1. Yaşamı
"Üçyüzonda
gelmiş idim cihana"
Veysel
Şatıroğlu, 1894'te bir Orta Anadolu kenti olan, Sivas'ın
Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi.
Veysel'in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde hemen
birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama,
bugün, özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir,
olağandışıdır. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar ana,
Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasına koyun sağmaya
giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiştir
Veysel'i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp
yürüye yürüye köye dönmüştür.
Veysellere,
yörede "Şatıroğulları" derler. Babası, "Karaca" lakaplı,
Ahmet adında bir çiftçidir.
Veysel'in
dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini
kasıp kavurmaktadır. Veysel'den önce, iki kız kardeşi
çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir.
Yedi yaşına
girdiği 1904'te Sivas'ta çiçek salgını yeniden
yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri
şöyle anlatıyor:
"Çiçeğe
yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu
giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeğe
gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve
dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım.
Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme
çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak,
perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan".[1]
Bu düşmeden
sonra Veysel'in belleğine bir de renk işler: Kırmızı.
Düşerken büyük bir olasılıkla elinde sıyrık oluyor,
kanıyor. Bunu eşi Gülüzar Ana şöyle anlatıyor:
"Bilmez
değilsin, renklerden yalnız kırmızıyı hatırlardı.
Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına
yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini
hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle
bulur ve severdi!"2
Sağ gözünün
görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle. O
sıralar yalnız yakınlardaki Akdağmadeni'nde doktor
varmış. Babasına "Çocuğu Akdağmadeni'ne götür, orada
bu gözünü açacak bir doktor var" demişler. Sevinmiş
babası.
Ne var ki,
olumsuzluklar yakasını bırakmamış Veysel'in.
"Bir gün
inek sağarken babası yanına gelmiş. Veysel ansızın
dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu
öteki gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece"3
Ali adında
bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış
Veysel'in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce göz yaşı
dökmüş bu hale. Bundan böyle bacısı Elif elinden tutarak
gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel'i. Gittikçe içine
kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan
Sıvas'ın bu âşığı / ozanı bol diyarında, Veysel'in
babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biriymiş.
Veysel'in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir
uğraş olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarından
da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış
oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman babası
Şatıroğlu Ahmet'in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla
dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de
sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış.
İlk saz
derslerini babasının arkadaşı olan Divriği'nin
köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa (Âşık Alâ)dan almış.
Kendini de iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp
söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan
ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok
Veysel'i. Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dertli,
Rühsati'nin dünyalarıyla tanışıyor böylece.
"Âşık
Veysel'in hayatında ikinci mühim değişiklik
seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye
gitmiş, küçük Veysel kırık telli sazıyla yalnız
kalmıştır. Harp patladıktan sonra Veysel'in bütün
arkadaşları, emsali cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da
muhrum... Böylece münvezi olan ruhunda ikinci bir inziva
da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok
bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük
bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta,
geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki
derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır."4
O günlerini
Âşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe'ye:
"Eve
girerim, yüzüm asık: anam babam halimi bilmez. Ben
onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim
kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten
çekinirim, öyle ki, sazdan bile farır gibi oldum."
Bunda biraz
Anadolu'da 'erkek oğlan' olgusunun etkisi varsa, daha
çok Veysel'in vatanseverliğinin, vatana olan borcunu
ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle
dizeleştirir bunu:
Ne yazık ki
bana olmadı kısmet
Düşmanı
denize dökerken millet
Felek kırdı
kolum, vermedi nöbet
Kılıç vurmak
için düşman başına.
Bugünler
müyesser olsaydı bana
Minnet
etmez idim bir kâşık kana
Mukadder
harici gelmez meydana
Neler
geldi bu Veysel'in başına.
Veysel'in
annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru "belki
biz ölürüz ve kardeşi Veysel'e bakamaz" düşüncesiyle
Veysel'i Esma adında, akrabalarından, bir kızla
evlendiriyorlar. Esma'dan bir kız, bir oğlu oluyor
Veysel'in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin
memesi ağzında kalarak ölüyor... Veysel'in acıları
bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üstüste
gelmeye başlıyor. 1921'in 24 Şubat'ında annesi, 17 gün
yattıktan sonra, ondan onsekiz ay sonra da babası
ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle uğraşıyor. Köye
de birçok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan'dan,
Emrah'tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden
çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık
fasıllarından Veysel de geri kalmamaktadır.
Ağabeyisi
Ali'nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere
bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu
hizmetkar ileride Veysel'in bağrında açılacak başka bir
yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken,
kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel'in ilk eşi
olan Esma'yı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel'in
acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.
