ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ-TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ
Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

TÜRKİYE’DE ÇOCUK BAKIMINDAKİ GELENEKSEL İNANÇ VE UYGULAMALAR

Araş. Gör. Makbule TOKUR KESGİN
Prof. Dr. Hilal ÖZCEBE

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ
ISSN 1305-5992
Türkiyat Araştırmaları Dergisi
Güz 2004
Sayı 1

Abstract

Although the modern medicine has been progressed so
fast in the last years, the communities still have te traditional
beliefs and practices. The traditional beliefs and practices are
mainly origined from the willingness of the community to
control their own environment, wealth, health and lives.

Traditional beliefs and practices may have positive and
negative effects on the health. Health service providers should
be awere on the traditional beliefs and practices in the
community. The community should be convinced to quit
especially the harmful traditional practices in their daily lives.
But, the community can be encouraged to keep the traditional
practices which effects positively the health by the health
sector.

In this article, it is tried to define some traditional
practices and their beliefs under the traditional practices which
are effecting children health in some parts of Turkey.

Key words: Traditional, traditional practice, health,
child, Turkey

Giriş:

Gelenek; bir kültür içinde her zaman var olduğuna inanılan, sosyal olarak bir
nesilden diğerine sözlü anlatma yollarıyla aktarılan alışkanlık ve normların toplamı
olarak tanımlanmaktadır (Nirun ve Özönder 1990). Halkbilim kapsamı içine giren
geleneksel inanç ve uygulamalar, insanların davranışlarını yönlendirerek, onların
eğitimlerini ve sağlık durumlarım etkilemektedir. Tarihte geçmişe doğru bir
yolculuk yapıldığında özellikle sağlığın inanç ve uygulamalardan fazlasıyla
etkilendiği görülmektedir.

Eski uygarlıklar hastalıkların nedenlerini tanrıların kızması, büyü, nazar gibi
sebeplere bağlamışlar; hastalıkları iyileştirmek için kötü ruhları kovma, doğa üstü
güçlere adak adama, tapınma gibi eylemlerde bulunmuşlardır. İlerleyen dönemlerde
insanlar bazı bitkilerin, gıdaların ve maddelerin bir takım sıkıntılara iyi geldiğini
gözlemlemişler, bunları acıların hafifletilmesi ve hastalıkların iyileştirilmesi için
kullanmışlardır. Mikroorganizmaların keşfi, antibiyotiklerin bulunması, bazı
hastalıkların oluş mekanizması ve tedavilerinin öğrenilmesiyle birlikte tedavi edici
uygulamalar sağlık alanında önemli bir yer almıştır. Epidemiyoloji disiplininin
gelişmesiyle birlikte çoğu hastalığın etyolojisi bulunmuş, kişinin yaşadığı çevre,
sağlık hizmetlerinin sunum şekli, koruyucu hizmetlere verilen ağırlık, gibi bir çok
faktörün sağlığı etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Çağdaş sağlık anlayışına göre
sunulan sağlık hizmetleri koruyucu, tedavi edici ve rehabilitasyon hizmetleri olarak
incelenmiş ve tanımlanmıştır (Akdur 1998).

Sağlık alanında meydana gelen bu gelişmelere rağmen; toplumda halen
geleneksel döneme ait inanç ve uygulamaların uzantıları devam etmektedir (Akdur
1998). Türk kültürü de yaşanılan coğrafyanın tarihi - kültürel zenginliği ve dinlerin
etkisi nedeniyle çeşitli inanış ve kültürlerin tesirinde kalmıştır. Bu inançlardan
kaynaklanan bazı uygulamalar kimi zaman insan sağlığına bir etki yapmazken kimi
zaman da insan sağlığını olumlu ya da olumsuz olarak etkileyebilmektedirler. Bu
uygulamalardan en savunmasız olarak etkilenenlerde hiç şüphesiz ki çocuklar
olmaktadır. Çocuklar yaşadıkları toplumun kültürü içinde varolan uygulamalara
maruz kalmakta, zamanla onlar da içinde yoğruldukları bu kültürü öğrenerek kendi
davranışlarına yansıtmaktadırlar.

Bu makalede Türk kültüründe çocuğa yönelik uygulanan bazı geleneksel
uygulamalardan söz edilmektedir.

Anne Sütü ile Beslenme:

Bugün Dünyada bebeklerin doğar doğmaz anne sütü ile beslenmeleri
önerilmektedir. Anne sütünün hemen verilmesi anne ve bebek arasındaki sevgi ve
bağlanma duygularını pekiştirmekte, bebeğin güven içinde olduğunu hissetmesini
sağlamakta, annenin süt salınımmı artırmakta ve doğumun son evresini (eşinin
ayrılması) kolaylaştırmaktadır. Ülkemizde anne sütü ile ilgili olumlu ve olumsuz
uygulamalar mevcuttur. Bu uygulamalardan bazıları aşağıda sunulmuştur:

Çocuk doğduktan sonra üç ezan vakti geçmeden, çocuğa süt verilmez. Daha
önce verilirse gaz sancısı çekeceğine inanılır (Erzurum) (Taş 1994). Çocuk doğunca
sabırlı olması için 24 saat kadar meme verilmez . Üç ezan vakti geçtikten sonra
tercihen babası ya da evin büyüğü sağ kulağına ezan sol kulağına kamet okur.
Kararlaştırılan isim söylenir. Sonra meme verilir (Kastamonu) (Abdulkadiroğlu
1987).

Bazı yörelerimizde ezan okunduktan sonra ebe bir de kendisi bebeğin
kulağına ezan okur. Daha sonra bebeğin ağzına önce şekerli su akıtılır, sonra
annesinin memesi temizlenerek ağzına verilir (Ankara-Kargm Köyü) (Erdoğan
1995)

Anne çocuğunu büyüklerin yanında emzirmez, emzireceği zaman sırtını
döner veya başka odaya gider (Erzurum) (Taş 1994).

Memeden Kesme (Kemerhisar-Bahçeli): Çocuğa anne sütü verilmenin
bırakılması demektir. Yetişkin çocuklar için anne sütünün zararlı olduğu söylenir.
Bu durumda anne memesine yün, tavuk tüyü, saç yapıştırır, kara sürer, memenin
başına tuzla acı bibere bulaştırır. Çocuğa memenin kaka olduğu söylenir. Olmazsa
nefesi tesirli hocalara okutulur (Beyhan 1995).

Göbek Bakımı:

Yenidoğan bebeklerin göbek bakımları çok önem taşımaktadır. Göbeğin
temiz koşullarda kesilmesi ve bakımı ile mikroorganizmaların bulaşmaması
sağlanmalıdır. Aksi taktirde bebeğin ölümüne neden olabilecek sağlık sorunları ile
karşılaşılmaktadır. Ülkemizde göbek kesimine ve bakımına ilişkin uygulamaların
bazıları son derece sakıncalıdır.

