ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ-TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ
Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

17. ASRA AİT İKİ KİTAPÇIK: NASREDDİN HOCA “HİKÂYE”LERİ VE TÜRK ATASÖZLERİ

1 Prof. Dr. Âdem CEYHAN

Celal Bayar Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi,

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

CBÜ SOSYAI, BİLİMLER DERGİSİ    Yıl: 2011 Cilt :9 Savı :2

ÖZET

Bu çalışmada, Berlin Devlet Kütüphanesi’nde bulunan ve H. 1050 (M. 1640) yılında telif edildiği bilinen Arap harfli, Türkçe el yazması bir eser tanıtılmaktadır. İki kısımdan ibaret kitaptaki aslî metinler, bazı Nasreddin Hoca fıkralarıyla Türk atasözleri ve deyimleridir. Makalede bahis konusu eserdeki Nasreddin Hoca fıkraları için birkaç örnek verildikten sonra, Türk atasözü ve deyimlerinin çevrimyazılı metni sunulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Nasreddin Hoca, atasözü, mesel, Türkçe

TWO BOOKLETS IN THE 17th CENTURY: ANECDOTES OF NASREDDİN KHOCA AND TURKISH PROVERBS

ABSTRACT

In this study, an information about a hand-written work founding in Berlin State Libarary probably written in 1640 with Arabic characters will be given. The fundemantal texts taking place in this two-chapter book are some anecdotes of Nasraddin Khoca and some Turkish poverbs and idioms. In this article, after given some samples for the anecdotes of Nasraddin Khoca, a transcript in Latin characters of Turkish proverbs and idioms has been presented.

Keywords: Nasraddin Khoca, proverbs, idioms, Turkish

Giriş

Türk halk mizahının uluslar arası şöhrete erişen şahsiyeti Nasreddin Hoca’ya (Hayatı ve nükteleri hk. bilig için bk. Tecer, 1988, 109-114; Kutlu, 1986, 523-27; Albayrak, 2006, 418-420) mâl edilen yüzlerce fıkradan hangilerinin ona ait olabileceği ve olmadığı, konuyla ilgili adamlarının birbirinden farklı iddialar ileri sürdüğü bir meseledir. İlmî araştırmalar, Arap, Fars gibi asırlar boyunca çeşitli yönlerden münasebet içinde olduğumuz milletlerin fıkra tiplerine ait nüktelerin birbirine karıştığını ortaya koymaktadır. (Türkmen, 2000, 55-60; Duman, 2009, 195-222). Tercümeler yoluyla devam eden bu uluslar arası geçişlerden başka, asırlar boyunca muhtelif kişilere ait nice

nükte de Nasreddin Hoca’ya isnad edilmiştir. Bu sebeplerden dolayı Hoca’ya mal edilerek anlatılan yüzlerce fıkradan hangilerinin ona ait olduğunu isbat etmek, imkânsız denebilecek kadar zordur. Bu güçlüğün bir sebebi, bazı delillere dayanılarak yaşadığı kabul edilen Milâdî 13 veya 14. asırda yahut ona yakın bir devirde hocanın tarihî şahsiyetini hakikata uygun olarak, detaylı bir şekilde tarif ve tasvir eden eserlerin bulunmayışı, diğeri ise nüktelerinin vefatından aşağı yukarı 150-200 sene gibi hayli sonraki zamanlarda kayda geçirilmesidir. Ebü’l-hayr Rûmî’nin Saltuk-nâme’si (Ebü’l-hayr-ı Rûmî, 1988,

140-42, 181-82), Bursalı Lâmiî Çelebi’nin (878-938/1473-1532) Letâ’ifi (Lamiî-zâde Abdullah Çelebi, 1978, 85-86, 90-91, 94), Basîrî (ö. 941/1534-35)’nin Letâ’ifi (Çavuşoğlu, 1995, 23-24), Güvâhî’nin (ö. 933/1527’den sonra) Pend-nâmesi (Güvâhî, 1990, 172, 231-32, Duman, 1989, 15.143-17.145) ), Taşlıcalı Yahyâ Bey’in (ö. 990/1582) Gencîne-i Râz’ı (Çınar, 2007, 283-292), Muhyî-i Gülşenî’nin (ö. 1017/1608’den sonra) Menâkıb-ı İbrâhîm-i Gülşenîsi (Muhyî-yi Gülşenî, 1982, 98) gibi 15. ve 16. asırda yazılmış Türkçe edebî eserlerde Nasreddin Hoca’nın bazı fıkralarına rastlanır. Yine tahminen bu asırdan itibaren “Hâce Nasreddin Efendi merhûmun” latifelerini toplayan eserler meydana getirildiği gibi, Türk atasözlerini derleyen bazı yazmalarda onun fıkralarından doğan sözlere ve deyimlere yer verildiği de görülür.

Nasreddin Hoca’ya mal edilen çok sayıda fıkradan hangilerinin ona ait olabileceği veya olamayacağı konusunda sağlıklı bilgi edinmek için, bahis mevzuu fıkraların en eski yazma nüshalarına gitmek gerektiği fikri, bu problemin çözülmesine yardımcı olabilecek bir tavsiyedir. Yine edebiyat tarihimizde “atasözü” mefhumunun asırlar boyunca nasıl anlaşıldığı, bu anlayışta zamanla nasıl değişiklikler olduğu, hangi atasözlerinin değişerek devam ettiği veya kullanımdan düştüğü gibi konularda fikir sahibi olmak için, Türkçe atasözü derlemelerinin en eski yazma nüshalarından itibaren incelenmesi ve bütün olarak neşredilmesi icap etmektedir. Biz bu maksatla önceki yıllarda Arap harfli birkaç Türk atasözü toplamasını yayımlamış (Ceyhan, 1998, 109-132; Ceyhan, 2006, 237-257; Ceyhan, 2010, 85-119); başka bir makalemizde ise on sekiz yazma ve basma Türk atasözü derlemesini topluca tanıtıp incelemiştik. (Ceyhan, 2011, 175-225). Bu çalışmamızda, Berlin Devlet Kütüphanesi’nde bulunan oldukça eski tarihli, Hicrî 1050 (M. 1640) yılında yazıldığı anlaşılan bir Nasreddin Hoca hikâyeleri ve Türk atasözleri kitabını ele alıp tedkik edecek; sonra atasözlerinin metnini sunacağız.

“Kitâb-ı Naşrddîn Hâcd’ye Dair

Tanıtacağımız Nasredin Hoca hikâyeleri ve atasözü derlemesi, Berlin Devlet Kütüphanesi Orient (Doğu) bölümünde Türk dostu Alman ilim adamı Heinrich Friedrich von Diez’den (1751-1817) intikal eden kitaplar arasında, Diez A. 8. 121 sayıyla kayıtlı bir mecmuada bulunmaktadır. Yazma, “Kitâb-ı Nasreddin Hâce ve Darb-ı Mesel iki küçük kitâbdur 1050 ” başlığını taşıyor. Kapakta görülen bu başlıktan da anlaşıldığı üzere, yazmada iki kitapçık vardır. Eser, anılan isim yönünden açıldığında, “Hoca merhúmuñ ba‘z-ı hikâyât-ı garîbesi işbu mahalle şerh virildi”(vr. 1b) cümlesinden sonra 12b’ye kadar, yirmi üç Nasreddin Hoca “hikâyesini ihtiva etmektedir. Son zamanlarda “fıkra” adıyla tarif edilen, kısa ve nükteli halk edebiyatı mahsulleri, burada bazan “hikâye”, bazan da “menâkıb” ismiyle ifade edilmiştir. “Hikâye-i Garîbe, Hikâye-i Garîbedür, Hocanın İşidilmedük Menâkıbıdur, Hocanın Bî-nazîr Menâkıbıdur, Hikâyât-ı Garîbe” gibi başlıklar, kırmızı mürekkeple yazılmıştır.

Nasreddin Hoca fıkraları hakkında “menâkıb” (menkıbeler) kelimesinin kullanılışı, onun halk arasında bir veli gibi saygıyla anıldığını düşündürmekte; söz konusu hikâyelerin bir kısmının sonundaki “Rahimehu’llâh, rahmetu’llâhi teâlâ, âmîn” gibi dua sözleri de dile getirilen fikri teyid etmektedir. Bilindiği gibi, “menkabe” isminin çokluk şekli olan “menâkıb”, daha ziyade din ve tasavvuf büyüklerinin fazilet, keramet ve meziyetlerine dair fıkra, hikâye, medhiye manasına gelir. Belirtilen dualarsa, İslâm âlimleri örfünde daha ziyade “âbid” (ibadet eden), “ârif” (irfan sahibi, Allah’ı bilen, mutasavvıf), “ricâlu’llah” (Allah erleri) vb. kelimelerle tarif edilen veli ve salih insanların adı anıldığında kullanılır.

Her ne kadar yirminci asırda yaşamış bazı edebiyat tarihi araştırıcıları (meselâ, Köprülüzâde Mehmed Fuad, 1918, 233-34; Kurgan, 1996, 74) tarafından yadırgansa da Nasreddin Hoca’dan bahsedilen en eski kaynaklardan itibaren onun bir mutasavvıf gibi saygıyla anıldığını söylemek mümkündür. (Bu konuda daha fazla bilgi ve örnekler için bk. Tatcı, 1995, 18-20; Turan, 1997,

75-82). Meselâ, 15. asır şair ve yazarlarından Ebü’l-hayr Rûmî’nin, 1480 yılında Cem Sultan’ın emriyle yazdığı Saltuk-nâme’de anlatıldığına göre, Nasreddin Hoca, Seyyid Saltuk’la aynı çağda yaşamış; veli olduğu düşünülen, kendisinden nasihat ve dua istenen bir zattır. (Ebü’l-hayr-ı Rûmî, 1988, 181-82; İz, 1996, 316-318). Bu eserde geçen, görünüşte müstehcen, fakat aslında manidar bir latife (Ebü’l-hayr-ı Rûmî, 1988, 140-41), Nasreddin Hoca fıkralarının bilinen en eski zamanlarından beri “zâhiri hande-fezâ, bâtını hikmet-nüm┠(dış görünüşü güldürücü, iç yüzü hikmetli) vasıflandırmasına uygun olduğunu akla getirmektedir.

Hele Nasreddin Hoca’nın hatununun, kocası namına Şerif Saltık’a verdiği rivayet edilen şu öğütler, Hoca’nın tarihî veya menkıbevî şahsiyeti bakımından oldukça manidardır: “Nasîhatım budur kim, bu dünyâda fâsık, fâcir, fâsid ile alâka eyleme ve dahı yâd kişiye kendüñi ve hem dahı mâlum inanma ve hem avratlarla maslahatta meşveret idüp anlara râz virme ve dilüñden tevbe ve istiğfârı koma ve kendüñe ne sanursañ her mü’mine anı sanasın. Allah’tan korkup ve Resûl’den utanasın ve âhiret içün bunda amel-i ahsen idesin dahı yaramazlıklardan kaçasın, yaramazlık itmeyesin, kim göñlüñ kararmaya tâ mükâşefe her dem saña zâhir olup sırra vâkıf olasın, âyine-i dilde Hakk’a müşâhid idesin.’ didi. (Ebü’l-hayr-ı Rûmî, 1988, 181-82).

[Nasihatım şudur ki, bu dünyada günahkâr, fısk u fücur sahibi, bozuk kimseyle alâka kurma! Ve ayrıca yabancı kişiye kendini ve hem de malını inanma! Ve hem kadınlarla iş konusunda istişare edip onlara sır verme! Ve dilinden tevbe ve istiğfârı bırakma! Ve kendin için ne düşünürsen, her mümine onu düşünesin. Allah’tan korkup Resûl’den utanasın. Ve ahiret için bu dünyada pek güzel amel(ler) edesin. Bundan başka, kötülüklerden kaçasın; fenalık etmeyesin ki gönlün kararmasın; tâ kalbinde İlâhî sırlar her zaman sana görünür olup gizli şey(ler)e vâkıf olasın; gönül aynasında Hakk’ı göresin.’ dedi]

Eserinden, 16. asrın ikinci yarısında yaşadığı anlaşılan Osman Efendi, “Tevârîh-i Cedîd-i Mir ’ât-ı Cihân” adındaki kitabında (Bursalı Mehmet Tâhir, 1342, 96-97; Osman, 1961) “el-meşhûr Nasreddin Hoca”yı da “evliyâların esâmîsi”(velilerin isimleri) arasında zikreder.2 (Halıcı, 1994, 2). Tanınmış seyyah Evliyâ Çelebi (ö. 1095/1684?), Seyahat-nâme’sinde onu “el-Mevlâ Hazret-i eş-şeyh Hoca Nasreddîn” diye vasıflandırarak “...fazîlet-i bâhire sâhibi olup hâzır-cevâb, keşf [ü] kerâmet sâhibi ulu sultân idi” (Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1999, 14) sözüyle tarif etmeye çalışır.

Bilindiği gibi, bazı Nasreddin Hoca fıkralarında, Hoca’ya nisbet edilen Türkçe veya bir kısmı Türkçe kelimelerden, bir kısmı da Arapça ve Farsça’ya benzetilerek uydurulmuş sözcüklerden meydana gelen, mülemma şiir görünüşlü, mizahî parçalara da rastlanır. (Meselâ, Boratav, 1996, 133, 135, 216, 224). Bunların çoğu vezin ve kafiye bakımından kusurlu, manaca ise şathiyeleri andıran, gülünç sözlerdir.3 18. asır mutasavvıf şair ve yazarlarından Abdullah Salâhaddîn-i Uşşâkî (1117-1197/1705-1782), söz konusu “şiir”lerden birini hayli manalı bularak şerh etmiştir. Salâhî, Nasreddin Hoca’ya ait olduğu söylenen Farsça-Türkçe mülemma bir beyti, tasavvufî yönden şerh etmeden önce, onun fıkraları ve kişiliği hakkında şu umumî değerlendirmeyi yapar: “.Hâce Nasreddîn Zarîf kuddise sırruhu’l-latîf hazretlerinin kelimât-ı hikmet-gayât ve ibârât-ı nikât-âyetlerinin her birinde bir gûne bir pend-i dil-pesend ve ibret ü nasîhat-ı hûşmend olup bu kelâm-ı hikmet-irtisâmları dahi oranlama kabîlinden bir remz-i mücmel ve niçe maânîyi muhtemil olmak mülâhazasıyla halli emrinde istimdâd-ı rûhaniyyetlerinden sonra hâtır-ı fâtıra şu maânî-i sâtıra hutûr itdi ki.” (Arıcı, 2006, 423-426). 19. asır şairlerinden Mevlevî Burhaneddin Efendi (1230-1313/1815-1895) (Sadeddin Nüzhet- Mehmed Ferîd, 1926, 339) de Nasreddin Hoca’nın 121 fıkrası için tasavvufî şerhler yazmıştır.4 Burhaneddin, 1989, 1994). Kâmûsü’l-a‘lâm adlı tarih ve coğrafya lûgatının sahibi Şemseddin Sâmî Bey (1266-1320/1850-1904) de Nasreddin Hoca’nın “zurefâdan ve mazanneden”, yani zarif kişilerden ve veli sanılanlardan bir zat olduğunu belirtir. (Ş. Sâmî, 1316/1898, 4577). Burada maksadımız, Nasreddin Hoca’ya ait olduğu rivayet edilen bütün fıkraların ahlâk ve adaba uygun, tasavvufî manalar taşıyan latifeler olduğunu iddia etmek değil; asırlar boyunca onun nüktedan kişiliğiyle birlikte irfanî yönünün de bulunduğu yolundaki bazı kayıtlara dikkat çekmektir. (Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Şimşek, 2005).