Karısı
birbaşına bırakıp gittiğinde Veysel'in kucağında henüz
altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş
Veysel onu, ne çare o da yaşamamış. Bir şiirinde dile
getirdiği gibi:
"Talih çile
kadar sözü bir etmiş,
Her nereye
gitsem gezer peşimde."
Bin katmerli
acılar silsilesi kısacası.
"O artık
âlemden, bu diyardan uzaklaşmak, göçmek isteyen bir ruh
haleti içindedir. 1928'de en iyi arkadaşı olan İbrahim
ile Adana'ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas'ın
Karaçayır köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu
ilk seyahatinden vaz geçiriyor. Veysel'i dinleyelim:
"Bu adam,
saz çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim derim,
"ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme" diye elime
ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyor vesselam
diye bu seyahattan vazgeçtim."
Veysel'in
köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara'nın Barzan Beleni
köyünden Kasım adında birisi Veysel'i köyüne götürerek
iki üç ay beraber yaşıyorlar. Kendisini Adana'ya
göndermeyen Deli Süleyman, Sıvas'lı Kalaycı Hüseyin,
Veysel'e yol arkadaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel,
Hafik'in Yalıncak köyüne ve Zara'nın Girit köyüne
uğrayarak 9 liraya güzel bir saz alıyor; Sıvas'tan
Sivralan'a dönerlerken arkadaşları bir "üç kağıtçı"
gurubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar.
Arkadaşları Veysel'in 9 lirasını da alarak kumara
veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra
Hafik'in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla
evleniyor."5
1931 Yılında
Sıvas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer
ve arkadaşları "Halk Şairlerini Koruma Derneği"ni
kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren
Halk Şairleri Bayramı'nı düzenliyorlar. Böylece
Veysel'in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye
başlıyor. Denebilir ki, Veysel için A. Kutsi Tecer'le
tanışması hayatında yeni bir başlangıcın da
işaretleyicisidir.
1933'e kadar
usta ozanların şiirlerinden çalıp-söylüyor.
Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde A. Kutsi Tecer'in
direktifiyle bütün halk ozanları cumhuriyet ve Gazi
Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında
Veysel de var. Veysel'in günışığına çıkan ilk şiiri
böylece "Atatürk'tür Türkiye'nin ihyası"...
dizesiyle başlayan şiir oluyor. Bu şiirin günyüzüne
çıkışı, Veysel'in de köyünden dışarıya çıkması oluyor.
O zaman
Sivrialan'ın bağlı olduğu Ağcakışla nahiyesi müdürü Ali
Rıza bey, Veysel'in bu destanını çok beğeniyor,
"Ankara'ya gönderelim" diye istiyor. Veysel de
"Ata'ya ben giderim" diye vefalı arkadaşı İbrahim
ile yayan yola düşüyor. Karakışta yalınayak, başı kabak
yola çıkan bu iki arı gönül, bu iki insan örneği, üç ay
yol çiğneyerek Ankara'ya geliyorlar. Veysel Ankara'da
konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir
kalıyor. Destanı Atatürk'e getirmek hevesiyle geldiğini
söylüyorsa da destanı Atatürk'e okumak kısmet olmuyor.
Eşi Gülizar ana: "Ata'ya gidemediğine bir, askere
gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur..."6
diyor. Ancak, Hâkimiyeti Milliye (Ulus) basımevinde
destanı gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün
boyunca yayınlanıyor. Bundan sonra da bütün yurdu
dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başlıyor.
Seviliyor, saygı görüyor.
O günleri
şöyle anlatıyor:
"Köyden
çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden, Çorum-Çankırı
köylerinden geçip üç ayda Ankara'ya gelebildik. Otele
gistek para yok. "Nere gidek? Nasıl edek?" diye
düşünüyoruz. Dediler ki: "Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı
var. O adam misafir perverdir." O zamanlar Dağardı
diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev
yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız biri
hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman,
Ankara'da şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at
arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi
adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü.
Kırkbeş gün Hasan Efendi'nin evinde kaldık. Gideriz,
gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı,
herşeyimizi sağlar. Dedim ki:
- Hasan
Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir
destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal'e duyurmak
istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?
Dedi ki:
- Vallahi
ben böyle işlerle ilgili değilim. Burada bir
Milletvekili var. Adı Mustafa Bey, soyadını unuttum. Bu
işi ona anlatmak gerek. Belki size o yardımcı olabilir.
Gittik Mustafa Bey'e derdimizi anlattık. Böyle böyle bir
destanımız var. Gazi Mustafa Kemal'e duyurmak istiyoruz.
Bize yardım et! dedik.
Dedi ki:
- Amaan!
Şimdi şairine filan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın
çağırın. Geçin gidin!
- Yok öyle
değil dedik. Biz destanımızı okuyacağız, Mustafa
Kemal'e!