Harput yöresinde çocuğun doğumundan sonra göbek belli bir uzunlukta
bıçak, makas veya jilet gibi aletlerle kesilir (Araz 1995). Göbek kordonu kesilmeden
önce kordondaki kan bebeğe doğru sıvazlanır (Akbulut 2002).

Yeni doğan bebeğe, kara yakma denilen bir işlem uygulanmaktadır. Göbek
bağı 4-5 parmak bırakılarak kesilir. Ateşte yakılan çaput üzerine tuz ve kına ilave
edilerek göbeğe konur ve bir bezle sarılır (Ankara-Kargın Köyü) (Erdoğan 1995).

Göbek kesilince ceviz ezilip merhem haline getirilir ve göbeğe sürülür.
Yapılan bir başka uygulamada ise, göbek yara tutmasın, çabuk iyileşsin diye
tahtaların çürük mantarlaşmış kısımları ufalanarak yaranın üstüne pudra gibi serpilir.
Üstüne “pala” (bez parçası” konularak sarılır. Daha sonraki günlerde kahve ile yağ
karıştırılarak göbeğe sürülür (Akbulut 2002).

Göbek ile bebeğin geleceği arasında ilişki kuran uygulamalar da mevcuttur.
Çocuğun bağlanmış göbeği bir süre sonra düşer. Bu göbek parçası kız çocuğuna
aitse çocuğun sağlıklı büyümesi, gelin olup evinin hanımlığım yapması amacıyla
evin uygun görülen bir yerine gömülür. Erkek çocuğuna ait bir göbek parçası ise
ileride iyi bir iş ve meslek sahibi olması inancı ile okul bahçesine (okumuş adam
olsun diye) ya da cami avlusuna (dindar olsun diye), ahıra (malcı ya da hayvansever
olsun diye) gömülür. Suya atılır kısmetini dışarıda arasın, huyu su gibi temiz olsun
diye (Araz 1995, Baraz 1998). Okusun diye kitap arasına, yükselsin diye evin
çatısına da konulabilir (Akbulut 2002). Bunun yanında çocuğunun sürekli sokakta
gezmesini, oynamasını istemeyen anne çocuğun göbeği kesildiğinde, onu sokağa
atmamaya dikkat eder. İnanca göre göbek sokağa atılırsa çocuk büyüyünce hep
sokakta olur (http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur_tr.asp7belgemrf6790).

Beden Bakımı:

Yenidoğan bebeğin yıkanıp bedeni çiğsi çiğsi kokmasın diye tuzlanır
(Yaylalarımız)(http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur_tr.asp?belgeno=39098).
Aksayan’ın çalışmasında evde diplomalı ebe olmaksızın yapılan doğumların %
80,3’ünde geleneksel uygulamalar yapıldığı (% 41,8 tuzlama, %38,5 tuzlu su ile
yıkama) tespit edilmiştir (Aksayan 1983). Bebeğin tüm vücuduna kokmasın diye
ince tuz sürülüp iyice ovulduktan sonra bebek 1-2 saat öylece bekletilir ve daha
sonra yıkanır (Ankara-Kargın)( Erdoğan 1995; Akın ve Özcebe 1999).

Höllük:

Bebeğin bezlenmesi ile ilgili de bazı uygulamalar halen çok az da olsa devam
etmektedir. Höllük denilen özel toprak kullanılacağı zaman bilhassa kışın bir tavada
ateş üzerinde ısıtılır. Çocuğun altına serilir. Çocuk bu toprakla kundaklanır, ıslanan
höllük atılır. Her kundakta yeni höllük kullanılır. Çocuğun gaz sancısına iyi
geldiğine inanılır. Çocuk kundaktan çıkıncaya kadar altına höllük denen kumdan
yumuşak, emme kabiliyeti yüksek bir cins toprak konur (Erzurum) (Taş 1994).

Ağlama:

Bebeklerin ağlaması akciğer gelişimleri için önemlidir; ancak bebeğin
ağlaması bir yakınması ya da gereksiniminin olduğunun göstergesidir. Yakınmasının
olduğunun bir göstergesi olarak Akçaşar’da 3-5 yaşlarında ağlayan bebeklerin
öleceklerine inanılır. Bazen de çocuk anasının babasının günahım affettirmek için
ağlıyor denir (Karacalan) (Kalaycı 1999). Çok ağlayan ve uyumayan süt
çocuklarının göbeğinin hemen altı kızgın şiş ile dağlanır (Bergama, Akçenger köyü)
(Çavdar 1989).

Doğumdan sonra çocuktan ses gelmezse çocuğun göbeği anneden bebeğe
doğru sağılır. Daha sonra göbek kesilir, kesilen yere zeytin yağı sürülür
(Yaylalarımız) (
http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur tr.asp?belgeno=39098).

Bir çok bölgede doğduktan sonra bebeğin ağlaması iyi sayılır. Bununla ilgili
birkaç örnek vermek gerekirse: (Akbulut 2002)

•    Bebek doğduktan sonra ağlamazsa iyi sayılmaz. Sağır olduğu düşünülür.
Bebeğin kulağının dibinde sahan çalınır, ağlatılır.

•    Bebe ağlamazsa “samut” (saf) olacağı düşünülerek ağlatmak için poposuna
vurulur.

•    Ağlamayan bebeğin hasta (cansız) olduğuna inanılır. Ağlamayan bebeğin
poposuna vurulur, soğuk su ile eli yıkanarak kendine getirmeye çalışılır.

•    Sürekli ağlayarak evden birinin başını yiyeceği düşünülen çocuğun bu
durumunu yatıştırmak için, ağzına ayakkabının tersiyle vurulur (Yenikarabağ,
Haydarlı, Bozan) (Kalaycı 1999).

Yaşıtlarına göre gelişme gösteremeyen, çelimsiz ve cılız çocukların, gizli bir
takım varlıklar tarafından değiştirileceğine inanılır. Bu tür çocuklar için “cin
degtişüğü” tabiri kullanılır. Bu çocuklar yöredeki delikli taşlara, hamama, Nadir
Baba’nm veya Beşik Baba’nın Türbesine götürülerek tek başlarına bırakılırlar.
Çocuk bırakıldığı bu yerde annesinin arkasından dönerek ağlarsa, onun
yaşayacağına, aksi halde öleceğine dair inançlar vardır (Harput) (Araz 1995).

