesini kabul etmiyorlar, yeni buluşlara
Avrupalıların Yunanca veya Lâtinceden sözler aktarmaları gibi bizim de
Arapçadan sözler alabileceğimizi söylüyorlardı. Lâstik Sait, özellikle Hacı
İbrahim Efendinin dili dine peşkeş çekmesine ve “Arapça olmadan diyanet
olmaz” sözüne 12 Ramazan 1299 günlü Tercüman-ı Hakikat gazetesinin
1115. sayısında şöyle karşılık veriyordu:
“İslâm dini bize
Tanrıdan geldi... Hiç Arapça bilmeyen Boşnak ve Arnavutlar da Müslümandır. Din
ve iman denilen manevî keyfiyet, dil denilen şeyden tamamen ayrıdır. Düşmana
göğüslerini geren bunca Müslüman çocuğu Arapça kuvvetiyle mi savaştılar ?”
Bu tartışmalar
içerisinde dil konusunu uluslaşma açısından ele alan ilk aydınlardan biri de
Ahmet Rıza’dır. Ahmet Rıza, bir ulusun varlığı ve devamının, dilinin
oluşmasına ve yaşamasına bağlı olduğu görüşünü ileri sürer. Türklerin Arapça
ve Farsça öğrenmekten bilim öğrenmeye vakit bulamadığını da belirten Ahmet
Rıza, bu yüzden yüksek okuldan diploma alarak çıkan pala bıyık bir Türkün
bilgisinin Avrupa’da on beş yaşındaki bir çocuğun bilgisi düzeyinde olmadığını
söyler (Karal 1994: 69).
Servet-i Fünun Edebiyatında Türkçe
Haftalık Servet-i
Fünun dergisi etrafında toplanan genç kuşağın oluşturduğu topluluk, o
zamanki anlayışla sanat için sanat yapmak düşüncesindeydiler. İnce bir zevk ve
düzgün bir teknikle güzeli aramaya başlayan Servet-i Fünuncular, bu sanat için
bir başka üslûba, bir başka dile gerek duymaktaydılar. Düz yazıda Halit Ziya
Uşaklıgil, şiirde ise Tevfik Fikret Servet-i Fünun dilinin ustası oldular.
Servet-i Fünuncuların dilde meydana getirdikleri özellikler şöyle
sıralanabilir:
1. Sözlüklerden pek çok
eski sözü bulup dillerine aldılar. Bunların bir bölümü o dönemde yayılıp
tutunurken, bir bölümü de tutunmadı. Cenap Şahabettin’in sözlüklerden bulup
çıkardığı nahcîr ‘av’ sözü yaygınlaşmazken, garam, şegaf,
tiraje gibi sözler o dönemde tutundu ve beğenilerek kullanıldı.
2. Arapça köklerden
yeni türetmeler yaptılar: Kamer’den mukmir, şems’ten müşemmes,
kevkeb’den mükevkeb...
3. Kimi bilim
terimlerini edebî dile soktular: Şehik, imtisas, ke’s...
4. Eski sözlerden,
hatta o zamana dek hiç kullanılmayan sözlerden yeni tamlamalar yaptılar:
Havf-ı siyâh; inkisâr-ı hayâl...
5. Tamlamalarda
değişikliği sağlamak için yeni birleşik sıfatlar (vasf-ı terkibî) yaptılar:
Tehî-baht, ebed-zinde, semâ-karin...
6. O zamana dek
dilimizde olmayan kimi deyimleri de Fransızcadan çevirerek dile
yerleştirdiler: El sıkmak, dest-i izdivacı talep etmek, hayat yaşamak...
Servet-i Fünuncuların
dile getirdikleri bu yenilikler bir gerekliliğin veya bir zorunluluğun eseri
değil, bir heves ve bir isteğin ürünüydü.
Bu dönemde de dilde
sadeleşme tartışmaları sürmüştür. Servet-i Fünuncuların dile getirdikleri
yenilikler de tartışmalara yeni bir boyut getirmiştir. Servet-i Fünunculara
karşı çıkanlar dili bozdukları suçlamasını getiriyorlardı. Şinasi ile birlikte
başlayan sadeleşme hareketi, edebî dilde Servet-i Fünuncularla birlikte
yeniden süslü ve özentili dile dönüşmeye başlamıştı. Servet-i Fünun hareketi
aynı zamanda Edebiyat-ı Cedide ‘Yeni Edebiyat’ olarak da adlandırılıyordu ama
kullandıkları dil yine eski dile, Arapça ve Farsça alıntılarla dolu dile
dayanıyordu.
Tercüman-ı Hakikat’te
Sadeliğe İltizam Edelim başlıklı bir yazı yazan Ahmet Midhat Efendinin
düşüncesini destekleyenler olduğu gibi bu düşünceye karşı çıkanlar da oldu.
Necip Asım, İkdam gazetesinde Ahmet Midhat Efendinin düşüncesini
destekleyen yazılar yazarken; Müstecabizade İsmet de Musavver Malûmat’ta
Ahmet Mithat Efendiye ve Necip Asım’a karşı gelen cevaplar veriyor, onları
eleştiriyordu. Tartışmalar içerisinde Arapça ve Farsçanın Osmanlı
Türkçesindeki yeri de ele alınmış, Arapçasız Türkçe olamayacağı görüşü
İbnülemin Mahmut Kemal, Ali Kemal gibi yazarlarca dile getirilmiştir. Ahmet
Midhat Efendi, Şemsettin Sami ve Necip Asım Servet-i Fünun döneminde
Türkçecilik hareketini sürdürmüşlerdir.
Bu tartışmaları biraz
da küçümseyerek izleyen Servet-i Fünuncuların ileri gelenlerinden Tevfik
Fikret, 1 Nisan 1315 (1899) günlü Servet-i Fünun dergisinin 422. sayısında
yayımlanan Tasfiye-i Lisân başlıklı yazısında şöyle yazar:
“... lisan nasıl
tasfiye edilecek ? Osmanlıcanın yüzlerce seneden beri alışmış olduğumuz Arabî
ve Farsî kelimelerini, terkiplerini kaldırarak yerine Türkçelerini koymak
suretiyle mi ? Bu epeyce bir zaman için tevlîd-i garabet ü müşkilât etmekten
başka bir şeye yaramaz... Şimdi ne yapacağız ? Sırf Türkçe mi yazacağız ?
Zannetmem ki bu mümkün olsun; olsa bile hâlâ ihtilâfından şikâyet ettiğimiz
lisân-ı tekellüm ile lisân-ı tahririmiz yine ittihat edemeyecektir, çünkü o
zaman da yazacağımız Türkçe kelimeleri, tekellüm ettiğimiz lisandan değil,
bize Arabî ve Farsîden daha uzak bir menba-ı metrûkten alacağız.”
Halit Ziya da Servet-i
Fünun’un 428. sayısında Karilerime Mektuplar başlıklı yazısında
sadeleşme çalışması sırasında Türkçesi bulunan Arapça, Farsça sözlerin dilden
çıkarılması durumunda karşılaşılacak durumu şu sözlerle anlatıyor:
“Deniyor ki fazla
lugat-ı Arabiye ve Farsiyeyi atalım. Meselâ ‘gök’ varken ‘sema’ niçin kalsın ?
Semayı kaldırıyoruz., ‘semavât, sümüv, semavî’ bittabî beraber gidecek. Biraz
münakkaş biraz müzeyyen bir cümle arasında ‘saharî-i semavât, sümüvv-i cenab,
nazar-ı semavî’ diyemeyeceğiz ‘göklerin kırları, öz ululuğu, gök bakış’
diyeceğiz. Nahoş ! Fakat zarar yok madem ki ‘sema’yı ortadan kaldırdılar,
yerine ‘gök’ diktiler, bu büyük muvaffakiyet sayılacak. Sonra ‘hava, rüzgâr,
feza, esir, nesim, cev, felek’ için birer Türkçe mukabil bulunacak, bunları
hep öğreneceğiz.”
Bu satırların yazarı
Halit Ziya, yıllar sonra geçmişin bir değerlendirmesini yapacak ve
düşüncelerini şöyle değiştirecektir:
“Süs merakı bize
neler yaptırmış, ne manâsız, ne sebepsiz iptilâlara yol açmış ! Bugünün
telâkkisiyle bunu izah etmek oldukça zor bir iş... ‘Bir mehd-i gaşy-aver-i
hülya’, nigâh-ı müceffü müncemidiyle hadaret-i mütemevviceyi’, ‘zevk-ı bedayi-perestî-i
sanatkârane’ ... sanki Türkçeden ne kadar uzaklaşılırsa o kadar hüner
gösterilmiş olacak vehmiyle bu garibeleri icat etmek işte o zamanın bir illeti
idi...”
Öte yandan İkdam
gazetesinde yer alan kimi yazılarda dildeki Arapça, Farsça kökenli sözlerin
atılarak yerlerine öz Türkçe sözler konulması yolunda yazılar yayımlanıyordu.
Necip Asım da bu gazetede öz Türkçe sözlerle yazı yazmayı denemişti, ancak
daha sonraki yazılarında tasfiyeci olmadığını açıklamak zorunda kalacaktı.
Ziya Gökalp’a göre bu dönemdeki tasfiyecilerin önde gelen kişisi Fuat Raif (Köseraif)
idi. Gökalp, tasfiyecilerin halk diline geçmiş Arapça, Farsça sözleri dilden
çıkarma isteğinde olduğunu belirterek, bu düşüncenin lideri durumundaki Fuat
Raif ile görüşmesini anlatır. Fuat Raif, halk diline geçmiş Arapça, Farsça
kökenli sözlerin Türkçe sayılması görüşüne katılmakta, ancak edatların
kullanılışında Türkçe kökenli edatların (eklerin) tercih edilmesi konusunda
ısrar etmektedir. Fuat Raif Beye göre Türkçenin her türlü eki ile yeni
kelimeler yapılabileceği gibi, Kırgızcadan, Özbekçeden, Tatarcadan alınacak
eklerle yeni sözler türetilebileceği düşüncesindedir. Gerektiğinde yeni ekler
de yaratılabilmelidir. Ziya Gökalp, bu düşünceler doğrultusunda, daha önce
tasfiyecilik konusunda yazdığı yazıları düzeltmek gerektiğini belirtir.
Ancak, Fuat Köseraif’in ve İkdam gazetesindeki aşırı özleştirmeci
birkaç yazarın başını çektiği tasfiyecilik akımı tamamen başarısız olacaktır.
Böylesine köklü ve kesin değişiklikler içeren girişimlerin vakti henüz
gelmemişti.
Aynı dönemde, bir yanda
sadeleşme, bir yanda tasfiyecilik, bir yanda Arapça, Farsça sözleri yaygın
biçimde kullanma düşünceleri ileri sürülürken diğer yandan da Arapça ve Farsça
alıntı sözlerin Türkçede kullanıldıkları biçimde değil de aslına uygun
biçimlerde yazılması ve söylenmesi gerektiğinin savunulduğu bir başka düşünce
daha ortaya çıkmıştı. ‘Fesahatçiler’ adıyla anılan bu düşüncedekiler,
yıllardır Türkçede kullanılırken Türkçenin ses ve biçim özelliklerine uymuş
sözlerin özgün biçimleriyle kullanılması gerektiğini yazılarında işliyorlardı.
Fesahatçilere göre iştah dememeli iştiha denmeliydi. Beyhude
yerine bihude, beynamaz yerine binamaz, tercüme
yerine de terceme kullanılmalıydı. Fesahatçiler, bu tür kullanışları
“galat” sayıyorlar, Arapça ve Farsça sözlerin asıllarında olduğu gibi
kullanılmasını istiyorlardı. Fesahatçiler, alıntı sözlerin Türkçede
kazandıkları anlamda kullanılmasına da karşıydı. Arapçada göz ucuyla bakmak
anlamında kullanılan iltifat sözünün Türkçede kazandığı anlamla
kullanılması fesahatçilere göre yanlıştı. Fesahatçilerin bu tavrını Ziya
Gökalp şöyle anlatır: “İltifat kelimesi lisanımızda başka mânayadır
denildi. ‘Öyle şey olmaz, Arapça Acemce kelimeler bizim lisanımızda kadim
asaletlerini ve fesahatlerini muhafaza edeceklerdir. Avamın cehaletle yaptığı
tahriflere galatat denilir. Bunların hepsini terk ederek kelimelerin fasih
şekillerine rücu etmek lâzımdır’ diye cevap verildi.”
Bu tartışmaların
sürdüğü bir ortamda, Mehmet Emin’in sade bir Türkçeyle yazdığı Cenge
Giderken başlıklı şiiri büyük bir yankı yarattı. 1897 Yunan savaşı
dolayısıyla yazılan bu şiir, edebiyatta olduğu kadar dilde de yeni bir akımın
başlangıcı olacaktı:
Ben bir Türk’üm dinim
cinsim uludur
Sinem özüm ateş ile
doludur
İnsan olan vatanının
kuludur
Türk evlâdı evde durmaz
giderim.
Mehmet Emin Yurdakul’un
“Yurdumun koç yiğitlerine” diyerek Türk askerine ithaf ettiği bu şiir, daha
sonraki yıllarda başlayacak olan Yeni Lisan hareketinin merkezi Selânik’te
yayımlanan Asır gazetesinde çıkmıştı. Bu yepyeni bir gelişmeydi.
Yıllardır tartışılan dil, ölçü, üslûp, deyiş gibi çeşitli sorunlar bir anda
çözülmüştü. Arapça, Farsça tamlamalar, sözler olmadan Türkçe değil yazmak,
konuşmak bile mümkün değildir diyenlere verilmiş bir karşılıktı. Düşünce
açısından da yenilikler taşıyordu bu şiir: Osmanlılık düşüncesinin hâkim
olduğu bir zamanda Mehmet Emin Yurdakul bu şiirinde Türklüğü ile övünüyordu.
Mehmet Emin
Yurdakul’un bu şiiri edebiyat ve düşünce dünyasında övgüyle karşılandı. Şairin
bu tarz şiirlerinin yer aldığı Türkçe Şiirler adlı kitabı 1900 yılında
çıktı. Bu şiir tarzını örnek alan pek çok şiir yayımlandı. Kırım Türklerinin
tanınmış aydını, yazarı ve düşünce adamı Gaspıralı İsmail Bey bile bu şiirden
etkilenmiş ve Mehmet Emin’e kutlama yazısı yazmıştı. Gaspıralı İsmail Beyin,
Mehmet Emin’e yazdığı yazıda şiirin dilini övüyor ve bütün Türk dünyasında
anlaşılacak bir dil kullandığını belirtiyordu:
“Şiirlerinizi
Edirne, Bursa, Ankara, Erzurum Türkleri anlayıp lezzetle okuyacakları gibi,
Tiflis, Tebriz, Şirvan, Horasan, Türkistan, Kâşgar, Deşt-i Kıpçak, Sibirya,
Kazan ve Kırım Türkleri de okuyacaklardır. Bu şerefe Nef’î ve Nabi nail
olamadılar. Kırk elli milyonluk ve otuz asırlık bu âleme ilk önce bir kaşık
oğul balını yediren siz oldunuz ki, size şeref bize saadettir.”
Dil üzerindeki bu
tartışmaların ve Türkçe Şiirler’in etkisiyle Türkçülük akımı da
gelişmeye başladı. Bu nedenle Türkçülük tarihinde Türkçecilik önemli bir yer
tutar. Türkçülük hareketi önce dilde Türkçülük olarak kendisini gösterir.
Osmanlı devletinde farklı uluslardan insanların yaşadığı bir dönemde Türkçülük
hareketi başlamadan önce Türkçecilik hareketi başlamıştı.
Bir yandan da Türkçe
üzerine çalışmalar artarak sürüyordu. Orhon bölgesinde bulunan yazıtların
kimlerin eseri olduğu üzerine batıda araştırmalar yapılırken Danimarkalı
Türkolog V. Thomsen, 1893’te yazıtların alfabesini çözmüş ve Orhon vadisindeki
bu yazıtların Türklere ait olduğunu bilim dünyasına duyurmuştu. Yıllardır
Arapçanın, Farsçanın etkisinde kalan ve avam dili diyerek hor görülen
Türkçenin yazı dili tarihi birden bire 1200 yıl öncesine uzanmıştı. Türkçenin
binlerce yıllık geçmişi olduğu artık yazılı kaynaklarla da ortaya çıkıyordu.
Bu buluş, Türk aydınları arasında büyük ilgi uyandırdı. Türkçecilik ve
Türkçülük hareketlerinin artarak gelişmesini sağladı.
Türk aydınları üzerinde
etkisi olan Şeyh Cemalettin Afganî, ırkı tıpkı Alman filologları gibi dil
birliği ile tanımlıyordu. Bu bakımdan da dile, dil zenginliğine ve dil
temizliğine, yani terimlerin sözlerin tamam olmasına ve aynı zamanda dilin
bütün bireylerce anlaşılacak biçimde olmasına önem veriyordu. Afganî, insanın
dinini değiştirebileceğini, ama ana dilini ve ırkını değiştiremeyeceğini
söylüyor, bu yüzden de dili ırk ile birlikte baş sıraya yerleştiriyordu.
1897’de İstanbul’da ölen Şeyh Cemalettin Afganî ırk bütünlüğünün korunmasını
dil birliğinin korunmasına bağlıyordu:
“Lisansız cemiyet
olmaz, bütün sosyal tabakalar ve sınıfların ifade ve istifadesini temin
etmeyince de bir lisan meydana gelmez... İnsanı birbirine bağlayan iki bağ
vardır: Biri dil birliği, diğer bir deyimle ırk birliği, ikincisi din. Dil
birliğinin, yani ırk birliğinin dünyada beka ve sebatı hiç şüphe yoktur ki
dinden daha devamlıdır. Çünkü az bir zamanda değişmez. Hâlbuki tek bir dil
konuşan ırkı görürüz ki bin yıllık bir müddet zarfında dil birliğinden ibaret
olan ırka bir bozulma söz konusu olmadığı hâlde, iki üç defa din
değiştiriyor... Belirli bir ırka mensup olan çeşitli tabakaların ifade ve
istifadesini temin edemeyen bir dil, o ırkın bütünlüğünü koruyamaz.”