Milletvekili Mustafa bey, "okuyun da bir dinleyeyim
bakayım" dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara'da
çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'yle konuşacağını
söyledi. "Yarın bana gelin!" dedi. Gittik. "Ben
karışmam" dedi. Sonunda kesti attı. Biz ordan döndük
geldik. "Ne yapsak?" diye düşünüyoruz. Sonunda,
"Matbaaya biz gidelim" dedik. Saza, tel alıp takmak eski
telleri yenilemek de gerekti. Ulus meydanındaki çarşıya,
o zamanlar Karaoğlan Çarşısı diyorlardı. Saz teli almak
için Karaoğlan Çarşısı'na yürüdük.
Ayağımızda
çarık. Bacağımızda şal-şalvar, şal ceket. Belimizde
kocaman bir kuşak.! Efendim polis geldi:
- Girmeyin
dedi. Çarşıya girmek yasak! Bizi tel alacağımız çarşıya
sokmadı. Polis:
- Yasak
diyoruz. Siz yasaktan anlamaz mısınız? Orası kalabalık.
Kalabalığa girmeyin! diye diretti.
- Peki
girmeyelim dedik. Polisi güya savmış gibi yürümeye devam
ettik. Adam geldi, arkadaşım İbrahim'e çıkıştı:
- Kafadan
gayri müsellah mısın? Girmeyin diyorum. Beynini
patlatırım senin! diye çıkıştı.
-
Beyefendi biz dilenmiyoruz! Biz çarşıdan saz teli
alacağız! dedik. O zaman polis İbrahim'e:
- Tel
alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al! Neyse
gitti İbrahim, teli aldı geldi. Tel taktık. Ama
sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayı
bulduk.
- Ne
istiyorsunuz? dedi müdür.
- Bir
destanımız var. Gazeteye vereceğiz! dedik.
- Çalın
bakayım; bir dinleyeyim! dedi. Çaldık dinledi!
- Ooo! Çok
iyi dedi. Çok güzel.
Yazdılar.
"yarın gazetede çıkar" dediler. "Gelin de gazete alın!"
Orada bize telif hakkı olarak biraz da para verdiler.
Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldık. Çarşıya çıktık.
Polisler:
- Oooo!
Âşık Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere
girin! Oturun! dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın!
Çarşıda bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal'den
ses yok. Dedik: Bu iş olmayacak. Amma Hakimiyet-i
Milliye Gazetesi'nde destanımı üç gün birbiri üstüne
yayınladılar. Mustafa Kemal'den yine ses çıkmadı. Köye
dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramız da
yok. Ankara'da bir avukatla tanışmıştık. Avukat:
- Ben
belediye başkanına bir mektup yazayım. Belediye sizi
köyünüze parasız gönderir!... dedi. Elimize bir mektup
verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki:
- Siz
sanatkar adamsınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz!
Döndük
avukata geldik. "ne yaptınız?" dedi. Anlattık. "Durun
bir de valiye yazalım!" dedi. Valiye de dilekçe yazdı.
Vali dilekçemizi imzalayıp yine Belediyeye buyurdu.
Belediyeye ilettik. Belediye bize:
- Yok!
dedi. Paramız yok! Sizi gönderemeyeceğiz! dedi.
Avukat
içerledi ve kahretti:
- Gidin!
İşinize gidin! dedi. Ankara Belediyesi'nin sizin için
parası yokmuş; tükenmiş! dedi. Acıdım avukata.
Nasıl
edelim? Ne edelim? derken bir de Halkevine uğrayalım
bakalım. Belki oradan birşey çıkar diye düşündük.
Mustafa Kemal'e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa,
Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada
dinelip duruyorduk. İçerden bir adam çıktı:
- Ne
geziyorsunuz burada? Ne arıyorsunuz? diye sordu
-
Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar! diye cevap
verdik.
- Bırakın!
Bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu! dedi.
O içerden
çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi.
Orada:
- Ooo!
Buyurun! buyurun! dediler. Halkevinde bazı
milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı:
- Gelin
halk şairleri var, dinleyin dedi.
Eski
milletvekillerinden Necib Ali Bey:
- Yahu
dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara
birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde
bir konser versinler!
Hakikaten
bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o pazar günü
Ankara Halkevi'nde bir konser verdik. Konserden sonra
cebimize para da koydular. Ankara'dan köyümüze işte o
parayla döndük."7
Plağa okuduğu
ilk türkü ise Emlek yöresinin ünlü ozanlarından Âşık
İzzetî'nin:
Mecnunum,
Leyla'mı gördüm
Bir kerrece
baktı geçti.