Sarılık:

Doğum öncesi yaşamda bebeklerin alyuvarlarının oksijen taşıma kapasiteleri
daha fazla olması gerektiğinden alyuvar kitlesi erişkin insana göre daha fazladır. Öte
yandan kandaki ömürleri erişkine göre daha kısadır. Dolayısıyla erişkine göre
yenidoğan bebekte daha fazla sayıda alyuvar daha kısa sürede parçalanır. Yaşlanmış
ve bozulmuş kırmızı kan hücrelerinden bilirubin adı verilen sarı bir pigment üretilir.
Bu sarı pigment normalde karaciğer tarafından barsak sistemine verilerek atılır.
Ancak yenidoğan bebeğin karaciğeri aşırı bilirubin yükünü atacak kadar
olgunlaşmamıştır. Bu nedenle bilirübinin kandan temizlenmesi zaman alır ve ciltte
sarılık ortaya çıkar. Yenidoğan bebekte görülen sarılığın çeşitleri vardır. Bu sarılık
çeşitlerinden bazıları normaldir (doğumdan sonra 2-4 günde ortaya çıkar ve 5-7 gün
de iyileşir) ve kendi kendine iyileşir. Ancak bazı sarılık çeşitleri (ilk 24 saatte ortaya
çıkar) vardır ki bir sağlık kuruluşuna başvurmayı gerektirir ve tedavi edilmezse yeni
doğan bebeğin ölümüyle sonuçlanabilir (
http:// www.hacettepem.org/
makaleler.php?a=&b=3&mNo=82. Bayat 1987).

Türk insanı sarılığın bebekler için tehlikeli olabileceğini fark etmiş, ve
tedavisi için bir çok gelenekse] yöntem kullanmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:

Anadolu halkı sarılığı üç şekilde sınıflayarak ayrı ayrı tedavi etmeye
çalışmıştır: (Bayat 1987)

•    Yeni doğmuş bebek sarılığı

•    Kara sarılık

•    Çocuk ve büyüklerde görülen sarılık hastalığı

Aşağıda bu sarılık çeşitlerinden ilki açıklanmıştır:

Yeni doğmuş bebek sarılığı ve tedavisi:

Bebekte meydana gelen sarılığa neden olarak; bebeğin altının yabancı
yanında açılması, çok yerde de annenin bebeğe sırtını dönmesi gösterilir. Bu
bakımdan bebeği sarılıktan korumak için ilk yedi gün annesinin yanında, tercihen
önünde yatırılır. Doğumdan itibaren ilk dört gün bebeğin üzerine sarı bir örtü örtülür
veya bebeğin gömleği sarı ipek iplikle işlenir ya da bebeğe sarı gömlek giydirilir.
Dört günden sonra bebeğin renginin normale dönmesi amacıyla pembe örtü örtülür.
Bazı yerlerde sarı örtü bebeğin üzerinde kırk gün bekletilir (Bayat 1987).

Bebek sarılık olduğunda ise ergen bir kız tarafından yakasıyla kolu sarı
iplikle işlenmiş gömlek giydirilir, alnına sarı bir yağlık bağlanarak cehre denilen
bitkiyle kaynatılmış suda yıkamak, kırmızı gelin yağlığı ile bebeğin üstünü örtme
uygulamaları yapılır (Bayat 1987).

Yeni doğan çocukta görülen sarılık hastalığı için bebeğin her tarafına bal
sürülür.Ateşte ısıtılan iğnenin ucu bebeğin eklem yerlerine, topuklarına, alnının
ortasına vücudunun yedi yerine batırılır (Ankara-Kargın Köyü) (Beyhan 1995).

Kırklama/Kırkbasması/Kırk Karışması/Albasması/Kırk Uçurması:

Bebeğin ilk hafta içinde ölme olasılığı çok yüksektir, ikinci yüksek ölüm
olasılığı olan süre ise ilk 40 günlük dönemdeir. Bu dönemde bebeklerin ölümleri
ailelere çok büyük üzüntü vermektedir. Bu nedenle ilk kırk gün içinde bebeklerin
ölmemesi için bazı uygulamalar yapılamaktadır. Aşağıda yer alan bazı
uygulamaların bebeğin yaşamasın sağlaması oldukça zordur. Ancak aileler
bebeklerini bu şekilde koruyacaklarına inanmaktadırlar. Bugün bir çok ailenin
bebeğin 40. gününü özel bir gün olarak saydıkları ve ailecek kutladıkları
bilinmektedir.

Çocuğa al basmasından korumak için üstüne kırmızı yağlık örtülür. Şeytan
değip hasta etmesin diye başının üst tarafına ekmek ufağı, bıçak, ayna konur. Kırklı
çocuğa et, ölü, unun basıp hasta edeceğine inanılır. Komşulardan birisi et kestiyse et
parçası getirip çocuğun üstünde yıkanması gerekir veya çocuğun et üzerine
bastırılması gerektiğine inanılır. Bunlar yapılmaz ise etin çocuktan ağır gelip
çocuğun ayağının yere basmayacağına inanılır. Ölünün çocuğu basmasını
engellemek için ölü mezara gittikten sonra çadırın içindeki bütün eşyalar çırpılıp
yeniden yerleştirilir. Değirmenden getirilen unun da çocuğu basıp hasta edeceğine
inanılır, bu durumda getirilen una çocuk bastırılır, yüzüne un sürülür (Yaylalarımız)
(http ://www.kul tur.gov. tr/portal/kultur_tr.asp?belgeno=39098).

Köyden cenaze ya da gelin çıkıyorsa bebek bir günlüğüne beşiğiyle dışarı
çıkarılır. Gelinin başındaki al yemeninin bebeğin kırk basmasına neden olacağına
inanılır. Gelin gittikten sonra bebek tekrar içeri alınır (Ankara-Kargın Köyü)
(Erdoğanl995).

Kırkbasan çocuğu iyileştirmek için, yedi çöplükten yedi çöp, yedi komşudan
yedi anahtar alınarak su dolu bir kap içinde kaynatılır. Bu su ile bebek viran bir
yerde yıkanırsa iyileşir (Kemerhisar-Bahçeli) (Beyhanl995).

Bebeğin tüm bu tehlikelerden kırkbirinci gün yapılan kırklama işlemi ile
kurtulacağına inanılır. Bir kabın içerisine kırk kaşık su sayılır. İleride zengin biri
olsun diye bu suyun içine altın gümüş atılır. Bebek bu suyun içinde yıkanır.
Bebeğin, hastalık, ameliyat gibi durumlarında suya değmemesi için susuz kırklama
yapılır. “İki darp bir niyet, İki darp bir niyet” denilip bebeğin üzerinde el gezdirilir
(Ankara-Kargın Köyü) (Erdoğan 1995).