Şeyh Cemalettin Afganî,
ırk esası üzerine kurulacak birliklerin yapmaları gereken ilk işin dillerin
genişletilmesi, zenginleştirilmesi olduğunu belirtmektedir. Ana dilinin
geliştirilmesi, genişletilmesi işinin bilginlerin görevi olduğuna değinen
Afganî, dilin yeterli olmaması durumunda başka dillerden söz alabileceğini,
ancak gerekli sözlerin alınması gerektiğini söyler. Bu durumda Afganî’nin bir
de şartı vardır: “... kelimeleri kendi dillerinin kisvesine sarmak şarttır;
o kadar ki yabancı oldukları anlaşılmasın...”. Afganî’nin dil konusundaki
bu görüşlerinden etkilenen kişilerden biri de Mehmet Emin Beydir. Mehmet Emin
Yurdakul, genç yaşlardayken, Şeyh Cemalettin Afganî’nin Nişantaşı’ndaki
konağına sık gidip geldiği bilinmektedir.
Türkçecilik ve
Türkçülük akımının ilk temsilcilerinden Necip Asım (Yazıksız) Bey, dil ve
tarih alanlarındaki çalışmalarını Orhon yazıtları ve bu yazıtlarda kullanılan
yazı üzerine yoğunlaştırdı. 1895’te Ural-Altay Lisanları adlı eserini,
1897’de de En Eski Türk Yazısı adlı eserini yayımladı. Necip Asım’ım
Orhon yazıtlarıyla ilgili eseri, daha sonra 1914’te yayımlanacaktır.
Osmanlıdan önceki Türk tarihini ele alan ve inceleyen Türk Tarihi adlı
eseri de 1898’de yayımlanmıştır. Necip Asım Bey, bu çalışmalarının yanı sıra
Türkçenin Arapça ve Farsça etkisinden kurtulması gerektiğini daima dile
getirdi.
1882-1883’te Kamus-ı
Fransevî’yi, 1888-1899 yıllarında da Kamusü’l-âlâm’ı yayımlayan
Şemsettin Sami, hazırladığı büyük sözlüğe Kamus-ı Türkî adını vermişti.
1899-1901 yıllarında yayımlanan Kamus-ı Türkî, Osmanlı devletinde
konuşulan dilin adının Türkçe olduğu, sözlüğünün de adının Türkçe olması
gerektiğini vurguluyordu. Türkçenin Osmanlıdan önce de var olduğu, köklerinin
derinlere uzandığı sözlüğün girişinde belirtiliyor, Arapça ve Farsça yerine
Çağataycadan alınacak sözlerle Türkçenin daha da zenginleşeceği işleniyordu.
İkinci Meşrutiyet ile
birlikte Türk dili üzerine çalışmalar daha da yoğunlaştı. Bu arada yaşanan
siyasî olaylar, Türk aydınlarının gelecek konusundaki düşüncelerinin de
şekillenmesini sağlıyordu. Müslüman olmayan halklardan sonra, Müslüman olan
Arap ve Arnavutların da ayaklanmaları; Türk aydınları arasında önce
Osmanlıcılık, sonra da İslâmcılık düşüncelerinin zayıflamasını, Türkçülük
düşüncesinin güçlenmesini, artmasını sağlıyordu. İttihat ve Terakki hareketi
içerisinde yer alan aydınların çoğunluğu Türkçeci idi. İttihat ve Terakki
Partisinde Türkçecilik eğiliminin güçlü olması, kendisini ilköğretimde
Türkçenin zorunlu dil olarak okutulması kararında gösterdi. Türk olmayan
halkların yaşadığı bölgelerde Türkçenin yanı sıra başka diller de
okutulabilecekti. Ancak bu karar, Türk olmayan halkların memnuniyetsizliği ile
karşılaştı.
1909 yılının Kasım
ayında Adliye Nezareti, mahkemelerde Türkçe kullanılmasını isteyince Arap
vilâyetlerinde direnmeler başladı. Meclis-i Mebusan’da konu gündeme
geldiğinde, mahkemelerde Türkçenin kullanılması bir yana, hâkimlerin
bulundukları yörelerde konuşulan dilleri öğrenmesi bile önerildi.
Böyle bir ortamda,
Türkçecilik hareketi daha örgütlü, daha sistemli, daha bilimsel ve her şeyden
önemlisi daha kararlı atılımlarla gelişmeye başladı.
Yeni Gazete
bürosunda toplanan Necip Asım, Ahmet Midhat, Emrullah, Darülfünun Riyaziye
Şubesi Müdürü Agop Boyacıyan, Mülkiye Mektebi Müdürü Celâl, Celâl Korkmazof,
Ahmet Hikmet, Rıza Tevfik, Bursalı Tahir, Ferit, Fuat Köseraif, Harbiye
Mektebi Rusça öğretmeni Musa, Velet Çelebi, Orenburg Vakit gazetesi muhabiri
Yusuf Beyler, 1908 yılının sonlarında Türk Derneğinin temellerini attılar.
Derneğin kuruluşundan sonra bu isimlere Mehmet Emin, Gaspıralı İsmail, Ağaoğlu
Ahmet, Hüseyin Cahit, Köprülüzade Mehmet Fuat, Hüseyinzade Ali, Fuat Sabit,
Ispartalı Hakkı Beyler de eklendi.
Derneğin 25 Aralık 1908
tarihinde yayımlanan “nizamnamesi”nin ikinci maddesinde amaç şu şekilde
açıklanıyordu: Cemiyetin amacı, Türk diye anılan bütün Türk kavimlerinin mazi
ve hâldeki eserlerini, işlerini, durumlarını ve muhitini öğrenmeye ve
öğretmeye çalışmak, yani Türklerin eski eserlerini, tarihini, dillerini, avam
ve havas edebiyatını, etnografya ve etnolojisini, sosyal durumlarını ve mevcut
medeniyetlerini, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırıp
ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel,
ilim dili olabilecek şekilde geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye
gelmesine çalışmak ve imlâsını ona göre incelemektir.
Dernek kurucuları,
çıkardıkları Türk Derneği dergisinin başında yayımladıkları “beyanname”
ile amaçlarını kamuoyuna duyurdular. Beyannamedeki ana düşünceler şunlardı:
1. Osmanlı Türkçesini
bütün Osmanlılar arasında konuşulan millî bir dil hâline getirmek ve bütün
Osmanlıları aynı kutsal amaç etrafında toplamak.
2. Arapça, Farsça
sözlerin bütün Osmanlılar tarafından anlaşılması için yaygınlaşanları seçerek
sade bir Osmanlı Türkçesi meydana getirmek.
3. Türk diye anılan
bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki tüm hâllerini öğrenmek, öğretmek ve
bütün dünyaya yaymak; Osmanlı Türkçesinin açık, sade, güzel ve bilim dili
olabilecek surette ve uygarlığa elverişli bir düzeye gelmesine çalışmak,
imlâsını buna göre düşünmek.
4. Türk dili üzerinde
derlemeler yapmak.
Derneğin Türk dili
hakkındaki düşünceleri beyannamenin 9. maddesinde aynen şöyle açıklanmaktadır:
“Osmanlı lisanının
Arabî ve Farsî lisanlarından ettiği istifade gayr-ı münker bulunduğundan ve
Osmanlı Türkçesini bu muhterem lisanlardan tecrit etmek hiçbir Osmanlının
hayalinden bile geçmeyeceğinden Türk Derneği, Arabî ve Farsî kelimelerini
bütün Osmanlılar tarafından kemal-i sühuletle anlaşılacak vechile şayi
olmuşlarından intihap edecek ve binaenaleyh mezkûr Derneğin yazacağı eserlerde
kullanacağı lisan en sade Osmanlı Türkçesi olacaktır.”
Türkçecilik
düşüncesinin bu dönemdeki en etkili ve sonuç verici girişimlerinden biri de
Selânik’te yayımlanan Genç Kalemler dergisi çevresinde toplanan genç
yazarların ve genç aydınların başlattıkları Yeni Lisan hareketidir. Genç
Kalemler dergisi, 11 Nisan 1911’de Ali Canip ve Ömer Seyfettin’in
öncülüğünde Selânik’te yayımlanmaya başlamıştır. Selânik, öteden beri Türk
kültür ve düşünce hayatında yeri olan bir merkezdi. Burada 1905’te çıkan
Çocuk Bahçesi, başlangıçta bir okul dergisi iken Ali Ulvî, Âkil Koyuncu,
Celâl Sahir ve takma adla yazı ve şiir yazan pek çok kişi ile birlikte giderek
bir edebiyat dergisi kimliğine bürünmüştü. 1910 yılında Selânik’te yeni bir
dergi yayımlanmaya başlamıştı: Hüsün ve Şiir. Sadece sekiz sayı
yayımlanabilen Hüsün ve Şiir, dili açısından bir bilince sahip değildi.
Dergide Ali Canip başyazı yazıyordu. Ali Canip, derginin adını beğenmediğini
ve değiştirmeye karar verdiğini hatıralarında şu satırlarla anlatıyor: “Ben
bu Hüsün ve Şiir unvanını beğenmiyorum. Arkadaşlara bunu değiştirelim; yalnız
hüsün ve şiirden mi bahsedeceğiz ? Hiç ilmî makale yazmayacak mıyız ?
diyordum. Bunun üzerine değiştiriyoruz ve Genç Kalemler koyuyoruz.”.
Derginin sorumlu müdürlüğüne İttihat ve Terakki Umumî Merkezi kâtibi Nesimî
Sarım getirilir
ve böylece derginin yayın hayatında yeni bir döneme girilirken, Türkçecilik
tarihinde de yeni bir dönem başlamaktadır.
Derginin, kendi
ifadeleriyle gazetenin, ilk sayısında Müdiriyet imzasıyla yayımlanan yazıda
Hüsün ve Şiir’in devamı olduğu şu sözlerle anlatılır:
“Bugün birinci
nüshasını okuduğunuz Genç Kalemler evvelce intişar eden Hüsün ve Şiir’in bir
şekl-i mütekâmilinden başka bir şey değildir. Evet, gazetemizin heyet-i
tahririyyesi sizin evvelce tanıdığınız gençlerdir. Onlar düşündüler ki Hüsün
ve Şiir namı yalnız ihtisasata müteallik mevadda taallûk ediyor, hâlbuki
maksatları yalnız bu değildi; Hüsün ve Şiir’in şümûl-i manâsından maada
mahsulât-ı fikriyye de gazetelerinde geniş bir mevkii haizdi. Binaenaleyh
risalenin ismini değiştirdiler. Ona Genç Kalemler dediler.”
Başlangıçta Genç
Kalemler dergisinde kullanılan dil, o dönemde kullanılan dilden
farksızdır. Arapça ve Farsça sözler, tamlamalar dikkati çekmektedir. Derginin
birinci cildinin dördüncü sayısında Kâzım Nami’nin Türkçe mi Osmanlıca mı ?
başlıklı yazısı yayımlanır. Bu yazıda Kâzım Nami, kullandığımız dilin adını
sorgulamakta, bunu anlamak için önce dilin aslını aramak gerektiğine
değinmektedir:
“Söylediğimiz dile
Türkçe mi, yoksa Osmanlıca mı demek lâzımdır. Bunu anlamak için lisanımızın
aslını aramamız iktiza ediyor. Bazıları bu lisanı Türkçe, Arapça ve Farsçadan
mürekkep bir lisan olmak üzere göstermek istiyorlarsa da bu iddia fikrimizce
muvafık değildir. Dilimizin aslı Türkçedir. Bugün Osmanlılardan gayrı olan
Türklerin söylediği dil ile bizim dilimiz arasında şayan-ı dikkat farklar
varsa da bunlar, lisanın aslına tesir edecek mahiyeti haiz değildirler.
Osmanlı Türkleri bugün Bahr-ı Sefidden Bahr-i Muhit-i Kebire kadar Avrupa ve
Afrika’nın bir kısmıyla bütün Asya’nın şimal ve vasatında yaşayan aile-i azime-i
Turaniyyedendirler. Tarihin idad ettiği bir çok tekebbülat-ı şuun dolayısıyla
muhtelif tecellilerle zuhur eden bu kavmin, ırkî ve lisanî ihtilâtat ile
muhtelif kısımlar göstermesi hiçbir vakit asıllarını büsbütün kaybedecek kadar
yekdiğerinden ayrılmış olmalarını icap etmez.”
Kâzım Nami, yazısında
‘Osmanlı dili’ diye bir dilin olmadığını ve dilin sadeleştirilmesi durumunda
Türkçeciliğin daha açık bir biçimde ortaya çıkacağını, böylece kullanılan dile
Osmanlıca diyenlerin de cesaretinin kırılacağını belirterek yazısını şu
sözlerle bitirir:
“Dilimiz Türkçedir;
bütün Türk lehçeleriyle mukayese ederken buna Osmanlı Türkçesi deriz. Nitekim
Uygurların söylediği Türkçeye Uygur Türkçesi, Azerbaycanlıların söylediğine
yanlış, fakat yerleşmiş bir tabir ile Çağatay Türkçesi diyoruz.”
Derginin birinci cildi
altıncı sayının yayımlanmasıyla sona erer. Genç Kalemler dergisinin
ikinci cildinin 29 Mart 1327 tarihli ilk sayısında imza yerinde büyük bir
soru işareti bulunan Yeni Lisan başlıklı bir yazı yer almaktadır.
Gazetenin adının hemen üzerinde ise “Yeni lisanın tamimine hizmet eder”
sözü yer almaktadır.
Ömer Seyfettin
tarafından yazıldığı bilinen
bu yazıda önce eski dil üzerinde durulmaktadır:
“Eski Lisan: Nedir ?
Asla konuşulmayan, Lâtince ve İbranice gibi yalnız kendisiyle meşgul olanların
zevk ve idrakine taallük eden bir şey !... Size bunun tarihini çabucak
çizelim. Biz Asya’dan Garba, Anadolu’ya hicret etmişiz. Din ve edebiyat bize
Arabî ve Farisî öğretmiş. Hatta bir zamanlar resmî lisanımız Farisî olduğu
gibi, bir padişahımız da Arapçayı bize umumî ve millî bir lisan olarak kabul
ettirmeye kalkışmış. Hicretimizin ilk asırlarında Arabî ve Farisî bir çok
kelimeler lisanımıza girmiş. Bunun katiyen zararı yok. Lâkin edebiyat, sanat
ve dolayısıyla tezeyyün-i fikrî Arabî ve Farisî kaideler de getirmiş. Türkçe
muvazenesini kaybetmiş. Tabiata muhalif ve son derece sun’î bir hâl kesp
etmiş. Fakat nasılsa yine aslını, esası olan fiiller ve sigaların istiklâlini
muhafaza etmiştir. İşte bu istiklâldir ki bugün bize Türkçeyi tekrar eski
safiyet ve sühuletine, tabiîliğine irca etmek ümidini veriyor.”
Yazıda edebiyatımızdaki
akımların diline değinilerek bu edebî eserlerde kullanılan dil eleştirilmekte,
kullanılan dilin halk tarafından anlaşılmaz oluşu yüzünden çoğunluğun
edebiyata, kültüre ve bilimlere kayıtsız kaldığı yazılmaktadır. Bu yüzden
kitaplar satılmamakta, otuz milyonluk bir ülkede en büyük gazete bile otuz bin
basılmamaktadır. Dilde yapılması gereken değişiklikler nelerdir, Yeni Lisan
hangi esaslara göre kurulacaktır ? Bu soruların cevabı da bu ilk yazıdan
başlayarak verilmiştir:
“Konuştuğumuz lisan,
İstanbul Türkçesi en tabiî bir lisandır. Klişe olmuş terkiplerden başka
lüzumsuz zinetler asla mükâlememize girmez. Yazı lisanıyla konuşmak lisanını
birleştirirsek edebiyatımızı ihya, yahut icat etmiş olacağız.”
Aynı yazıda Yeni
Lisan’ın bir tasfiyecilik hareketi olmadığına değinilmektedir. Beş yüzyıldan
beri kullanılan Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri ve aruz veznini terk
etmenin mümkün olmadığı belirtilmekte, Mehmet Emin’in hece vezniyle yazdığı
şiirleri hiçbir şairin kabul edemeyeceği yazılmaktadır.
Yeni Lisan’da
tamlamaların Türkçe kurallara göre kurulmasıyla, Arapça, Farsça gereksiz
sözler kendiliklerinden Türkçeden ‘savuşacak’lardır. Ancak “ilmî,
fennî ve edebî ıstılahlara” şimdilik dokunulmayacaktır. Bu terimler birer
söz gibi kabul edilecektir. Tamlamalarla ilgili ilkeler şu şekilde
sıralanmıştır:
Arapça ve Farsça
kurallarla yapılan fevkalâde, hıfzısıhha, darbımesel, sevkitabiî gibi
tamlamalar dışındaki bütün tamlamalar bırakılacaktır.
Türkçe çokluk ekinden
başka ecnebî çokluk ekleri, edatları kullanılmayacaktır. Kâinat, inşaat,
maâliyat, ahlâk, Müslüman gibi klişe biçimindeki çokluklar kalacaktır.
Türkçeleşmiş olan
ama, şayet, şey, keşke, lâkin, naşi, heman, hem, henüz, bari, yani gibi
edatlar dışındaki eya, ecil, ez, min, an, ender, bâ, berây, bî, nâ, ter, çe,
çend, zihî, alâ, fî, keenne, gâh, kâr, gîn, âsâ, veş, ver, nâk, yâr gibi
diğer Arapça ve Farsça edatlar bırakılacaktır.
Yeni Lisan’ın
özellikleri için bu yazıda anılan diğer ilkeler şunlardır:
Alıntı sözlerde
Türkçenin yapısını bozan Arapça ve Farsça dil kurallarına aldırış
edilmeyecektir.
Türkçede kalacak Arapça
ve Farsça sözlerin yazılış biçimlerinin “dinî bir taassupla muhafaza
edileceği” belirtilirken Türkçe kökenli sözlerde benzerlikten dolayı
şaşırtmacalara son vermek için “huruf-ı imlâ”nın kullanılacağı
kaydedilmektedir.