Ne söyledi ne
sordum
Kaşlarını
yıktı geçti
Soramadım
bir çift sözü
Ay mıydı
gün müydü, yüzü
Sandım ki
zühre yıldızı
Şavkı beni
yaktı geçti
Ateşinden
duramadım
Ben bu sırra
eremedim
Seher vakti
göremedim
Yıldız gibi
aktı geçti
Bilmem
hangi burç yıldızı
Bu dertler
yareler bizi
Gamzen oku
bazı bazı
Yar sineme
çaktı geçti
İzzetî, bu ne
hikmet iş
Uyur iken
gördüm bir düş
Zülüflerin
kement etmiş,
Yar boynuma
taktı geçti
şiiridir.
Köy
enstitülerinin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi
Tecer'in katkılarıyla enstitülerde, sırasıyla, Arifiye,
Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar
Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yapıyor. Bu
okullarda Türkiye'nin kültür yaşamına damgasını vurmuş
birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buluyor, şiirini
iyiden iyiye geliştiriyor.
1965 yılında
Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık
Veysel'e, "Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı
hizmetlerden ötürü", 500 lira aylık bağlamıştır.
21 Mart 1973
günü, sabaha karşı saat 3:30'da doğduğu köy olan
Sivrialan'da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde
yaşama gözlerini yumdu.
Âşık
Veysel'in yaşamını özetlemek gerekirse Erdoğan Alkan'ın
şu betimlemesi en güzel cümleleri oluşturur:
"Kızılırmak soru işaretine benzer. Zara'dan doğar, Hafik
ve Şarkışla'dan sonra Sivas topraklarını terkeder. Bir
yay çizip Kayseri'yi, Nevşehir'i, Kırşehir'i, Ankara'yı
ve Çorum'u sular, Samsun'un Bafra ilçesinde denize
dökülür. Âşık Veysel'in yaşam öyküsü Kızılırmak gibidir.
Bir ucu Bafra'dadır, bir ucu da Zara'da. Bafra'ya dek
uzanan acılı bir yaşam Zara'nın doğusundaki Kızıldağın
gür sularıyla beslenip sona erer."8
2. Gelenek
ve Âşık Veysel
Bütün halklar
da olduğu gibi, Türklerin de en eski sanat ürünleri
büyüsel törenlerden kaynaklanmaktadır.
Türk
edebiyatı tarihine ilişkin mükemmel denebilecek
kaynakların bulunamayışı, Türklerin biraz geniş bir
alana yayılmalarından ve sürekli hareket halinde
olmalarından kaynaklanıyorsa da, biraz da yazılı
edebiyatının çok geç tarihlerde oluşmaya başlamasından
ileri gelmektedir. Hatta, Türk edebiyatı ve tarihine
ilişkin en eski belgeleri de Çin kaynaklarından
öğreniyor olmamız da bunun açıkça gösteriyor.
"En eski
Türk şairleri-Tonguzlar'ın Şaman, Mogol ve Boryatlar'ın
bo veya Bugué, Yakutlar'ın Oyun (Ouioun), Altay
Türkleri'nin Kam, Samoitler'in Tadibei, Finovalar'ın
Tietoejoe, yani bakıcı, Kırgızlar'ın Baksı-Bakşı,
Oğuzlar'ın Ozan dedikleri- sahir-şairl'lerdir.
Sihirbazlık, rakkaslık, mûsikişinâsilik, hekimlik gibi
birçok vasıfları kendilerinde toplayan bu adamların,
halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri vardı.
Muhtelif zaman ve mekanlarda bunlara verilen ehemmiyet
derecesi, kıyafetleri, kullandıkları mûsikilatleri,
yaptıkları işlerin şekli tabiî değişiyor; fakat semadaki
ma‘butlara kurban sunmak, ölünün ruhunu yerin dibine
göndermek, fenalıklar, hastalıklar ve ölümler gibi fena
cinler tarafından gelen işleri önlemek, hastaları tedavi
eylemek, bazı ölülerin ruhlarını semaya yollamak,
hatıralarını yaşatmak gibi muhtelif vazifeler hep ona
aitti. Bütün bu muhtelif işler için tabî muhtelif
ayınlar vardı: Bunların bir kısmı unutulmakla , yahut
şekil değiştirmekle beraber, bir kısmı hâlâ
Kırgızlar'da, Altaylar'da, Kazaklar'da yaşamaktadır.
Şaman, yahut baksı, bu ayinlerde istiğrak hâline gelerek
birtakım şiirler okur ve onları kendi mûsikî aletiyle
çalar; beste ile beraber olan ve sihirli bir mâhiyeti
haiz sayılan bu güfteler, Türk şiirinin en eski şeklini
teşkil etmektedir."9
Bu ayinlerde
kullanılan müzik aletlerinden biri davulsa, kuşkusuz
diğeri de kopuzdur. Abdülkadir İnan 11. yüzyıl
tarihçilerinden Gardizi'ye dayanarak, Eski Yenisey
Kırgızları'nın Şaman ayinlerinde saz çaldıklarını
belirtir. Abdülkadir İnan
"Bugünkü
Kırgız kazak baksıları kopuz kullanırlar. Eski
Oğuzlarda, İslâmdan sonra, şamanizm geleneklerini devam
ettiren ozan'lar kopuzu mübarek saymışlardır. Dede
Korkut her hikayede kopuzu ile meydana çıkıyor, ad
verirken, dua (alkış) ederken hep kopuz çalıyor; Oğuz
kahramanı kopuzun sesinden kuvvet alarak mücadelede
galip oluyor.10
der.