Nasreddin Hoca fıkralarına dair, telif veya istinsah zamanı bilinen en eski eserin 16. asrın ikinci yarısında (1571 yılında) (Boratav, 1996, 11) meydana getirildiği göz önünde tutulursa, bahis konusu ettiğimiz yazmanın da hayli kıdemli bir metin olduğu söylenebilir. Ancak tanıttığımız “Nasreddin Hoca kitabı”ndaki “hikâye”lerin çoğu, 16. asra ait olduğu tahmin edilen bazı yazmalardaki (Meselâ, Ayan, 1996, 217-220; Dankoff, 1996, 123-159) fıkralardan daha uzundur. Şimdi bu kitapçıktaki Nasreddin Hoca fıkralarından kısa olan birkaçını, metnin dili ve üslûbu hakkında fikir vermek üzere nakledelim:

“Hikâyât-ı Garîbe- Timür şehrden çıkup giderken, hoca ile atbaşı beraber mahalle arasından geçerken, iki tarafı evler... Bir kedi bir tarafdan bir tarafa atladı; lâkin kedi tavrından (?) orta yerde bir çarta çekdi. Timür hemân hocaya cevâb eyitdi ki ‘Yâ hoca, bu kedinün çartası kangı eve hükm olunur?’

Hemân cevâb eyitdi ki, ‘Pâdişâhum, bu kedi orta yerde o.urdı. Bu çarta bir eve hükm olmaz; illâ mîrîden zabt olunur. Cenâbmuz tarafına hükm olunur; zîrâ mâl-i mîrî oldı!..’ diyince, Timür-i leng güle güle bayıldı.”(vr. 3b).

“Hikâye-i Garîbe- Bir gün hocaya suâl eylediler ki ‘Kangı sazdan hazz eylersin? Nâydan mı, tanburadan mı, kemandan mı? Saña getürelim...’ didiler.

Hemân hoca cevâb eyledi ki, ‘Sahan tenceresinden pek hazz eylerim. Anları getüresiz ki, âdemüñ karnını doyurur ve ammâ ol bir sâzlar karın doyurmaz.”(vr. 4b).

Hikâye-i Garîbe- Bir gün hoca evlenecek olur. Birine ısmarlar ki ‘Tâze ve güzel olsun, birini baña bul!’ diyince, ol âdem kasten toksan yaşında bir çirkin acûze-y-i altmış para nikâh ile alıvirir ve hocaya dir ki ‘Bu senüñ bahtuña, ulemâdandur diyü böyle ucuz oldı...’

Hoca hazz idüp ol gice gerdege girüp bakdı, gördi; ahvâli añlayup ‘Ucuz etüñ çorbası tatsız olur’ diyüp ol gice ‘Ne hâl ise, altmış para telef olmasun...’ diyü bir biniş eyledi. Sabâh erken kaçup taşra gidecek vakt, acûze hoca-y-ı tutup dir ki ‘Baña bildir ki, senüñ yakınlarından kime görüneyim?’ diyince, hoca gazaba gelüp dir ki ‘Baña görünme de her kime görünürsen görünesin!..’ diyüp ol gün tatlîk eyledi. Rahimehu’llâh.”

Yazma, önceki metne göre ters yönde açıldığında, karşımıza şu metinler çıkmaktadır: Yaprak 1a’da “Bâb-ı Fâl-i Azîm” (Büyük Fal Bahsi) başlıklı Türkçe fal ve anılan fal için hazırlanmış harf tablosu var. Bunun ardından, “Hâzâ Feth-i Fâl-i Mübârek” (Bu, Uğurlu Falın Açılışıdır) başlıklı, Arapça başka bir fal tarifi ve harf tablosu yer almaktadır. Yaprak 2b’de “San‘a-i Acîbe ” (Tuhaf Hüner) başlığı altında el çabukluğu mahiyetinde bir yüzük oyunu tarif edilmektedir.

“Hâzâ Durûb-ı Emsâl”

Yazımızda esas olarak üzerinde duracağımız Türk atasözleri, halk tabirleri, bazı mısralar ve ifade kalıpları, yaprak 3b’den itibaren, “Hâzâ Durûb-ı Emsâl” (Bu, Atasözleri ve Deyimlerdir) başlığı altında ve elifba tertibine göre sıralanmıştır. 11. yaprağa numara verilmemiş; 11b ve 12a sayfaları boş bırakılmış; 12b’de bir atasözü yazılmış; beş yaprak boş bırakıldıktan sonra, 13b’de “harfü’l-h⒔ adı altında “h┠harfiyle başlayan bazı atasözleri kaydedilmiş. Harf başlıkları kırmızı mürekkeple yazıldığı gibi, atasözleri de birbirinden kırmızı nokta konarak ayrılmıştır. (Y azmanın tavsifi için ayrıca bk. Pertsch, 1889, 49).

Bahis konusu derlemeden örnek olsun diye birtakım atasözlerini nakledelim: “Er erkek, ‘avrat ‘avrat gerekdür” (3b), “Eşege çul ursan, yine eşekdür” (4a), “Anladışa göre virirler fetvayı”(4b), “Âh dimek kolay, düşman işidüp oh dimeye...”, “Eyi günün dostı çoğ olur”(5b), “Bitli baklanun kör alıcısı olur”(6b), “Hesabını bilmeyen adamın koyunını gütme”, “Hürmet iki başlı olur”(8a), “Halkun ağzı faldür”, “Dikenden gül çıkar, gülden diken”(8b), “Rakıb ölsün de isterse Cennet’e girsün, isterse Cehennem’e”(9b), “Sevenün kulıyuz, sevmeyenün sultanı”(10a).

Meseller kitabına kayd edilen sözlerin büyük bir kısmı atasözü, kırka yakın bir kısmı ise, bugün “deyim” adı verilen türden sözler veya söyleniş sebebi unutulduğu için “yave”(saçma, manasız) denebilecek cinsten, alelâde cümlelerdir. “Adımız tokuza çıkdı, sekize inmez” (3b), “Egri oturalum, toğrı söyleşelüm”(4b), “Elinden geleni ardına koma”(4b), “Aldığun abdest, ürkütdügün kurbağaya degmez”(5b) gibi cümleler, dilimizde belirli bir tarihten sonra “tabir” veya “deyim” ismiyle atasözlerinden ayrılan sözler için gösterilebilecek misallerdendir. “Eşek karbuz kabuğından haz eyledi” (4a), “Akçan var ise karnunı aç tutma” (4b), “Cehenneme bir mankır”(8a)... gibi cümlelerse, atasözü olmadığını söyleyebileceğimiz sözler konusunda birkaç örnektir.

Başka bazı atasözü toplamalarında olduğu gibi, bu derlemede de atasözü misali tanınan ve beğenilerek anılan birkaç mısra yer almaktadır: “Erenler haz ıra kılmış du‘ayı”(3b, Güvâhî, 1990, 243),

Âsiyab-ı devleti bir har da olsa döndürür”(4b),

[Devlet değirmenini bir eşek de olsa döndürür!..].

Böyle eyyam-ı ğamun böyle olur nev-rüzı” (7a, Azmî-zâde Hâletî, 2003, 365), [Böyle gam günlerinin nevruzu (baharı), böyle olur].

“Derya temevvüc itmege labüd hava gerek”(Adnî Mahmud Paşa, vr. 8b, 406. söz), [Denizin dalgalanması için mutlaka hava gerekir...]

Atasözleri arasında kayıtlı bazı cümlelerin de mısra olduğu yahut mısra veya beyitlerin halk dilinde yaygınlaşması sonucunda “mesel” hâlini aldığı anlaşılıyor. Meselâ:

“Eger dilden gelen elden geleydi, gedalar cümlesi sultan olurdı”5 (3b), [Eğer dilden gelen, elden gelseydi, fakirlerin hepsi sultan olurdu.] “Akçası ağ olanun bakma yüzi karasına” (vr. 4b, 101. söz),

“Uğur ola göç begi! Seyran bunun sonındadur ”(vr. 5b, 192. söz), “Cehennemden ateş alup da ne yirde yakarsın?” (vr. 8a, 365. söz), “Dînime dahl iden bari Müselman olsa”(9a)6

[Dinime karışan (günahlarım konusunda beni ayıplayan) bari Müslüman

olsa!..]

“Ser virmek olur, sırrı ‘ıyan itmek olmaz”(vr. 10a, 474. söz),

[Başı vermek olur; sırrı açıklamak olmaz!]

Eserde on yedinci asır Osmanlı şairlerinden Azmî-zâde Hâletî (9771040/1570-1631) ve Bahâyî’ye (ö. 1071/1660) ait mısraların bulunması, “Kitab-ı Nasreddîn Hâce ve Darb-ı Mesel iki küçük kitabdur 1050 ” başlığındaki Hicrî sene kaydını teyid etmekte ve söz konusu derlemenin 1050 (1640) yılında yapıldığını düşündürmektedir. Ancak yazmada Nasreddin Hoca “hikâye”lerini yazan ve meselleri kaydeden kişinin hüviyetine dair her hangi bir delil ve ipucu bulunamamıştır.

Elimizdeki “Darb-ı Mesel” kitapçığında 545 atasözü, deyim, mısra ve ifade kalıbı vardır. Bunlardan sekizi, birkaç kelimesi farklı, fakat manası aynı olan mükerrer sözlerdir. Bahis konusu Türk atasözleri derlemesiyle Kitâb-ı Atalar (İzbudak, 1936), Kelimât-ı Oğuznâme el-Meşhûr bi-Atalar sözi (Berlin Devlet Ktp. Ms. Diez A Quart 31, vr. 2b-42b. Bu metin hk. bilgi için bk. Schmiede, 2001, 64-66; Bayat, 2002, 227-240), Güvâhî’nin Pend-nâme’si, Hieronymus Megiser’in (1553-1616) 1612 yılında Leipzig’te bastırdığı Institutionum linguae turcicae IV adlı Türk dil bilgisi kitabında yer alan atasözleri ve deyimler (Dilâçar, 1970, 197-210, Stein, 2000, 263-291; Gallota, 1986, 235-249) divan şairi Fehîm’in (ö.1057/1647) Durûb-ı Emsâl-i Türkf si (İstanbul Üniversitesi Ktp. Nadir Eserler Bölümü, TY nr. 2932, vr. 73a-77b) gibi 15- 17. asırda meydana getirilmiş bazı Türkçe eserleri mukayese ettik.

Karşılaştırma sonucunda, incelediğimiz metinde yer alan “mesel”lerle Hicrî 885 (Milâdî 1480-81) yılında “Kitâb-ı Atalar” adı altında derlenen Türk atasözlerinden aşağı yukarı yetmişinin müşterek olduğunu gördük. Söz konusu kitapla “Kelimât-ı Oğuznâme el-Meşhûr bi-Atalar sözi” başlığını taşıyan ve bazı ipuçlarına dayanılarak 16. asırda yazıldığı tahmin edilen risaledeki ortak atasözü sayısı, 140 civarındadır. Yine bahis mevzuu ettiğimiz Darb-ı Mesel kitabında bulunan atasözleri ve deyimlerin doksan dördü, Güvâhî’nin 933 (1527) yılında tamamladığı Pend-nâme’de yer alan mesellerle ortaktır. Megiser’in adı geçen gramer kitabındaki atasözleriyle elimizdeki derlemede bulunan müşterek atasözü, deyim ve ifade kalıbı sayısı, on dokuzdur. Fehîm-i Kadîm’in Durûb-ı Emsâl-i Türkî adlı eserinde yer alanlarla elimizdeki derlemede kayıtlı ortak atasözleri ise doksana yakındır.

İncelediğimiz mesel kitabında Hz. Peygamber’in hadislerinin tercümesi veya onlardan ilham alınarak söylenmiş gibi görünen bazı sözlere de rastlanmaktadır. Meselâ, “Edeb Tm ân dan dur (Bııhârî, “îmân'’, 16) -AV;'

(vr. 3b), “Eşeği evvel bağla da sonra Tañri’ya emânet eyle! ” (vr. 4a; Tırmızt, “Kıyâme”, 60. vr. 4a), “El içün kazdığun kuyuyı boyunca kaz ...”7(vr. 5b), “Halkuñ nazarı yigidi kabre kor, deveyi çömlege” (Kuzâî, 1999, 201) vr. 8b), “Demirci dükkânına varsan, kara bulaşır”(vr. 9a), “Dünyâ küfr ile yıkılmaz; zulm ile yıkılur. ”(vr. 9a), “Divâne râ kalem nlst”8 (vr. 9a). Şüphesiz ki, söz konusu atasözleri kitabında Kur’an ve sünnet gibi İslâm kaynaklarının tesiri, anılan örneklerle sınırlı değildir. Burada zikretmediğimiz daha birçok atasözünde (meselâ bk. sıra nr. 4, 6, 7, 36, 54, 69, 107, 109, 127, 135, 151, 164, 167, 176, 201, 234, 244 vb.) dolaylı olarak İslâm izlerini görmek mümkündür. (Bu konuda daha fazla bilgi ve örnek için bk. Başaran, 1994).

Peygamber, halife, veli, mutasavvıf, âlim, şair, devlet adamı gibi tarihî şahsiyetlere ait olan ve “kelâm-ı kibâr” adı verilen bazı güzel ve özlü sözlerin de zamanla mesel hâlini aldığı anlaşılmaktadır. (Meselâ, nr. 12, 13). Nasreddin Hoca fıkralarından doğduğu bilinen bazı nükteli cümleler de bu tür kamunun kabulüne mazhar olmuş sözler arasında sayılabilir: “Akçayı viren, çalar düdügi” (vr. 4b), “İmâm o.urınca cemâ‘at s.çar ” (vr. 4b), “İmâm evine baklava gitmiş; saña ne?!.” (vr. 4b), “Ölme eşegüm ölme, yonca bitince.” (vr. 5a), “El yanında eşeginkuyruğını kesme; kimi uzun, kimi kısa dirler” (5b).

Bahis konusu derlemede İslâm hükümleri ve ahlâkına aykırı birtakım atasözlerine yahut kalıplaşmış sözlere rastlandığını da belirtmek gerekir.