Bütün bunlardan ortaya
çıkan amacın “millî bir lisan, millî bir edebiyat vücuda getirmek”
olduğuna değinilmekte ve genç kuşaklara şöyle seslenilmektedir: “Ey gençler
! Hepiniz yeni lisanı ihya ve icada çalışınız. Zekânızı, maharetinizi
dünküleri körü körüne taklide değil yeni lisanı vaz ve tesise sarf ediniz.
Yazdığınızı herkes anlarsa, severse; kitaplarınız çok satılacak, zengin
olacak, sa’yinizin mükâfatını göreceksiniz...”
Osmanlı Türkçesinde
kullanılan Arapça ve Frasça dil bilgisi kurallarının kullanımına son verilmesi
ve konuşma dilinde Türkçe karşılığı bulunan Arapça ve Farsça sözlerin dilden
ayıklanması çağrısında bulundular. Diğer yandan bütün Arapça ve Farsça kökenli
ortak sözlerin ayıklanmasını isteyen tasfiyecilerin görüşlerini de
reddediyorlardı. Eski Türkçe kökenli sözlerin canlandırılması, diğer Türk
lehçelerinden sözler alınması, Türkçe köklerden yapay yeni sözler
türetilmesine de karşı çıkıyorlardı.
Genç Kalemler
dergisinin izleyen sayılarında da Yeni Lisan yazı dizisi olarak
sürmüştür. Bu yazıların bir bölümü imza yerinde “?” ile, bir bölümü de “Genç
Kalemler Tahrir Heyeti” imzasıyla yayımlanmıştır. Bu yazıların büyük bir
bölümü Ömer Seyfettin tarafından, bir bölümü de Ali Canip, Ziya Gökalp
tarafından yazılmıştır. Bu yazılarda dilin adı, kökeni, eskiliği; Arapça,
Farsça kökenli sözler ve dil bilgisi kuralları, imlâ gibi konular üzerinde
durulmuştur.
Dergi, “Yeni Lisan” ile
ilgili ilkeleri bu şekilde ortaya koyarken, bu ilkelere uygun yazı ve şiirlere
de yer vermeye başlamıştır. İkinci cildin birinci sayısında H. Hüsnü’nün, Ömer
Seyfettin’in yazıları “Yeni Lisanla” notu ile yayımlanmıştır. Yeni Lisan
ilkelerine uymayan kimi şiir ve yazılar için de “Yeni Lisandan Evvel”
açıklaması yapılmıştır.
Genç Kalemler
dergisiyle başlayan Yeni Lisan hareketi bir anda kültür ve düşünce dünyamızı
etkiledi. Özellikle Balkanlarda yayımlanan gazete ve dergilerde yer alan yazı
ve şiirler sade bir Türkçe ile çıkmaya başladı. Ancak, Selânik’te başlayan
Yeni Lisan ve Millî Edebiyat hareketi yeni bir tartışmayı da başlatmıştı.
Köprülüzade Mehmet Fuat
Servet-i Fünun’da yazdığı yazıda dilin gelişme çizgisini çizenlerin
büyük yazarlar ve sanatçılar olduğunu belirtiyor, Ahmet Haşim’in bir şiirini
örnek göstererek Yeni Lisan taraftarlarının ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar
şiirde geçen “ab” sözünü dilimizden çıkarmayı başaramayacaklarını yazıyordu.
Sonradan Türk Dili
Tedkik Cemiyetinin (Türk Dil Kurumu) kurucuları arasında yer alacak olan Yakup
Kadri, Rübab dergisinde yayımlanan Netayiç başlıklı yazısında
Yeni Lisan hareketiyle şu sözlerle alay etmektedir:
“Yeni... Satıyorlar.
Kaça ? Nasıl, Bilmiyorum fakat satıyorlar. İki yıldır gazetelerde ilânlarını
görmediniz mi ? ‘Yeni lisan’, ‘yeni fikir’, ‘yeni hayat’...
Yalnız bir şey var, ey
görgüsüz çocuk ruhlu kimseler, yalnız bir şey var ki tatbiki sizin için biraz
güç olacak: ‘Yeni fikir’i kalıplı bir fes gibi başa giymek kolay, ‘yeni
hayat’ı alafranga bir elbise gibi sırta almak kolay, fakat ‘yeni lisan’...
Yeni lisan sizin için muhakkak kullanılması pek güç bir zinet olacaktır...
Dilimizi irsî, kisbî bütün itiyatlarından tecrit edeceksiniz, yeni lehçeniz
olacak. Meselâ ‘millet’ kelimesi bilmem nasıl bir istihale ile ‘budun’a
inkılâp edecek, ‘yaşasın millet’ diyemeyeceksiniz ‘yaşasın budun’
diyeceksiniz...
Biz Osmanlıyız ve bu
Osmanlı lisanıdır. İstiyorlar ki biz Çağatay olalım ve Çağatayca söyleyelim.
Hayır, bu kabil olmayacaktır. Hayır... Zavallı yenilik, zavallı bayramlık
elbiselere benzeyen garip yenilik...”
Bu yazılara karşılıklar
Kâzım Nami imzasıyla ve “Genç Kalemler Tahrir Heyeti” imzasıyla verilir.
Tartışmaya daha sonra Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin Beyler de katılır.
Özellikle Cenap Şahabettin alaycı ve küçültücü ifadeler kullanarak Yeni
Lisancıları eleştiriyordu. Ali Canip, Cenap Şahabettin’in yazılarına
karşılıklar verdi. Yeni Lisan hareketi üzerine yapılan bu tartışma Balkan
savaşının çıkmasıyla sona erdi. Ancak, Genç Kalemler’in başlattığı Yeni Lisan
akımı, Türkçenin sadeleşmesi yolunda önemli bir adım oldu. Dergide Yeni Lisan
ilkelerine göre yazılan yazı ve şiirler, özellikle de Ömer Seyfettin’in
eserleri, sade bir Türkçe ile her türlü edebî eserin yazılabileceği
düşüncesini Türk aydınları arasında yaygınlaştırdı.
Genç Kalemler
dergisinin başlattığı Yeni Lisan hareketinde yer alan ve eserlerinin bir
bölümü 1920’den sonra yayımlanan Ziya Gökalp’ın dil ile ilgili düşüncelerini
de bu bölümde ele almak gerekir. Genç Kalemler’in 5. sayısındaki
Yeni Lisanın Güzelliği başlıklı yazısında dilde ikili bir şekilde
kullanılan Türkçe, Arapça, Farsça kökenli sözlerle diğer ecnebî dillerden
geçen sözlerin söyleyiş özelliklerini ele almıştır. Âlimlerin sözleri
söyleyişleriyle, avamın bu sözleri söyleyişlerini karşılıklı olarak
değerlendiren Gökalp, âlimlerin kangı, kanı, dürlü; ruze, nerdüban, kûşe;
ebdal, suret, avret; bank, post, vapör biçiminde kullandığı sözleri avamın
hangi, hani, türlü; oruç, merdiven, köşe; abdal, surat, avrat; banka,
posta, vapur biçimlerinde kullandığını yazar. Avamın kullanışında bir uyum
olduğunu belirten Ziya Gökalp yazısını şu satırlarla sonlandırır:
“Ahenkli
kelimelerin, ahenksiz kelimelerden daha güzel olduğunu hiç kimse inkâr edemez.
Türkçe terkiplerin, cemlerin, edatların Arapça, Acemce terkiplerinden,
cemlerinden edatlarından daha güzel olduğu da misallerle ispat edilebilir.
Kütüp – kitaplar,
mekâtip – mektepler, lisan-ı millî – millî lisan, edebiyat-ı cedide – yeni
edebiyat, kıymetdar – kıymetli, maddiyyun – maddeci. Yeni Türkçenin eski
Türkçeden hem daha güzel, hem daha faydalı olduğu şimdiye kadar gösterilen
misallerden tamamıyla anlaşıldı. İlmin, felsefenin bütün bu teminlerine
istinat ederek biz şiddetle iddia ediyoruz: İstikbal yeni lisanındır !”
Genç Kalemler
dergisinin yayına başladığı 1911 yılında bir başka dergi, Türk Yurdu da
yayın hayatına başlamıştı. Türk Yurdu doğrudan doğruya Türkçenin
sadeleşmesi gibi bir ülküyü başlıca amaç edinmemişti, fakat derginin yayın
ilkeleri arasında hem de birinci ilke olarak sade bir dille yayımlanacağı
belirtiliyordu.
Ziya Gökalp’ın 1918’de
yayımladığı Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak adlı eserinin ikinci
bölümü dile ayrılmıştır. Türkçenin elli altmış yıldır genişlemek yolunu
tuttuğunu, yüzyılın yeni ışıkları ülkemize etki ettikçe yeni kavramları
gördüğümüzü belirten Ziya Gökalp, bu kavramlar adsız kalamayacağı için her gün
pek çok kavram, dilimizden yeni sözlerin meydana getirilmesini istediğini
yazar. Dilimiz, gelişmiş dillerle karşılaşınca da bire bir onların taklidini
yapmaktadır. “Bazen hurdabin-microscope, dürbün-telescope, şehkâr-chef
d’oeuvre, mefkûre-ideal kelimelerinde olduğu gibi lafzi (istinsah-calque)ler
yapıyor. Bazı kere de tayyare-aeroplan, tekâmül-evolution, meşrutiyet-constitution,
bediiyat-estetique tabirlerinde olduğu gibi manevi istinsahlar husule
getiriyor...”
Gökalp, dilimizi anlam
(kavramlar) açısından çağdaşlaştırmak, terim açısından İslâmlaştırmak
gerektiği gibi dil bilgisi, söz dizimi, yazım bakımından da Türkleştirmek
gerektiği düşüncesindedir. Ancak, kavramlara Türkçe karşılık bulunamazsa
Fransızca veya Rusça yerine Arapça ve Farsça olmasının daha hayırlı olacağı
düşüncesindedir. Ziya Gökalp, dilimizi Türkçeleştirirken bütün soydaşlarımızın
anlayacağı genel bir Türkçeye doğru gidilmesi gerektiğini belirtir.
İlk baskısı 1923’te
yayımlanan Türkçülüğün Esasları’nda da “Lisanî Türkçülüğün Umdeleri”
başlığını taşıyan bölümde Türkçe ile ilgili görüşlerini şöyle belirtmiştir:
1. Millî dili meydana
getirmek için Osmanlı dilini bir tarafa bırakarak, halk edebiyatına temel
vazifesini gören Türk dilini aynen kabul edip, İstanbul halkının, özellikle de
İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.
2. Halkın dilinde
karşılığı bulunan Arapça ve Farsça sözleri atmak, tamamen karşılığı olmayan
küçük farklılıklar gösteren sözleri dilimizde korumak.
3. Halk diline geçip
yapı bakımından veya anlam bakımından galat olan sözlerin bozulmuş biçimlerini
Türkçe saymak, yazılışlarını da söyleyişine uydurmak.
4. Yerlerini yeni
sözler aldığı için fosilleşmiş eski Türkçe sözleri diriltmemek.
5. Yeni terimler
bulunacağı zaman önce halk dilindeki sözler arasına bakmak, bulunmadığı
durumlarda Türkçenin yapım özelliklerine göre yeni kelimeler meydana getirmek.
6. Türkçede Arap ve
Acem dillerinin kapitülâsyonları kaldırılarak, bu iki dilin ne çekimleri ne de
tamlamaları dilimize alınmalıdır.
7. Türk halkının
bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir. Halka sevimli gelen ve yapay
olmayan her kelime millîdir. Bir milletin dili, kendisinin cansız köklerinden
değil, canlı tasarruflarından meydana gelen canlı bir organdır.
8. İstanbul Türkçesinin
ses bilgisi, biçim bilgisi ve söz varlığı yeni Türkçenin temeli olduğundan,
başka Türk lehçelerinden ne söz, ne çekim, ne edat, ne tamlama kuralları
alınamaz.
9. Türk uygarlık
tarihine ilişkin eserler yazıldıkça, eski Türk kurumlarının adları, çok eski
Türkçe sözler olarak yeni Türkçeye girecektir. Fakat bunlar terim olarak
kalacaklarından bunların gündelik hayata dönüşü fosillerin dirilmesi gibi
düşünülmemelidir.
10. Sözler
karşıladıkları anlamların tarifleri değil, işaretleridir. Sözlerin anlamları
türeyişlerini bilmekle anlaşılmaz.
11. Yeni Türkçenin bu
esaslar dâhilinde bir sözlük bir de dil bilgisi meydana getirilmeli, bu
kitaplarda yeni Türkçeye girmiş olan Arapça ve Acemce sözlerin ve tabirlerin
bünyelerine ve terkip tarzlarına ait bilgiler türetme kısmına dâhil
edilmelidir.
Ziya Gökalp, on bir
maddede topladığı dil ile ilgili bu düşüncelerini Lisan şiirinde
şiirleştirmiştir:
Güzel dil, Türkçe bize,
Başka dil, gece bize.
İstanbul konuşması
En saf, en ince bize.
Lisanda sayılır öz
Herkesin bildiği söz;
Manası anlaşılan
Lügate atmadan göz.
Uydurma söz yapmayız,
Yapma yola sapmayız
Türkçeleşmiş Türkçedir;
Eski köke tapmayız.
Açık sözle kalmalı
Fikre ışık salmalı;
Müteradif sözlerden
Türkçesini almalı.
Yeni sözler gerekse
Bunda da uy herkese;
Halkın söz yaratmada
Yollarını benimse.
Yap yaşayan Türkçeden,
Türkçeyi incitmeden,
İstanbul’un Türkçesi
Zevkini, olsun yeden.
Arapçaya meyletme
İran’a da hiç gitme;
Tecvidi halktan öğren,
Fasihlerden işitme.
Gaynlı sözler emmeyiz,
Çocuk değil, memeyiz !
Birkaç dil yok Turan’da
Tek dilli bir kümeyiz.
Turan’ın bir ili var,
Ve yalnız bir dili var.
“Başka dil var...”
diyenin
Başka bir emeli var.
Türklüğün vicdanı bir,
Dini bir, vatanı bir;
Fakat hepsi ayrılır,
Olmazsa lisanı bir.
Ziya Gökalp’ın bu
düşünceleri, o dönemdeki dil tartışmalarında önemli bir çekim merkezi hâline
gelmiş, pek çok kişiyi etkilemiştir.
Öte yandan, Tanzimat
döneminde başlayan alfabe tartışmaları İkinci Meşrutiyet döneminde ve ardından
gelen dönemlerde de hararetli bir biçimde sürmüştür. Öneriler daha çok,
harflerin bitiştirilmeden yazılmasında yoğunlaşıyordu. Hurûf-ı Munfasılacılar
diye anılan bu grubun başında Milâslı İsmail Hakkı, Necmettin Arif,
Cihangirli M. Şinasi, Ismayıl Hakkı Beyler bulunuyordu.
Hüseyin Cahit Bey ise
Tanin gazetesinde yazdığı yazılarda çekingen bir biçimde de olsa Lâtin
harflerini savunmaya başlamıştı. Celâl Nuri Bey de Tarih-i İstikbal
adlı eserinde Lâtin harflerinin alınması gerektiğini açıkça yazıyordu.
Türkçüler ise, Arap alfabesinin Rusya Türkleriyle irtibatı sağladığı için
bırakılmaması gerektiğini savunuyorlardı.
Alfabe üzerinde bu
tartışmalar yapılırken Harbiye Nazırı Enver Paşa, harflerin birbirine
bitiştirilmeden yazılması esasına dayalı olan sistemi uygulamaya koydu. Hatt-ı
Cedid, Ordu Elifbası, Enver Paşa Yazısı gibi adlarla anılan bu yazı düzeni,
biraz da tehdit altında, orduda kullanılmış, kimi askerî kitaplar bu yazı ile
basılmıştı. Bu girişim, sonuçta başarısız olacaktır.
Gerek dil, gerek alfabe
tartışmaları bitmek bilmemiştir. Osmanlı devletinin son yıllarında yaşanan
bölgesel savaşların ardından başlayan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra mütareke
yıllarında da tartışmalar sürdü. Özellikle mütareke döneminde Türkçülük ve
Türkçecilik düşüncelerine karşı saldırılar daha da arttı. Ancak, bütün bu
tartışmalar, Türkiye Cumhuriyeti devletinde gerçekleştirilecek olan Alfabe ve
Dil Devrimlerinin oluşumuna zemin hazırlayacaktı. Cumhuriyete kadar uzanan
dönemde yazı dilinde sınırlı bir sadeleşme olmuştu. Ancak, sadeleşme ile
birlikte alfabe sorunu gibi diğer sorunlar da Türkiye Cumhuriyetine aktarıldı.
Bu konuda kararlı ve sonuç alıcı adımlar Cumhuriyet döneminde atılacaktır,
ancak dil tartışmaları da bitmeyecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçe; Yazı ve Dil Devrimi
Millî Mücadele zaferle
sonuçlanmış, genç Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yapılacak pek çok şey vardı;
son yirmi yıl pek çok cephede açılan savaşlarla geçmiş, ülke işgal döneminden
sonra bağımsızlığını elde etmişti, ancak millet yokluk içerisinde, ülke harap
durumda idi. Cumhuriyetin ilânının ardından çeşitli alanlarda atılımlar
yapılırken, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, kültür
konularına büyük önem veriyor, sık sık bu konularda konuşmalar yapıyordu. Yeni
kurulan devletin kültür temelinde yükseleceğini açıkça “Türkiye
Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözü ile ortaya koymuştu.
Cumhuriyetin ilânından
bir yıl sonra, 12 Kasım 1924’te Bakanlar Kurulunun 111 sayılı kararnamesi ile
İstanbul’da Türkiyat Enstitüsü kuruldu. Enstitünün ilk müdürü, daha önce dil
tartışmalarında da yer alan edebiyat araştırmacısı Mehmet Fuat Köprülü idi.
Enstitünün amacı, eski çağlardan başlayarak Türk kültürünün çeşitli kollarında
araştırma ve yayınlar yapmaktı.
Ancak, böyle bir enstitü kurma düşüncesi cumhuriyetin ilânından çok değil
dört-beş gün sonra ortaya çıkmıştı. Gazi Mustafa Kemal, M. Fuat Köprülü’yü
çağırarak “Fuat Bey, cumhuriyeti kurduk. Artık cumhuriyeti ve devletimizi
ilmî temeller üzerinde yükseltmek zamanı gelmiştir. Lütfen İstanbul
Darülfünunu bünyesinde Türkiyat Enstitüsünü kurunuz.” talimatını verir.