Safranbolu’da kırkı çıkmamış olan bebek on günden on güne yıkanır. 20 gün
sonra yıkanmasına “yarı kırk”, 40 günden sonra yıkanmasına “son kırk” denir.Sıcak
suyun içine kırk kaşık temiz su katılır, başka bir şey katılmaz. îlkin anne sonra
bebek bu su ile yıkanır. Artan su eve serpilir “kırk çıksın gitsin bu evden denilir”
(Akbulut 2002).

Almanya’da yaşayan Türkler kırklı bebeğe kurşun dökülmeyeceğine,
dökülürse kırkının basacağına inanırlar. Kırkı çıkmış çocuğa üç gün “nahır dönümü”
kurşun dökülür. Çocuğa nazar değdiğinde uykusunun kaçtığı ve ağladığı düşünülür.
Çocuğun karnı ağrıyorsa ılık su ile sabunlanıp ovuşturulur. Göbeğinin üstüne nane
dökülür,zeytinyağı sürülüp beklenir (Karaca 2002).

Yeni doğan bebeklerin yanına kırk gün kedi, köpek yanaştırılmaz. Şayet
yanaştırılırsa, bebeğin sıska, zayıf kalacağına inanılır (Beyhan 1995, Özen 1992).
Gözelere getirilen bu çocuklar gözeden alınan su ile adak yerindeki küçük kazanda
ısıtılarak hastalıklı çocuk yıkanır. Buralara
ayırt denir. Bunun anlamı gözedeki
kutsal suyun kırk baskını çocuğu dertlerinden ayırt etmesi içindir. İnanışa göre
buraya getirilen çocuklar çok kısa zamanda ya iyi olur ya da ölüp gider. Bu
uygulamalar sırasında göze etrafına toplanmış olan çocuklara ve fakirlere para, şeker
vb. şeyler verilir.Ayrıca belirli günlerde ve Cuma akşamlan gözenin mis gibi
koktuğuna ve peri kızları tarafından yakıldığına inanılan ışıklar görüldüğü söylenir
(Özen 1992). '

Kırk karışması: Kırk gün içinde iki bebeğin doğması olarak tanımlanır.
Kırkı karışan çocuklar birbirlerinin gelişimini engellemesin diye karşılaştırılmazlar
(Akbulut 2002).

Kırklama: Loğusa ve çocuğuna kırk basmaması için kırk gün içinde yapılan
işleme denir. Ülkemizde iki türlü kırklama işlemi saptanmıştır (Baraz 1998).

a.    Suyla yapılan kırklama: Loğusa ile çocuğun üstüne içerisinde altın,
gümüş, ustura, yumurta, kırk tane arpa, buğday, çakıl, fasulye, fındık demir, anahtar
vb. konulan su dökülür. (Baraz 1998).

Yaylalarımızda da çocuğu kırk basmasını engellemek için de kırklama
yapılır. Kırk tane taş bir çapuda çıkılanır. Çocuk hergün yıkanır. Yıkandıkça taşın
birisi atılır. Kırkıncı taş ta atılınca meydana bir kazan kurulur, içine de kırk tane taş
konur. Çocuk annesi, evdeki herkes bu su ile yıkanır. Çamaşırlar, çadırın içindeki
çul, keçe ne varsa hepsi yıkanır.

(http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur_tr.asp?belgeno=39098).

b.    Susuz yapılan kırklama: Beşiğin altına kaba bir döşek yerleştirilir.
Köyün ileri gelenlerinden iki kadın beşiğin sağına ve soluna oturur. Sağdaki kadın
başı kıbleye gelmek şartıyla çocuğu kucağına alarak: “ Sallü salavat, sallü
Muhammed diyenin akibeti hayrolsun” der ve çocuğu beşiğin altından soldaki
kadına yuvarlar. Soldaki kadm, çocuğu hemen beşiğin altından sağdaki kadına
yuvarlar. Çocuk üç kez bu biçimde yuvarlandıktan sonra kırklama işlemi bitmiş olur
(Barazl998).

Kırk uçurması:

Bebek doğumdan sonraki kırk gün içinde dışarı çıkarılmaz ve kırk gün
geçtikten sonra gezmeye götürülür. Bu geziye kırk uçurması adı verilir. İlk kez
evden dışarı çıkarılan bebek zengin olsun diye zengin bir eve götürülür. Gittiği
evden bebeğe hediyeler verilir. Bebeğe erkekse çenesine kızsa alnına uzun ömürlü
olsun, ocağı tütsün diye ocak isi sürülür (Safranbolu)

(http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur_tr.asp?belgeno=36790).

Diş Bulguru:

Bebeğin dişinin çıkması ile beslenme tarzı değişmeye başlar. Bu nedenle
bebeğin dişinin çıkması aile tarafından kutlanan genellikle zararı olmayan bir
uygulama şeklinde halen devam etmektedir.

Bebeğin dişi çıktığında diş bulguru töreni yapılır. Börek, çörek, diş bulguru
hazırlanır, yere çarşaf yayılır, üzerine bebek oturtulur, başından bulgur serpilir.
“Dişin başın pek olsun, Allah güveyliğini-gelinliğini göstersin” denir. Armağanlar
verilir. Tepsiye ayna, makas, iğne, tarak, kitap, yumurta vb. konur. Bebeğe uzatılır.
Hangisini alırsa ilerdeki mesleği için yorumlar yapılır (Doğruoll999). Harput
yöresinde bu uygulamaya diş hediği de denmektedir (Arazl995).

Kars ve Erzurum çevresinde, çocuğun çıkan ilk dişini ilk defa kim görürse o,
çocuğun gömleğini yırtar ve böylece çocuğun acısının geçeceğine inanılır. O kişi
aileye demir veya madeni bir nesne hediye verirse çocuğun dişlerinin demir gibi
sağlam olacağı sanılır (Kalafat 1995).

Çocuk Bakımı ve Çocuğun Yaşaması İçin Alınan Tedbirler:

Çocuğun bezleri günah sayıldığı için gün aştıktan sonra dışarıda bırakılmaz.
Ayı yalar, şeytan üstünden geçer, çocuğu hasta eder düşüncesi yaygındır. Çocuğun
elbiselerinin yıkandığı su tuvalete dökülemez. Ayak değmeyecek yerlere dökülür.
Çocuğun çamaşırları gece yıkanmışsa bu su bekletilir, sabah bir ağacın dibine
dökülür. “Sabi Sübyan” yani çocuğun masumiyeti ve temiz olduğu inancı bunda
etkendir(Ankara-Kargm Köyü) (Kır 2002). Başka bir inanışa göre kırklı çocuğun
çamaşırları dışarı asılmaz. Asılırsa akşam olmadan ikindiden önce toplanır ki kırk
basmasın (Safranbolu) (Akbulut 2002).