(Meselâ, 15, 17, 42, 165, 182, 200, 203, 225, 447, 462). Mutasavvıflar, akla, ahlâk, adab ve hikmete uygun, güzel sözlerin mana âleminde ışıklı, iyi olmayan sözlerinse ışıksız göründüğünü belirtirler. Bilindiği üzere, İslâm prensip ve ahlâkına zıt bir kısım atasözlerimiz, Ziya Gökalp (Ziyâ Gökalp, 1918, 62; Tansel,1986, 372-73), Tahsin Ömer (Tahsin Ömer, 1337-1340/1921; Abdulkadiroğlu, 1997, 94-113) gibi çeşitli yazarlarımız tarafından zaman zaman tenkid edilmiş; kötü bir telkin ve tavsiyeyi içine alan sözlerin, atalarımız tarafından söylense de doğru olmadığı, terk edilmesi lâzım geldiği ifade edilmiştir. İnceleyip sunduğumuz metinde, güzel ve özlü denebilecek sözlerin, bütün içinde ekseriyeti teşkil ettiği, hakikat, ahlâk ve adaba aykırı cümlelerinse az sayıda olduğu söylenebilir. Derlemede “Edeb îmândandur” cümlesinden sonra "Hayâ imandandır’ manasındaki    hadisi anılmış (3b) olmakla

beraber, kırk civarında müstehcen "atasözü ’ ve deyime de yer verilmiştir. İşaret ettiğimiz sözlerden bir kısmının, İslâm dinine ve ahlâkına uygun bulunmayan bazı hatalı davranışları yermek maksadıyla söylenmiş iğneleyici cümleler olduğu da düşünülebilir.

Sonuç olarak denebilir ki, ismi bilinmeyen bir derleyici, H. 1050 (M. 1640) yılında bazı Nasreddin Hoca hikâyeleriyle Türk atasözlerini kayda geçirmiş; böylece hem nüktedan bir tarihî şahsiyetin bir kısım fıkralarının, hem de anonim halk edebiyatı mahsullerinden olan yüzlerce atasözü ve deyimin tesbitine hizmet emiştir. Onun bu “iki kitâb”ının, Nasreddin Hoca fıkraları ve Türk atasözleri konusunda yazılış tarihi bilinen hayli eski metinlerden olduğunu söylemek mümkündür.

Derleyici, meselleri, atasözü olmayan kalıplaşmış sözlerden seçip ayırma konusunda oldukça başarı göstermiştir. Ancak 15-19. asırlar arasında yapılan başka bazı Türk atasözü derlemelerinde olduğu gibi, bu kitapta da atasözleriyle halk tabirleri birbirinden ayırt edilmemiş; başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, “emsâl” (meseller) ismiyle deyimler de kast edilmiştir. İncelediğimiz derlemede yer verilen atasözlerinden büyük bir kısmı, Kitâb-ı Atalar, Kelimât-ı Oğuznâme el-Meşhûr bi-Atalar sözi, Güvâhî’nin Pend-nâmesi, Fehîm-i Kadîm’in Durûb-ı Emsâl-i Türkf si gibi önceki derleme ve metinlerde bulunmamaktadır. “Durûb-ı Emsâl” kitabında dilimize Farsça’dan geçmiş az sayıda mesel yanında, Arapça veya Farsça’dan tercüme olduğunu düşündüren (meselâ nr. 6, 274, 306, 307, 378, 481, 522) bazı atasözlerine de rastlanmaktadır.

Arap harfli yazma eser şeklindeki Türk atasözleri derlemelerinin ilmî usûle uygun ve tam metin hâlinde neşrinin, yazımızın başında işaret ettiğimiz faydalarını düşünerek H. 1050 (M. 1640) yılında hazırlanan bu meseller kitabını sunuyoruz.

Metnin imlâsı ve Teşkili Hakkında

“Aç ayu oynamaz” atasözündeki Türkçe “ayu” isminin ayınla (vr. 3b, 1. söz), Arapça “tâbût” isminin tı harfiyle başlatılması (vr. 5a, 161. söz), Farsça “müft” kelimesinin vav’lı yazılması (vr. 6b, 275. söz), nazal n fonksiyonunda kef kullanılması gereken yerlerde nun harfinin konması (Meselâ, “Eşege çul ursan...” 4b, 62. söz, “Elin atdığı taş ...” 4b, 140. söz, “Büyük başın...” vr. 6b, 267. söz) gibi imlâ hataları, elimizdeki metnin, yazım konusunda yeterince bilgi ve itinası olmayan bir yazıcının kaleminden çıktığını göstermektedir.

Yeni harflere aktardığımız atasözleri metninde sıra sayı numaraları ve noktalama işaretleri tarafımızdan eklenmiştir. Düzeltme veya açıklığa kavuşturma maksadını taşıyan şahsî ilâvelerimiz, köşeli parantez içinde gösterilmiş; okunuşunda tereddüt bulunan kelimelerin yanına (?) işareti konmuştur.

Bilindiği üzere, belâgatta “edeb-i kelâm” (söz edebi), hayâ ve güzellik duygularını incitecek kelimeleri açıkça değil, dolaylı olarak söylemeyi gerektirir. Her ne kadar bu gibi tarihî-edebî metinlerin Latin asıllı Türk harflerine çevrilerek neşri sırasında kaba kelimelerin açıkça yazılması lâzım geldiğini düşünen ve belirtenler varsa da bunları öyle yazmanın edebe uygun olmadığı kanaatini taşıyan kişiler de vardır. Biz de bahis konusu kelimeleri açıkça söyleme ve yazmanın edebe uygun olmadığı kanaatine sahibiz. Bundan dolayı, “Durûb-ı emsâl” kitabında yer alan atasözlerindeki kaba kelimeleri açıkça yazmayı uygun bulmadık ve kayd etmediğimiz harfleri noktalayarak gösterdik.

Aslî metinden sonra atasözlerinin kolayca aranması ve bulunabilmesi için, alfabetik olarak da dizilmesini gerekli saydık.

(vr. 3b) Harfü’l-elif

1-    Aç ayu oynamaz.

2-    Açık başa destur yok.

3-    Açık boğaz aç kalmaz.

4-    Ecel geldi [cihâne], baş ağrısı bahâne...

5-    Açlıkdan ölmekden ise, kul olup satılmak yegdür.

6-    Ahmak dostdan ‘akıllı düşmân yegdür.

7-    Ahmak oldur ki, bir düşdigik uyuya gene düşe.

8-    Ahşâmun hayrından sabâhun şerri yegdür.

9-    Adamın bir başı var, bin dili vardur.

10-    Adam doğdığı yeri istemez, doyduğı yeri ister.

11-    Adımız tokuza çıkdı, sekize inmez.

12-    “Edebi kimden ögrendin?” “Edebsizden” dimiş.

13-    Eger dilden gelen elden geleydi, gedâlar cümlesi sultân olurdı.

14-    Adı var, kendi yok.

15-    “Adımız o..spi, fercimiz zeker görmez...”

16-    Adı büyük, g.ti kovuk.

17-    Adamın adı çıkmadan g.ti çıkmak yegdür.

18-    Adam oğlanı çig süd emmişdür.

19-    Adam ol, iş başar!

20-    Âdem oğlanınun eti yenmez, derisi giyilmez.

21-    Edeb îmândandur. el-Hayâ’ümine’l-Imân.

22-    Edebsizden ‘ırzunı satun al!

23-    Er kişinün kadrin yine er bilür.

24-    Er kişinün etmegi er kursağında kalmaz.

25-    Er dayıya benzer9, it ataya...

26-    Er lakabıyla anılur.

27-    Erkek eşek kodığına bakar gibi bakar.

28-    Er erkek, ‘avrat ‘avrat gerekdür.

29-    Er ol; baş yar!

30-    Er olana bir söz yeter.

31-    Er ikrarından, hayvan yularından [yedilir].

32-    Er ölür, adıkalur; at ölür, meydanı.

33-    Arık etün çorbası tatsız olur.

34-    Erlik ondur, tokuzı hîledür.

35-    Erkek oğlan dur bilmez.

36-    Erenlerün sağı, şolı olmaz.

37-    Erden keramet görmeyince, “ey va’llah” dinmez.

38-    Erenler öyüni üçe dekdür.

39-    Erenler hazıra kılmış du‘ayı.

40-    Erkek eşegün ağırmazı olmaz.

41-    Az tama‘ çok ziyan [getürür].

42-    Erkek eşegi yılda bir kere s.kmek gerekdür.

43-    “Azacuk kande gider?” “Çoğı getürmeye” dimişler.

44-    Azacuk aşım, ğavğasız başım...

45-    Eski varlı]k varlıkdur; yeni varlıkh ârlıkdur.

(4a) 46- Azı bilmeyen çoğı bilmez.

47-    Az viren candan virir.

48-    Eski, tam başında yaraşur.

49-    Eski şehre yeni ‘adet olmaz.

50-    Üstad [bed-du‘asın almış?] olanlar onmaz.

51-    Eski sökük, dikiş tutmaz.

52-    Eski dost düşman olmaz.

53-    Eski hamam, eski tas...

54-    İsteyen, Mevla’yı bulur.

55-    Eziyet adama “Anamı s.kdim” didirir.

56-    İsteyenün bir yüzi, virmeyenün iki yüzikaradur.

57-    Eşine benzemeyen, uğurlukdur.

58-    Işığı tekyede, hacıyı Mekke’de gör!

59-    Eşek ne bilür zağferanı, samanlıkdur seyranı...

60-    Eşeginden çulı yegdür.

61-    Eşegi evvel bağla da sonra Tanrı’ya emanet eyle!

62-    Eşege çul ursan, yine eşekdür.

63-    Eşege “Ne katı yorğalarsın?!” dimişler. Eşek dimiş ki: “Orasın bir ben, bir de biz bilür... ”

64-    Eşegün başı at pazârında şonlmaz.

65-    Eşege güci yetmez de semerin döger.

66-    Eşege yular urmağ-ıla katır olmaz.

67-    Eşekkuyruğı gibi ne artar, ne eksilür...

68-    Eşek s.kine kelebek konmışa dönmiş.

69-    Eşek de Ka‘be-i Şerife varır, lâkinhâcı olmaz.

70-    Aş bişürenün, iş başaranundur.

71-    Aş dadı-y-ıla, tuz oranı-y-ıladur.

72-    Eşek bilmedigi otı yedikde başı ağrır.

73-    Eşegi s.ken o.uruğuna katlanur.

74-    Eşek kocamağ-ıla tavla başı olmaz.

75-    Eşekkarbuz kabuğından haz eyledi.

76-    Eşek zâğferânçi bâşed?

77-    Eşegün semeri kendüye yük degül.

78-    Ismarlamak ile hac kaMl °lmaz.

79-    Eşegi dügüne da‘vet itmişler... “Ya suyı, ya odunı eksük olmak gerek” dimiş...

80-    Ağlamayana meme virmezler.

81-    Asl azmaz, merd-i kâmilden hatâ gelmez.

82-    “Islanmışun yağmurdan bâki yokdur” dimişler.

83-    Ağır basınca, yünül kalkar.

84-    Ağzı egri-y-i ensesinden bilirüz.

85-    Ağlamağla yâr ele girmez.

86-    Âferîn ol cerrâra kim cerr eyleye cerrârdan!..

87-    Ak akça kara gün içündür.

88-    “Akça cândandur” dirler.

89-    Ağac ne denlü uzasa, göge irişmez.

90-    Ak esbâb tîz kirlenür.

91-    Akı karadan seçmek gerekdür.

92-    “Akçayakıyan, câna kıyar” dirler.

93-    “Akın adı var, karanun dadı var” dimişler.

(4b) 94- Âsiyâb-ı devleti bir har da olsa döndürür.

95-    Akçan var ise, karnunı aç tutma!

96-    Akçayı viren, çalar düdügi.

97-    Ak g.ti ve ak akçayı karındaşına inanma!

98-    Akçayı yolda bulursag, say!

99-    Ak g.t, kara g.t geçid başında belli olur.

100-    Akçasızhamâma giren derler de çıkar...

101-    Akçası ağ olanun bakma yüzi karasına!..

102-    Ekâbirde söz bir olur.

103-    Egri oturalum, toğrı söyleşelüm...

104-    Köpekler ana olmasun!

105-    İgne yimiş it gibi yutkunur.

106-    Ekâbire tayanmak, samana kazık kakma gibidür.

107-    Anladışa göre virirler fetvâyı...

108-    “Ekâbire dokın geç” dirler.

109-    Elçiye zevâl yokdur.

110-    Eger acı, eger tatlı, yine kendi kuyruğın yağıdur...

111-    Eksik olmaz taş başınuñ tumanı.

112-    Al, pişmân ol; satma, pişmân olma!

113-    “Alçak divâra herkes basar, çıkar” dirler.

114-    Alçak eşege kim olsa biner.

115-    Al gididen, vir gidiye!..

116-    El eli-y-ile yılan tutılmaz...

117-    Elde olan tavuk, yarınki kazdan yegdür.

118-    Elde olan serçe, uçan şâhinden yegdür.

119-    Eli yufka olanuñ kuşağı kırılur.

120-    El benüm, etek senüñ...

121-    Âlet işler, el ögünür.

122-    Eli geç üstâddan, çâpük şâgird yegdür.

123-    Anasını gör, kızını al; kenarını gör, bezini al...

124-    Altunın eyüsin sarrâf bilür.

125-    Elinden geleni ardına koma!

126-    El, eli yur; el de yüzi yur.

127-    El elden üstündür ‘arşa çıkınca...

128-    “El arkası yerde” dimişler.

129-    Elinüñ kiri, yüzinüñ karası...

130-    Elde piyâz, göüülde niyâz...

131-    İmâm o.urınca cemâ‘at s.çar.10

132-    A. buldın, kılın sorarsın...

133-    İmâm evine baklava gitmiş; saña ne?!.

134-    Anasına danışan11 yigid ölmez. (olmaz?)

135-    “Anahakkı, Tañn hakkı” dirler.

136-    Engelden döngel yenmez.

137-    İnsân beşer, kul şaşar.

138-    İnsân kulağından, hayvân boğazından...

139-    El ile gelen dügün bayram...

140-    Elin atdığı taş ırak gider.

141-    “İki diñle, bir söyle” dirler.

142-    İnsân söyleşerek, hayvân koklaşarak..

143-    İnsân alacası içinde, hayvân dilindedür.

144-    İnsân ahmakı şâtır, hayvân ahmakı katır...

145-    Önin saymayan, soñra zahmet çeker.

(5a) 146- Oğlanı bir işe gönder ve ardınca var!..

147-    “Ucuz satan, tiz satar” dimişler.

148-    Oğlana refik olma; yüki düşerse, ağlar; yükin düşerse, güler.

149-    Evvel ta‘âm, soñra kelâm...

150-    Ulular sözin dinlemeyen uluyakalur.

151-    Ölü bizüm oldığı-y-içün rahmet okuruz...

152-    Unsuz evinhamurın çıkarur.

153-    Ölenin dostı olmaz.

154-    Ügey ana, ocağa yana!..

155-    Ayağı sürçene kimse sâhib olmaz.

156-    Ölünün vasisi, dirinün vekili olma!

157-    Ocak egri ise duhânı doğndur.

158-    Uzun gecenün belâsını hastelerden sor!..

159-    Öksüz öldi, çift bozıldı...

160-    Ucuz lahmün çorbası tatsız olur.

161-    Öldigi yetişmez de koz ağacından tâbüt ister...

162-    Oynaş a. b.klar, kirâcı dam b.klar.

163-    Üze üze kuyrığına geldik sabr ile.

164-    “Âteş ile penbenün12 oyunı olmaz” dirler.

165-    “Evin yapılmışı, ‘avretin s.kilmişi...” dimişler.

166-    Ev danası öküz olmaz.

167-    Uyur yılanun kuyruğına basma!

168-    Evdeki hesâb pâzâra uymaz.

169-    Ev de bizüm, kul da bizüm...

170-    Ölme eşegüm ölme yonca bitince...

171-    Oynayamayan gelin “yerüm dar” dirmiş.