İstanbul Darülfünununda on aylık bir hazırlık çalışması başlatılır. Hazırlanan
dosya Gazi Mustafa Kemal’e sunulur. Savaştan yeni çıkmış genç Türkiye
Cumhuriyetinin kıt bütçesinden 200.000 TL. tahsisat çıkarılır, böylece enstitü
kurulur. M. Fuat Köprülü, enstitünün ambleminin nasıl olması gerektiğini
sorduğunda, Gazi Mustafa Kemal, Türkiyat Enstitüsünün amblemini şöyle
tanımlar: “Fuat Bey ! Karlı Tanrı Dağları’nın önünde elinde meşale tutan
bir bozkurt olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi
olsun. Ergenekon’dan çıkmamızda kılavuz olan bozkurt Türklüğün Anadolu
topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin.”
Türkiyat Enstitüsünün kuruluşu, Gazi Mustafa Kemal’in daha sonra dil ve tarih
alanlarında yapacağı çalışmaların ilk işaretiydi.
Ulusal devleti tarihî
temellere ve coğrafî bütünlüğe dayandırmak düşüncesi ile Atatürk’ün ortaya
koyduğu ve Afet İnan’ın savunduğu “Genel Türk Tarihi Tezi”ne göre
Türkler Anadolu’da devlet kuran ilk ulustu. Osmanlı döneminde batıda ileri
sürülen, hatta Anadolu’nun işgaline sebep gösterilen, Türklerin sarı ırktan ve
Avrupa anlayışına göre ikinci sınıf bir insan tipi olduğu, sonradan gasp
ettikleri Anadolu topraklarında köklü bir haklarının bulunmadığı iddialarına
karşı geliştirilen bu tarih tezinde Anadolu’nun Türklüğü Sümerlerin ve
Hititlerin Turanî kavimlerden olduğu düşüncesi ile kanıtlanmaya çalışılmıştır.
Afet İnan, bu tezi şöyle özetler: “Türk çocuğu yakın bir tarihte göç etmiş
olmakla bu vatanın hakikî sahibi olamaz: Bu fikir tarihen, ilmen yanlıştır.
Türk brakisefal ırkı Anadolu’da ilk devlet kuran bir millettir. Bu ırkın
kültür yurdu ilk zamanlarda, iklimi müsait olan Orta Asya’da idi. İklim tabiî
şartlar dâhilinde değişti. Taşı cilâlamayı bulan, ziraat hayatına erişen,
madenlerden istifadeyi keşfeden bu halk kütlesi göç etmeye mecbur kaldı. Orta
Asya’dan şarka, cenuba, garpta Hazar Denizi’nin şimal ve cenubuna olmak üzere
yayıldı. Gittikleri yerlere yerleştiler, kültürlerini oralarda kurdular. Bazı
mıntıkalarda otokton oldular, bazılarında otokton olan diğer bir ırk ile
karıştılar. Avrupa’da tesadüf ettikleri ırk tipi dolikosefal idi. Irak,
Anadolu, Mısır, Ege, medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal
ırkın mümessilleridir. Biz bugünkü Türkler de onların çocuklarıyız.”
Tarih alanında yürütülen çalışmalar, dil alanındaki çalışmalara da temel
teşkil edecekti.
Cumhuriyetin ilânından
sonra dil konusunda tartışmalar daha çok imlâ ve alfabe üzerine yoğunlaşmıştı.
Osmanlı devletinin son yüzyılında başlayan alfabe tartışmaları, yazı
devriminin yapıldığı 1928’e kadar sürmüştür. Yazarlar arasında dil
tartışmaları, az da olsa sürüyordu.
Rıza Nur’un 1920’deki
Maarif Vekilliği sırasında yazı sorunu ele alınmadan önce, dili arındırma
yönünde bir karara varılmış ve özel bir yönetmelikle Anadolu ağızlarındaki
Türkçe sözlerin derlenmesine başlanmıştı. Bu yıllarda Besim Atalay, Hars
Müdürü olarak, yapılan çalışmaları yönetmiş; küçük ölçüdeki bu derleme, birkaç
yıl içerisinde tamamlandıktan sonra, 1925’te, toplanan söz ve deyimlerin
sınıflandırılmasına başlanmıştı. Bu çalışmayı yapanların başında Ahmet Saffet
bulunuyor, denetleme ve genişletme işini de Velet Çelebi, Hasan Fehmi gibi
tanınmış bilginler yapıyordu. Yazı Devrimi sırasında 1928’de kurulan Dil
Encümeninde derleme işini üzerine alan Ragıp Hulûsi, 1929-1930 yıllarında yeni
derlemeler yaptırmıştı. Bu gereçleri değerlendiren Hamit Zübeyir ile İshak
Refet, 1932’de Anadilden Derlemeler adı altında bir sözlük
yayımlamışlardı.
Dil sorunu konusunda,
Sarf Encümeni, 1920’den başlayarak Sarf ve Nahv-i Türkî başlıklı dört
defter çıkarmış, 1923’te de Maarif Vekâleti, Velet Çelebi’nin Türk Diline
Medhal adlı kitabını yayımlamıştı. Tunalı Hilmi Bey, Türkçenin özleşmesi
konusunda ilk yasal girişimi başlatan kişi olarak görülür. Daha cumhuriyet
bile ilân edilmeden, 1923 Ağustosunda
Türkiye Büyük Millet Meclisine Türkçe Kanunu önerisi vermiştir. Bu öneriye
göre, Maarif Vekilliğinde bir Türkçe komisyonu kurulacak, terimler
Türkçeleştirilecek, okul kitapları öz Türkçe kurallara göre hazırlanacak, bu
kurallara uyması durumunda gazete ve dergilere yayın hakkı verilecek, resmî
yazılar buna göre yazılacak, kanunlar da Mecliste bu yolla hazırlanacaktı.
Ancak bu öneri, ortam hazır olmadığı için gerçekleşememiştir. Tunalı Hilmi
Beyin bu isteği, Türkçenin özleşme hareketinde sonuçsuz kalan bir adım
olmuştur.
1922 yılının Ekim
ayında Gazi Mustafa Kemal, Bursa öğretmenleriyle yaptığı görüşmede, Türkçeyi
Arapça kalıplardan kurtarma düşüncesini savunur. Türkçe ile ilgili olarak,
dilin türeyişi konusunda 1922’de Samih Rifat’ın Tasrîf-i Hurûf Kanunları
adlı kitabı yayımlanır.
Yazı Devrimi
Hiç kuşkusuz, Dil
Devrimine giden yolda en önemli adım Yazı Devrimidir.
Yüzyıllardır kullanılan bir yazının değiştirilmesi öyle kolay bir iş değildi.
Ancak, bu konudaki tartışmalar yazımızın önceki bölümlerinde gördüğümüz gibi
Osmanlı devleti döneminde başlamış, yazının değiştirilmesi düşüncesinin her
geçen gün kamuoyunda biraz daha ağır bastığı görülmüştür.
Yirminci yüzyılın
başlarında Türk soylu halkların büyük bir çoğunluğu Arap kaynaklı yazıyı
kullanıyordu. Arapça için belki mükemmel olan Arap yazısı Türkçe için ve bütün
Türk soylu halkların dilleri için hiç de uygun bir yazı sistemi değildi.
Arapçada ünlü sayısı son derece az iken, Türk lehçelerinde ünlü sayısı sekiz,
dokuz, hatta on olabilmektedir. Yazının Türkçe için yetersizliği öteden beri
tartışılıyordu. Arap kaynaklı Osmanlı yazısında oldu’nun yazılışı ile
öldü’nün yazılışı; kol ile kul’un yazılışı, göl
ile gül (gülmek fiili)’ün yazılışı, güz ile göz’ün
yazılışı birbirine karışıyordu. Sözlerdeki ünlüler birbiriyle karışıyor,
okumak bilmece çözmeye dönüşüyordu. Osmanlı yazısında ünlülerle ilgili bu
güçlüklerin yanında bazı ünsüzlerin yazıda gösterilişinde de güçlükler
yaşanıyordu. Söz gelişi /k/ ile /g/ ünsüzleri Osmanlı yazısında aynı harfle (kef
harfiyle) yazılıyordu. Bu durumda da kör ile gör’ün yazılışı,
köz ile göz’ün yazılışı, kül ile göl’ün yazılışı hep
birbirine karışıyor, bu sözlerin ne olduğu da ancak cümlenin veya metnin
bağlamından çıkarılıyordu.
Lâtin yazısına geçen
ilk Türk halkı Yakutlardır. 1917-1918 yıllarında Yakutlar Lâtin yazısını
kullanmaya başlamışlardır. 1926’da Bakû’de Birinci Türkoloji Kongresi yapıldı.
Türkiye’den Köprülüzade Mehmet Fuat ve Hüseyinzade Ali Beylerin katıldığı bu
kongrede uzun tartışmalardan sonra Lâtin kaynaklı bir alfabe benimsendi ve
buna Birleştirilmiş Türk Elifbası adı verildi. Bu alfabe aşamalı olarak
Sovyetlerdeki Türk Cumhuriyetlerince kullanılmaya başlandı. 1927’de
Azerbaycan’da Lâtin yazısı kullanılmaya başlanmıştı.
Gazi Mustafa Kemal’in
1927’de Nutuk’u okuduktan sonra, alfabe tartışmaları alevlenmişti. Türk
Ocaklarının Merkez ve Hars Heyetleri toplantısında, 8 Ocak 1928’de, Adalet
Vekili Mahmut Esat, Lâtin harflerinin kabulünü hararetle istediğini bildirmiş,
8 Mart 1928’de de Başvekil İsmet Paşa Lâtin harflerini överek bu konuda
bilginlerin düşüncesini sormuştur. 3 Şubat 1928’de İstanbul’da hutbe Türkçe
olarak okunmaya başlanmış, aynı yılın 24 Mayısında da Türkiye Büyük Millet
Meclisi, yazı devriminin öncüsü olarak Lâtin rakamlarını kabul etmişti. Bu
tarihten birkaç gün önce, 20 Mayısta, Maarif Vekili Mustafa Necati’den
Başvekâlete gelen bir tezkere ile “Lisanımızda Lâtin harflerinin suret ve
imkân-ı tatbîkini düşünmek üzere, mebus Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Ruşen Eşref
ve Darülfünun Müderris Muavini Ragıp Hulûsi ve sabık Darülfünun
muallimlerinden Ahmet Cevat ve muallimlerden Fazıl Ahmet, Hariciye
memurlarından İbrahim Grandi, Talim ve Terbiye Reisi Mehmet Emin, azadan İhsan
Beylerden mürekkep bir heyetin teşkilinin muvafık görülmekte olduğu”
bildirilmişti. Maarif Vekâleti, Başvekâletin onayını 27 Mayıs 1928’de almış,
26 Haziran 1928’de de kurul, bakanlık binasında ilk toplantısını yapmıştı. 16
Haziran 1928’de Konya’dan başlayarak yurt gezisine çıkan Maarif Vekili, 10
Temmuzda Dolmabahçe Sarayı’na gelerek gezisinden edindiği izlenimleri Gazi
Mustafa Kemal’e bildirmişti. İsmet Paşa da 17 ve 19 Temmuzda Dil Heyetinin
toplantılarına katılarak çalışmaları konusunda bilgi almıştır. Dil Encümeni
adıyla da anılan Dil Heyeti iki kola ayrılmıştı. Bu kollardan biri yazı,
diğeri de dil bilgisi üzerine çalışıyordu.
Alfabe yasası çıkmadan
önce Gazi Mustafa Kemal, 9 Ağustosu 10 Ağustosa bağlayan gece Sarayburnu’nda
yaptığı konuşmada yeni Türk harflerinin kullanılmaya başlanacağını açıkça
söylemişti. Bu tarihten sonra Dolmabahçe Kurultayı düzenlenmiş, kabul edilecek
yeni harflerle ilgili çalışmalara başlanmıştı. Gazi Mustafa Kemal, çıktığı
yurt gezilerinde yeni harfleri halka tanıtmaya başlamıştı. Bu çalışmalar,
yasanın başarıya ulaşmasına zemin hazırlıyordu.
Dil Encümeni
çalışmalarını tamamlar ve Gazi Mustafa Kemal’in düzeltmeleriyle yeni Türk
alfabesine son şekli verilir. 22 Eylül 1928’de Başbakanlığa bir tezkere ile
sonuç bildirilir. Bu tezkereden sonra, Maarif Vekâleti, Türk Harfleri Kanun
Tasarısını, Dil Heyeti de İmlâ Lûgati’ni hazırlamıştı.
1 Ekim 1928’de
tamamıyla Lâtin esaslı Türk harfleriyle basılan ilk dergi Türkçe Gazete
yayımlanır. 2 Ekim 1928’de yapılan öğretmenlerin yazı sınavında da yüzde 95
başarı sağlanır. 1 Kasım 1928 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul
edilen ve 3 Kasım 1928’de yayımlanan Resmî Gazete ile yürürlüğe giren 1353
sayılı yasayla Lâtin harflerine dayalı yeni Türk alfabesi uygulamaya konulur.
1928 yılının ikinci
yarısında yayım yapmaya başlayan Dil Heyeti, Aralık ayı sonuna dek altı kitap
yayımlar: Elifba Raporu; Gramer; Halk Dershanelerine Mahsus
Türk Alfabesi; Yeni Türk Alfabesi. İmlâ ve Tasrif Şekilleri;
Yeni Yazı ile Kırâat; Dil Encümeni Alfabesi.
3 Kasım 1928 günü,
Resmî Gazetede yayımlanan Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Yasa,
getirdikleri sınırlı olan, belirli olayları veya kişileri konu alan herhangi
bir yasa değildi. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1928 günkü
oturumunda görüşülerek kabul edilen ve 3 Kasım 1928’de yürürlüğe giren yeni
Türk harfleriyle ilgili yasa, toplum hayatında yeni ufuklar açacak, Türk
milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak, milletçe aydınlanmasını
sağlayacak bir yasaydı.
Aslında bu, Türklerin ilk
alfabe değişikliği de değildi. Daha önce de çeşitli alfabeler kullanılmış,
zaman içerisinde alfabeler değiştirilmişti. Ancak, tarihte yaşanan bu alfabe
değişiklikleri uzun bir süreçte gerçekleşmiş, çeşitli coğrafî sahalarda aynı
zamanda değişik alfabeler kullanılmıştı. 3 Kasım 1928’de ise yürürlüğe giren
bu yasayla bir millet topyekûn alfabe değişikliğini birkaç ay gibi kısa bir
süre içerisinde gerçekleştirmiştir. Bu kadar kısa sürede ve topluca yapılan
alfabe değişikliğinin başarıyla gerçekleşmesinin ardında Gazi Mustafa Kemal’in
kararlılığı, azmi ve kültür konusuna verdiği önem bulunmaktadır.
Yeni Türk yazısının bu
kadar kısa süre içerisinde büyük bir hızla öğrenilmesinin ve çabucak
benimsenmesinin ardında ise bu yazının Türkçeyi en iyi şekilde ifade eden bir
yazı olması gerçeği yatmaktadır. Yeni Türk yazısında 29 harf bulunmaktadır.
Matbaa yazısında harflerin kelime başında, kelime ortasında ve kelime sonunda
yazılışları için ayrı ayrı şekiller bulunmamaktadır. Kelimenin neresinde
olursa olsun matbaa yazısında harflerin tek bir yazılış şekli bulunmaktadır.
Arap kökenli Osmanlı alfabesinde matbaa yazısında bile her harfin kelime
başında, ortasında ve sonunda yazılışı için farklı şekilleri
bulunabilmekteydi. Bu durum, yazıda şekil kalabalıklığını ortaya çıkarmaktan
başka bir işe yaramıyordu. Osmanlı yazısındaki o günün basım evlerinde
dizginin elle yapıldığını, harflerin teker teker alınarak bir araya
getirildiği düşünülecek olursa, bir kitabın veya bir gazetenin dizgisinin ne
kadar güç bir iş olduğu anlaşılacaktır. Kullanılan yeni yazıdaki her harfin
bir ses değerinin olması, harflere iki veya daha fazla sesi gösterme veya bir
sesi birkaç harfle gösterme görevinin yüklenmemiş olması, okumayı ve yazmayı
son derece kolaylaştırmıştır. Yeni Türk yazısının bir başka önemli
özelliği, harflerin yazılışında sözlerin şekil bütünlüğünün korunmasıdır.
Osmanlı yazısında bazı harfler kendilerinden sonra gelen harflerle
bitişmemekteydi. Arap alfabesinin özelliğinden kaynaklanan bu durum, sözlerin
şekil bakımından bölünmesine yol açıyordu. Bitişmeyen harften sonra bırakılan
boşluk, sözler arasında bırakılan boşluğa benziyordu. Böyle bir durumda
okuyucu, bir sözü bitişmeyen harf yüzünden iki ayrı söz gibi görüyordu.
Sözlerin şekil bütünlüğünü bozan bu durum, Osmanlı yazısında yanlış okumalara
yol açıyordu. Kullanmakta olduğumuz yeni yazıda kelimelerin bütünlüğünü bozan
ve yanlış okumaya yol açan yazım özelliği bulunmamaktadır.
Yeni Türk harflerinin
kabulünden sonra ülkede büyük bir seferberlik başlatıldı. İngiliz gazeteleri
Türkiye’deki yazı değişikliği çalışmalarını okuyucularına “Türkler topyekûn
bir kültür seferberliği başlattılar” cümlesiyle duyurdular. Mustafa
Kemal’in, il il, kasaba kasaba dolaşarak elinde tebeşir tahta başında bakkala,
kasaba, işçiye, erkeğe, kadına okuma yazma öğrettiği bu haberlerde yer
alıyordu. Dünya, ilk defa bir cumhurbaşkanının elinde tebeşir halka okuma
yazma öğrettiğini görüyordu.