Kız çocukları olduğu halde, oğlan çocuğu olmayan veya doğduğu halde bu
çocuğu yaşamayan kadınlar, oğlan çocuğuna kavuştukları zaman, yedi yaşma kadar
çocuğun saçlarını uzatır, örer ve kendisine bu zaman içinde kız elbisesi giydirirler.
Ters giyme adı ile bilinen bu uygulamanın değişik bir biçimi de yedi yıl boyunca
kullanılmamış (haşıllı) elbisenin giydirilmemesidir. Komşu ve akrabalardan alınan
eski, yamalı, hatta yırtık elbiselerini kullanarak, yedi yıl boyunca hayatta kalmayı
başaran oğlan çocuğundan sonra doğacak olan bebeklerin artık yaşayacağına
inanılır. Bu tür çocukların, belirlenen süre içinde uzun süren bir hastalığa
yakalanmaları halinde ise adları değiştirilerek, özellik arz eden adlar takılır. Bu
inançlarda çocuğa ölmüş süsünün verilerek ölüm ruhunu şaşırtma amacı vardır
(Harput) (Araz 1995).

Çocuğun tırnakları hırsız olmasın diye yaşına gelmeden kesilmez, (http://
www.kultur.gov.tr/ portal/kultur_tr.asp?belgeno=39098). Gaziantep’te ise bir yaşına
kadar çocuğun saç ve tırnakları kesilmez. Aksi yapılırsa ömrünün kısa olacağına
inanılır (Özçörekçi 1995). Çocuğun ilk saçma ana tüyü adı verilmektedir. Anasının
tüyünü kim keserse çocuğa bir hediye verir.

Yürürken sık sık düşen çocuğa köstekli denilir. Bu durumdaki çocuğun
ayağına ip bağlanır. Bıçakla o ip kesilirse çocuğun düşmeden yürüyeceğine inanılır
(yaylalarımız) (http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur_tr.asp?belgeno=39098).

Urfa’da altını ıslatan çocuklar için süpürge uçları, üzerklik olarak yakılır ve
onlara her sabah karatavuk yumurtası içirilir. Böylece çocuğun altını
ıslatmayacağına inanılır. Kekeme çocuklara Kurban Bayramı sırasında yedi inek
memesi yedirilirse, dilinin çözüleceğine inanılır (Kalafat 1995).

Çocuğun Yaşaması İçin Alınan Tedbirler: (Doğu Anadolu, Taş 1996).

■    Çocuk doğarken yere bırakılmaz, bir leğen ya da kalbur içine konur.

■    Evin kapısına kuşburnu çalısı asılır.

■    Yakasız gömlek giydirilir.

*    Kırk evden alınan kırk parçadan elbise diktirilir.

■    Çocuk bir sene boyunca yıkanmaz.

■    Kurban bayramında kesilen kurbandan alınan kan ile ergen bir kız (bekar)
tarafından yazılana boylama (muska) çocuğun boynuna asılır.

■    Çocuğun eşi bir yere gömülmez, asılarak kurutulur.

■    Çocuğa kırk gün ayrı ayrı adlar verilir, en son gün babasının adı verilir.

*    Kapıya köpek bağlanır.

■    Tıpkı taşı kullanılır. Bu taşlar özel bir kılıf içinde birbirine dokunmadan
saklanır ve gebe kadının boynuna asılır. Doğumdan sonra taşlar suya atılır ve bebek
bu su ile yıkanır. Yıkamadan sonra taşlar tekrar kılıflarına konularak evin ana giriş
kapısına asılır. Kadın ikinci kez gebe kaldığında tekrar aynı şekilde kullanılır. Üst
üste doğan iki çocuk yaşadıktan sonra bu taşların elden çıkarılmasının bir mahzuru
yoktur(Taş 1996).

■    Çocuğu yaşamayan aileler, doğan çocuğun kulağını delip mavi boncuk
takarlar (Küçük 1987).

■    Muş’ta bir çocuktan sonra doğanlar yaşamıyorsa, ilkinin ayakları yeni
doğanın eşi üzerine bastırılır. Buradaki inanç, ilkini koruyan iyi ruhun, yeni doğanı
da koruması dileğinde saklıdır (Kalafat 1995).

■    Çocuğu yaşamayan kadın doğum yapınca önce köpek yavrusunu emzirir
(Sivas). Böylece çocuğu öldürmek isteyen kötü ruhun köpek yavrusuna geçeceğine
ve hayvanın öleceğine inanılır (Akçiçek 1992).

*    Her şeye rağmen çocuk buluğa ermeden ölürse anne ve baba çocuklarının
ölümüne ağlamamalıdırlar. Ağlamazlarsa çocuk kıyamette onlara şefaat eder(Küçük
¡987)._

Dilaltı Kesmek:

Bazı çocuklar taydaşları konuştukları halde uzun süre konuşamazlar, Onların
konuşmalarını sağlamak için dillerinin altındaki parça jiletle kesilir. Kesilen yere
sarımsak sürülür. Yinede çocuk konuşmazsa bu kez çocuk parpılatılır (Kemerhisar-
Bahçeli) (Beyhan 1995).

İsim:

Çocuğun ismi onun bir ömür boyu taşıyacağı ve kişiliğiyle bütünleştireceği
bir semboldür. Bu sembolün seçilmesinde, çocuğun sağlıklı olması, hayatta kalması,
ya da bir hastalığı varsa onun iyileşmesi gibi isteklerin etkili olduğu görülmektedir.

Çocuk doğduktan bir gün sonra veya doğduğu hafta içinde çocuğa ailenin
yaşlıları tarafından bir isim verilir (Kır 2002). Çocuğun kulağına üç kez ezan
okunur, çocuk kıbleye çevrilir, adı üç kez kulağına söylenir (Baraz 1998). Çocuğu
yaşamayan aileler yenidoğan çocuğu, doğumu yaptıran ebe tarafından sembolik bir
bedel karşılığı babaya satılır. Böylece çocuğun yaşayacağına inanılır. Çocuk kız ise
Satı, erkek ise Satılmış adı verilir (Duru 2002). İstenmeyen doğumlarda; doğan
çocuk kız ise Songül, erkek ise Durak, Dursun gibi isimler de verilmektedir
(Erdoğan 1995).