Bizim
ozanlarımızın çaldıkları çalgının da bu ayinlerde
kullanıldığını gösteren kanıtlar fazlasıyla vardır.
14-15. yüzyıllardan yazıya geçirildiği sanılan, Dede
Korkut hikayelerinde de kopuza ilişkin kutsal
davranışların varlığını görüyoruz. "Uşun Koca Oğlu
Segrek Boyu" adlı hikayede:
"-Bre
kâfir, Dedem Korkut'un kopuzunun hürmetine (adına),
çalmadım! dedi, eğer elinde kopuz olmasaydı, ağamın başı
için, seni iki parça kılardım! Çekti kopuzu elinden
aldı."11
diye
geçmektedir.*
Bütün ilkel
topluluklarda görüldüğü üzere, eski Türk topluluklarında
da ozan ya da kam, baksı gibi adlarla anılan bu
kişilikler, söz söyleme, saz / kopuz / davul çalma gibi
yeteneklerin yanısıra, büyücülük, hekimlik vb. çeşitli
görevleri de üzerlerinde toplamışlardır. Bu bakımdan da
toplum üzerinde oldukça etkindirler.
İşbölümünün
yaygınlaşması ozan, kam, baksı gibi toplumun ileri gelen
ve birçok işi birarada yürüten bu kişiliklerini de
değiştirmiş, dinsel törenler için din adamları, sağaltım
için hekim, vb. meslekler gelişmiştir.
"İslamiyetin kabulü ile terkedildiği düşünülen
Ozan-Baksı geleneğinin, beş asır sonra birden bire
İslami biçimde ortaya çıkması kanaatimizce mümkün
değildir."
diyen Prof.
Dr. Umay Günay, bunu şöyle açıklıyor:
"Bu
edebiyatın geçiş devri ile ilgili örneklerin şimdiye
kadar tesbit edilememiş olması şansızlıktır. İslamiyetin
kabulünden sonra yeni bir yurt edinme gayreti ve
mücadelesi içinde olan Türklerin bu dönemde yeni dini
benimseme ve yayma çabası ile bugün Tekke Edebiyatı adı
ile anılan tarzda eser vermeleri ve bunlara daha çok
itibar etmeleri makul bir düşüncedir. Ancak
unutulmamalıdır ki bu konudaki ilek eserler de Arap-Fars
edebiyatından daha sonraki yüzyıllarda alınan nazım
şekilleri ve nazım unsurları ile değil milli nazım
şekillerimiz ve unsurlarımız dahilinde meydana
getirilmiştir. Ozan-baksı geleneği ise bu arada bir
ölçüde tekke tarzında tesirli olurken diğer taraftan yok
olmama çabası göstermiş ve kendi kural ve kalıplarını
daima sahip olduğu bir esnekliği kullanarak yeni
şartlara uydurmuştur. XV. yüzyılda yazıya geçirildiği
XI-XII. yüzyıllarda teşekkül ettiği kabul edilen Dede
Korkut hikayelerindeki ozan tipi ve şiir icra geleneği
ayrıca hikaye kahramanlarının zaman zaman
karşılaştıkları olayları ve duygularını anlatmak için
sazlarını ellerine alarak deyişler söylemeleri XVI.
asırdan günümüze kadar izlediğimiz Âşık Edebiyatından
farklı değildir. Ozan-Basakı geleneğinin
hususiyetlerinden olan büyücülük, hekimlik, din adamlığı
gibi hususiyetler İslamiyetten sonra terkedilmiştir.
Âşıklar eğitimciliği ve sanat temsilciliğini
üstlenmişlerdir."12
Âşık olarak
adlandırılan sanatçı tipi, şiir, nazım ve düzyazı
karışımı bir öykü çeşidinin yaratıcısı olarak
tanımlanmakta. Boratav:
"... Bir
yönüyle eski destan (épopé) geleneğini sürdüren, ama
başka bir yönüyle, adının da belirttiği gibi "sevda
şiirleri" (lirik türden şiirler) söylemekle görevlenmiş
bir sanatçıdır. Onun yaratıcılığı irtical iledir: şiiri
yazmaz, söyler. Onda şiir müzikten ayrılmaz; demek ki
sadece söylemez, çalar ve çağırır. Âşıklar düz konuşma
biçiminde söylemekle şiir söylemeyi dilden söylemek ve
telden söylemek deyimleriyle ayırırlar; bununla âşıkın
şiirini söylerken sözlere eşlik eden müzik aracının,
sazın, âşıkın şiirinden ayrılmaz bir öge olduğu
anlıtalmak istenir."