Yasanın çıkarılmasından
sonra yasa hükümleri hemen işletilmeye başlandı. Yasada devlet dairelerinde 1
Ocak 1929’dan itibaren eski yazının kullanılmasına son verileceği
bildiriliyordu. 1 Ocak 1929 tarihinde bütün devlet dairelerinde yeni Türk
yazısının kullanımına başlandı. Yeni yayımlanacak kitapların yeni Türk
yazısıyla yayımlanması mecburiyeti getirildi. 1929 yılının Haziran ayında tapu
senetleri, nüfus ve evlenme cüzdanları, askerlik belgeleri yeni Türk yazısıyla
işlendi. Devlet dairelerindeki daktilolar sür’atle değiştirildi.
Basın kuruluşları da 1
Aralık 1928 günü bütün Türkiye’de yeni Türk harfleriyle yayın yapmaya
başlamıştı. Gazeteler, dergiler artık yeni harflerle basılmış bir şekilde
okuyucusuna ulaşıyordu. İlk günlerde gazetelerin baskı sayısında ve satış
sayısında bir düşüş olduğu görüldü. Bunun sebebi pek çok gazetenin yeni
harflerle basım yapabilecek teknik donanıma sahip olmamasından
kaynaklanıyordu. Hükûmet bütün ekonomik sıkıntılara rağmen gazete ve dergilere
aylık maddî yardımda bulunmaya başlamıştı.
Yeni harflerin kabul
edilmesiyle birlikte yeni Türk yazısıyla basılmış kitap yayımı hemen başladı.
Yeni bir yazıya geçilmesine rağmen kitap yayımında azalma olmadığı gibi büyük
bir artış da görülüyordu. 1876’dan 1928 yılına kadarki elli iki yıllık dönemde
yaklaşık 27.000 kitap yayımlanmıştı. Bu yılda ortalama 519 kitap demekti. Yeni
bir yazıya geçildikten sonra 1928-1938 yılları arasındaki on yıllık dönemde
15.244 kitap yeni harflerle yayımlanmıştır. Bu dönemde bir yılda yayımlanan
kitap sayısı ortalama olarak 1524’tür ki bu oran 1928 öncesi dönem için bir
yılda yayımlanan kitap sayısının üç katı demektir.
Devlet dairelerinde
kurslar düzenlendi. Milletvekilleri, bakanlar, müdürler, memurlar,
müstahdemler yeni yazıyı en kısa sürede öğrendiler. Yeni yazıyı öğrenenlerin
ilk sınavı yasanın çıkarılmasından altı gün sonra yapıldı. 3 Kasım 1928’de
yeni harfler kabul edilmiş, bu harflerden sınavlar 9 Kasım 1928’de başlamıştı.
Okullarda ise uygulama daha yasa çıkmadan başlamıştı. Ekim ayı başında okullar
açılmış ve elde henüz yeni yazının alfabe kitabı, okuma kitabı olmadan yeni
harflerin öğretilmesi işine girişilmişti. Öğretmenler yasanın çıkarılmasını
beklemeden, Atatürk’ün Ağustos ayı başında verdiği işaretle okullarda yeni
yazıyı öğretmeye başladılar.
Yasanın
çıkarılmasından dört gün sonra 7 Kasım 1928’de başbakan İsmet İnönü Türkiye
Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada halkın yeni harfleri öğrenmesi için
Millet Mektepleri açılacağını söyledi. Böylece, yeni yazıyı sadece devlet
görevlileri ve öğrenciler değil milletin tamamı öğrenecekti. Amaç, okuma yazma
oranını artırmak, milleti cehaletten kurtarmaktı. Millet Mektepleri 1 Ocak
1929 günü resmen açıldı. Kadın erkek, genç yaşlı demeden herkesin Millet
Mekteplerinde yeni yazıyı öğrenmesi amaçlanmıştı. İllerdeki, ilçelerdeki
Millet Mekteplerinin açılışları bir törenle yapılıyordu. Öğretmen, okuma yazma
ve yeni Türk harfleri konusunda bir konuşma yapıyor, ardından Atatürk’ün Türk
harfleri konusundaki konuşmasının yer aldığı Gazi Hitabesi Plâğı
dinletiliyordu. Plâğın dinlenmesinden sonra açılış tamamlanmış oluyor,
derslere başlanıyordu. Yeni Türk harflerini bilmeyen, hiçbir okula veya
memuriyete devam etmeyen 16-40 yaş arasındaki her Türk vatandaşı bulunduğu
mıntıkada açılacak olan Millet Mektebine devam etmekle mükellef kılındı. Eski
yazıyı bilenler iki aylık öğretimden geçiriliyordu. Eski yazıyı bilmeyenler
ise ayrı bir programda dört aylık kursa devam ediyordu. Kursların sonunda
yapılan sınavda başarılı olanlara diploma veriliyordu. Millet Mekteplerine bir
ay içinde 856.000 kişi kaydoldu. Beş yıl içinde 2.305.924 kişi Millet
Mekteplerinden mezun oldu. Okul çağındaki öğrenciler ve devlet dairelerinde
çalışanlar, bu sayıya dâhil değildir.
Millet Mektepleri gibi,
Türk Ocakları, Halkodaları, Halkevleri de çeşitli zamanlarda açtıkları
kurslarla okul çağı dışındaki yurttaşlarımız için okuma yazma kursları
düzenlemişlerdir.
Devlet dairelerindeki
makam adlarının levhalarının yeni yazıyla yazılması sırasında bir başka iş
daha yapıldı. Yıllarca Farsça tamlama şeklinde kullanılan daire adları
Türkçenin söz dizimi özelliklerine uygun hâle getirildi: Kalem-i mahsusa
hususî kalem olarak, müessesat-ı diniyye müdiriyeti
dinî müesseseler müdürlüğü olarak, emval-i eytam müdiriyeti
yetim malları müdürlüğü olarak, kısm-ı siyasî
siyasî kısım olarak değiştirildi. Kelimeler Türkçeleştirilmese bile
tamlamalar Türkçeye uygun hâle getirilmiş oluyordu. Bu değişiklikler,
1932’deki özleştirme akımının ilk işaretleri idi.
Türk Dil Kurumunun Kuruluşu
Yazı Devriminden sonra
Dil Heyeti dağılmamış, yeni üyelerin katılmasıyla genişletilmişti. Çoğunlukla
Dil Encümeni, kimi zaman Dil İstişâre Heyeti veya Türk Dili Lûgati Encümeni
adıyla tanınan kurulun kullandığı mektup kâğıdının başlığından anlaşıldığına
göre, resmî adı daima Dil Heyeti olmuştur. Heyetin yeni üyeleri Ahmet Rasim,
Reşat Nuri, Celâl Sahir, Velet Çelebi, İsmail Hikmet, Besim, İbrahim Necmi,
Hamit Zübeyir, Hasan Fehmi, İshak Refet, Mehmet Baha, Yaşar Beyler ile Ankara
Etnografya Müzesi Müdürü Gyula Mészáros idi. Kurul, Ankara’da Mithatpaşa
Caddesi’ndeki binada çalışmış, Talim Terbiye Heyeti başkanı Mehmet Emin Bey
toplantılara başkanlık etmişti.
1928 yılı sonunda, yazı
sorunundan dil sorununa geçilecektir. 1928 yılının Aralık ayında terimlerin
Türkçeleştirilmesi sorununu görüşmek üzere, İstanbul Darülfünununda 15 üye,
Darülfünun Emini Prof. Dr. Neşet Ömer’in başkanlığında toplanmış ve bulunan
karşılıklar Ankara’daki Dil İstişâre Heyetinin onayına sunulmuştu. Bu kurul,
İcra Vekilleri Heyetinin 5 Aralık 1928 günkü kararı üzerine Maarif Vekâletince
kurulmuştu. Kurulun görevleri şunlardı: 1. Bütün okul kitaplarının temelini
oluşturacak iyi bir dil bilgisi kitabının hazırlanması. 2. Temel
gereksinimlere cevap verebilecek bir Türkçe sözlüğün hazırlanması. Sözlüğün
hazırlanmasında elden geldiğince Arapça ve Farsça yabancı sözlerin yerine halk
dilinden ve eski kitaplardan seçilecek Türkçe sözlerin konulması. 3. İstanbul
ağzına göre imlâ kurallarının belirlenmesi.
Dil İstişare Heyeti ilk
iş olarak, yeni alfabenin kabulünden sonra, eski Dil Heyetinin ele aldığı
“İmlâ Lûgati”nin hazırlanmasını hızlandırmıştır. Çalışmaların başında, bu iş
için Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî’siyle Mehmet Baha’nın Yeni
Türkçe Lûgat’ini esas almıştır. 29 Ekim 1928’e dek 25.000 sözden oluşan bu
İmlâ Lûgati her hafta 5 formalık fasiküller hâlinde yayımlanmış ve
kitap 12 Aralık 1928 tarihli bir ön sözle piyasaya çıkmıştır. Ön sözün altında
Ahmet Cevat, Ahmet Rasim, Celâl Sahir, Falih Rıfkı, Fazıl Ahmet, İbrahim Necmi,
İbrahim Osman, İsmail Hikmet, Mehmet Baha, Mehmet Emin, Mehmet İhsan, Ragıp
Hulûsi, Ruşen Eşref, Yakup Kadri imzaları bulunmaktadır.
Bu İmlâ Kılavuzundaki
ön söz, Türkçemizdeki sözleri şöyle sınıflamıştı: 1. Halkça benimsenen sözler,
2. Yazarlarca kabul edilip halkça benimsenmeyen sözler. Birinci kümede şunlar
yer almıştır: 1. Türkistan’dan gelen ve Türk aslından olan sözler. 2. Anadolu
kıyıları ile Rumeli’nin ele geçmesi sonucu olarak Türkçeye giren sözler; 3.
Batı kökenli olan sözler. İkinci kümede de şunlar yer almaktaydı. 1. Arap ve
Fars aslından olup halk dilinde yaşayan sözlerin yerini tutmak üzere eski
yazarlarca kullanılan sözler. 2. Türkçeleri bulunmadığından dolayı eski ve
yeni Türk yazarlarınca kabul edilen Arap ve Fars kökenli sözler. 3. Yeni bilim
kollarıyla ilgili terimler için Arapça köklerden Türk bilginlerince türetilmiş
sözler. 4. Ya hiç Türkçeleri olmayan ya da Arapça köklerden yapılan sözlerin
daha kolay anlaşılan Fransızca, Almanca ve İngilizceden alınmış karşılıkları.
Encümen, birinci
kümedeki sözleri, halkça benimsenmiş olduğu için, ulusun malı saymış ve
kılavuzda bunlara yer vermiş, Türkçe kökenli hiçbir sözü atmamıştı. İkinci
grupta yer alan sözlere ise başka işlem yapmak gereğini duymuştu: Yazı dilinde
önemli bir özelliği ve anlatış gücü olmayan sözleri önemsememiş, fakat öz
Türkçede karşılıkları bulunmadığından veya bilimsel bir yolla yapılmış Türkçe
sözlerle anlatılamadığından dolayı, şimdilik gerekli görülen sözlere, hangi
asıldan olursa olsun, dokunmamış ve bunları kılavuza almıştı. 1928 yılı
sonunda yayımlanan İmlâ Lûgati, 1941’e dek dairelerde ve okullarda
kullanılmıştı. Encümen 1929 yılında, Türkçede Kelime Teşkiline Yarayan
Lâhikalar adıyla bir kitapçık yayımladı.
17 Şubat 1929’da,
Ankara’da, Başvekil İsmet Paşanın başkanlığında bir toplantı yapılmıştı. Talim
ve Terbiye Heyeti üyeleri, Dil Heyeti, Darülfünun müderrisleri, Güzel Sanatlar
Akademisi temsilcilerinin katıldığı toplantıda bir “Türk Sözkitabı”nın
hazırlanması karar altına alınmış, bu alanda çalışacak olanlara “dili saf
olarak meydana çıkarmak” yönergesi verilmişti. Tasarlanan sözlüğe girecek olan
terimlerin düzenlenmesi işini Darülfünun üzerine almıştır.
Bu girişimi ve
girişimin amacını Falih Rıfkı Atay, şöyle anlatır:
“Dil meselesi ilk
önce Başvekil İsmet Paşa’nın bir parolası ile doğmuştur. İsmet Paşa:
-Larousse’un bir
türkçesini yapınız, diyordu.
Başvekilin iddiası sade
idi: İki ciltlik Larousse lûgatinin kelimeleri türkçede karşılanmalıdır...
Larousse tercümesine
başlanınca Osmanlıcanın fakirliği hemen meydana çıktı. Birçok kelimeye ihtiyaç
vardı: Bunlar ya eski metinlerde bulunacak, yahut yeniden yapılacaktı.”
Fransızcadan Türkçeye
ve Türkçeden Türkçeye sözler üzerinde çalışan Dil Encümeni 1931 yılı ortasına
dek 50.000 sözü gözden geçirmiş, birkaç binini baskıya hazırlamıştı. Ancak, bu
çalışma bir sonuca ulaşamadan ödeneğin kesilmesi üzerine Encümen dağılmak
zorunda kalır.
1932’ye gelene kadar
dille ilgili kimi yayınlar dikkati çeker. Ali Ekrem’in dili arılaştırma
konusunda tutucu olan Lisanımız kitabı, Prof. Yusuf Ziya’nın dil
karşılaştırmalarına girişen Yunandan Evvelki Türk Medeniyeti adlı
incelemesi ve İshak Refet’in Dil Kavgası adlı tartışma yazısı
basılmıştır. Bu kitaplar arasında öyle bir kitap vardı ki içeriğinin yanı sıra
Gazi Mustafa Kemal’in bu esere yazdığı küçük bir yazı bu kitabı Türk dili
tarihi açısından önemli kılacaktı. Prof. Sadri Maksudi, 1930 yılı sonlarına
doğru Türk Dili İçin: Geçmişteki, Bugünkü ve Gelecekteki Yazı Dilimiz
Üzerinde Düşünceler adlı kitabını Türk Ocaklarının yayın dizisi arasında
yayımlamıştı. Gazi Mustafa Kemal, bu kitabın başına şu sözleri yazdı:
“Millî his ile dil
arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin
inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir;
yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını
bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Gazi M. Kemal
Bu öz deyişinin başında
2 Eylül 1930 tarihi yazılıydı. İşte bu sözler, 1932 yılının yaz aylarında
yapılacak girişimin ana düşüncesini oluşturuyordu. Ümmet toplumundan ulus
toplumuna geçişte tarih ve dil birliğinin sağlanması gerekliydi. Bunun
bilincinde olan Gazi Mustafa Kemal, tarih ve dil konularında araştırma yapmak
üzere birer cemiyet kurulması düşüncesindeydi. Türk tarihi ile ilgili bilimsel
çalışmalar yapmak üzere önce Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti 19 Nisan 1931’de
kurulur. 2-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında da I. Türk Tarih Kurultayı
toplanır. Kurultay hazırlıkları sırasında dil sorunu da gündeme gelir.
“1932 Temmuz ayında
toplanacak olan Birinci Türk Tarih Kurultayı’nda okunacak tezlerin,
Kurultay’dan önce, tartışmaları Atatürk’ün huzurunda yapılıyordu. İşte bu
tarih çalışmaları ilerlerken Atatürk dil meselesini de ele almak gerekliliğini
duymuştu.
Çünkü tarihî konuların
işlenmesi sırasında filolojik, etnolojik araştırmaların zarurî olduğu meydana
çıkıyordu. Atatürk dil nazariyelerini izah eden kitapları okuyor ve her tarihî
konu içinde dil belgeleriyle halledilecek meseleler olduğunu görüyordu. İşte
bu Birinci Türk Tarih Kurultayı’nın hazırlıkları sırasında, bu meselelerle
meşgul oluyordu.
Tarihe yardımcı olacak
dil incelemelerini aynı kurum içinde birçok kol olarak ayırmayı konuşmalarımız
arasında bana telkin ediyordu”.
Tarih Kurultayı’nı
büyük bir dikkatle takip eden Atatürk, bildirilerin sunulması sırasında dil
sorununa yeniden eğilme fırsatı bulmuştu. Bildirilerini sunan değişik
kuşaklardan tarihçilerin dilleri, özellikle kullandıkları tamlamaların
farklılığı, dilin ön plâna alınması düşüncesini uyandırmıştı. Hatta Gazi
Mustafa Kemal’e göre, bu işte hiç gecikilmemeliydi. Başlangıçta dil sorununun
Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti bünyesinde bir kol olarak ele alınması düşünülür.
Ancak, dil sorunu başlı başına ele alınması gereken bir konudur. Nitekim Tarih
Kongresi’nin sonlarını Prof. Âfet İnan şöyle anlatır:
“Tarih Kurultayı’nın
bitmek üzere olduğu günlerde, dil incelemeleri için ayrı bir teşekkülün lüzumu
üzerine bana sorular sormaya başlamıştı... Benim bu hususta cevabım şu
olmuştu: ‘Dil, tarihten ayrı bir metot ile incelenmesi gereken bir konudur.”
Kurultay’da seçilen
Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin üyeleri 11 Temmuz 1932 günü Gazi Mustafa Kemal
tarafından Köşk’e davet edilmişlerdi. Âfet Hanım, Yusuf Akçura, Samih Rifat,
Sadri Maksudi, Hamid Zübeyr ve Macar Profesör Zayti Frenç’in de aralarında
bulunduğu bir kurul, gelecek yıla yetiştirilecek büyük tarih kitabının
bölümlerini ve bunları kimlerin yazacağını konuşuyorlardı. Akşamüzeri
toplantıya Ruşen Eşref Bey de Gazi’nin özel konuğu olarak çağrılır. Ruşen
Eşref Ünaydın, anılarında Türk Dil Kurumunun kuruluşuna nasıl karar
verildiğini şu sözlerle anlatır:
“Akşamüzeri
Çankaya’ya gittim. Kendileri birkaç vakittir Yeni Köşk’e geçmişlerdi. Yukarı
katta, kitap odasının yanında çalışma salonunda huzurlarına çıktım... Salonun
orta yerinde uzun masasının başında oturuyorlardı. O masanın etrafında Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti azaları da vardı... Tarih konuşması bitmek üzere iken
Gazi hazretleri, oradakilere sordular:
-Dil işlerini düşünecek
zaman da gelmiştir. Ne dersiniz.”
Dil Encümeni görev
yaptıktan bir süre sonra, çalışma hızını kaybetmiş, tahsisatı kesilmişti.