Çok ağlayan veya hastalıktan bir türlü iflah olmayan çocuklar ile yürüme
çağını geçirdiği halde yürürken sık sık düşen çocukların adlarının ağır geldiği inancı
ile adları ya tamamen değiştirilir ve yeni ad takılır ya da mevcut isimleri yöreye has
ağız özelliği ise Fatma ise Fatoş, Emine ise Emoş, Mehmet veya Muhammed ise
Memoş, Selami ise Seloş vb. olarak çağırılırlar. Bu uygulamalar kötü ruhun
öfkesinin önüne geçmek, onu şaşırtmak, aldatmak, dikkatini başka yerlere çekmek
için yapılır (Harput) (Araz 1995).

Çocuğu olduğu halde çocuğu yaşamayan anne -baba kendi isimlerini
çocuklarına verirler. Böylece çocuğun korunarak yaşayacağına inanılır (Harput)
(Araz 1995).

“Babamın halası beş doğum yapmış. Dünyaya getirdiği çocukların hepsi de
bir yaşına gelmeden ölmüşler. Altıncı çocuğu oğlan olmuş, adını Duran koymuşlar.
Bunun da hayatından endişe edildiğinden kim ne yol gösterirlerse onu yapmışlar.
Duran’a yedi yıl banyo yaptırılmamış, öyle ki kirden her yanı kerme bağlamış,
sadece yüzü soğuk su ve sabunlu bezle silinmiş. Evinde Mehmet ismi olan yedi
evden parça bez toplanarak çocuğa gömlek ve yorgan yapılmış. Yedi evden gümüş
parçası toplanarak bilezik yapılmış çocuğun annesinin sağ el bileğine takılmış.
Çocuk uyumadan önce babaannesi tarafından her zaman okunmuş. Çocuk büyüdü
ve doktor oldu.” (Avanos-Nevşehir) (Örnek 1979)

Nazar: •

Halk inanışına göre nazar değen eşya bozulurken, nazar değdiği düşünülen
kişi hastalanır, huysuzlaşır ve tedbir alınmazsa ölür (Akbulut 2002).

Nazarın değmesinin çeşitleri: (Harput) (Araz 1995)

• Nazarın gözle dokunması: Toplum içinde keskin ve etkili göze sahip olan
kötü niyetli kişilerin baktıkları her türlü canlının hastalanmasına hatta ölmesine
malın mülkün yanıp, yıkılıp yok olmasına sebep olduğuna inanılır.

•    Nazarın sözle dokunması: Nazar kudretinin tesirini göstermede etkili olan
unsurun söz olduğuna inanılır. Örneğin,
“Ana uy! Ne güzel çağa” sözü çocuğun
hastalanmasına, hatta ölmesine yol açabilmektedir.

•    Nazarın nefesle dokunması: Nefesinin kuvvetli olduğuna inanılan kişilerin
nazar dokunma husuusnda etkili olduğuna inanılır. Nefesi dokundu, nefesine uğradı,
nefesine geldi ifadeleri bunun için kullanılır.

Harput’ta nazar değmesinden korunmak için şunlar yapılmaktadır: (Araz

1995)

•    Nazar kudretinin olduğuna inanılan kişilerden uzak durmak: Günümüzde
nazar kudretinin kendisinde mevcut olduğunu bilen kişilerin dikkatlerini çeken güzel
bir şeye baktıkları zaman üç defa “tü, tü, tü” demeleri veya çocukları severken;
“çirkin çağa, pis çağa” gibi ifadeleri kullanmaları kendilerine hakim olamadıkları
için aldıkları bir tedbir olsa gerekir.

•    Nazarlık taşımak: Bu konuda yörede değişik uygulamalar görülür: Mesela
susuz toprakta yetişen Melhem ağacından alınan küçük bir dal parçası, sarımsak
kökü, kurutulmuş bir miktar köpek ya da leylek pisliği ile kara çörek otu bir beze
sarılarak bir ocaklıya
(Ocaklı: şifa verdiğine inanılan ocaklarda, hastaları tedavi
eden kişi)
okutturulduktan sonra omza asılır. Ölmüş tosbağanın kabuğu elbisenin
uygun bir yerine dikilir. Nazardan korunmak için çocuğun omzuna mavi nazar
boncuğu takılır.

•    Tütsülemek adına “nazar otu denilen bir bitkinin tohumları kurutularak
belli bir şekil verildikten sonra evin uygun bir duvarına asılır. Adına üzerklik de
denilen bu bitkiye ait kurutulmuş tohumlar, ateş küreğinde yakılarak kokusu ve
dumanı evin dört bir tarafına sindirilir. Bu inanç, nazarı dokunacağına inanılan
kişinin eve gelme ihtimalinde yapılır.

•    Muska ve hamayil taşımak: Muska ve hamayil kişinin üzerine asılır. Bunu
taşıyanın herhangi bir zarara uğramayacağı, bu kişiye silah işlemeyeceği, görünmez
kaza ve beladan emin olacağına inanılır.

•    Ayrıca bu yörede nazar değen çocuğu nazardan kurtarmak için tütsüleme
ve kurşun dökme işlemlerinden biri yapılır (Araz 1995).

Bitlis, Erzurum ve Tunceli’de nazar boncuklarının arasına koyunun aşık
kemiği eklenerek çocuklara kolye diye takılır. Çocuğun yastığının altına Muş’ta
ekmek konur; beşiğinin başına Kuran veya Hamayil asılır. Bunların çocuğu
kötülüklerden koruyacağına inanılır. Böylece nazar ve cinler çocuğa dokunmaz.
Kars’ta nazara uğrayan çocuk okunur. Çocuğu okuyan kişi elini bir yere-toparağa,
bir nazara uğrayan çocuğa sürerek ve bunu üç kez tekrar ederek, her keresinde
“nazar yere” der ise çocuğun nazardan kurtulacağına inanılır. Uzun ömürlü olsun,
saçı sakalı bu un gibi ağarsın diye yüzüne ve saçına un sürülür (Kalafat 1995).

Safranbolu yöresinde de eve gelen misafir çocuk yatmadan evvel giderse her
birinden bir parça eski kumaş veya saçından bir parça alınır. Çocuk beşiğe
yatırıldıktan sonra toplanan şeyler kül küreğinde yakılarak tütsüsü çocuğun beşiğinin
altında ve üstünde dolaştırılır. Çocuğa nazar değmişse yedi evin eşiğinden veya
kapısından kıymıklar toplanır Bu kıymıklar bir arada yakılarak çocuğun beşiği ve ev
tütsülenir (Akbulut 2002).