diyor ve
ekliyor: "demek ki âşık şiiri sözlü gelenekte oluşan
ve gelişen bir sanattır; müzikten ayrı düşünülemeyeceği,
bir kerteye kadar "seyirlik-dramatik" ögeleri olan
"katışık" bir anlatı sanatını kapsar."13
Âşık Veysel'i
bu gelenek içerisinde düşündüğümüzde, âşık edebiyatında
gördüğümüz ve giderek bir âşık edebiyatı esası olan bade
içme / buta alma kavramının Âşık Veysel'de
görülmediğini, usta-çırak ilişkisinin de, yaşam öyküsü
bölümünde de ayrıntılı olarak görüldüğü gibi, Âşık
Veysel'de bir yol gösterme biçiminde ortaya çıktığını,
gelenekle öyle içiçe bir durum sergilemediğini görürüz.
Gelenekte görülen usta-çırak ilişkisi, bir ustanın
yanında hem sazı öğrenmek ve geleneği öğrenmek hem de
bir süre birlikte dolaşmakla belirir. Âşık Veysel'de
durum pek böyle değildir. Örneğin, Âşık Veysel bade
içmemiştir. Badesiz âşıktır. Günümüzde bile kimi
âşıkların uydurduğu pir elinden dolu içmek gibi bir
ayrıcalığı da olmamıştır. Sonra Âşık Veysel'de âşık
edebiyatında gördüğümüz esaslardan biri olan hikaye
anlatma da yoktur. Âşık karşılaşması olan atışma, muamma
asma ya da çözme gibi geleneğin içerisinde olan
olgularla da pek oralı değildir. Âşık Veysel. Onun kimi
atışmaları vardır ama, bunlar da gelenek içerisinde
görülen tipte değildirler.
Gerçi Âşık
Veysel, halk şiirimizde önemli yere sahip kimi ozanların
adlarını anarak, (Karacaoğlan, Dertli, Yunus soyum
var / Mansur'a benzeyen bazı huyum var) bu geleneğe
bağlılığını dile getirir ama, onun bu dile getirmesi
geleneksel halk şiirinde görüldüğü türden bir dile
getirme değildir. Hatta bir şiirinde:
"Elinden bir
dolu içtim
Türlü türlü
derde düştüm"
diyerek bade
içme / buta alma geleneğiyle çağrışım yaratsa da,
gerçekte o anlamda bir işlevi yoktur bu dizelerin. Adnan
Binyazar'ın biraz daha ileri giderek "Veysel de "dolu
içmiş", Hak âşığı ozanlar kuşağına katılmıştır."14
vurgulaması bu bakımdan aşırı abartma sayılmalıdır.
Kurt Reinhard
"Sivas Vilâyeti Âşık Melodi tipleri" başlıklı
çalışmasında, Âşık Veysel Ekolü olarak
nitelendirilen ve Orta Anadolu bölgesini içeren âşık
ezgilerinin anonim halk türküleri ve ezgilerinden farklı
olarak şöyle ifade etmektedir:
"Âşık
ezgileri, güftenin mısralarında sayısıyla bağlantılıdır.
Doldurma veya tekrar edilen kelimeler açık biçimde
telaffuz edilmektedir. Ezgilerde belli motifler sık sık
tekrarlanmakta, türkülerde sazın belli bir bölümü
kullanılmaktadır. Türkülerde ani bitiş veya yavaşlayarak
sona ulaşma büyük ölçüde sazı icra edenin arzusuna ve
sanatına bağlıdır. Âşık ezgilerinde sol sesi ana ton
olmakla beraber lâ ve mi seslerinin anases tonu olarak
kullanıldığı örnekler vardır.
Âşık
ezgileri, konuşma uslûbunun ağır bastığı ezgiler ve
ezgilerin ağız basıp konuşma uslûbunun gerilediği iki
gruptan oluşur. Konuşma uslubunun yaygın olarak
benimsendiği örneklerde ezgi yavaşlar ve konuşma ritmine
ayak uydurur. Ezgi çok kere güftenin arkasındadır, bu
uslûpta önemli olan sözlerin anlaşılması olduğu için
ezgiden zaman zaman feragat edildiği olur. Sözlerden
ziyade ezgilerin ağır bastığı tiplerde ise bir hece
birden fazla nota ile seslendirilir, ezgilerin zenginlik
kazandığı bu tipte işe güfteler bir ölçüde daha zor
anlaşılır durumdadır."15
Bu durumda şu
çıkıyor karşımıza: Birincisi, Âşık Veysel bizim klasik
anlamda algıladığımız âşık değildir, ikincisi gelenek
Âşık Veysel'le kırılmıştır.