Kısacası Encümen artık çalışmıyordu. Bunları yakından bilen Atatürk, o akşam
Köşk’te hazır bulunanlara düşüncelerini şöyle açıklar:
“Öyle ise, Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı
Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.”
Böylece bir dil
“cemiyet”inin kurulması için ilk adımlar atılır. Ancak, hareketin çok çabuk
gerçekleşmesini isteyen Gazi, bu arzusunu hazır bulunanlara söylediği şu
sözleriyle belirtir:
“Yarın Hükûmete
istida verip Cemiyet’in iznini almalı. Fakat bunun için daha önce bir reis,
bir de umumî kâtip seçmeli. Ben her ikisini de burada, aramızda görüyorum.”
Samih Rifat başkan,
Ruşen Eşref de kâtip olacaklardır. Üyelikler için de Ruşen Eşref’in teklifi
üzerine Yakup Kadri ile Celâl Sahir uygun görülürler. Gazi Mustafa Kemal,
cemiyetin nizamnamesinin hazırlanması için geçici olarak Türk Tarihi Tetkik
Cemiyetinin nizamnamesinden yararlanılmasını, yenisinin ilerde yapılmasını
önerir.
Gazi Mustafa Kemal, “bir
dil cemiyeti kuralım” derken yeni cemiyetin ne gibi işlerle uğraşacağını
kendi eliyle çizdiği şemada şöyle belirtmişti:
Filoloji ve
Lengüistik
Türk Dili




Filoloji ve
Lengüistik Lûgat ve Gramer
ve Etimoloji
Istılah Sentaks
Gazi Mustafa
Kemal’in bu şema ile göstermeye çalıştığı konulara Âfet İnan daha değişik bir
açıdan yaklaşıyor ve Gazi’nin görüşlerini şu ifadelerle ortaya koyuyordu:
“Atatürk’ün Türk
Dil Kurumu için hedefi iki cepheli olmuştur:
1. Türk dilinin
sadeleşmesi, halkın konuşma dili arasında bir birlik ve ahenk kurulması.
Konuşma, edebiyat ve bilim dilimizin kesin kurallarla tespit edilerek tarihî
metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yaparak bir
kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi.
Bunların başarılması
için zamana ve yeni bir kurulun sürekli çalışmalarına ihtiyaç gösteriyordu.
2. Dil incelemelerinde ikinci hedef,
tarihî araştırmalarda belge olan, ölü veya eski dillerin metotlu bir şekilde
incelenmesi ve mukayese edilmesi”
12 Temmuz 1932 günü
Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (TDTC) izinnamesi Emniyet-i Umûmiye
(Emniyet Genel) Müdürlüğüne gönderilir ve böylece Cemiyet resmen tescil
edilmiş olur. İzinname suretinde Cemiyetin kuruluş amacı “Türk dilini
tetkik ve elde edilecek neticeleri neşretmek” olarak yazılmıştır.
TDTC’nin nizamnamesinin
birinci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin
yüksek himayeleri altında ve Ankara şehrinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti adlı
bir cemiyet kurulduğu yazılmıştır. Maarif Vekilinin “fahrî reis” olduğu ikinci
maddede belirtilmiş, Cemiyetin amacı ise nizamnamenin 3. maddesinde yer
almıştır: “Cemiyetin maksadı Türk dilini tetkik ve elde edilen neticeleri
neşir ve tamim etmektir”.
Birinci Türk Dil
Kurultayı
Kuruluş işlemlerinin
tamamlanmasının ardından Cemiyetin yapılanma işleri hızla tamamlanır. Ancak
Cemiyetin kurulması, işlerin hallolduğu anlamına gelmemektedir. Yaz tatili
için Yalova’ya giden, oradan da İstanbul’a geçen Gazi Mustafa Kemal, kurduğu
Cemiyetin istediği faaliyetleri gerçekleştirebilmesi için tatil süresince bu
yeni eseriyle yakından ilgilenmeyi sürdürecektir. Yalova’da dil işi için Türk
tarihine çizdiği programdan ayrı ve yepyeni bir yol izler.
“Önce Kurultayı
toplamak, tezi orada anlatmak, dil mütehassıslarının, ediplerin, şairlerin,
gazetecilerin, muallimlerin düşüncelerini dinlemek, bütün milleti kendi
dilinin işlerinde alâkalandırmak, nizamnameyi, programı kurultayda
konuşturmak, merkez heyetini ona göre seçtirmek, sonra hızla çalışmaya geçmek.”
Daha sonra Dolmabahçe
Sarayı’nda devam eden çalışmalar sırasında Eylül ayı içinde bir Dil
Kurultayı’nın toplanacağının ilân edilmesini ve ilgililerin bu kurultaya
çağrılmasını ister. 3 Eylül 1932 günü basına verilen ve ertesi gün
gazetelerde yer alan bir beyanname ile toplantının yapılacağı
duyurulur. Kadın, erkek her yurttaşın davetli olduğunu, doğrudan doğruya
çalışmak arzusunda olanların Dolmabahçe Sarayı’ndaki Cemiyet Kâtipliğine
başvurmaları istenir.
Yusuf Akçura, H. Cemil
Çambel, Yunus Nadi gibi ilk müteşebbis heyet üyelerinden kimileri hastalık,
gezi gibi sebeplerden dolayı İstanbul’da bulunamadığından, Gazi’nin isteğiyle
yerlerine, dil tezini anlatıp savunacak kişilerden oluşan yeni bir kurul
seçildi. Samih Rifat, Ruşen Eşref, Ragıp Hulûsi, Reşat Nuri, Dr. Ali Saim,
Celal Sahir, Ahmet Cevat, Ahmet İhsan, Ali Canip, Hasan Âli, İhsan, Ruşeni,
Yakup Kadri Beylerden oluşan bu kurulun başkanı Samih Rifat, Genel Sekreteri
Ruşen Eşref, Veznedarı Celâl Sahir Bey’di. Samih Rifat Bey, hasta olduğu için
Çamlıca’daki evinden Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir odaya taşınmış, doktor
gözetiminde hasta yatağında Kurultay çalışmalarını yönetmiş, program ve tüzük
taslağını hazırlamıştı.
Kurulun çalışmaları
Gazi Mustafa Kemal tarafından benimsenir ve Kurultayın toplanacağı gün, 20
Eylül 1932’de basın aracılığıyla bütün yurda duyurulur. Kurultay’da
konuşulacak başlıca konular şu üç başlık altında toplanmıştır:
1.
Dilin menşei
2.
Türk dilinin bugünkü hâli, asrî ve medenî ihtiyaçları
3.
Türk dilinin müstakbel inkişafları
Kurultay, iki ay gibi
çok kısa bir sürede hazırlanır ve 26 Eylül-4 Ekim 1932 tarihleri arasında
Dolmabahçe Sarayı’nda toplanır. Çağrılılar arasında dilciler olduğu kadar,
Abdülhak Hamit, Sami Paşazade, Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit,
Hüseyin Rahmi, Mehmet Emin, Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı, Yunus Nadi
gibi şair ve yazarlar da bulunmaktaydı. Daha Kurultay öncesinde Hüseyin
Cahit’in tezi büyük tartışma yaratmıştı. Falih Rıfkı da Hüseyin Cahit’in
düşüncelerine benzer düşünceler taşımaktaydı. Kurultay öncesi, bu görüşünü
Atatürk’e açıklayan Falih Rıfkı’ya Atatürk:
-Çocuğum, senin de
Hüseyin Cahit gibi düşündüklerin olabilir. Fakat ona cevap verecek olanların
cesaretini kırma, der.
Hüseyin Cahit’in dilin
kendi doğal gelişmesine bırakılması gerektiği ve dilde zorlama yapılamayacağı
şeklindeki konuşmaları Kurultayda büyük tartışma yarattı. Ali Canip, Fazıl
Ahmet, Hasan Âli, Samih Rifat karşı düşüncelerini belirttiler. Kurultay,
Kurumun yürüteceği çalışmaların programını yapmış ve yöneticileri seçmişti.
Kurultayda alınan kararlar, çalışmaların nasıl yapılacağını ortaya koyuyordu.
Yapılması gereken işler şöyle sıralanmıştı: Türkçenin Sümer, Eti gibi en eski
dillerle, Hint-Avrupa ve Sami dilleriyle karşılaştırmasının yapılması;
Türkçenin tarihî gelişiminin araştırılması ve karşılaştırmalı dil bilgisinin
yazılması; lehçeler ve terimler sözlüklerinin hazırlanması, Türkçe sözlük
çıkarılması; halk dilindeki ve tarihî metinlerdeki Türkçe kökenli sözlerin
derlenmesi, taranması ve yayımlanması; Türkçede söz türetme ilkelerinin
belirlenmesi ve bu ilkelere uygun biçimde Türkçe köklerden yeni sözler
türetilmesi; özellikle yazı dilinde sıkça kullanılan yabancı kökenli sözlerin
yerini alacak öz Türkçe sözlerin önerilmesi ve yaygınlaştırılması; başka
ülkelerde yayımlanan Türk dili ile ilgili yayınların toplanması, gerekli
olanların Türkçeye çevrilmesi; Türk dili ile ilgili yazıların yer aldığı bir
derginin yayımlanması; gazetelerde dil konularına özel sayfa ayrılması.
Birinci Türk Dil
Kurultayı’nın ardından 17 Ekim 1932 günü Cemiyetten yapılan açıklamada
Kurultay’da dil konusunda köklü işlerin yapılmasına karar verildiği ve bu
işlerin yapılmasıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti Merkez Heyetinin
görevlendirildiği belirtilir. Türk dilini, millî kültürün eksiksiz bir anlatım
aracı hâline getirmek, çağdaş uygarlığın önüne koyduğu bütün gerekleri
karşılayacak bir mükemmelliğe eriştirmek, temel unsurları öz Türkçe olan millî
bir dil yaratmak Kurultayın amacı olarak gösterilmişti. Halkçılık ilkesine
göre halk ile aydınlar arasında mahiyet bakımından iki ayrı dilin varlığı
ortadan kaldırılmalı ve millî bir dil yaratılmalıydı. Bu amacı gerçekleştirmek
için Türkçeye yabancı olan unsurları yazı dilinden atmak gerekiyordu. Bunun
için de yazılı kaynakları, halk ağzında yaşayan dil malzemesini araştırarak
geniş derleme ile büyük bir Türk Lûgati’nin hazırlanması, Türk
lehçelerini içine alacak bir Türk Lûgati meydana getirilmesi, Türkçenin
yazısını, bağlı olduğu oluşum yasalarını belirleyerek Türkçenin dil bilgisi
ile söz diziminin ortaya çıkarılması sağlanmalıydı. Açıklamada terimler
konusuna da önemli bir yer ayrılmıştı. Batı dillerinin hiçbirinden aşağı
olmamak üzere, onlardaki yüksek kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı
taşımak üzere bilim dilimizin belkemiği olan terimleri de belirlemek
gerekiyordu. Bütün bunlar, en güzel en uyumlu Türkçeye bağlı kalmak ilkesini
gözden uzak tutmadan yapılacaktı.
Açıklamada bu
çalışmaların başarıya ulaşabilmesi için bütün milletin, köylüsüyle
şehirlisiyle emek birliği yapması gerektiği vurgulanıyordu. TDTC’nin
açıklaması şu cümle ile sona eriyordu: “Bize en büyük güçlükleri yenmek
için, en çetin engelleri yıkmak için her zaman fikir, kuvvet, cesaret ve
emniyet veren Gazi Hazretlerinin Türk dilinin canlandırılması işinde de
başımızda bulunması, bize yüksek delâlet ve işaretleriyle rehberlik etmesi
işlerimizde muvaffakiyetin en kat’î bir delilidir”
Kurultay Sonrası Çalışmalar
Bu duyurudan sonra
Bakanlar Kurulunca 21 Kasım 1932 tarihinde kabul edilen 13507 sayılı Söz
Derleme Talimatnâmesi ve ardından da 1933 yılı baharında yayımlanan
beyannamelerle, daha sonra Dil Devrimi olarak adlandırılacak çalışmalar
başladı. Bütün ülkede bir anda dil seferberliği başladı. Yazı ve konuşma
dilinde kullanılan Arapça sözlerin Türkçe karşılıklarının en kısa yoldan ve az
zamanda bulmak işini yurttaşların yardımıyla gerçekleştirmek için anket
hazırlandı. Bu anket için Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî adlı eseri
esas alınacaktı. Bu sözlükte bulunan sözlerden konuşmada ve yazmada
kullanılmakta olan Arapça ve Farsça sözler taranarak bunlardan karşılıkları
aranacak olanlar birbiri ardınca listeler hâlinde her gün ajans, radyo ve
gazetelerde bildirilecekti. Anketin sonucunun üç ayda alınması tasarlanıyordu.
Bu çalışmayla bir karşılıklar kılavuzunun hazırlanması amaçlanmıştı.
Açıklamada gazetelerin bu listeleri açacakları dil sütununda “halkın
dikkatine çarpacak bir yolda neşredecek ve herkesin bu sözlere karşılık
bulmasını teşvike elinden geldiği kadar çalışacak”ları özellikle
belirtiliyordu. Listedeki sözlere karşılık olarak gönderilecek teklifler de
gene bu dil sütunlarında yayımlanacak ve bu nüshalardan üçer adet Cemiyet
merkezine gönderilecekti. Gazetelerin hacminin bütün cevapları basmaya
yetmediği durumlarda basılamayan cevapların da gazeteler tarafından Cemiyet
Merkezine gönderilmesi isteniyordu. Gazetelerin görevleri bununla da
bitmiyordu. Gazetelerdeki bütün yazarlar, beğendikleri karşılıkları
yazılarında kullanacaklardı. Böylelikle bu karşılıkların dilde tutunması
amaçlanıyordu.
Ülkenin aydınlarından,
okuryazarlarından da beklenenler bu beyannamede yer almaktaydı. Gazetelerde
çıkacak, ajanslar ve radyolarla bildirilecek olan Arapça ve Farsça sözlere
düşündükleri, beğendikleri öz Türkçe karşılıkları teklif olarak yazmak, bu
karşılıkların bir suretini doğrudan doğruya Ankara’da TDTC Merkezine göndermek
ve bir suretini de bulunduğu yerdeki gazeteye bildirmek görevi veriliyordu.
Cemiyet, 10 Mart
1933’te Anadolu Ajansına ve diğer basın kuruluşlarına gönderdiği beyannamede
anket uygulamasının başlayacağını duyurmaktadır:
“TDTC’nin açtığı anket yarın başlıyor.
Cemiyet, yarın radyolara, ajansa, gazetelere birinci liste olarak 16 söz
bildirecektir. Bu sözler Kamus-ı Türkî’den seçilmiştir. Gazetelerin birinci
dil anketi listesinin çıktığını birinci sayfalarında kalın harflerle
göstermeleri ve listeyi göze çarpar bir yolda basmaları rica olunur.
Birinci listede yazılı
sözlerin ister birine, yahut birkaçına, ister hepsine karşılık bulan
yurttaşlar, bu karşılıkları gazetelere ve Cemiyete bildireceklerdir. Karşılık
gönderenlerin listeleri birbirine karıştırmayarak, her listedeki sözler için
ayrı birer kâğıt yazmaları, gelen karşılıkları dizilemekte çok işe
yarayacaktır. Gazetelerin de gelen karşılıkları liste sayılarına göre ayrı
ayrı yazmaları kolaylık verici bir şeydir.
Listedeki sözlere
karşılık ararken, her sözün anlattığı düşünceye yakın başka düşünceleri de göz
önünde bulundurmak, doğru ve uygun karşılık bulmaya yarar. Birinci listede
çıkacak sözlerden biri de ‘âti’dir. Buna karşılık ararken, buna çok yakın olan
‘istikbal’, ‘müstakbel’ sözleriyle aradaki ince ayrılığı da düşünmelidir.
Bir sözün anlattığı
türlü düşüncelere ayrı ayrı karşılıklar gösterilebilir. ‘Ati’ sözünün ‘gelecek
zaman’, ‘aşağıda’ düşüncelerine uyan iki manasını birden bir Türkçe karşılıkla
anlatamazsak ikisine ayrı ayrı karşılık ileri sürebiliriz. ‘İstikbal’ sözünün
‘zaman’ ve ‘karşılama’ manaları da böyledir.
Listeler sıra
sayılarıyla çıkarılacaktır. Her listeye karşılık verenler cevaplarında liste
sayısını anarak karşılık buldukları sözleri sıralamalı ve karşılarına da
buldukları karşılıkları yazmalıdır.
Cemiyete gelen cevaplar
ve gazetelerde yazılacak karşılıklar, sıralanarak, ileri sürülen türlü
karşılıklar arasında en uygun görülen bir, yahut birkaç karşılık basılacak
olan karşılıklar kılavuzuna konulacaktır.
Bu anket, her gün
konuşup yazdığımız dilin içinde duran Arapça ve Farsça sözler yerine öz Türkçe
sözler konulmasını kolaylaştıracağı için yurttaşların bu büyük dil işine
ellerinden geldiği kadar yardım etmek isteyecekleri belli bir şeydir.
Türk yazarları da,
ortaya dökülecek olan bu karşılıklardan beğendiklerini şimdiden yazılarında
kullanarak dilimizin özleşmesinde öncülük etmiş olacaklardır.
Söz listeleri, günlerce
bir harfle başlayan sözlere bağlanarak bıkkınlık vermemek için, her gün başka
harfle başlayan sözlerden verilecek, sonra gene başa dönülerek kalanlar başka
listelere konulacaktır.
Karşılıkları aranacak
sözler için yabancı kökten geldiği sanılan her söz bulunacaktır. Bunların
içinde çok yayılmış herkesin söylediği sözler de olabilir. O sözlere karşılık
aranması, hatta bulunması onların dilden çıkarılacağı demek değildir.
Anketin nasıl
yapılacağı için üç günden beri yazılan şeyler, bu işin her yanını ortaya
koymuştur. Bununla beraber gazetelerden, yahut yurttaşlardan bir noktada
tereddüde düşenler olursa, TDTC Merkezinde Neşriyat Kolundan sorulabilir.”