172-    Uğn ol, insâfı eldenkoma!..

173-    Uyuz itin kulak ta.ağı...

174-    O.ururum diyen g.t bir gün s.çar.

175-    Oğlan ağlamayınca, meme virmezler.

176-    “Hırsızlık mâl, sâhibine hayır itmez” dirler.

177-    Üşenenün oğlı, kızı olmaz.

178-    Öksüz oğlan göbegin kendi keser.

179-    Öküz öldi, kanı sındı.

180-    “Ummadığug taş, baş yarar” dimişler.

181-    O.urma, s.çmaharâcı geldi.

182-    “Uğndan uğnya halâl...” dimişler.

183-    Ölüyi çok yuyınca o.urğan olur.

184-    “O.uruk ile boya boyanmaz” dirler.

185-    Uvakdur, ammâ bahâlıcadur...

186-    Uşakdan al haberi!..

187-    O.osbi-y-i süret satar.

188-    Ucuz kirâ, münâsib yoldaş...

189-    Ortaklık inekden yalınuz buzağı yegdür.

190-    Ölmüş eşek arar na‘lin sökmege...

191-    “Ölmiş Kanber âzâd eyledik” dimişler.

(5b) 192- Uğur ola göç begi! Seyrân bunun sonındadur...

193-    Aldın mı imamın yud uğın?!.

194-    O[.o]sbunun gözi yaşlı olur.

195-    Ölünün s.ki ol ağlayanun büzügine [olsun].

196-    Onacak13 oğlan bkundan bellüdür...

197-    Onma, gitme; kapumdan gitme!..

198-    İki arslan bir posta olmaz.

199-    Onmayan gidinün bir derdi vardur...

200-    Üzümin ye; bağın sorma...

201-    Âh, yerde kalmaz.

202-    Aldığun abdest, ürkütdügün kurbağaya degmez.

203-    İyi gelürse ikimize, gelmezse s.kimize...

204-    İnanma, dostına, saman doldurur postına.

205-    O g.t sende var iken, çok don gömersin...

206-    Ölmüş ardı sıra ölmüş yokdur.

207-    “Âh” dimek kolay, düşman işidüp “oh” dimeye...

208-    İkikarbuz bir koltuğa sığmaz.

209-    İş bitüren akçadur; sema‘ı çeviren ökçedür.

210-    İş başaranundur.

211-    Elde söz çoğ olur.

212-    Eyi günün dostı çoğ olur.

213-    El içün kazdığun kuyuyı boyunca kaz!..

214-    Ayağa “bir bir nerdübana çıkar” dirler.

215-    El atına binen tîz iner.

216-    İt ağzın kemik tutar.

217-    İt gibi kazan, big gibi ye!

218-    İt dişi, tonuz derisi[ne münasibdür].

219-    İt, kemikden kaçmaz...

220-    İt ürür, karban geçer.

221-    İtün boynına altun halka geçürsen, gene itdür...

222-    İt b.kı keferete yaradı; o da bulunmaz.

223-    İti öldürene sürüdürler.

224-    İt iti tanur.

225-    İçdüm üzüm suyını, dökdüm yüzüm suyını...

226-    İşin usluya danışmak uslulıkdu r.

227-    Eylüge eylük olsa, kara öküze bıçak olmazdı.

228-    Eylüge kemlik olagelmişdür.

229-    Ayunun otuz iki deyişi var; cümlesi ahlat üzerine...

230-    Ayağı-y-ıla gelene ölüm yokdur.

231-    İki kedi, bir aslana besdür.

232-    İki el, bir baş içündür.

233-    Elden gelen, ögün olmaz.

234-    El elün ayînesidür.

235-    İki çıplak bir hamamda yaraşur.

236-    İden bulur, inleyen ölür.

237-    İt bk yemeg-ile deniz murdâr olmaz.

238-    İvmek ile menzil alınmaz.

239-    El yanında eşegin kuyruğını kesme; kimi “uzun”, kimi “kısa” dirler.

240-    İşkilli bâzâr, mi‘deyi bozar.

(6a) 241- İtün aksağı, tavşanı görinceyedür.

242-    İlk uran okçıdur, sonra uran bkcıdur.

243-    İpi ile kuşağı, s.ki ile t.şağı...

244-    İtin ölümi gelince, mescid divârına siner.14

245-    İt ite buyurdı, it dekuyruijma..

246-    İşte eşek, işte nerdübân...

247-    İki deliye bir uslu [komışlar]...

248-    El yumruğın yemeyen, kendi yumruğın Bozlağan15 armudı sanur.

249-    İşden artmaz, dişden artar.

250-    İçi beni yakar, dışı seni yakar.

251-    İnişin yokuş kardaşıdur.

252-    Elde ‘âdet, bizde bid‘at...

253-    Erte kalan belâdan korkma.

254-    “Elün köpegi ele ürür; bizüm köpegimüz bize ürür” dirler.

255-    İki cânbâz bir ipde oynamaz.

256-    İki fındık bir cevizün dengidür.

257-    El içün ağlayan gözsüz kalur.

258-    İki kanad bir kuyruk, o da başına buyruk...

259-    İki gönül bir olınca, samanlık seyrân olur.

260-    İşin yoksa, şâhid ol; borcun yoksa, kefil ol!..16 Harfü’l-b⒠(6b)

261-    Başdan murâd, beyindür.

262-    Balık başdankokar.

263-    Başına gelen paşmakçıdur.

264-    Bal tutan, parmağın yalar.

265-    Basmağısız tahta-y-ı yel alur.

266-    “Bal, bal” dimeg-ile ağız tatlı olmaz.

267-    Büyük başın büyük ağnsı olur.

268-    Baban da olursa hakkı söyle!

269-    Bitmez iş olmaz.

270-    Baş gidince, ayak pâydâr olmaz.

271-    Babamun ölecegin bileydüm, satar helvâya virirdüm.

272-    Baş yarılır börk içinde; kol kırılır börk17 içinde...

273-    Pabuç eskidikçe tama atarlar.

274-    Bâz bâz ile, kaz kaz-ıla, kel tavuk kel horos-ıla...

275-    Bir s.kilen, bir de dökilen müfte gider.

276-    Bir sürçen atuñ başın kesmezler.

277-    Bitli baklanuñ kör alıcısı olur.

278-    Bir dost, bir post...

279-    Biri bilmeyen, biñi bilmez.

280-    Bir koyundan iki deri üzilmez.

281-    Bir sırça [serçe?] çalıya sığınur.

282-    Birinüñ karnına dögmişler, “Var [Vay] arkam!..” dimiş.

283-    Biz de eve geldik, yağmur diñdi.

284-    Beş parmak bir midür?

285-    Bişmiş aşa sovuk su konmaz.

286-    Peşkeş atuñ dişine bakılmaz.

287-    Buğday döner, döner degirmene gelür.

288-    Beglig çeşmeden su içme!

289-    Beglik mâl suya batmaz.

290-    Beglerüñ nazarı kimyâdur.

291-    Bu gün baña ise, yarın sañadur...

292-    Bu günki kazdan yarınki tavuk yegdür.

293-    Begden gelen begdür.

294-    Başa yazılan gelür.

295-    Ben çeker, çıkardum kuşağıma; osırılur iz (?) tşağıma.

296-    Boş torba ile at tutılmaz.

297-    Boyacı küpi degül ki batıram çıkaram...

298-    Boş ite menzil yokdur.

299-    Boş küpe o.urırsın.

300-    Borclı ölmez, beñzi sararır.

301-    Budı sıkmak ile a. dar olmaz.

302-    Boğaz tokuz boğumdur.

303-    Borıda peşrev olmaz.

304-    “B.k yemek mi‘deye bağlıdur” dirler.

305-    Burun yüzden düşmez.

306-    Boyuña göre kaz kuyuyı!..

307-    Burun ararken kulakdan çıkdum.

(7a) 308- Börek pişince merdâne ile eglen!

309-    “Bostâncıya tarhün mı satarsın?” dirler.

310-    Boğaz^ ucından bklı kuyuya düşersm.

311-    Böyle k^uñ böyle kuyruğı olur.

312-    Böyle eyyâm-ı ğamuñ böyle olur nev-rüzı.

313-    “Bu gün de berve (?), yarın da berve” (?) dirler.

314-    Bulınmayan uğrı, begden doğrı...

315-    “Bu savruşa harmân yetişmez” dirler.

316-    Püzeveng olmağa vecâhet gerekdür.

317-    “Biq serçeden bir börek olmaz” dirler.

318-    Bin işci, bir başcı.

Harfü’t-tâ’i

319-    Tırhallı, birhâllı...

320-    Terziye göc ignesi başında.

321-    Tekye-y-i bekleyen içer çorbayı.

322-    Tanrı kulına virdigin girüye almaz.

323-    Tilkinün gezüp gezüp gidecegi kürkci dükkânı...

324-    Tilkinün pazârda ne işi var?

325-    Tilki tilkiliyini bildirince, post elden gider.

326-    Tilkinün bakır s.çduğı yerdür.

327-    Temâşâ çok, akça yok...

328-    Türk aşı ödüncdür.

329-    Türke beglik virmişler; evvel babasını öldürmiş...

330-    Türk ne bilür bayramı, lırk luk içer ayranı.

331-    Tok, ac hâlinden bilmez.

332-    Tokı işletme; acı debretme!

333-    Tîz binen, tîz iner.

334-    Tükürsem, yüzümdür; çıkarsam, gözümdür...

(7b) Harfü’s-şâ

Harfü’l-cîm

335-    Cân virmeyince, cânân ele girmez.

336-    Cânı acıyan eşek, atdan yügrük olur.

337-    Çalma ‘Arab zurnayı, ögredirsin turnayı...

338-    Çalıcak zurnasını, çıkdı cebinden Karagöz...

339-    Cân boğazdan geçer.

340-    Câriye kullan kadını bulunca18...

341-    Çapağın alurken gözin çıkarır.

342-    Çil a.un g.te zararı yok...

343-    Cebinde yılan19 bulmuş Mağribîye döndi...

344-    Çatal kazık yere geçmez.

345-    Çıbuk, yaş iken egilür.

346-    Çıkmadık cânda ümîd vardur.

347-    Çerâğ dibi karanlık olur.

348-    Cân cânınkardaşıdur.

349-    Çi[g]20 yemedim ki karnım ağrısın...

350-    Çıra çıradan tutuşur.

351-    Çingâne çalar, Kürd oynar... Ben böyle dügün görmedim!

352-    İt s.kinden ilik ummak, çingânedençelik ummak...

353-    Çömlek yuvalandı, kapağın buldı.

354-    Cevheri yine sarraf bilür.

355-    Çömlek çömlege “g.tünkaradur” dimiş.

356-    “Cömerd ile nekesin harcı birdür” dimişler.

357-    Çoban armağanı, çam sakızıdur.

358-    Çok naz ‘aşık usandırır.

359-    Çokluk b.kluk.

(8a) 360- Çobanun gönli olınca, tekeden süd çıkarır.

361-    Çürük g.t ile “sağ ç.k olayım” dirsin...

362-    Çokluğa darı saçılmaz.

363-    Çobanı olmayan koyunıkurd yir.

364-    Cehenneme bir mankır.

365-    Cehennemden ateş alup da ne yirde yakarsın?

366-    Cin tutana bir nüsha yeter.

Harfü’l-hâ’

367-    Hakime yalınuz giden, sakalını sığayarakçı kar.

368-    Haram -zadeye kendi belası yeter.

369-    Tenbel adamın dili, eşek s.kinden uzun olur.

370-    Korkısız baş, terkide yaraşur.

371-    Hesabını bilmeyen adamun koyunını gütme.

372-    Haleb onda ise, arşun bundadur.

373-    Hürmet iki başlı olur.

374-    Hikmeti Lokman’dan sor!

375-    Hak incelür, üzülmez.

376-    Hakk’un yakdığı çerağ sönmez.

377-    Hak doğrıdadur.

378-    Hak söz acı gelür.

379-    Hamamda kurnaya, dügünde zurnaya...

380-    Hîle ile iş gören, mihnet ile can virir.

381-    Hırsız ol, insafı eldenkoma.

382-    Horosın toğrusı, kendi boklığında öter.

383-    Hırsız yataksız olmaz.

384-    Hırsıza yemin düşmiş; evine müjdeci göndermiş.21

385-    Harman sonı dervîşleründür.

386-    Hırsıza beglerün borcı var.

387-    Hamama giren derler.

388-    Hastaya sormışlar: “Erişte çorbası yer misin?” Dimiş ki: “Ya neye hasta oldum?!.”

389-    Hastaya döşek mi sorarsın?

390-    Hastanun begi, paşası olmaz.

391-    Handa çokluk, anda b.kluk...

(8b) Harfü’l-hâ’

392-    Hıyar akçesiyle gelen eşegin ölümi, sudandur.

393-    Hasta, bardağa sarılur gib i sarılursın.

394-    “Hastanun onmadığın neden bilürsin? Döşegi kor da yasdığa s.çar” dirler.

395-    Hasmun karınca ise, merdâne bil!

396-    Haste, yine haste hâlinden bilür.

397-    Halkun ağzı fâldür.

398-    Halkun nazan, yigidi kabre kor; deveyi çömlege...

399-    Hünkârun ardından söz söylerler.

400-    Hoca[y]ı teneşir bilür, zügürt mi ğanî mi?

401-    Hüyın bilmedigin katırın ardına geçme!..

402-    “Hayır yalan olmaz, yanlış olur” dirler.

403-    Haym san eşine; hayır gelsün başuna!

Harfü’d-dal

404-    Derinde semiz olan koyun, yine deride (?) arıklar.

405-    Dibsiz kile, boş enbâr.

406-    Deryâ temevvüc itmege lâbüd hevâ gerek.

407-    Düşmenün ölüsi-y-ile söyleş, dirisi-y-ile söyleşme!

408-    Düşmenün karınca ise, merdâne bil!

409-    Da‘vâsını bilmeyene şâhid olma!

410-    Degirmeni satmış, çakıldağın boğazına asmış.

411-    Dikenden gül çıkar, gülden diken...

412-    Deveye baytâr gelür gibi gelür.

413-    Delikli boncuk yerde kalmaz.

414-    Deli alacayı sever.

415-    Deliye her gün bayram...

416-    Deliden al toğrı haber!

417-    Dilegin andan dile ki kadrin bile.

418-    Dil dilden ağlamaz.

419-    Deliye bâğ n’eyler, eşege dâğ n’eyler?

420-    Dilün kemügi yok, hemân söyle!..

421-    Dil esen, baş esen...

422-    Deliyi ne s.k, ne s.kil!

423-    Deliye taş andırma!

(9a) 424- Demiri demir ile yararlar.

425-    Demür, oda girmeyince, yumuşamaz.

426-    Demür tavında yaraşur.

427-    Demirci dükkânına varsan, kara bulaşır.

428-    Demir leblebidür nisvân.

429-    Dünyâ tama‘ dünyâsıdur.

430-    Dünyâ bir kuyruklı yılduzdur; eşk22 olsun yiyebilene!..

431-    Dünyâ küfr ile yıkılmaz; zulm ile yıkılur.

432-    Dünyânun bolluğın n’eyleyim; papucum dardır...

433-    Densizin23 hakkından îmânsuz gelür.