Ahmet Kutsi
Tecer bu konuda ilginç bir benzetme ve değerlendirme
yapıyor.
"Âşık
Veysel'de Veysel Şatıroğlu dirilirken, Veysel
Şatıroğlu'nda Âşık Veysel bitiyor. Tanzimat'tan
gelenlerle onun farkı, gelenekten çıkageldiği için, bir
ses farkıdır. Onun teli bize göre bağlanmıştır.
Tanzimat'ın teli taklit bir bağlanmadır; evvelkisine
"düzen", ikincisine "akort" dediğimiz gibi, Veysel bir
bakıma, öbür çağdaşlarını okumuş gibidir; mesela Ceyhun
Kansu, Veysel'i ne kadar okumuşsa, Şatıroğlu da Ceyhun'u
o kadar okumuştur. Veysel'le çağdaşları arasında o kerte
birbirini çeken taraflar vardır. Ceyhun Kansu ile Faruk
Nafız Çamlıbel ne kadar birbirinden ayrı ise, Şatıroğlu
da çağdaşlarından bu tarzda ayrılır. Onu diğerlerinden
ayıran taraf, demin de belirttiğim gibi, Tanzimat
geleneği yerine, halk şiiri geleneğinden çıkmasıdır.
Veysel Şatıroğlu, Âşık Veysel'le halk şiiri geleneğini
yaşamış ve "bugün"e oradan gelmiştir."16
Âşık
Veysel'in kanımca en büyük özelliği burada, geleneği
kırmasında çıkıyor karşımıza. İlk dönem ürünlerinde
görülen zayıflık, ağır didaktik yan da böylece arınıyor.
Ancak, şunu
da yabana atmamak gerekiyor; onu büsbütün gelenekten de
soyutlayamayız. Enver Gökçe'nin dediği gibi:
"Halk
şairlerimizin eserlerinde ortak özellikler olan saz-söz
ayrılmazlığı klasik şark edebiyatının estetiğinde önemli
bir yer tutan idalizim meyli ve bu meylin halk şiirinde
işleyen mücerretlik vasvı Âşık Veysel'in sanatında da
egemen unsurlardır. Kısaca Âşık Veysel tabiatı duyuşu,
duyarlılığı dini bir zümreye bağlı egemen bir karakteri
olmamasına rağmen mistik tarafları, kainat, varlık
yaratılış anlayışı ile geleneğe bağlı bir saz şairidir."17
Âşık Veysel,
hem gelenektir böylece, hem de yenidir. Bunu ileride
şiirleri üzerinde dururken de daha ayrıntılı olarak
göreceğiz; o bunu kendiliğinden yapmıyor; bir bilinç
zorluyor onu buraya. Örneğin, Alevi kültüründe
yetişmesine, babasının koyu bir tekkeci olmasına karşın,
Âşık Veysel diğer tüm Alevi ozanlarda görülen duvaz imam
söylemiyor; tek bir şiirinde "Şah" sözcüğü, "Oniki İmam"
geçmiyor. Oysa, sonuçta Âşık Veysel'in çıktığı yer bu
kültür, gezip dolaştığı köylerin büyük çoğunluğu Alevi
köyü. Örneğin yine onun çağdaşı olan Ali İzzet Özkan'da
durum hiç de böyle değildir. Hatta, Pir Sultan'ın
"Şah'a gidelim" dizesini, "Yâre gidelim" diye
değiştirmeye kalkacak kadar bir kararlılık vardır onda.
Demek ki, Âşık Veysel'i bilinçli olarak çevresindekiler
bu konuda da ta başından koşullandırmışlardır ya da
kendisi böyle bir ilkeyi yaşam felsefesi olarak
seçmiştir. Nasıl olursa olsun, Veysel bu anlamda sıkı
bir insandır. Bir nokta daha var, köy ve kır ozanı
olmaktan alabildiğine uzak durması. Doğaya yönelik
motifleri, imgeleri alabildiğine kullanmasına karşın,
Veysel, köyden dışarı çıkıyor. Erdoğan Alkan'ın demesi
gibi, onun yaşamını, yazgısını yönlendiren başka bir
sosyal çevre var: Şarkışla, kasaba.
www.alewiten.com,
27.01.2004
[1]
Aşık Veysel, Deyişler (Haz: A. Kutsi Tecer),
Ülkü Yayınları, Ankara 1944: 86.
2
Tahir Kutsi, Aşık Veysel'in Dünyası, Bako Kültür
Yayını, 2. Baskı, İstanbul 1992: 59.