Belirlenen amacı
gerçekleştirmeye yönelik çabalarda hükûmet ve yönetim Kurumu tam yetkiyle
destekliyordu. Her ilde bir ‘dil heyeti’ kuruldu. Valinin başkanlığındaki
heyette TDTC’nin yerel şubelerinin üyelerine ek olarak belediye başkanı, üst
düzey bir askerî yetkili, maarif ve sağlık müdürlüklerinden yetkililer, lise
müdürleri ve diğer yetkililer bulunuyordu. Aynı şekilde her ilçede en yüksek
yerel görevlilerden oluşan benzer heyetler kuruldu. Çoğunluğunu öğretmenlerin
oluşturduğu derleyiciler, derledikleri sözleri çeşitli bilgilerle birlikte
fişlere yazıyorlar, bu fişleri TDTC Genel Merkezine gönderiyorlardı. Bu
çalışmanın yapılmasında gösterilen özene karşılık derleyicilerin çoğunun dil
bilimi öğretiminden yoksun olması yüzünden fişlerde yanlışlıklar ve
eksiklikler vardı. Derleyicilerin çoğunun yeni Türk yazısını sözlerdeki
sesleri işaret etmeden kullanması, imlâda birliğin sağlanamamasına yol açmıştı.
Bu yüzden daha sonra yayımlanacak sözlükteki bu türden yanlışlar, eleştiri
konusu olacaktır.
TDTC, halk ağzından söz derleme çalışmasının yanı sıra tarihî metinleri de
tarayarak yazı dilinde kullanılmayan eski Türkçe sözleri ortaya koydu.
İkinci Türk Dil
Kurultayının toplandığı 18 Ağustos 1934 tarihine kadar olan dönemde TDTC’nin
çalışmaları şöyle özetlenebilir: Halk ağzından söz derleme işi 1933 yılının
ilk ayında başlamış, Kurultaya kadar Ankara’da biriken fiş sayısı 130.000’e
ulaşmıştı. Yabancı sözlere karşılık bulma işi 12 Mart 1933’te başlamış,
duyurulan 1.382 Arapça ve Farsça söze gelen karşılıklardan 1.100’ü anket
komisyonunca seçilmiş, bunlardan 640’ı Merkezce kabul edilmişti. Çeşitli
kaynakların taranmasıyla elde edilen 125.000’den fazla fişten 7.572’si
Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi’nin birinci cildini
meydana getirmişti. Çeşitli bilim dallarına ait terimleri bulmak üzere
Cemiyetin Lûgat-Istılah Kolu 16 dala ayrılmış, hazırlanan Osmanlıca
terimler, Türkçe karşılıkları bulunmak üzere ilgililere gönderilmişti.
Türkçenin ana gramerini meydana getirebilmek için Gramer-Sentaks Kolu
bir anket açmış ve ilgililere göndermişti. İki kurultay arasında 10’a yakın
kitap yayımlanmıştı.
1934 yılında bu
çalışmaların ilk ürünlerinden biri olan Osmanlıcadan Türkçeye Söz
Karşılıkları Tarama Dergisi yayımlandı. İki ciltten oluşan ‘dergi’nin
birinci cildi Osmanlıcadan Türkçeye karşılıkları içeriyordu. İkinci cilt ise
Türkçeden Osmanlıcaya indeks idi. Birinci cildin ilk sayfasındaki ithaf
dikkati çekiyordu:
Türk Dili Tetkik
Cemiyeti,
Türk dilinin
özleştirilmesi ülküsünü ortaya atan, canlandırdığı, yenileştirdiği, ileri
götürdüğü milletine asrın bütün medeniyetini, kültürünü ve tekniğini
anlatabilecek bir öz dil yaratmak yolunu da açan
Yüksek Hami Reisi
Gazi Mustafa Kemal
Hazretlerine
borçlu olduğu tükenmez
şükranlarını bir daha tekrarlar, bu değersiz eseri o çok değerli Başbuğun yüce
adına en derin saygılarla ithaf eder.
Eserin ön sözünde
90.000’e varan tarama fişlerinin Cemiyetçe birer birer denetlenmesine imkân ve
zaman bulunamadığı belirtiliyordu. Tarama Dergisi, esas itibarıyla bir
işlenmemiş malzeme listesiydi. Dergi’de rastlanacak yanlışların hemen Cemiyete
bildirilmesi de isteniyordu. Ön söz şu cümlelerle sona ermekteydi: “Hulâsa,
Tarama Dergisi dilimizde kullanılan yabancı sözlere öz Türkçe karşılık arama
yolunda yeni ve geniş bir adımdır. Bütün Türklüğün el birliğiyle bunun daha
geniş adımlarla tamamlanacağını umarız.”
Dergi’de
madde başında yer alan Arapça, Farsça kökenli sözlere karşılık olarak Türkçede,
tarihî ve çağdaş lehçelerde yaşayan sözler verilmişti. Ön sözde de
belirtildiği gibi Arapça, Farsça kökenli sözler yerine burada karşılıkları
verilen Türkçe sözlerin kullanılarak Türkçenin özleşmesi amaçlanıyordu. Bu
karşılıklar, pek çok kişi tarafından kullanılmaya başlandı. Bu, gerçekten
sonuç verici bir çalışmaydı. Halkın konuşma dilinde veya Türk lehçelerinde
bulunan sözlerin Türk yazı diline kazandırılması amaçlanıyordu. Tarama
Dergisi’nin ikinci cildi gözden geçirildiğinde önerilen pek çok sözün
zamanla tutulup yaygınlaştığı görülecektir: Ana yol, armağan, aydın, duyum,
katıksız, olağan, olgun, onarmak, onay, ondalık, oturum, örnek, pekişmek,
sayı, tüketmek... Bununla birlikte tutulmayan, yaygınlaşmayan sözler de az
değildir: Alağsatmak, astrav, aylandırmak, aylanç, bayağut, dığaz,
dımcukmak, dırdalaş, obuçin, sağut, soksok, tımarsık, tiriklük, yavzağırmak...
Kimi sözlerin ise bugün başka anlamda kullanıldığı görülür. Sorun sözü
“matlap, mesalih, mutalebe” karşılığında önerilmiş olmasına karşılık
bugün “mesele” karşılığında kullanılmaktadır. Mesele karşılığında
önerilen söz ise sorum idi. Tayyare karşılığında önerilen
uçkan sözü tutulmamış, aynı Dergi’de yer alan uçak sözü
tutulmuştur.
Osmanlı Türkçesinde
kullanılan bir söze karşılık Dergi’de birden fazla Türkçe söz
öneriliyordu. Bu durum, Arapça, Farsça söze karşılık verilen Türkçe sözlerden
hangisinin kullanılacağı konusunda bir karışıklık yaşanmasına yol açtı. Herkes
beğendiği bir sözü kullanıyordu. Dergi’de akıl sözü için 28
karşılık bulunuyordu:
an, ang, anlayış, arga, ay, ayla, baş, biliğ, bilgü,
böğüş, düşünme, es, is, kapar, kıygı, ok, on (ön), oy, öğ (ök), sağ, sağış,
sime, uğuk, us, uz, üğ, ük, zerey.
Acele sözü için ise tam 41 karşılık verilmişti.
Günlük dilde canlı bir
biçimde kullanılan ve kullanım sıklığı yüksek olan sözler bile Arapça, Farsça
oldukları için dilden atılacak sözler olarak anket listesinde yer alıyordu.
Türkçenin özleşmesi çalışması bir anda yeni bir tasfiyecilik akımına
dönüşmüştü. Bu dönem, bu yüzden daha sonra aşırı özleştirmecilik, tasfiyecilik
dönemi olarak adlandırılacaktır.
Türkçeye yabancı sesler taşıyan dükkân gibi sözlerin dilden çıkarılması
yerine, biçimi ve anlamı değişmiş olan cömert, fırka gibi Arapça,
Farsça sözlere karşılık önerilmesi, yabancı araştırmacılar tarafından da
eleştirilecektir.
18 Ağustos 1934’te
İkinci Türk Dil Kurultayı toplanır. Bu Kurultayda Türk Dili Tetkik Cemiyetinin
adı Türk Dili Araştırma Kurumuna çevrilir. Takrirler ve teklifler komisyonunun
raporunda resmî devlet yayınlarını ve devlet duyurularını öz Türkçeye
çevirmekte iş birliği yapmak için Cemiyet Merkezinde devlet kurumlarına
yardımcı bir büro kurulması teklifi de yer almaktadır. Prof. Meşçaninof, Prof.
Samoiloviç gibi çeşitli yabancı Türkologların da katıldığı Kurultayda
terimlerin Türkçe köklerden Türkçe eklerle türetilmesi ilkesi benimsenir.
Kesin zorunluluk durumunda, batıda kullanılan bilim ve teknik terimlerin
yaşayan yabancı dillerden değil de bu dillerin ana dili sayılan eski dillerden
alınması ilkesi de terim komisyonu raporunda yer almaktadır.
Bundan anlaşılan; gerektiğinde Fransız, Alman, İngiliz dillerinden terim almak
yerine bu dillere kaynaklık etmiş olan Lâtince, Grekçe gibi ölü dillerden
terim alınabileceğidir. Bu düşünce zamanla batı dillerinden geçen sözlere
karşı daha ılımlı yaklaşıma dönüşecektir..
Gazi Mustafa Kemal, 3
Kasım 1934’te İsveç Veliahtı Prens Gustav Adolf’ü Çankaya Köşkü’nde kabul
eder. Kabul töreninde Gazi, şu konuşmayı yapar:
“Altes Ruvayâl,
Bu gece ulu
konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duygum tükel özgü bir
kıvançtır.
Burada kaldığınız uzca
sizi sarmaktan hiç durmıyacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için
beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız.
İsveç Türk uluslarının
kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır.
Süerdemliği, onu bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz
tutmaktadır.
Ancak, daha başka bir
alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu
yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.
Avrupanın iki bitim
ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak
baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en
güzel utkuyu kazanmıya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.
Altes Ruvayâl;
Yetmiş beşinci doğum
yılında oğuz babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi.
Genlik, baysal, içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.
Ünlü babanız yüksek
kıralınız Beşinci Gustav’ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes
Ruvayâl, sizin, Altes Ruvayâl Prenses Luiz’in, sevimli kızınız Altes Ruvayâl
Prenses İngrid’in esenliğini; tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine
içiyorum.”
Gazi Mustafa Kemal’in
bu konuşmasında geçen tükel ‘tam’, uz ‘süre’, süerdemlik
‘askerî fazilet ve hüner’, yaltırıklı ‘nurlu, aydınlık’, özenç
‘gıpta’, bitim ucu ‘nihayet’, ıssı ‘sahip’, baysak
‘huzur’, önürme ‘gelişme’, kıldacı ‘amil’, anıklanmak
‘hazırlanmak’, tüzün ‘asil’ gibi sözler, tarama veya derleme yoluyla
Dergi’ye alınmışlardı.
Gazi Mustafa Kemal,
1934’te Dil Bayramı dolayısıyla Kuruma gönderdiği iletide de öz Türkçe sözler
kullanmıştı:
“Dil Bayramından
ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genelözeğinden, ulusal kurumlarından, türlü
orunlarından birçok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç
duydum. Ben de kamuyu kutlularım.
Gazi
M. Kemal”
İlk geri adım, İkinci
Kurultaydan sonra atılacaktır. Tarama Dergisi’nin yayımlandığı yıldan
İkinci Türk Dil Kurultayına kadar geçen süre içerisinde Kurumun tutumunda
önemli değişiklikler ortaya çıkmıştı. 1933-1934 yıllarında desteklenen aşırı
özleştirmeciliğin dil karmaşasına yol açtığı, Arapça ve Farsçadan alıntılanan
ve gündelik hayatta kullanılan yüzlerce sözün, Türkçe karşılıkları halk
tarafından benimsenmeden dilden ayıklanması belirgin bir durumdaydı. Bu yüzden
özleştirme girişiminde belirgin bir yavaşlama görülür.
1935’te yayımlanan Cep Kılavuzu’nun ön sözünde kılavuzun “yazarlarımıza
ve okurlarımıza osmanlıcadan türkçeye geçit devresinde yol göstericilik
edebilmek umudu ile” ortaya çıktığı belirtilmektedir.
Bu dönem daha sonra “mutedil özleştirmecilik, tereddüt” dönemi olarak da
adlandırılacaktır.
Öte yandan Kurum, bazı
durumlarda Türkçedeki Avrupa dillerinden gelme söz sayısını bilerek
artırıyordu. Cep Kılavuzu’nda Arapça, Farsça aktarma sözlerin bir
bölümünün yerine batı dillerinden sözler alınmıştı: Kâtip yerine
sekreter, müdür yerine direktör, nazariye yerine
teori ve timsal yerine sembol. Bu düşüncenin güvenilir bir
açıklaması 1935 yılında Kurumun Genel Sekreteri İ. N. Dilmen tarafından
yapıldı. Dilmen, kâtib, müdir (müdür) gibi sözlerin
geçmiş dönemin birer kalıntıları olduğunu söylüyordu. Türklerin batı
uygarlığını bütünüyle benimsemekte olduğu bir dönemde bu tür terimlerin batı
dillerinden olanları tercih edilmeliydi.
Bu düşünce, Kurumun daha sonraki yıllarında da etkili olacaktı.
Dilde bir karmaşadır
gidiyordu. Yeni sözlerle gazetelerin dil köşelerinde yazılar, şiirler
yayımlanıyordu. Bu yazı ve şiirlerde herkes önerilen sözlerden hoşuna gideni
kullanıyordu. Yerel gazetelerde de aynı yol izleniyordu. Ancak, gazetelerde
dikkati çeken bir durum vardı: Dil köşesi dışındaki sayfalarda yer alan haber,
yazı ve tefrikalarda kullanılan sözler açısından aynı özen gösterilmiyordu.
Kimi yazarlar,
yazılarını önce kullandıkları dille yazıyorlar, daha sonra Tarama Dergisi’ne
bakarak yazdıkları yazıda geçen ve yabancı sayılan sözlere karşılık öz
Türkçelerini yazıyorlardı. Ertesi gün gazetede çıkan yazılarını yazarları bile
anlayamıyordu. Bir akşam Atatürk, Şükrü Kaya’ya öz Türkçe konuşma yapmasını
söyler. Şükrü Kaya, kekeler kalır. Olayı izleyen Falih Rıfkı Atay “İçişleri
Bakanımız Orta Asya’dan gelip derdini anlatamayan birine benziyor.”
demekten kendisini alamaz.
Falih Rıfkı Atay,
Çankaya adlı eserinde Atatürk’ün dil konusunda bir deneme yaptığını
yazacaktır. Halk ağzından tarama sözlerin, sadece görünürde ve sayı bakımından
zenginliği ile öz ve ileri bir Türkçe davası üzerine Atatürk’ün o kadar
merakını uyandırmışlardı ki, bu bir denemeye değerdi. Atatürk, denemeden
ürkmeyen, onun bütün risklerini kabul eden bir liderdir. Öz bir dil
denemesinde sonuç alıncaya kadar, bu teze inanmış ve bağlanmış etkisi verecek,
en “acayip” sözleri bizzat Atatürk Meclis kürsüsünde kullanmaktan
çekinmeyecekti.
Daha Birinci Türk Dil Kurultayının ilk günü Hüseyin Cahit’in tezi ve yapılan
tartışmalar üzerine Atatürk, Hüseyin Cahit ile benzer düşünceleri savunan
Falih Rıfkı’ya:
-Çocuk senin hakkın
varmış ! diyecekti.
Ancak, aşırı özleştirmecilik yeni bir anlaşılmaz dil yarattığında Falih Rıfkı,
Atatürk ile aralarında geçen konuşmayı şu sözlerle anlatır:
“Bir akşam Atatürk,
sofra bittikten sonra, benim yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti,
-Dili bir çıkmaza
saplamışızdır, dedi.
Sonra:
-Bırakırlar mı dili bu
çıkmazda ? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz
kurtaracağız, dedi.”
Falih Rıfkı Atay’ın
deneme diyerek tanımladığı bu yaklaşımı Hikmet Bayur “keşif” olarak
adlandıracaktır.
Atatürk’ün Üçüncü Dil
Bayramı dolayısıyla Türk Dil Kurumuna gönderdiği telgrafta kullandığı dil,
gelişmelerin ilk işareti olacaktı:
“İbrahim Necmi
Dilmen,
Türk Dil Kurumu Genel
Sekreteri, Dolmabahçe,
Üçüncü Dil Bayramını
kutlayan telgrafınızı aldım. Türk Dil Kurumunun verimli çalışmasını ve bütün
yurttaşların dil işlerine gösterdiği büyük ilgiyi sevinçle anarım. Bayramınız
kutlu olsun.”
Yerleşmiş ve
yaygınlaşmış yabancı kökenli sözlerin dilden atılmasının tam anlamıyla
tasfiyeciliğe döndüğü bir dönemde, yitirilen bu sözler başta yazarlar olmak
üzere pek çok aydının dikkatini çekiyordu. Yabancıdır diye tasfiye edilen,
ancak dilde gerekliğine inanılan sözlerin kurtarılması için bir şeyler
yapılması gereğine inanan Falih Rıfkı Atay, bu işi nasıl yaptıklarını şöyle
anlatır. ‘Lûgat Komisyonu’ genişletilerek yeni üyeler çalışmaya katılır.
Yabancı kaynaklı hangi söz gündeme gelse, bu sözün Türkçe kökenli olduğu
söyleniyor ve bu söz dilden çıkarılmaktan kurtuluyordu. Yusuf Ziya Bey batı
kökenli sözlerin, Naim Hazım Bey de Arapça kökenli sözlerin köklerini Türkçeye
çıkarıyorlardı.
Sıra hüküm sözüne gelir. Falih Rıfkı “Bir karşılığı yoksa,
alıkoyalım.” der. Üyeler, kabul etmez ve tartışma çıkar. Toplantıdan sonra
Prof. Abdülkadir (İnan), Falih Rıfkı’ya gelerek, üzülmemesini, hüküm
sözünü bir sonraki toplantıda Türkçe yapacaklarını söyler. Ertesi gün
toplantıdan önce Prof. Abdülkadir İnan, Falih Rıfkı Atay’ın eline küçük bir
kâğıt tutuşturur. Kâğıtta Radloff sözlüğünde Türk lehçelerinde akıl
için ög, ök, ük sözünün kullanıldığı yazılıdır. +(ü)m eki ile de ad
türetildiğini bilen Falih Rıfkı Atay sözü alarak Arapça ‘hüküm’ sözünün Türkçe
olduğunu örneklerle anlatır. Komisyonun üyeleri susup kalırlar. Böylece
hüküm sözü dilde kalır. Falih Rıfkı, uydurmacılığın değil, ama
yakıştırmacılığın temelini attıklarını yazacaktır.