Kurbağacık (Kemerhisar-Bahçeli)

Çocuğun gelişememesi, sıska, zayıf kalması. Bunu tedavi etmek için,
çocuğun bıngıldağı ustura ya da jiletle kesilir. Yaraya kurbağa eti sarılır, çiğ soğan
konur. Ocağa götürülüp parpılatılır. Orada;
“emi, semi bu olsun, öncekinden iyi
olsun”
denir. Bundan sonra çocuğun kendini toplaması beklenir (Beyhan 1995).
Ocak: Allah 'dan geldiğine inanılan bir bela, kötü niyetli kişilerin yaptıkları büyü,
sihir, nazar gibi usullerle ortaya çıkan bir dert, yahut ateş, ocak, ateş gibi kutsal
varlıklara karşı gösterilen bir saygısızlığın neticesinde aileye gelen bir felaket
olarak değerlendirilen muhtelif hastalıklar vardır. Bu hastalıkların teşhis ve
tedavisinde öteden beri etkisinin olduğuna inanılan, hastanın şifa bulacağına
mutlak gözüyle bakılan ocaklar vardır. Bu ocaklar, sarılık ocağı, karıncalık ocağı,
alazma ocağı gibi, tedavisi yapılan hastalıkların adı ile anılmaktadır
(Araz 1995)

Çocukla İlgili Diğer İnançlar

Kemerhisar-Bahceli’de (Niğde) Geleneksel İnançlardan Örnekler (Beyhan

1995]

■    Yeni doğmuş kundaklı bebek yalnız bırakılırsa şeytan değiştirir.

■    Kırk gününü doldurmamış çocuklar yan yana getirilirse kırkbasar,
hastalanır.

■    Çocuk ana babasına çok düşkünse ceviz yaprağı koklatılır.

■    Çocuk ayak parmağını ağzına alıp emerse, yanma kardeş istiyor demektir.

■    Çocuğun beşiği boşken sallanırsa çocuğun öleceğine inanılır.

■    Çocuğa doğar doğmaz tuz ekilirse sesinin güzel olacağına inanılır.

■    Çocuk boynundan öpülürse, geçimsiz, küskün olacak demektir.

■    Dolu yağışının dinmesi için, evin ilk çocuğunun avucuna 3 dolu verilir,
çocuk onları çıplak koynuna koyarsa dolunun dineceğine inanılır.

■    Sofrada çok konuşan kimsenin ölürken dili tutulur.

■    Çocuğun üzerinden atlanırsa boyu kısa kalır.

■    Yeni diş çıkaran kız çocuğunun dişlerinden biri sallanır sonra çıkartılır ve
çıkan bir diş bir ineğin altına atılırsa doğuracağı buzağının dişi olacağına inanılır.

Erzincan ve Çevresindeki İnançlar (Küçük 1987)

■    Yeni doğmuş çocuğun ağzına, sesi güzel olan birisi tükürür veya genç bir
kızın memesi emzirilirse bebeğin sesi de güzel olur.

■    Yürümeyen çocuğun ayakları bağlanır, Cuma günü cami önüne götürülür
ve camiden ilk çıkana ayağındaki bağ kestirilir.

■    Erken konuşmayan çocuk ahıra götürülür ve hayvanların bağlandığı bağ ile
bağlanır.

■    Küçük çocuklara büyüyünce bir şeyden korkmasın diye yanık ekmek
yedirilir.

■    Çocuk anne kamında iken kımıldadığında, anne kime bakarsa çocuk ona

benzer.

* Parmağını emen çocuk büyüyünce eğlenceye düşkün olur.

■    Çocuk huysuz olursa sırt üstü yere yatırılır, elbisesi üstünden sıyrılarak
çıplak kamı üzerine ekmek doğranıp aç köpeklere yedirilir (Sivas). Hasta köpeklerin
iyileşmesi için tepsi içinden köpeklere ekmek verilir (İsparta) (Akçiçek 1992)_

Görüldüğü gibi halkın geleneksel uygulamaları içinde yararı olan, zararı olan
ve zararı ve yararı olmayan uygulamalar şeklinde sınıflandırılabilir. T opium sağlığı
ile ilgilenen sağlık personelinin çabası zararlı uygulamaları engellemeye yönelik
olmalıdır. Zararlı uygulamaların niceliksel çalışmalar ile tanımlanması ve neden
analizlerinin yapılması sonucunda çıkan sonuçların halkın sağlık eğitimine
yansıtılması gerekir. Yararlı uygulamaların modem sağlık uygulamalarının yanında
kullanılmasının desteklenmesi de son yıllarda önerilmektedir. Zararı ve yararı
olmayan uygulamaların ise zararlı hale dönüşmemesi için izlenmesi uygun bir
yaklaşımdır.

Kaynaklar

Abdulkadiroğlu, A.,1987, Kastamonu’da Halk İnançları, III. Milletlerarası Türk Folkloru
Kongre Bildirisi IV. Cilt, Gelenek Görenek ve İnançlar, T.C Kültür ve Turizm
Bakanlığı Milli Folklar Araştırma Dairesi Başkanlığı Yayınları: 86, Seminer Kongre
Bildiriler Dizisi:23, Ankara, Başbakanlık Basımevi, s: 2-5
Akbulut, S., 2002, Karabük İli Safranbolu İlçesinde Doğum, Adet ve İnanmaları, Türk Halk
Kültüründen Derlemeler, T.C Kültür Bakanlığı Yayınlan: 2846, Halk Kültürünü
Araştırma Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları:325, Süreli Yayınlar Dizisi:41,
Ankara, Ekip Grafik, s: 8-16,

Akçiçek, E., 1992, Anadolu’da Köpek İle İlgili Tedavi Usulleri, T.C Kültür Bakanlığı Halk
Kültürünü Araştırma Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları:]67, Seminer Kongre
Bildiriler Dizisi:37, Ankara, Ofset Repromat Matbaası s: 16-21,

Akdur, R., Çöl, M, Işık, A, ve ark.,1998, Halk Sağlığı, Ankara, Ankara Üniversitesi Tıp
Fakültesi Antıp Aş. Yay., s:4-10
Akın, L., ve Özcebe, H., 1999,Community Based Reproductive Health Services in Polatlı.
UNFPA Project Report

Aksayan, S.,1983, Çocuk Sağlığına İlişkin Geleneksel İnanç ve Uygulamalar, Hacettepe
Üniversitesi,Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Programı, Bilim Uzmanlığı Tezi,
Ankara

Araz, R., 1995, Harput’ta Eski Türk İnançları ve Halk Hekimliği, Atatürk Kültür Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayını No: 108, Ankara, Levent Ofset Mat.
Yay. Ltd. Şti,