434-    Devlet, kazâ yanındadur.

435-    Devletliye tağ üsti bâğ .

436-    Deveden büyük fil var.

437-    Deve ne kadar za‘if ise, yüki çok götürür.

438-    Dost dost, mu‘âmele dürüst...

439-    Deve, deve yerine çöker.

440-    Deve çökince yer bulur.

441-    “Deveye san‘atın nedür?” “Kazzâzlıkdur” dimiş.

442-    Dost başa bakar, düşmân ayağa...

443-    Dostuñ öninden geç, düşmânuñ ardından geç.

444-    Dost ile ye iç, alış veriş itme!

445-    Devletlinüñkulı olmak, fakirüñ oğlı olmadan yegdür.

446-    Dügün evin bilmez, çanak ta§ur.

447-    “Deveye diken, ‘Osmânlı s.ken” dişler.

448-    Devletlinüñ elinde serçe bülbül olur, fukarânun elinde bülbül karğa...

449-    Dolu bardak, su almaz.

450-    Deve-y-i gördün mi? Küçügini bile...

451-    Deve dişi buğday mı satduñ?

452-    Divâruft kulağı var.

453-    Divâra taş ursan, yine saña dokınur.

454-    Devletliye dokun, geç; fukarâdan sakın, geç!..

455-    Degnek cennetden çıkmışdur.

456-    Dışı kalaylı, içi avaylı (?)...

457-    Divâni [Divâne]-râ kalem nist.24

458-    Dinime dahl iden bâri Müselmân olsa...

459-    Devlet kazâ yanındadur.

Harfü’z-zal

(9b) Harfü’r-râ

460-    Rakib ölsün de isterse Cennet’e girsün, isterse Cehennem’e!..

461-    Refiksiz yire gitme, yolda kalırsun.

Harfü’z-za

462-    Zamâne saña uymadı, sen zamâna uy!

463-    Zor oyunı bozar.

464-    Zırva te’vil götürmez.

465-    Zebün s.kici olma!

466-    Zebüna kıyma, kaçanı koma...

467-    Zift olsun, müft olsun!..

468-    Zamânsuz kuş uçmaz.

469-    Zerin eyüsini mihenk bilür.

470-    Zeyt yağ gibi üste çıkar.

Harfü’s-sîn

(10a) 471- Sipahiye sag söz, çürik timârdan yegdür.

472-    Serçeye çıbuk beredür.

473-    Serçeden korkan, daru ekmez.

474-    Ser virmek olur, sırrı ‘ıyân itmek olmaz.

475-    S.ki büyük ise, karısı öğünsün; malı çok ise b.kı öğünsün!..

476-    Saña taş atana sen etmek at!

477-    Siñek murdar degül, mi‘de bulandırır...

478-    Sözi bişür de söyle!

479-    Sözi virenden alan uşlı gerekdür.

480-    Sen köpek olalı bir av avladuñ!..

481-    Söz, sözi açar.

482-    Söyleyeni ko, söyledene bak!

483-    Seni kendi hâline kosalar, kâdi yirine oturursın...

484-    Sen aga, ben aga, öküzleri kim şaga?!.

485-    Söz var ki, iş bitürür; söz var, iş yitürür...

486-    Sevenüñkulıyuz, sevmeyenüñ sultânı...

487-    Söyler iseñ söz olur; söylemesen derd... 25

488-    Söz, ölüm getürmez.

489-    S.kişi gizli idersen, âşikâre dogurur[sun]...

490-    Sırcı [Seyirci?] ziyân eylemez.

491-    Seyl gider, kum kalur...

492-    S.kiş arasına sokuş olma!

493-    S.ki çıkık gibi siñ siñ gezer sin...

494-    S.k, t.şaga dimiş ki: “Hele ben girecek yer bulayım da soñra sen gir!..”

495-    S.k çehreye bakar, kalkar.

496-    S.kine uyan, g.tde kalur.

497-    Saña kalk didikleri yerde oturma...

498-    Sañakalursa, ogluna kalmasun!..

499-    Semâ‘a giren dervişin büzügi timürden gerek.

500-    Seni ağlatan bir gün güldürür.

501-    S.kilmedik g.t, yonılmadık agaca beñzer.

502-    “Sen bilürsin” didikde, degirmanda gavgâ olmaz.

503-    Seni agladan yanına var; güldüren yanına varma!

504-    Sen çemrenince, el s.çar, kurtılur.

505-    Sen zort, ben zort, öküze kim virsün ot?!.

(10b) Harfü’ş-şîn

506-    Şaşgın ördek [gibi] g.tindentalarsın...

507-    Şerl‘at kesdigi parmak acımaz.

508-    Şirket olan inekden, başka buzagı yegdür.

509-    ŞerFatıhor gören, hor olur.

510-    Şerl‘atdan taş koparan, yerine baş virir.

511-    Şerl‘at, hırsızuñ ormanıdur.

512-    Şalgamun sıkından seyregi yegdür.

513-    Şöylece söyle yalanı, inanıkalsın kalanı!.

514-    Şikayetcün kadı ise, yancun Allah ola!..

515-    Şöyle eyle ki yalanı, ne şiş yansın, ne kebab...

516-    Şöhret afetdür.

517-    Şeytan ‘azabda gerekdür.

(11a) Harfü’l-kâf

518-    Kedi b.kı ise [işe] yaradı; o da sçdı, gömekodı!..

519-    Keskin sirke kabına zarar [zarar] ider.

(12b) Harfü’n-nün

520-    Ne dağda dağım [bağım] var, ne çakalla da‘vam var.. .

(13b) Harfü’l-hâ’

521-    Her kemalün bir zevali, her zevalün bir kemali...

522-    Her iş sa‘ati geldikde, zamanı-y-ıla olur.

523-    Her ziyan bir fend, ne ziyanı dükenür, ne fend...

524-    Her sakaldan bir kıl alanı ise herkddrn alur...

525-    Her gördügün egri ağacı yay mı sanursın?

526-    Her ağacun bir meyvesi, her meyvenün bir lezzeti var.

527-    Her gice[yi] Kadir bil; her gördügün Hıdır bil!

528-    Her kişinün meta‘ı ise pazarda bellü olur.

529-    Her aşa nohud katılmaz imiş.

530-    Her kafadan ise bin dürlü sada gelür.

531-    Her kişinün bir derdi var, degirmencinün su...

532-    Hîç yokdan ise zamanede torlak yegdür.

533-    Her kişinün sözüne kulak asma!

534-    Her kavaraya bıyık tutma!

535-    Her horos kendü b.klığında öter.

536-    Her gün tavuk olmadan, bir gün horos [olmak] yegdür.

537-    Her meşede bir arslan yaturmış.

538-    Her kanğı taşı kaldırırsan, altında çıkar.

539-    Hem suçlısın, hem güçlisin...

540-    Hem g.t istersin, hem tükürük...

541-    Hem ikrar zamanede, hem virmek olmaz.

542-    Her zaman humar olmaz.

543-    Her bacanun ateşi içerüsinden tutuşur.

544-    Her şey’in cehlinden ‘ilmi yegdür.

545-    Her şey’in sabrında (?) bir hikmet vardur.

DİZİN

Aç ayu oynamaz. (1)

Açık başa destur yok. (2)

Açık boğaz aç kalmaz. (3)

Açlıkdan ölmekden ise, kul olup satılmak y egdür. (5)

Adam doğdığı yeri istemez, doyduğı yeri ister. (10)

Adam oğlanı çig süd emmişdür. (18)

Adam ol; iş başar! (19)

Adamın adı çıkmadan g.ti çıkmak yegdür. (17)

Adamın bir başı var, bin dili vardur. (9)

Âdem oğlanınun eti yenmez, derisi giyilmez. (20)

Adı büyük, g.ti kovuk. (16)

Adı var, kendi yok. (14)

“Adımız or.spi, fercimiz zeker görmez.” (15)

Adımız tokuza çıkdı, sekize inmez. (11)

Âferîn ol cerrâra kim cerr eyleye cerrârdanL (86)

Ağac ne denlü uzasa, göge irişmez. (89)

Ağır basınca, yünü l kalkar. (83)

Ağlamağla yâr ele girmez. (85)

Ağlamayana meme virmezler. (80)

Ağz egri -y-i ensesinden bilirüz. (84)

Âh, yerde kalmaz. (201)

“Âh” dimek kolay, düşmân işidüp “oh” dimeye... (207) Ahmak dostdan, ‘akıllı düşmân yegdür. (6)

Ahmak oldur ki, bir düşdigi kuyuya gene düşe. (7) Ahşâmun hayrından sabâhun şerri yegdür. (8)

Ak akça kara gün içündür. (87)

Ak esbâb tîz kirlenür. (90)

Ak g.t, kara g.t geçid başında belli olur. (99)

Ak g.ti ve ak akçayı karındaşına inanma! (97)

“Akça cândandur” dirler. (88)

Akçan var ise, karnunı aç tutma! (95)

Akçası ağ olanun bakma yüzi karasına... (101)

Akçasızhamâma giren, derler de çıkar... (100)

“Akçaya kıyan, câna kıyar” dirler. (92)

Akçayı viren çalar düdügi. (96)

Akçayı yolda bulursag, say. (98)

Akı karadan seçmek gerekdür. (91)

“Akın adı var, karanun dadı var” dimişler. (93)

Al gidîden, vir gidîye... (115)

Al, pişmân ol; satma, pişmân olma! (112)

“Alçak dîvâra herkes basar, çıkar” dirler. (113)

Alçak eşege kim olsa biner. (114)

Aldığun âbdest, ürkütdügün kurbağaya degmez. (202) Aldın mı imâmın yuduğın?!. (193)

Âlet işler, el ögünür. (121)

Altunın eyüsinşarrâf bilür. (124)

A. buldın, kılın sorarsın... (132)

“Ana hakkı, Tanrı hakkı” dirler. (135)

Anasına danışan yigid ölmez. (olmaz? 134)

Anasını gör, kızını al; kenârını gör, bezini al... (123) Anladışa göre virirler fetvâyı... (107)

Arık etüñ çorbası tatsız olur. (33)

Âsiyâb-ı devleti bir har da olsa döndürür. (94)

Asl azmaz, merd-i kâmilden hatâ gelmez. (81)

Aş bişürenM, iş başaranuñdur. (70)

Aş dadı-y-ıla, tuz oranı-y-ıladur. (71)

“Âteş ile penbenüñ oyunı olmaz” dirler. (164)

Ayağa “bir bir nerdübâna çıkar” dirler. (214)

Ayağı sürçene kimse sâhib olmaz. (155)

Ayağı-y-ıla gelene ölüm yokdur. (230)

Ayunuñ otuz iki deyişi var; cümlesi ahlat üzerine... (229)

Az tama‘ çok ziyân [getürür]. (41)

Az viren cândan virir. (47)

Azacuk aşım, ğavğâsız başım... (44)

“Azacuk kande gider?” “Çoğı getürmeye” dimişler. (43)

Azı bilmeyen çoğı bilmez. (46)

Babamuñ ölecegin bileydüm, satar hdya virirdüm. (271) Baban da olursa, hakkı söyk. (268)

Bal tutan parmağın yalar. (264)

“Bal, bal” dimeg-ile ağiz tath olmaz. (266)

Balık başdankokar. (262)

Basmağısız tahta -y-ı yel alur. (265)

Baş gidince, ayak pâydâr olmaz. (270)

Baş yarılır börk içinde; kol kırılır börk içinde... (272)

Başa yazılan gelür. (294)

Başdan murâd, beyindür. (261)

Başına gelen paşmakçıdur. (263)

Bâz bâz ile, kaz kaz-ıla, kel tavuk kel horos-ıla... (274) Begden gelen begdür. (293)

Beglerüñ nazarı kimyâdur. (290)

Beglig çeşmeden su içme! (288)

Beglik mâl, suya batmaz. (289)

Ben çeker, çıkardum kuşağıma; osırılur iz (?)t..ağıma. (295) Beş parmak bir midür? (284)

Biñ işci, bir başcı. (318)

“Big serçeden bir börek olmaz” dirler. (317)

Bir dost, bir post... (278)

Bir koyundan iki deri üzilmez. (280)

Bir s.kilen, bir de dökilen müfte gider. (275)

Bir sırça [serçe?] çalıya sığınur. (281)

Bir sürçen atuñ başın kesmezler. (276)

Biri bilmeyen, biñi bilmez. (279)

Birinüñ karnına dögmişler, “Var [Vay] aıkam!.” dimiş. (282) Bişmiş aşa sovuk su konmaz. (285)

Bitli baklanuñ kör alıcısı olur. (277)

Bitmez iş olmaz. (269)

Biz de eve geldik, yagmur diñdi. (283)

Bogaz tokuz bogumdur. (302)

Bogazuñ ucından bklı kuyuya düşersin. (310)

“B.k yemek mi‘deye baglıdur” dirler. (304)

Borclı ölmez, beñzi sararır. (300)

Borıda peşrev olmaz. (303)

“Bostâncıya tarhün mı satarsın?” dirler. (309)

Boş ite menzil yokdur. (298)

Boş küpe o.urırsın. (299)

Boş torba ile at tutılmaz. (296)

Boyacı küpi degül ki batıran çıkaram.. (297) Boyuña göre kaz kuyuyı!.. (306)

Börek pişince, merdâne ile eglen! (308)

Böyle eyyâm-ığamuñ böyle olur nev-rüzı. (312) Böyle k^uñ böyle kuyrugı olur. (311)

Bu gün baña ise, yarın sañadur... (291)

“Bu gün de berve (?), yarın da berve” (?) dirler. (313) Bu günki kazdan yarınki tavuk yegdür. (292)

“Bu savruşa harmân yetişmez” dMer. (315)

Budı sıkmak ile a. dar olmaz. (301)

Bugday döner döner degirmene gelür. (287) Bulınmayan ugn, begden dogrı... (314)

Burun ararken, kulakdan çıkdum. (307)

Burun yüzden düşmez. (305)

Büyük başın büyük agrısı olur. (267)

Cân bogazdan geçer. (339)

Cân cânrnkardaşıdur. (348)

Cân virmeyince, cânân ele girmez. (335)

Cânı acıyan eşek, atdan yügrük olur. (336)

Câriye kullan kadını bulunca!.. (340)

Cebinde yılan bulmuş Magribiye döndi... (343) Cehennemden ateş alup da ne yirde yakarsın? (365) Cehenneme bir mankır... (364)

Cevheri yine sarrâf bilür. (354)

Cin tutana bir nüsha yeter. (366)

“Cömerd ile nekesmharcı birdür” dimişler. (356) Çalıcak zurnasını, çıkdı cebinden Karagöz. (338) Çalma ‘Arab zurnayı, ögredirsinturnayı... (337) Çapagın alurken, gözin çıkarır. (341)

Çatal kazık yere geçmez. (344)

Çerâg dibikarañhk olur. (347)

Çıbuk yaş iken egilür. (345)

Çıkmadık cânda ümid vardur. (346)

Çıra çıradan tutuşur. (350)

Çi[g] yemedim ki karnım agnsın... (349)

Çil a.un g.te zararı yok... (342)

Çingane çalar, Kürd oynar... Ben böyle dügün görmedim! (351) Çoban armağanı, çam sakızıdur. (357)