Hukuk profesörü olan Yusuf Ziya Bey, hızını alamamış Aphrodite adının
Türkçe avrat ya da arvat’tan, deniz ilahı Poseidon adının
Türkçede gemi anlamındaki bostagen sözünden, vulcanus sözünün de
Türkçe bulanık anlamındaki bulkanığ sözünden geldiğini ileri sürmüştür.
Güneş-Dil Teorisi ve Özleşmede Geri Adım
İşte tam bu günlerde,
1935 yılının sonlarına doğru Viyanalı Dr. Hermann F. Kıvergitsch, 41 sayfalık
basılmamış bir çalışmasını Atatürk’e gönderir. La psychologie de quelques
elements des langues turques “Türk Dillerindeki Kimi Ögelerin
Psikolojisi” adındaki bu eser, sosyolojik ve antropolojik çalışmalara
dayanmaktadır. Bu veriler, psikanaliz görüşleri ile de birleştirilerek,
insanın iç benliği ile dış dünyası arasındaki bağlantının dildeki seslerin
sembolizmine dayandığı düşüncesiyle de pekiştirilmektedir. Dr. Hermann F.
Kıvergitsch, bu düşünceden hareketle kendi yöntemini uygulayarak, Türk, Moğol,
Mançu, Tunguz dilleri ile Fin, Macar, Japon, Hitit dilleri arasında bir
yakınlık olduğunu ortaya koyacak delilleri değerlendiriyordu.
O sonbahar, İstanbul’dan Ankara’ya rahatsız dönen Atatürk, Kurum üyelerini
yanına çağırır. TDK üyelerini yatakta karşılayan Atatürk, Dr. Hermann F.
Kıvergitsch’in çalışmasından söz eder. Dr. Kıvergitsch’e göre ilk tefekkür
güneşle ilgilidir. Dillerin doğuşu da bu nedenle güneşe bağlanmalıdır.
Bu çalışmadan etkilenen
Atatürk, konu üzerinde çalışmaya başladı. Bu çalışmanın sonucunda Atatürk
tarafından hazırlanan bir eser yayımlanır.
68 sayfalık bu eserde Dr. Kıvergitsch’in çalışmasının okunduğu ve bu
çalışmadan yararlanıldığı belirtilmektedir. Kısaca ‘Güneş-Dil Teorisi’ adıyla
anılacak bu yeni düşünce şöyle özetlenebilir. Güneş Dil Teorisine göre dilin
doğuşunda ilk etken güneştir. Bu da güneşin insan varlığı üzerindeki ana
işlevi ile ilgilidir. Güneş, dünya ve insanlık tarihinin gelişmesi üzerindeki
bu ana işlevi ile dinî ve felsefî düşüncenin doğuşuna kaynaklık ettiği gibi
dilin doğuşunda da başlıca etken olmuştur. Çünkü insanoğlu içgüdüleri ile
davranan bir yaratık olmaktan çıkıp da düşünebilen bir varlık hâline gelince,
dış alanlar dediğimiz evrende her şeyin üstünde tuttuğu ilk nesne güneş
olmuştur. Güneş; ilkin kendisi, sonra saçtığı ışık, verdiği aydınlık ve
parlaklık, ateş, taşıdığı yükseklik, zaman, büyüklük, güç, kudret, hareket,
süreklilik, çoğalma ve benzeri nitelikleri ile düşünen insanın kafasında çok
yönlü bir kavram olarak belirmiştir. Bu yüzden ilk insanlar su, ateş, toprak,
büyüklük ve benzeri bütün maddî ve manevî kavramları birbirlerine, güneşe
verdikleri tek adla anlatmışlardır. Bu kavramı anlatan ilk ses de Türk dilinin
kökü olan ağ sesidir.
Güneş-Dil Teorisi Üçüncü Türk Dil Kurultayı’nda
Türk dilinin eskiliğini
ortaya koyan bu teori, aynı zamanda dünyadaki dillerin de Türk dilinden
kaynaklandığını ve Türkçenin bütün dillerin kökü olduğu düşüncesini de
işliyordu. Yıllardır Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalan, bir dönem
Osmanlı aydınları ve yazarları tarafından avam dili diyerek hor görülen Türkçe
için bu teori bir övünç kaynağı olmuştu. Aynı yıl İbrahim Necmi Dilmen,
teorinin ana hatlarını ele alan bir kaynak eser yayımladı.
1936’da da bu eserin Fransızcaya çevirisi çıktı.
Güneş-Dil Teorisini açıklayan çalışmalar birbirinin ardı sıra yayımlanıyordu.
Çalışmalar ve yayınlar birbirini izlerken 24 Ağustos 1936 günü Üçüncü Türk Dil
Kurultayı toplanır. Kurumun adının Türk Dil Kurumuna dönüştüğü bu Kurultayda
en fazla gündeme gelen, üzerinde durulan ve tartışılan konu Güneş-Dil
Teorisidir. Kurultayda İbrahim Necmi Dilmen, H. Reşit Tankut, tezlerini
okurken dinleyenlerin örnekleri kolay izleyebilmesi için kitapçıklar da
bastırmışlardı.
Kurultaya aralarında
Dr. Kıvergitsch’in de bulunduğu çok sayıda yabancı bilim adamı katılıyordu.
Bunlar arasında Prof. Dr. Gies, Prof. Dr. M. J. Deny, D. Ross, Dr. Bombaci,
Dr. Bartalini, Prof. Dr. G. Németh, Prof. Dr. M. Zajanczkowski, Prof. Dr.
Samoiloviç gibi tanınmış Türkologlar da bulunuyordu. Kurultayda Genel
Sekreterliğe İbrahim Necmi Dilmen seçilmişti. Kurum Başkanı ise ana tüzük
gereği yine dönemin Maarif Vekili idi. Bu dönemde Kültür Bakanı Saffet Arıkan
bu görevi yürütüyordu.
Üçüncü Türk Dil
Kurultayından sonra Güneş-Dil Teorisi üzerine çalışmalar ve yayınlar artarak
sürdü. Özellikle 1936 yılında yoğunlaşan bu yayınlarda yabancı kökenli
sözlerin neredeyse tamamının Türkçe kökenli olduğu ortaya konulmaya
çalışılmıştı. Teorinin ortaya atılmasından önce başlayan yabancı sözlerin
kökenini Türkçeye bağlama düşüncesi, bu teori ile artık bir dayanağa da
kavuşmuştu. Elektrik sözü tarihî Türkçe metinlerde geçen yaltırık
> yıltırık > ıltırık ‘parlak’ ile açıklanıyor, botanik
sözü bitki’ye bağlanıyor, sosyal sözünün kökünün soy,
termal sözünün kökünün ise ter olduğu ileri sürülebiliyordu.
Abdülkadir İnan yazdığı ders notlarında Slâv dillerindeki kimi sözleri de
Güneş-Dil Teorisine göre Türkçeye bağlıyordu.
Yer adları üzerine de çalışan H. Reşit Tankut; Sümer, Akat, Frig, Asur gibi
eski uygarlıklardan kalan adları da Güneş-Dil Teorisine göre açıklıyordu.
Örneğin Amazon adı şu gelişmenin sonucunda ortaya çıkmıştı: Amazon
= ağ + am + az + on.
Aristotales adının ise Ali usta’dan geldiğini yazanlar bile
vardı.
Bilimsel bir değeri
olmayan bu açıklamalar ve yayınlar bir süre daha devam etti. Teorinin ortaya
atıldığı 1935 yılında 1 kitap yayımlanmıştı. 1936’da ise 17 kitap
yayımlanmıştı. 1937’de yayımlanan 4 ve 1938’de yayımlanan 3 kitaptan sonra bu
teoriyi işleyen, yayan başka kitap yayımlanmadı.
Bu durum 1938’den sonra Güneş-Dil Teorisinin ele alınmadığının göstergesidir.
Güneş-Dil Teorisi, Dil
Devriminde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Teoriye göre madem bütün dillerin
kaynağı Türkçe idi, o halde Türkçeye bu dillerden geçen sözlerin kökeni de
Türkçe idi. Bu düşünce ile dildeki yabancı kökenli sözlerin atılması hareketi
olan tasfiyecilik tamamen durdu. Agâh Sırrı Levend, bu durumu yabancı sözlere
Türkçe karşılık bulma işinin durması olarak yorumlayacaktır. Levend’in
belirttiği bir diğer sonuç ise aşırı çabaların durması, dil çalışmalarında
yeni bir döneme girilmesi,
hatta devrimcilik bakımından geriye dönüşe yol açılmasıdır.
Kâmile İmer de, yabancı sözlere karşılık bulma işinin bir süre duracağını
yazacaktır.
Daha sonra belirtileceği gibi Atatürk, dilde aşırı gidişi durdurmak için bu
teoriyi kullanmıştı.
Zeynep Korkmaz’a göre Güneş-Dil Teorisi, tasfiyecilik hareketini frenleme
görevini yüklenmiştir.
Hikmet Bayur, Atatürk’ün Dil Devrimindeki çalışmalarını “keşif” ve “keşf-i
ta’arruzî” gibi askerî terimlerle açıklamıştır. Bayur’a göre Güneş-Dil Teorisi
“keşf-i ta’arruzî”dir.
Güneş-Dil Teorisinin tasfiyeciliğin sona erdirilmesinde ve orta yola
dönülmesinde oynadığı rol, pek çok araştırmacının yazısında ele alınmıştır.
Atatürk’ün 1936
yılındaki Dil Bayramı dolayısıyla gönderdiği telgrafta kullandığı sözler ilgi
çekicidir:
“Bay İ. N. Dilmen,
Türk Dil Kurumu Genel
Sekreteri
İstanbul
Dil Bayramını mesai
arkadaşlarınızla birlikte kutladığınızı bildiren telgrafı teşekkürle aldım.
Ben de sizi tebrik eder ve Türk Dil Kurumuna bundan sonraki çalışmalarında da
muvaffakiyetler dilerim.”
Atatürk, Kurumun bir
bilim akademisine dönüşerek çalışmalarını tamamen bilimsel temellere dayalı
olarak sürdürmesi için “akademi” hâline gelmesi dileğini 1 Kasım 1936’da
TBMM’nin beşinci dönem ikinci yasama yılının açış konuşmasında
seslendirecektir:
“Başlarında kıymetli
Maarif Vekilimiz bulunan Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun, her gün
yeni hakikat ufukları açan, ciddî ve devamlı mesaisini takdirle yâd etmek
isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde
unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddolunamaz ilmî
belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk milleti için değil ve fakat bütün ilim
âlemi için, dikkat ve intibahı çeken, kutsal bir vazife yapmakta olduklarını
emniyetle söyleyebilirim. (Alkışlar). Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı
kazılar neticesinde, meydana çıkardığı, beş bin beş yüz senelik maddî Türk
tarih belgeleri, cihan kültür tarihini yeni baştan tetkik ve tamik ettirecek
mahiyettedir. Birçok Avrupalı âlimlerin iştirakiyle toplanan, son Dil
Kurultayı’nın ışıklı neticelerini bizzat görmüş olmakla çok mutluyum. Bu
ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler hâlini almasını temenni
ederim. Bunun için, çalışkan tarih ve dil âlimlerimizin, dünya ilim âlemince
tanınacak, orijinal eserlerini görmekle bahtiyar olmamızı dilerim.”
Terimlerin Türkçeleştirilmesi ve Geometri Kitabı
Atatürk, bu arada
geometri terimleri üzerinde çalışmış ve yıllardır kullanılan çoğu Arapça
kökenli terimleri Türkçeleştirmiştir. Türk Dil Kurumunun yayımladığı
Geometri kitabındaki üçgen, dörtgen, açı gibi pek çok terim
Atatürk’ün buluşu olarak dilimize kazandırılmış ve yaygınlaşmıştır. Atatürk,
Kurumun çalışmalarını her zaman yakından izlemiş ve pek çok çalışmaya bizzat
katılmıştır. 12 Mart 1937’de yapılan Terim Kolu toplantısına katılan Atatürk,
altı saat süreyle üyelerle birlikte çalışmıştır.
Atatürk, 26 Eylül
1937’de Dil Bayramı dolayısıyla Kurum Genel Sekreterine gönderdiği telgrafta
da o gün için dilde yaşayan Arapça sözleri de kullanır: “Dil Bayramı
münasebetiyle Türk Dil Kurumunun hakkımdaki duygularını bildiren
telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda
muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.”
Sadece Dil Bayramlarında gönderdiği telgraflarda kullandığı dil dikkate
alınırsa Atatürk’ün Dil Devriminde izlediği yol açıkça görülür.
Atatürk’ten Sonra Türkçe
Kurumlara verdiği
önemi, İş Bankasındaki hisselerinin gelirlerinden Türk Dil Kurumu ve Türk
Tarih Kurumunun pay alması için vasiyetnamesine bir madde ekleyerek gösteren
Atatürk’ün ölümünden sonra Türk Dil Kurumunun Koruyucu (Hami) Başkanı İsmet
İnönü olur. 1940’tan sonra 1950’ye kadar olan dönemde görülen durum, yabancı
sözler yerine Türkçe kök ve eklerden yeni sözlerin türetilme çalışmalarının
yapılmasıdır. 1945’te Teşkilât-ı Esasiye Kanununun Türkçeleştirilmesi, önemli
bir çalışmadır. Bu çalışma, genel dil ile devlet dili arasındaki ayrılığın
ortadan kaldırılması bakımından önemli bir iş olarak değerlendirilecektir.
1944’te TDK’nin başvuru kaynaklarından Türkçe Sözlük yayımlanır. Sözlük
Cumhur Reisi İsmet İnönü’ye ithaf edilmiştir.
Ön sözde Türkçe Sözlük’teki yabancı kökenli sözlerle ilgili olarak
yapılan açıklama ilgi çekicidir: “Bundan önce çıkmış lûgat ve kamuslardaki
yabancı söz bolluğu ve öz Türkçe söz azlığı göz önünde tutularak bu eserler
Sözlükle karşılaştırılırsa, görülecektir ki günümüzün canlı dilinde yaşıyan
yabancı kelimeleri ihmal etmediği halde, bu kitap dil devrimi yolunda atılmış
bulunan adımın genişliğini belirtmektedir. Bununla beraber Kurum burada yer
almış yabancı sözlere dilde yaşama hakkını vermek istemiş olmadığını açıkça
bildirmeği borç sayar; bu yabancı sözlerden öz Türkçe karşılığı bulunmuş ve
karşısına yazılmış olanları konuşmada ve yazıda kullanmamalarını bütün
dilseverlerden diler; henüz karşılığı bulunmamış olanlara da birer öz Türkçe
karşılık aramayı kendisine ödev bilir; bu sözlüğün ileriki basılışlarında
yabancı sözlerden daha pek çoğunun karşısına öz Türkçelerini koymak
mutluluğuna ereceğini umar...”
Sözlüğün söz varlığı 15.000 civarındadır. Şemsettin Sami’nin 1899-1901 yılları
arasında yayımladığı Kamus-ı Türkî’sinde 26.000 söz varlığı bulunduğu
dikkate alınırsa, aradan geçen 45 yıldaki dilde gelişmeye karşılık söz
varlığındaki azalma, tasfiyeciliğin boyutlarını ortaya çıkarır.
Sonuç
Türk yazı dilinin
tarihçesini verdiğimiz ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçenin gelişimini, genel
görünümüyle ele aldığımız bu yazımızda görüleceği gibi, Türkçe en büyük
gelişmeyi, sadeleşmeyi ve zenginleşmeyi son yetmiş yılda yaşamıştır. Yetmiş
yıllık bu dönemde Türkçenin gelişmesinde Dil Devriminin ve Türk Dil Kurumunun
önemli bir yeri vardır. Gerek Tanzimat döneminde, gerek Servet-i Fünun
döneminde, gerek Millî Edebiyat döneminde yapılan dil tartışmaları Türkiye
Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra da sürmüştür. Ancak, bu tartışmalar
Atatürk’ün dil konusundaki en büyük atılımı yapmasına zemin hazırlamıştır. Hiç
kuşkusuz, gerek yazı konusunda, gerek dil konusunda en etkili, en kararlı ve
sonuç alıcı adımları Atatürk atmıştır.
Alfabe konusundaki
tartışmalar, bugün artık tamamen sona ermiştir. Yeni Türk yazısının Türkçeyi
karşılamadaki mükemmelliği konusunda tereddüt yoktur.
Üstelik bütün Türk dünyasında ortak alfabe olarak Lâtin kökenli yeni Türk
alfabesinin kullanılması konusunda Türk kamuoyunda düşünce birliği de
oluşmuştur.
Türkçenin sadeleşmesi
konusu da zaman içinde çeşitli tartışmalardan sonra durulmuş ve dil doğal
gelişimi içerisinde Türk Dil Kurumunun da bilimsel çalışmalarıyla gelişimini
sürdürmüştür. Bugün artık aşırı özleştirmeciliğin, daha doğru bir söyleyişle
tasfiyeciliğin Türkçeye yarar sağlamayacağı anlaşılmıştır. Dilde zorlama
olamayacağı, dilde yaşayan hiçbir sözün zorla dilden atılamayacağı veya
yasaklanamayacağı artık herkesçe anlaşılmıştır. Küreselleşmenin getirdiği bir
olumsuzluk olarak Türkçedeki batı kökenli sözlerin çoğunluğunun ve
yoğunluğunun artmasının getirdiği olumsuzluklar, dildeki kirlenme ve bu
yabancılaşmaya karşı mücadele edilmesi düşüncesi, hemen her dilcinin ortak
görüşüdür. Ortak noktalarda buluşmak ve anlaşmak, tartışmaları sona erdireceği
gibi, oluşacak anlaşma zemini, dildeki diğer görüş ayrılıklarının da zamanla
ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır.
Kaynakça:
Prof. Dr. Mine Mengi, Mesîhî Dîvânı, Atatürk Kültür Merkezi yayını,
Ankara, 1995, s. 231