3
Aşık Veysel, Dostlar Beni Hatırlasın, İş Bankası
Yayınları, 1970. (Bu konuda Aşık Veysel, 16
Aralık 1969 tarihli Milliyet Gazatesinde Arda
Uskan'a:
"Kırlangıç uşağı' diye seyyar
doktorlar vardı. Buraya geldiler. Onlar göz
açarlardı. Göz doktorlarıydılar. Babam rahmetli
gösterdi, baktılar:
-Sağ gözü ışık görüyor. Üstünde
perde var. O perdeyi alırsak gözü açılır.
Akdağmadeni'ne getir de orada tedavi edelim,
dediler.
Onlar gittiler. Aradan birkaç gün
geçti. Bende bir sevinç başladı ki sormayın.
Fakat fakirlik var. Babam para bulacak da
götürecek açtıracak...
O arada, öküzün önünden saman
irisini, tozunu, toprağını temizlemek için ahıra
girdik. Öküz bağlıydı. Hayvan kafasını böylesine
sallayınca, boynuzunu tam gözümün üstüne vurdu.
Sağ gözümü de akıttı gitti. O ışık da kayboldu.
Kaldı o iş de."
diyor.
4
Enver Gökçe, (Aşık Veysel, Deyişler), Ülkü
Yayınları, Ankara 1944: 87.
5
Enver Gökçe, a.g.e., s. 89
6
Tahir Kutsi, a.g.e. s. 69
7
Mustafa Ekmekçi, Yeni Ortam Gazetesi, 2 Ocak
1973.
8
Erdoğan Alkan, Kör Oldum Veysel Oldum, E
Yayınları, İstanbul 1991: 9.
9
Ord. Prof. M. Fuad Köprülü, Edebiyat
Araştırmaları 1, Ötüken Yayınları, 3. Basım
İstanbul 1989: 57.
10
Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm
Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, 3. Baskı Ankara 1986: 93.
11
Adnan Binyazar, Dede Korkut, Cem Yayınevi,
İstanbul 1991: 243.
*
Burada, Kazaklar arasında yaygın, kopuzun Dede
Korkut tarafından bulunmuş olduğu inancıyla
birleşen bir menkabeyi de aktarmayı yararlı
buluyorum.
"Korkut Ata, ölümden kaçmak
üzere, bir masal devesi olan kanatlı Cilmaya'ya
binerek dünyanın bir ucuna gitmiş. Orada ölümün
kendisini bulamayacağını düşünmüş, bilinmez bir
ülkeye varmış. Orada, yol üzerinde birtakım
kimselerin bir çukur kazdıklarını görmüş. Bunu
kimin için kazdıklarını sorunca "Korkut için"
demişler. Bunun üzerine kendisini belli etmeden
bu kez dünyanın öteki ucuna kaçan Korkut orada
da yine bununla karşılaşmı. Dünyanın üçüncü ve
en son dördüncü ucunda da bunu görüp ölümden
kurtulmak umudunu yitirince eski çadırına
dönmüş. Devesini kesmiş, derisini dağarcık gibi
dikmiş ve kopuzunu içine koymuş. Ondan sonra
seccadesini alarak ırmağın ortasına sermiş,
seccade batmamış, Korkut gece gündüz uyumadan
hep Allaha yalvarırmış, dualar edermiş. Sularla
sürüklenip giden seccadenin üzerinde ölüm ne
yandan gelecek diye kollayan Korkut, sonunda
uykusunu yenemeyerek uyumuş. ölüm de bir küçük
yılan olarak seccadeye çıkmış ve Korkut'u sokup
öldürmüş. Böylece ölen Korkut'u ırmağın
kıyısında, bir dağın yamacına gömmüşler,
kopuzunu da mezarına koymuşlar. Anlaşılan, Dedem
Korkut, kopuzunun birçok yıllar boyunca Cumadan
Cumaya, sahibine ağlarcasına, acıklı sesler
çıkarmasını istemiş olacak. Kopuzun bu acıklı
sesini dinleyenler, onun "hor-hut, hor-hut" diye
bir ulu ermişin adını çağırdığını ayırt
edebilirlermiş."
(Orhan Şaik Gökyay, Türk dili,
207 (1968): 434)
12
Prof. Dr. Umay Günay, Türkiye'de Aşık Tarzı Şiir
Geleneği ve Rüya Motifi, Akçağ Yayınları, Ankara
1992: 18.
13
Prof. Dr. Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk
Halk Edebiyatı, Gerçek Yayınları, 4. Baskı, Ocak
1982: 20.
14
Adnan Binyazar, Aşık Veysel, Tel Yayınları,
İstanbul 1973: 27.
15
Kurt Reinhard, Typen von Aşık-Melodien in
Vilayet Sivas" I. Uluslararası Türk Folklor
Kongresi Bildirileri, 3. Cilt. Ankara 1977:
291-308.
16
Aşık Veysel, Deyişler, Ülkü Yayınları, Ankara
194 : 13.
17
Enver Gökçe, Aşık Veysel Üzerine, Yaba Yazın
Dergisi, Temmuz 1982: 23.