Baraz, N.,1998, Halk Bilimine Genel Bakış, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi Yayınları,
No: 1055, İletişim Bilimleri Fakültesi, Yayın No:27, s:41,55
Bayat, A. H., 1987, Halk Tıbbında Özellikle Anadolu’da Sarılık Hastalığı ve Tedavisi, III.
Milletlerarası Türk Folkloru Kongre Bildirisi IV. Ci,lt, Gelenek Görenek ve İnançlar,
Ankara, T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklar Araştırma Dairesi Başkanlığı
Yayınları: 86, Seminer Kongre Bildiriler Dizisi:23, Başbakanlık Basımevi,s:49-57
Beyhan, A. İ.,1995, Kemerhisar-Bahçeli’de İnançlar, Yerel Adlar, Takma Adlar ve
Sağıltmacılık,Türk Halk Kültüründen Derlemeler, Ankara, Kültür Bakanlığı: 1625,
Halk Kültürü Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları:209, Süreli
Yayınlar Dizisi:29, s: 41-74,

Çavdar, A., 1989,Türk Halk Hekimliğinde Dağlama, Türk Halk Hekimliği Sempozyumu
Bildirileri, 23-25 Kasım 1988, Kültür Bakanlığı Milli Folklor Dairesi Yayınları:l 10,
Seminer Kongre Bildirileri Dizisi:27, Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi,

Doğruol, H., 1999, Yemekler ve Çevre Etkileşimine Bir Örnek, Ayaş Yemekleri, Ankara İli
Beslenme Alışkanlıkları ve Mutfak Kültürü Sempozyum Bildirileri ve Katolog,
Ankara Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi, Yayın No:l
Duru, Y., 2002, Barak Kültürü ve Ezo Gelin Öyküsü,GAP Çerçevesinde Halk Kültürü
Sempozyumu Bildirileri 12-13 Ekim 2001 Gaziantep, Ankara, T.C Kültür Bakanlığı
Yayınları: 2957, Halk Kültürü Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayın
No:337, Seminer-Kongre Bildiriler Dizisi: 73, s:52,

Erdoğan, Z., 1995, Ankara Çubuk Kargın Köyü’nde Doğumla İlgili Adet ve İnanmalar, Türk
Halk Kültüründen Derlemeler, Ankara, Kültür Bakanlığı: 1625, Halk Kültürü
Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları:209, Süreli Yayınlar Dizisi:29,
s:101-106,

Kalafat, Y., 1995, Doğu Anadolu’ da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara, Atatürk Kültür,
Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Sayı No: 112,
Genişletilmiş 2. Baskı, s: 88-89
Kalafat, Y., 1995, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Atatürk Kültür, Dil Tarih
Yüksek Kurumu, Genişletilmiş 2. Baskı, Atatürk Kültür Merkezi Yayını Sayı No:l 12,
Ankara, Levent Ofset, s:90-101
Kalaycı, Bircan, D., 1999, Afyon’da Ölümle İlgili Adalet ve İnanmalar Üzerine Bir
Değerlendirme, Türk Halk Kültürü Araştırmaları, Ankara, T.C Kültür Bakanlığı
Yayınlan: 2847, Halk Kültürlerini Araştırma Geliştirme Genel Müdürlüğü: 316,
Yayınlar Dizisi:40, Kültür Bakanlığı s: 73-75,

Karaca, M., 2002, Almanya’da Yaşayan Bazı Türk İşçi Ailelerinde Gözlenen Kültürel
Değişmeler, VI. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi İçel 18-22 Haziran 2001,
Yurt Dışında Çalışan Türkler ve Kültürel Değişim Seksiyon Bildirileri, Ankara, T.C
Kültür Bakanlığı Yayınları: 2930, Halk Kültürünü Araştırma Geliştirme Genel
Müdürlüğü Yayınları:332, Seminer Kongre Bildiriler Dizisi:70, s:56-62
Kır, İ., 2002, Barak Aşireti, GAP Çerçevesinde Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri 12-13
Ekim 2001 Gaziantep, Ankara, T.C Kültür Bakanlığı Yayınları: 2957, Halk Kültürü
Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayın No:337, Seminer-Kongre Bildiriler
Dizisi: 73, s: 148-164

Küçük, A., 1987, Erzincan ve Çevresinde Halk İnanışları, III. Milletlerarası Türk Folkloru
Kongre Bildirisi IV. Cilt, Gelenek Görenek ve İnançlar, Ankara, T.C Kültür ve
Turizm Bakanlığı Milli Folklar Araştırma Dairesi Başkanlığı Yayınları: 86, Seminer
Kongre Bildiriler Dizisi :23, Başbakanlık Basımevi,s:49-57
Nirun, N., Özönder, C., 1990, Türk Sosyo-Kültürel Yapısı İçinde Adetler, Örfler, Görenekler,
Gelenekler, Milli Unsurlarımız Üzerine Genel Görüşler, Ankara, Ayrı Basım
Örnek, S. V., 1979, Geleneksel Kültürümüzde Çocuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,
Birinci Baskı, Ankara, Saim Toraman Mat.,

Özçörekçi, N. Z., 1995, Çorum Merkez ve İskilip İlçeleri’nde Çocuk Ninnileri, Türk Halk
Kültüründen Derlemeler, Kültür Bakanlığı: 1625, Ankara, Halk Kültürü Araştırma ve
Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları:209, Süreli Yayınlar Dizisi:29, s:217-227
Özen, K., 1992, Sivas ve Divriği Yöresinde Su Kültürüne Bağlı Adak Su Kültürüne Bağlı
Adak Yerleri, IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, IV. Cilt
Gelenek, Görenek ve İnançlar, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve

Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları: 167, Seminer, Kongre Bildirileri Dizisi: 37,
Ankara, Ofset Repromat Matbaası, s:24-214
T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye'de Çocuk Oyunları Kültürü, Çocuk Oyunlarıyla,
Çocukların Oynamasıyla İlgili İnançlar, Erişim Tarihi: 17.05.2004, Erişim Adresi:
http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur tr.asp?belgeno=36790. saat: 10.00
T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yaylalarımız Erişi m Tarihi: 17.05.2004, Erişim
Adresi:
http://www.kultur.gov.tr/portal/kultur tr.asp?belgeno=39098. saat: 10.00
Taş, H.,1996, Erzurum’da Doğum ve Çocukla İlgili Eski Adet ve İnançlar, Türk Halk
Kültüründen Derlemeler, Ankara,T.C Kültür Bakanlığı Yayınları: 1796, Halk
Kültürünü Araştırma Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları:228, Süreli Yayınlar
Dizisi.31, s: 198-203

Yenidoğan Sarılığı _ Hakkında Bilmek İstedikleriniz, Erişim Adresi:
http://www.hacettepem.org/makaleler.php?a=&b=3&mNo=82, Erişim tarihi:
11.11.2004 saat: 15:00