Çobanı olmayan koyunıkurd yir. (363)

Çobanun gönli olınca, tekeden süd çıkarır. (360)

Çok naz ‘aşık usandırır. (358)

Çokluğa darı saçılmaz. (362 )

Çokluk b.kluk. (359)

Çömlek çömlege “g.tünkaradur” dimiş. (355)

Çömlek yuvalandı, kapağın buldı. (353)

Çürük g.t ile “sağ ç.k olayım” dirsin... (361)

Da‘vasını bilmeyene şahid olma! (409)

Degirmeni satmış, çakıldağın boğazına asmış. (410)

Degnek cennetden çıkmışdur. (455)

Deli alacayı sever. (414)

Deliden altoğnhaber! (416)

Delikli boncuk yerde kalmaz. (413)

Deliye bağ n’eyler, eşege dağ n’eyler? (419)

Deliye her gün bayram... (415)

Deliye taş andırma. (423)

Deliyi ne s.., ne s..il. (422)

Demir leblebidür nisvan. (428)

Demirci dükkanına varsan, kara bulaşır. (427)

Demiri demir ile yararlar. (424)

Demür, oda girmeyince, yumuşamaz. (425)

Demür tavında yaraşur. (426)

Densizin hakkından îmansuz gelür. (433)

Derinde semiz olan koyun, yine deride (?) arıklar. (404)

Derya temevvüc itmege labüd heva gerek. (406)

Deve çökince yer bulur. (440)

Deve dişi buğday mı satdun? (451)

Deve ne kadar za‘îf ise, yüki çok götürür. (437)

Deve, deve yerine çöker. (439)

Deveden büyük fîl var. (436)

Deveye baytar gelür gibi gelür. (412)

Deveye diken, ‘Osmanlı s.ken” dimişler. (447)

“Deveye san‘atın nedür?” “Kazzazlıkdur” dimiş. (441)

Deve-y-i gördün mi? Küçügini bile... (450)

Devlet kaza yanındadur. (434, 459)

Devletlinün elinde serçe bülbül olur, fukaranun elinde bülbül karğa... (448)

Devletlinün kulı olmak, fakîrün oğlı olmadan yegdür. (445) Devletliye dokun, geç; fukaradan sakın, geç!..(454)

Devletliye tağ üsti bağ. (435)

Dışı kalaylı, içi avaylı (?)... (456)

Dibsiz kile, boş enbâr. (405)

Dikenden gül çıkar, gülden diken... (411)

Dil dilden aglamaz. (418)

Dil esen, baş esen... (421)

Dilegin andan dile ki kadrin bile. (417)

Dilüñ kemügi yok, hemân söyle... (420)

Dinime dahl iden bâri Müselmân olsa... (458)

Divâni [Divâne]-râ kalem nist. (457)

Divâra taş ursan, yine saña dokınur. (453)

Divâruhkulagı var. (452)

Dolu bardak, su almaz. (449)

Dost başa bakar, düşmân ayaga... (442)

Dost dost, mu‘âmele dürüst... (438)

Dost ile ye iç, alış veriş itme! (444)

Dostuñ ömnden geç, düşmânuñ ardından geç! (443)

Dügün evin bilmez, çanak taşur. (446)

Dünyâ bir kuyruklı yılduzdur; eşk olsun yiyebilene!.. (430)

Dünyâ küfr ile yıkılmaz; zulm ile yıkılur. (431)

Dünyâ, tama‘ dünyâsıdur. (429)

Dünyânum bollugın n’eyleyim; papucum dardır... (432)

Düşmenün karınca ise, merdâne bil! (408)

Düşmenürn ölüsi-y-ile söyleş, dirisi-y-ile söyleşme! (407)

Ecel geldi [cihâne], baş agrısı bahâne... (4)

Edeb imândandur. el-Hayâ’ü mine’l-Inân. (21)

“Edebi kimden ögrendin?” “Edebsizden” dimiş. (12)

Edebsizden ‘ırzum satun al! (22)

Eger acı, eger tatlı, yine kendi kuyrugın yagıdur... (110)

Eger dilden gelen elden geleydi, gedâlar cümlesi sultân olurdı. (13) Egri oturalum, togn söyleşelüm... (103)

Ekâbirde söz bir olur. (102)

“Ekâbire dokın geç” dirler. (108)

Ekâbire tayanmak, samana kazık kakma gibidür. (106)

Eksik olmaz taş başınurn tumanı. (111)

“El arkası yerde” dimişler. (128)

El atına binen tiz iner. (215)

El benüm, etek senüñ... (120)

Elçiye zevâl yokdur. (109)

Elde ‘âdet, bizde bid‘at... (252)

Elden gelen, ögün olmaz. (233)

Elde olan serçe, uçan şâhinden yegdür. (118)

Elde olan tavuk, yarınki kazdan yegdür. (117)

Elde piyâz, göMlde niyâz... (130)

Elde söz çog olur. (211)

El elden üstündür ‘arşa çıkınca... (127)

El eli-y-ile yılan tutılmaz... (116)

El, eli yur; el de yüzi yur. (126)

El elün ayînesidür. (234)

El içün ağlayan, gözsüz kalur. (257)

El içün kazdığun kuyuyı boyunca kaz!.. (213)

Eli geç üstaddan, çapük şagird yegdür. (122)

El ile gelen dügün bayram... (139)

Elin atdığı taş ırak gider. (140)

Elinden geleni ardına koma! (125)

Elinün kiri, yüzinünkarası... (129)

“Elün köpegi ele ürür; bizüm köpegimüz bize ürür” dirler. (254)

Eli yufka olanun kuşağı kırılur. (119)

El yanında eşegin kuyruğını kesme; kimi “uzun”, kimi “kışa” dirler. (239)

El yummğm yemeyen, kendi yumruğın Bozlağan armudı sanur. (248) Engelden döngel yenmez. (136)

Er dayıya benzer, it ataya. (25)

Erden keramet görmeyince, “ey va’llah” dinmez. (37)

Erenler hazıra kılmış du‘ayı. (39)

Erenler öyüni üçe dekdür. (38)

Erenlerün sağı solı olmaz. (36)

Er erkek, ‘avrat ‘avrat gerekdür. (28)

Er ikrarından, hayvan yularından [yedilir]. (31)

Erkek eşegi yılda bir kere s.kmek gerekdür. (42)

Erkek eşegün ağırmazı olmaz. (40)

Erkek eşekkodığına bakar gibi bakar. (27)

Erkek oğlan dur bilmez. (35)

Er kişinün etmegi er kursağında kalmaz. (24)

Er kişinün kadrin yine er bilür. (23)

Er, lakabıyla anılur. (26)

Erlik ondur, tokuzı hîledür. (34)

Er ol; baş yar! (29)

Er olana bir söz yeter. (30)

Er ölür adı kalur, at ölür meydanı. (32)

Erte kalan beladan korkma! (253)

Eski dost düşman olmaz. (52)

Eski hamam, eski tas... (53)

Eski sökük dikiş tutmaz. (51)

Eski şehre yeni ‘adet olmaz. (49)

Eski varlık varlıkdur, yeni varlık h ârlıkdur. (45)

Eski, tam başında yaraşur. (48)

Eşege çul ursan, yine eşekdür. (62)

Eşege güci yetmez de semerin döger. (65)

Eşege “Ne katı yorğalarsın?!” dimişler. Eşek dimiş ki: “Orasın bir ben, bir de biz bilür...” (63)

Eşege yular urmağ-ıla katır olmaz. (66)

Eşegi dügüne da‘vet itmişler... “Ya suyı, ya odunı eksük olmak gerek” dimiş... (79)

Eşegi evvel bağla da soñra Tañn’ya emânet eyle! (61)

Eşeginden çulı yegdür. (60)

Eşegi s.ken o.uruğuna katlanur. (73)

Eşegüñ başı at pazârında şonlmaz. (64)

Eşegüñ semeri kendüye yük degül. (77)

Eşek bilmedigi otı yedikde başı ağrır. (72)

Eşek de Ka‘be-i Şerif’e varır, lâkin hâcı olmaz. (69)

Eşekkarbuz kabuğındanhaz eyledi. (75)

Eşekkocamağ -ıla tavla başı olmaz. (74)

Eşekkuyruğı gibi ne artar, ne eksilür... (67)

Eşek ne bilür zâğferâm, samanlıkdur seyrânı... (59)

Eşek s.kine kelebek konmışa dönmış. (68)

Eşek zâğferânçi bâşed? (76)

Eşine beñzemeyen uğurlukrim-. (57)

Ev danası öküz olmaz. (166)

Ev de bizüm, kul da bizüm... (169)

Evdeki hesâb pâzâra uymaz. (168)

“Evin yapılmışı, ‘avretin s.kilmişi...” dimişler. (165)

Evvel ta‘âm, soñra kelâm... (149)

Eyi günüñ dostı çoğ olur. (212)

Eylüge eylük olsa, kara öküze bıçak olmazdı. (227)

Eylüge kemlik olagelmişdür. (228)

Eziyet adama “Anamı s.kdim” didirir. (55)

Hak doğrıdadur. (377)

Hak incelür, üzülmez. (375)

Hâkime yalmuz giden, sakalını sığayarak çıkar. (367)

Hakk’uñ yakdığı çerâğ sönmez. (376)

Hak söz, acı gelür. (378)

Haleb onda ise, arşun bundadur. (372)

Halkuñ ağzı fâldür. (397)

Halkuñ nazarı, yigidi kabre kor; deveyi çömlege... (398)

Hamâma giren derler. (387)

Hamâmda kurnaya, dügünde zurnaya... (379)

Handa çokluk, anda b.kluk... (391)

Harâm-zâdeye kendi belâsı yeter. (368)

Harmân şdiı dervi^lerüñdür. (385)

Hasmuñkannca ise, merdâne bil! (395)

Hasta, bardağa sarılur gibi şanlursın. (393)

Hastanuñ begi, paşası olmaz. (390)

“Hastanuñ oñmadıgıñ neden bilürsin? Döşegi kor da yasdığa s .çar” dirler. (394)

Hastaya döşek mi sorarsın? (389)

Hastaya sormışlar: “Erişte çorbası yer misin?” Dimiş ki: “Ya neye hasta oldum?!.” (388)

Hasta, yine hasta hâlinden bilür. (396)

Hayır san eşine; hayır gelsün başuna! (403)

“Hayır yalan olmaz, yanlış olur” dirler. (402)

Hem g.. istersin, hem tükürük... (540)

Hem ikrâr zamânede, hem virmek olmaz. (541)

Hem suçlısın, hem güçlisin... (539)

Her ağacun bir meyvesi, her meyvenün bir lezzeti var. (526) Her aşa nohud katılmaz imiş. (529)

Her bacanun âteşi içerüsinden tutuşur. (543)

Her gice[yi] Kadir bil; her gördügünHıchr M! (527)

Her gördügün egri ağacı yay mı sanursın? (525)

Hern tavuk olmadan, bir günhoros [olmak] yegdür. (536) Her horos kendü b.klığında öter. (535)

Her iş sâ‘ati geldikde, zamânı-y-ıla olur. (522)

Her kafadan ise bin dürlü sadâ gelür. (530)

Her kanğı taşı kaldırırsan, altında çıkar. (538)

Her kavaraya bıyık tutma! (534)

Her kemâlün bir zevâli, her zevâlün bir kemâli... (521)

Her kişinün bir derdi var, degirmencinün su... (531)

Her kişinün metâ‘ı ise pâzârda bellü olur. (528)

Her kişinün sözüne kulak asma. (533)

Her meşede bir arslan yaturmış. (537)

Her sakaldan bir kıl alanı ise her kıldan alur... (524)

Her şey’in cehlinden ‘ilmi yegdür. (544)

Her şey’in sabrında (?) bir hikmet vardur. (545)

Her zamân humâr olmaz. (542)

Her ziyân bir fend, ne ziyânı dükenür, ne fend...(523) Hesâbını bilmeyen adamun koyunını gütme! (371)

Hırsız ol, insâfı elden koma! (381)

Hırsız yataksız olmaz. (383)

Hırsıza beglerün borcı var. (386)

Hırsıza yemin düşmiş; evine müjdeci göndermiş. (384) “Hırsızlık mâl, sâhibine hayır itmez” dirler. (176)

Hıyâr akçesiyle gelen eşegin ölümi, sudandur. (392)

Hîç yokdan ise zamânede torlak yegdür. (532)

Hikmeti Lokmân’dan sor! (374)

Hîle ile iş gören, mihnet ile cân virir. (380)

Hoca[y]ı teneşir bilür, zügürt mi ğanî mi? (400) Horosıntoğrusı, kendi boklığında öter. (382)

Hüyın bilmedigin katırın ardına geçme... (401)

Hünkârun ardından söz söylerler. (399)

Hürmet iki başlı olur. (373)

“Islanmışun yağmurdan bâki yokdur” dimişler. (82) Ismarlamak ile hac kabül olmaz. (78)

Işığı tekyede, hâcıyı Mekke’de gör! (58)

İçdüm üzüm suyını, dökdüm yüzüm suyını... (225)

İçi beni yakar, dışı seni yakar. (250)

İden bulur, iñleyen ölür. (236)

İgne yimiş it gibi yutkunur. (105)

İki arslan bir posta olmaz. (198)

İki cânbâz bir ipde oynamaz. (255)

İki çıplak bir hamâmda yaraşur. (235)

İki deliye bir uslu [komışlar]... (247)

“İki diñle, bir söyle” dirler. (141)

İki el, bir baş içündür. (232)

İki fındık bir cevizüñ dengidür. (256)

İki göMl bir olınca, samanlık seyrân olur. (259)

İki kanad bir kuyruk, o da başına buyruk... (258)

İki karbuz bir koltuğa sığmaz. (208)

İki kedi, bir aslana besdür. (231)

İlk uran okçıdur; soñra uran b.kcıdur. (242)

İmâm evine baklava gitmiş; saña ne? (133)

İmâm o.urınca cemâ‘at s.çar. (131)

İnanma dostına, saman doldurur postına. (204)

İnişin yokuş kardaşıdur. (251)

İnsân ahmakı şâtır, hayvân ahmakı katır... (144)

İnsân alacası içinde, hayvân dilindedür. (143)

İnsân beşer, kul şaşar. (137)

İnsân kulağından, hayvân boğazından... (138)

İnsân söyleşerek, hayvân koklaşarak... (142)

İpi ile kuşağı, s..i ile t şağı... (243)

İsteyen Mevlâ’yı bulur. (54)

İsteyenüñ bir yüzi, virmeyenüñ iki yüzi karadur. (56)

İş başaranuñdur. (210)

İş bitüren akçadur; semâ‘ı çeviren ökçedür. (209)

İşden artmaz, dişden artar. (249)

İşin usluya danışmak uslulıkdur. (226)

İşin yoksa, şâhid ol; borcuñ yoksa, kefil ol!.. (260)

İşkilli bâzâr, mi‘deyi bozar. (240)

İşte eşek, işte nerdübân... (246)

İt ağzın kemik t utar. (216)

İt b.kı keferete yaradı; o da bulunmaz. (222)

İt bJk yemeg-ile deñiz murdâr olmaz. (237)

İt dişi, toñuz derisi derisi[ne münâsibdür]. (218)

İt gibi kazan; big gibi ye. (217)

İt ite buyurdı, it dekuyruğına... (245)

İt iti tanur. (224)

İt kemikden kaçmaz... (219)

İt s.kinden ilik ummak, çingâneden çelik ummak... (352)

İt ürür, kârbân geçer. (220)

İti öldürene sürüdürler. (223)

İtin ölümi gelince, mescid dîvârına siner. (244)

İtün aksağı, tavşanı görinceyedür. (241)

İtün boynına altun halka geçürsen, gene itdür... (221)

İvmek ile menzil alınmaz. (238)

İyi gelürse ikimize, gelmezse s.kimize... (203)

Kedi b.kı ise [işe] yaradı; o da s.çdı, gömekodı!.. (518)

Keskin sirke kabına zarâr [zarar] ider. (519)

Korkısız baş, terkide yaraşur. (370)

Köpekler ana olmasun! (104)

Ne dağda dağım [bâğım] var, ne çakalla da‘vâm var... (520)

Ocak egri ise, duhânı doğndm-. (157)

Oğlan ağlamayınca, meme virmezler. (175)

Oğlana refk olma; yüki düşerse, ağlar; yükin düşerse, güler. (148)

Oğlanı bir işe gönder ve ardınca var. (146)

O g.t sende var iken, çok don gömersin... (205)

Onacak oğlan bkundan bellüdür... (196)

Onma, gitme; kapumdan gitme... (197)

Onmayan gidînün bir derdi vardur... (199)

O.osbi-y-i süret satar. (187)

O.urma, s.çmaharâcı geldi. (181)

“O.uruk ile boya boyanmaz” dirler. (184)

O.ururum diyen g.t bir gün s.çar. (174)

O[.o]sbunun gözi yaşlı olur. (194)

Ortaklık inekden yalınuz buzağı yegdür. (189)

Oynaş a. b.klar; kirâcı dam b.klar. (162)

Oynayamayan gelin “yerüm dar” dirmiş. (171)

Öksüz oğlan göbegin kendi keser. (178)

Öksüz öldi, çift bozıldı... (159)

Öküz öldi, kanı sındı. (179)

Öldigi yetişmez de koz ağacından tâbüt ister... (161)

Ölenin dostı olmaz. (153)

Ölme eşegüm ölme yonca bitince... (170)

“Ölmiş Kanber âzâd eyledik” dimişler. (191)

Ölmüş ardı sıra ölmüş yokdur. (206)

Ölmüş eşek arar na‘lin sökmege... (190)

Ölü bizüm oldığı-y-içün rahmet okuruz... (151)

Ölünün s.ki ol ağlayanun büzügine [olsun!]. (195)

Ölünün vasîsi, dirinün vekîli olma! (156)

Ölüyi çok yuyınca, o.urğan olur. (183)

Önin saymayan, sonra zahmet çeker. (145)

Pabuç eskidikçe tama atarlar. (273)

Peşkeş atun dişine bakılmaz. (286)

Püzeveng olmağa vecâhet gerekdür. (316)

Rakib ölsün de isterse Cennet’e girsün, isterse Cehennem’e!.. (460) Refiksiz yire gitme, yolda kalırsun. (461)

Saña kalk didikleri yerde oturma... (497)

Sañakalursa, oğluna kalmasun!.. (498)

Saña taş atana sen etmek at! (476)

Semâ‘a giren dervişin büzügi timürden gerek. (499)

Sen ağa, ben ağa, öküzleri kim sağa?!. (484)

“Sen bilürsin” didikde, degirmanda ğavğâ olmaz. (502)

Sen çemrenince, el s.çar,kurtılur. (504)

Sen köpek olalı bir av avladuñ!.. (480)

Seni ağladan yanına var; güldüren yanına varma! (503)

Seni ağlatan, bir gün güldürür. (500)

Seni kendi hâline kosalar, kâdi yirine oturursın... (483)

Sen zort, ben zort, öküze kim virsün ot?!. (505)

Serçeden korkan daru ekmez. (473)

Serçeye çıbuk beredür. (472)

Ser virmek olur, sırrı ‘ıyân itmek olmaz. (474)

Sevenüñkulıyuz, sevmeyenüñ sultânı... (486)

Seyl gider, kum kalur... (491)

Sırcı [Seyirci?] ziyân eylemez. (490)

S.k, çehreye bakar, kalkar. (495)

S.ki büyük ise, karısı ögünsün; mâlı çok ise b.kı ögünsün!.. (475) S.ki çıkık gibi siñ siñ gezersin... (493)

S.kilmedik g.t, yonılmadık ağaca beñzer. (501)

S.kine uyan, g.tde kalur. (496)

S.kiş arasına sokuş olma! (492)

S.kişi gizli idersen, âşikâre doğurur[sun]... (489)

S.k, t şağa dimiş ki: “Hele ben girecek yer bulayım da soñra sen gir!..” (494)

Siñek murdâr degül, mi‘de bulandırır. (477)

Sipâhiye sağ söz, çürik timârdan yegdür. (471)

Söyler iseñ söz olur; söylemesen derd... (487)

Söyleyeni ko, söyledene bak! (482)

Söz ölüm getürmez. (488)

Söz sözi açar. (481)

Söz var ki, iş bitürür; söz var, iş yitürür... (485)

Sözi bişür de söyle! (478)

Sözi virenden alan uslı gerekdür. (479)

Şalgamuñ sıkından seyre gi yegdür. (512)

Şaşğın ördek [gibi] g.tindentalarsın... (506)

Şeri‘at, hırsız^ ormanıdur. (511)

Şeri‘at kesdigi parmak acımaz. (507)

Şeri‘atdan taş koparan, yerine baş virir. (510)

Şeri‘atıhor gören, hor olur. (509)

Şeytân ‘azâbda gerekdür. (517)

Şikayetcün kadî ise, yarıcun Allah ola!.. (514)

Şirket olan inekden, başka buzağı yegdür. (508)

Şöhret afetdür. (516)

Şöyle eyle ki yalanı, ne şiş yansın, ne kebab... (515) Şöylece söyle yalanı, inanıkalsın kalanı. (513)

Tanrı kulına virdigin girüye almaz. (322)

Tekye-y-i bekleyen içer çorbayı. (321)

Temaşa çok, akça yok... (327)

Tenbel adamın dili, eşek s..inden uzun olur. (369) Terziye göc ignesi başında. (320)

Tırhallı, birhallı... (319)

Tilki tilkiliyini bildirince, post elden gider. (325) Tilkinün bakır s.çduğı yerdür. (326)

Tilkinün gezüp gezüp gidecegi kürkci dükkanr.. (323) Tilkinün pazarda ne işi var? (324)

Tîz binen, tîz iner. (333)

Tok, ac halinden bilmez. (331)

Tokı işletme; acı debretme! (332)

Tükürsem, yüzümdür; çıkarsam, gözümdür... (334) Türk aşı ödüncdür. (328)

Türk ne bilür bayramı, lırk lırk içer ayranı. (330)

Türke beglik virmişler; evvel babasını öldürmiş... (329) Ucuz kira, münasib yoldaş... (188)

Ucuz lahmün çorbası tatsız olur. (160)

“Ucuz satan, tîz satar” dimişler. (147)

Uğrı ol, insafi elden koma!.. (172)

“Uğrıdan uğrıyahalaL.” dimişler. (182)

Uğur ola göç begi! Seyran bunun sonındadur... (192) Ulular sözin dinlemeyen, uluyakalur. (150) “Ummadığug taş, baş yarar” dimişler. (180)

Unsuz evin hamurın çıkarur. (152)

Uşakdan al haberi!.. (186)

Uvakdur, amma bahalıcadur... (185)

Uyur yılanun kuyruğına basma! (167)

Uyuz itin kulak ta.ağı... (173)

Uzun gecenün belasını hastelerden sor!.. (158)

Ügey ana, ocağa yana!.. (154)

Üstad [bed-du‘asın almış?] olanlar onmaz. (50) Üşenenün oğlı, kızı olmaz. (177)

Üze üze kuyrığına geldik sabr ile. (163)

Üzümin ye; bağın sorma!.. (200)

Zamane sana uymadı, sen zamana uy! (462)

Zamansuz kuş uçmaz. (468)

Zebün s.kici olma! (465)

Zebûna kıyma, kaçanı koma!.. (466)

Zerin eyüsini mihenk bilür. (469) Zeyt yağ gibi üste çıkar. (470) Zırva, te’vîl götürmez. (464)

Zift olsun, müft olsun!.. (467) Zor oyunı bozar. (463)

Küçük Sözlük

(Bu küçük sözlükte, bazı okuyucular tarafından bilinmeyeceği tahmin edilen Türkçe, Arapça ve Farsça kelimelerin metindeki manaları verilmiştir).

acuze: Çok yaşlı ve düşkün kadın.

ag: Ak, beyaz.

agırmak: Anırmak.

ahvâl: Haller, işler.

anda: Orada.

arık: Zayıf.

arıklamak: Zayıflamak. âsiyâb: Değirmen. âyîne: Ayna, gözgü. bâk: Korku. baskı: Çivi. bere: Yara. bes: Yeter, kâfi.

bid‘at: İslâm dininde Hz. Peygamber’den sonra, dinin özüne ve sözüne aykırı olarak ortaya çıkarılan şey (icat, inanç, pratik ve ritüel). biz: Yük hayvanlarını sürmek için kullanılan ucu sivri demirli değnek. borı: Nefesle çalınan perdesiz çalgı aleti. bunda: Burada. büzük: Dübür.

çakıldak: Öğütülen buğdayın taşlar

arasında bittiğini bildiren ve

değirmen taşına çarparak çak çak sesi

çıkaran cihaz.

cânbâz: Cambaz.

cehl: Bilgisizlik.

cerrâr: Arsız dilenci.

çâpük: Çabuk, çevik.

çarta çekmek: Yellenmek.

çemrenince: Kolu, paçayı, eteği kıvırıp

sıvayıncaya kadar.

çerâg: Çıra.

çıbuk: Çubuk, uzun değnek, düz dal. dad: Tat.

dâg: Kızgın demirle vurulan damga, alâmet.

dahl etmek: Karışmak, müdahale

etmek.

daru: Darı.

debretmek: Hareket ettirmek. dek: Kadar, değin. denlü: denli, kadar. derlemek: Terlemek. destUr: İzin, müsaade. deyiş: Söz, ezgi. dîvâr: Duvar. döngel: Muşmula. duhân: Duman. ekâbir: Büyükler. enbâr: Ambar.

esbâb: “Elbise” manasındaki Arapça

“esvâb” kelimesinin halk dilinde

aldığı şekil.

esen: Salim.

etmek: Ekmek.

eyitmek: Demek, söylemek.

eylük: İyilik.

eyyâm: Günler.

fend: Hile.

ferc: Kadının ve dişi hayvanın tenasül aleti, dişilik organı.

fukarâ: Fakirler, yoksul. (Arapça aslında çokluk olduğu hâlde Türkçede teklikmiş gibi de kullanılır). ganî: Zengin.

gedâ: Dilenci, fakir, yoksul. gidî: Kaltaban, peze.... handa: Nerede. har: Eşek.

hârlık: Horluk, hakirlik, itibarsızlık. humâr: İçkiden sonraki baş ağrısı ve sersemlik.

ışık: Bektaşilik, Hurufîlik gibi yollara mensup derviş.

ıyân etmek: Belli etmek, açığa

çıkarmak, göstermek.

ikrâr: İtiraf, diliyle söylemek.

istemek: Aramak.

işkilli: Şüpheli.

işletmek: Çalıştırmak.

ivmek: Acele etmek.

kadî: Kadı, hâkim.

kadr: Derece, değer.

kanda: Nerede, Nereye?

kangı: Hangi.

kanı: Kağnı.

karındaş: Kardeş.

kârbân: Kervan.

kavara: O.uruk.

keffâret: Günahları örten. Bir günahı affettirmek için verilen sadaka veya tutulan oruç. kemlik: Kötülük.

kimya: Çeşitli madenleri altına çevirme bilgisi. koduk: Sıpa. koz: Ceviz.

lâbüd: Elbette, mutlaka. lahm: Et.

leng: Aksak, topal.

mağribî: Afrika’nın batı tarafındaki

ülkelerden olan.

mankır: Para, akça.

menzil: Konak, mesken, hane.

merdâne: Mertçe, mert gibi.

meşe: (Farsça bîşe’den) Orman.

metâ: Mal, faydalanılacak şey.

mîrî: Beğlik, devlete ait.

murdâr: Pis, kirli.

nekes: Cimri, hasis, bahil.

nerdübân: Merdiven.

nev-rUz: Yeni gün, baharın ilk günü.

nisvân: Kadınlar.

nüsha: Dua yazılı kâğıt, muska. (Muska, “nüsha” kelimesinin halk dilinde bozulmuş şeklidir). od: Ateş. onda: Orada.

onmak: İyileşmek, düzelmek. oran: Ölçü, nisbet, miktar, derece.

ögredmek: Alıştırmak.

paşmakçı: Ayakkabıcı.

pâydâr: Sabit, sağlam, dayanıklı,

temelli.

penbe: Pamuk.

peşkeş: Hediye, armağan.

peşrev: Musikide bir makamın

başlangıcı.

piyâz: Soğan.

refik: Arkadaş, yoldaş.

sag: Sağlam, doğru, halis.

ser: Baş.

seyl: Sel.

seyran: Seyir, temaşa.

sıgamak: Sıvazlamak.

sınmak: Kırılmak, bozulmak.

sin sin: Sine sine, saklana saklana.

siymek: İşemek, bevletmek.

şâtır: Şen, neşeli, vaktiyle büyük

kişilerin atları yanında yürüyerek

giden uşak.

taâm: Yemek.

tag: Dağ.

tama‘: Tamah, açgözlülük.

tarhun: Kökü iyi kokan bir cins nebat.

taşra: Dışarı.

tatlîk eylemek: Boşamak.

temevvüc: Dalgalanmak.

tîmâr: Tımar, bir hastaya veya hayvana

bakma.

tîz: Çabuk, tez. togrı: Doğru. tonuz: Domuz. torlak: Küçük bir kuş. türk: Köylü. ugrı: Hırsız. ugurluk: Hırsızlık. urmag: Vurmak. uslu: Akıllı. uşak: Çocuk, küçük. uvak: Ufak, küçük. ügey: Üvey.

üzmek: Yüzmek, hayvanın derisini soymak.

üzülmek: Kopmak, kırılmak. vecâhet: Güzel yüzlülük, gösterişlilik, güler yüz, itibar, onur. yarıcı: Yardımcı.

yeg: iyi.

yorgalamak: Rahvan yürümek. yumak: Yıkamak. yügrük: Yürük, hızlı giden. yünül: Hafif. zebûn: Düşkün, âciz.

zevâl: Yokluk, kaybolma, ölüm.


zeker: Erkeklik organı. zer: Altın.

zeyt: Zeytin yağı, yağ. ziyân: Zarar.

zügürt: Fakir, yoksul.

KAYNAKLAR

ABDULKADİROĞLU, Abdulkerim, (1997), Türk Halk Edebiyatı ve Folklor Yazıları, Ankara.

Ahmet Paşa Divanı, (1992), haz. Ali Nihat Tarlan, Ankara.

ALBAYRAK, Nurettin, (2006), “Nasreddin Hoca”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, c. 32, s. 418-420.

[Âlî], (1994), Künhü’l-ahbâr ’ın Tezkire Kısmı, haz. Mustafa İsen, Ankara.

ARICI, Resul, (2006), Salâhî’nin Tasavvuf Şiir Şerhleri, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, yüksek lisans tezi, İstanbul.

Âşık Çelebi, (1971) Meşâirü’ş-şuarâ or Tezkere of ‘Aşık Çelebi, nşr. G. Meredith-Owens, London.

Atalar Sözü, haz. Velet İzbudak, (1936), İstanbul, TDK yayını, 82 s. ve aslî metnin tıpkıbasımı.

AYAN, Gönül, (1990), “Nasreddin Hoca ve Paris Millî Kütüphanesindeki Bir Yazma”, Millî Kültür, Temmuz, Sayı 74’ten naklen Nasreddin Hoca’nın Dünyası UNESCO 1996 Nasreddin Hoca Yılı Ankara 1996, s. 217-220.

Azmizâde Mustafa Hâletî Dîvânı, (2003), haz. Bayram Ali Kaya, Harvard Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü yayını, Cambridge.

BAŞARAN, Selman, (1994), Hadislerin Türk Atasözleri Üzerine Tesiri,

Bursa.

BAYAT, Ali Haydar, (2002), “İlk Atasözü Kitaplarımızdan Oğuznâme’nin Berlin Nüshası ve Feridun Nafiz Uzluk’un Bir Derlemesi”, Türk Dünyası Araştırmaları, Haziran, Sayı 138, s. 227-240.

BORATAV, Pertev Naili, (1996), Nasreddin Hoca, Ankara.

Bursalı Mehmed Tâhir, (1333-1342/ 1915-1923), OsmanlıMüellifleri,

I-III, İstanbul.

CEYHAN, Âdem, (1998), “Eski Bir Atasözleri Kitabı”, BİR- Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, Prof. Dr. Kemal Eraslan’a Armağan, sayı 9, 10, İstanbul, s.109-132.

CEYHAN, Âdem, (2006), “Atalardan Kalma Meseller”, Ayla Demiroğlu Kitabı, İstanbul, s. 237-257.

CEYHAN, Âdem, (2010), “Hıfzî’nin Manzûme-i Emsâl’i yahut Türk Atasözleri ve Deyimlerinin ‘Havas’ Diline Çevrilmiş Hâli”, Journal of Turkish Studies- Türklük Bilgisi Araştırmaları, Volume 34/1 June, Festschrift In Honor of Walter G. Andrews, Guest Editor Mehmet Kalpaklı, s. 85-119.

CEYHAN, Âdem, (2011), “Bazı Yazma ve Basma Türk Atasözü Derlemeleri”, Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, İstanbul Yaz 2011, Sayı 4, s.

175-225.

ÇAVUŞOĞLU, Mehmet, (1995), “Letâyif-Nâmeler ve Nasreddin Hoca”, Türk Edebiyatı, Ocak, Sayı 255, s. 23-24.

ÇINAR, Bekir, (2007), “Taşlıcalı Yahya’nın Gencîne-i Râz Mesnevisinde Bir Nasrettin Hoca Fıkrası”, Turkish Studies, Tunca Kortantamer Özel Sayısı-II, Volume 2/4, Fall, s. 283-292.

DANKOFF, Robert, (1996), “Bodleian Kütüphanesi’nde Yeni Bulunan Bir Nasreddin Hoca Yazması”, Uluslararası Türk Kültürü Kongresi (26 Eylül 1992- 1 Ekim 1992), Ankara, s. 123-159.

DİLÂÇAR, A., (1970), “1612’de Avrupa’da Yayımlanan İlk Türkçe Gramerin Özellkleri”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1970, s. 197-210.

DUMAN, Mustafa, (1989), “Güvâhî’nin Pend-nâme’sinde Nasreddin Hoca”, Tarih ve Toplum, Mart 1989, c. 11, Sayı 63, s. 15.143-17. 145.

DUMAN, Mustafa, (2009), “Nasreddin Hoca-Cuha İlişkisinin Kısa Tarihi, En Eski Cuha Fıkraları ve Nasreddin Hoca Fıkralarının Cuha Fıkralarından Ayırdedilmesi için Bazı Ölçütler”, 21. Yüzyılı Nasreddin Hoca ile Anlamak, Uluslararası Sempozyum Akşehir, 8-9 Mayıs 2008 Bildiriler, Ankara, s. 195-222.

Ebü’l-hayr-ı Rûmî, (1988), Saltuk-nâme, haz. Şükrü Halûk Akalın,

İstanbul.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi, (1999), haz. Seyit Ali Kahraman, Yüzel Dağlı, Istanbul.

Fehîm, Durûb-ı Emsâl-i Türkî, İstanbul Üniversitesi Ktp. Nadir Eserler Bölümü, TY nr. 2932, vr. 73a-77b.

GALLOTTA, Aldo, (1986), “Latin Harfleri İle Yazılmış Bir Kaç Osmanlı Atasözü”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XXIV-XXV, 1980-1986, İstanbul, s. 235-249.

Güvâhî, (1990), Pend-nâme (Öğütler ve Atasözleri), haz. Mehmet Hengirmen, 2. bs., Ankara.

İsmâil bin Muhammed Aclûnî, (1418), Keşfü’l-hafâ ve müzîlü’l-ilbâs ‘amme’ştehere mine’l-ehâdîs ‘alâ elsineti ’n-nâs, I-II, Beyrut.

İZ, Fahir, (1996), Eski Türk Edebiyatında Nesir, Ankara.

KAÇALIN, Mustafa, (1998), “Tevrat, Zebur ve İncil’de Bilgelikler”, İlmî Araştırmalar, İstanbul, s. 147-169.

Kelimât-ı Oğuznâme el-Meşhûr bi-Atalar sözi, Berlin Devlet Ktp. Ms. Diez A Quart 31, vr. 2b-42b.

Köprülüzâde Mehmed Fuad, (1918), Nasreddin Hoca, İstanbul.

KURGAN, Şükrü, (1996), Nasrettin Hoca, Ankara.

KUTLU, Mustafa, (1986), “Nasreddin Hoca”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul, c. 6, s. 523-527.

[Kuzâî], (1999), Şihâbü’l-ahbâr Tercümesi, trc. Ali Yardım, İstanbul.

Lamiî-zâde Abdullah Çelebi, (1978), Lâtifeler, haz. Yaşar Çalışkan,

İstanbul.

Letâif-i Nasreddin Hoca (Burhaniye Tercümesi), (1989), haz. Fikret Türkmen, Ankara.

Muhyî-yi Gülşenî, (1982), Menâkib-i İbrâhîm-i Gülşenî ve Şemleli-zâde Ahmed Efendi Şîve-i Tarîkat-i Gülşenîye, nşr. Tahsin Yazıcı, Ankara.

Osman (Bayburtlu), (1961), Tevârîh-i Cedîd-i Mir'at-ı Cihân, Düzenleyen Atsız, İstanbul.

PERTSCH, Wilhelm, (1889) Die Handschriften- Verzeichnisse der Königlichen Bibliothek zu Berlin, Sechster Band, Berlin.

Sadeddin Nüzhet- Mehmed Ferîd, (1926), Konya Vilâyeti Halkıyyât ve Harsiyyâtı, Konya.

SCHMİEDE, H. Ahmed, (2001), “Dedem Korkut’un Çifte Dirilişi”, Türk Edebiyatı, Ekim, Sayı 336, s. 64-66.

Sehâvî Muhammed b. Abdurrahman, (1406), el-Mekâsıdü’l-hasene f beyâni kesîrin mine’l-ehâdîsi ’l-müştehire ‘ale’l-elsine, Beyrut.

STEIN, Heidi, (2000), “17. Yüzyıla Ait Bir Türkçe Atasözü Koleksiyonu”, çev. Volkan Coşkun, Muğla Üniversitesi SBE Dergisi, , C. 1, Sayı 2, s. 263-291.

Şair Burhaneddin’in Nasreddin Hoca’nın Fıkralarını Şerheden Eseri, (1994), haz. Feyzi Halıcı, Ankara.

ŞİMŞEK, Selami, (2005), Nasreddin Hoca ve Tasavvuf, İstanbul.

Ş. Sâmî, (1306-1316/1889-1898),Kâmûsü’l-a‘lâm, , İstanbul I-VI.

Tahsin Ömer, (1337-1340/1921), Darb-ı Mesellerimiz Hakkında Tahlîlî Tedkîkât, İstanbul.

TANSEL, Fevziye Abdullah, (1986), “Atalar Sözü’nün Araştırma Kaynak ve Metodları: Ebüzziya Tevfik’in Bosna’da Derlediği Atalar Sözü”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, II. c., s. 365-386.

TATCI, Mustafa, (1995), “Nasreddin Hoca’dan İktibaslar ve Hoca’nın Ahlâkçılığı”, Türk Edebiyatı, Ocak, Sayı 255, s. 18-20.

TECER, Ahmed Kutsi, (1988), “Nasreddin Hoca”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, c. 9, s. 109-114.

TURAN, F. Ahsen, (1997), “Nasreddin Hoca’nın Dinî Kimliği”, Uluslararası Nasreddin Hoca Bilgi Şöleni (Sempozyumu) Bildirileri, 24-26 Aralık 1996, haz. Alev Kâhya- Birgül, Ankara, s. 75-82.

TÜRKMEN, Fikret, (2000), “Anadolu Mizahında Bazı İran ve Arap Kökenli Mizah Tipleri”, Türk Dili Araştrmaları Yıllığı Belleten 1997, Ankara 2000, s. 55-60.

Ziyâ Gökalp, (1918), “İctihâd ve Mücâhede”, Yeni Mecmua, 8 Ağustos, c. 3, Sayı 56, s. 62-64.

1

Neşre hazırladığım bu makaleyi okuyup bazı düzeltme ve eklemeler yapan Prof. Dr. Mustafa Kaçalin’e teşekkür ederim.

2

   Daha sonra sayfa kenarına “Hoca Nasreddin Akşehir’de yatır. Ulemadan ziyade, nüktedan kimse idi. Timurleng’e muhasip [“musâhib” olmalı] oldu. Meşhur kimesnedir” notu düşülmüştür. (Halıcı, Ankara 1994, 2).

3

   Nitekim 17. asır şair ve yazarlarından Riyâzî Mehmed Efendi, şuara tezkiresinde Âşık Çelebi’nin, kendisinden kırk küsur sene önce yazdığı Meşâi’rü’ş-şuarâ'yı söz konusu ederken, onun nesrinde kafiye düşkünlüğünü şöyle tenkid eder: “Eger(çi) tetebbu‘-ı tevârîhde nâdiren taksîr itmişdür; lâkin ba‘z(ı) yerde inşâları Nasreddîn Hâce’nün kafiye geçirmemesini ohşadıgı cihetden, düşvâr-pesendlerün makbûli düşmemişdür.” (Tezkire-i Riyâzî, Millet Ktp. Tarih, nr. 765, vr. 87b).

4

   Letâif-i Nasreddin Hoca (Burhaniye Tercümesi), haz. Fikret Türkmen, Ankara 1989. (Burhâneddin Efendi’nin eserini, Feyzi Halıcı da yukarıda anılan isimle neşretti).

5

   Atasözü diye yazılan bu cümle, Âşık Çelebi’nin Şeyhoğlu’na ait Ferec-nâme’den olduğunu söylediği şu beyti hatırlatıyor: “Ve dahi şu‘ara-yı ‘ahdden Ahmed-i Da‘î ve Şeyhoğlı dimekle ma‘rüf kimesne ki Ferec-nâme dirler bir kitabı vardur ve bu meşhür beyt ol kitabdan yadgardur: Eger dilden gelen elden geleydi/ Gedalar kalmayup sultan olaydı.”(Âşık Çelebi, 1971, 20a). Âşık Çelebi’nin “Ferec-nâme” dediği eser, Şeyhoğlu’nun Hurşîd ü Ferahşâd adlı mesnevisi olsa gerek. Bu beytin Hurşîd ü Ferahşad’tan alınıp alınmadığı da incelemeyi gerektirir; ama Gelibolulu Âlî, Âşık Çelebi’nin Şeyhoğlu’na ait dediği Ferahnâme’yi Ahmed-i Dâî’nin eseri göstermekle yanılmıştır. (Âlî, 1994, 107). Çünkü Ferahnâme, Hatiboğlu’nun 829/1426 yılında yazdığı bir mesnevîdir. Bahis konusu beytin Ahmed Paşa Dîvânında da bulunduğunu belirtmek, yerinde olur. (Ahmet Paşa, 1992, 311).

6

   17. asır şairlerinden Bahâyî’ye (ö. 1071/1660) ait meşhur “Bize mülhid diyenün kendide îmân olsa/ Dahl iden dînimize bari Müselman olsa” beytine dayandığı anlaşılıyor. (Bahâyî Dîvânı, Millet Ktp. Ali Emîrî Manzum, nr. 768, 30a-b).

7

   Bu atasözünün, “Kim kardeşi için kuyu kazarsa, çok geçmez Allah onu o kuyuya düşürür” (Sehâvî Muhammed b. Abdurrahman, 1406, 644) mealindeki Arapça söze dayandığı düşünülebilir. Halk arasında hadis olarak bilinen bu sözün aslı bulunamamış; fakat manasının doğru olduğu ifade edilmiştir. Tevrat’ın “Vaiz” kısmında (10/8) ve Süleyman ’ın Meselleri bölümünde (84/17) bu mealde cümleler vardır.

8

   “Şu üç kişiden kalem (İlâhî mesuliyet) kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uykuda olan kişi, kendine gelmedikçe deli, erginlik çağına erinceye kadar çocuk.” (Buhârî, “Hudûd”, 22, “Talâk” 11; Ebû Dâvud, “Hudûd”, 17).

9

“Oğlan, dayılarına benzer” mealinde bir hadis vardır. (Bilgi için bk. İsmâil b. Muhammed Aclûnî, 1418, 452).

10

111 Nasreddin Hoca.

11

Aslî metinde şeklinde kayıtlı.

12

“Kadın ile erkeğin” demektir.

13

Yaşayacak demektir.

14

   Atasözünün son kelimesi, yazmada böyle yazılmıştır.

15

   “Bozdağan” olmalıydı.

16

   Bundan sonra b harfiyle başlayan on bir sözün üzeri kırmızı kalemle çizilmiş; iptal edilen sözler sonraki sayfada, yani vr. 6b’de, b harfiyle başlayan atasözleri arasında yazılmıştır.

17

“...yeñ...” olmalı.

18

   “buluncaya kadar” demektir.

19

   Metinde “yalan” şeklinde yazılmış.

20

   Bu kelime, aslî metinde “çim-ye-kef” harfleriyle değil, “çe-he” harfleriyle yazılmıştır.

21

Yemin davalıya, delil davacıya düşer.

22

   “aşk” olmalıydı.

23

   Aslî metinde “Densizün...” şeklinde yazılmıştır.

24

“Deliye kalem yoktur.” Bir hadiste bildirildiğine göre, üç kişiden kalem kaldırılmıştır. Bunlardan biri de delidir.

25

Bu atasözü, “Söyler isek söz olur; söylemesek derd.” şeklinde de okunabilir.