Yunus Emre’nin
Şiirlerinde Gökle İlgili Telmihler
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının önemli
temsilcilerinden biri de Yunus Emre (1240-1/1321)'dir.
Yunus Emre’nin sade fakat ifade gücü çok
yüksek kelimelerle yazdığı şiirler; Türkçenin o
yıllardan sonra önemli bir unsur olduğunu belirlemiş,
pek çok divan şairi de Yunus gibi Türkçe şiir yazma
yolunda denemeler yapmasına sebeb olmuştur. Yunus Emre,
şiirlerinde yalnızca Türkçeyi değil, millî dil ve edebî
formları da kullanmayı ön plânda tutmuştur.
Türkçe’nin ilim, varlık kavramı, aşk ve
ahlâk felsefesini ifade etmekteki gücü böylece ortaya
çıkmıştır.
Yunus’un şiirlerindeki her kelimenin
ifade ettiği derin mânalar vardır. O hikmetli sözler
söylemiş, bizzat ilm-i hikmeti ifade etmiştir.
Kelimelerin, mazmunların, ıstilahların
cümle içindeki mânaları incelendiğinde; Yunus’ta bütün
ilimlere kuvvetli bir vukufiyet görülmektedir. Yunus,
sıradan bir medrese öğrenimi görmüş bir kişi değildir.
Dergâhta öğrendikleriyle yetinmiş bir molla ve derviş
olmamıştır. Kuranın mânasını çok iyi tahlil etmiş, o
yıllara kadar Kuran tefsirlerini okumuş, incelemiştir.
O; tarihi, felsefeyi bilhassa ahlâk felsefesini çok iyi
hazmetmiştir. Arapça, Farsça yazılan eserleri okumuştur.
Öyle zannediyorum ki Yunus, eski Rum ve Gerekçeyi de iyi
biliyordu. Eski Yunan edebiyatı ve bu edebiyatın
gerektirdiği mazmunları öğrenmişti. Dört kitabın
(Tevrat, Zebur, İncil, Kuran) hepsini çok iyi
incelemiştir.
Kısaca Yunus Emre çağının âlimiydi. Öyle
olmalıydı, sıradan biri olsaydı, Yunus çağları aşarak
günümüze kadar gelemezdi. O ilmiyle, irfanıyla kendini
gündemde tutmasını bilmiştir. Umulan odur ki, Yunus, 21.
yüzyılda ve daha sonraki yüzyıllarda var olacak, hiç bir
zaman eskimeyecektir.
Bu yazımda Yunus’un yalnızca gökle
ilgili olarak şiirlerindeki bazı telmihleri dile
getireceğim. Görülecektir ki Yunus’un şiirlerinin
gerisinde engin bir ilim ve bilgi dünyası bulunmaktadır.
·
Gâh
ma’kulat-ı mahsûlât takrir ü beyan
Nice Maksurat olam
geh Sâhib-i Kayvân olam
Bu beyitte mahsûlat, üç ve dış
duygularımızla anladığımız, görüp duyduğumuz yani beş
duyumuzla algıladığımız şeylerdir. Yani madde âlemidir.
Mâkulat, aklımızla anlayabildiğimiz maddî olmayan
şeylerdir. Akıl, zekâ, sevgi, hoşgörü gibi.
Sâhib-i Keyvân
veya Sahipkıran aynı manâdadır. İki yıldızın aynı
dereceye, yani aynı hizaya gelmesine denir. Güneşle
Zühre yıldızı bir dereceye gelir ve tam o anda bir
padişah tahta çıkarsa bu padişaha “sahibkıran”
denir. Bu hükümdarlar sağ yanına iki, sol yanına da iki
kılıç takardı. Daha sonraları fetihlere, zaferlere
erişen padişahlar hakkında da “sahipkıran” ünvanı
kullanılırdı.
Keyvân, Zühal yıldızı adıyla bildiğimiz
yıldızdır. Yunan mitolojisinde adı Uranos’dır. Gökle
yerin oğludur ve zamanı temsil eder. Eski yıldız
bilgilerine göre, büyük kutsuz ve yomsuz yıldızlar,
yılın talihine hâkim olursa ölüm çok olur, soğuk
çetinleşir.
Sanatkârlar, dar geçimli kişiler,
padişah mensupları bu Keyvan yıldızına mensuptur.
·
Bu Yunus’un
gördiğini eğer Zühre göreyidi
Çengini elden
bıragup unudaıyıdı sâzını
·
Gör
Hârut-Mârut neyidi hazretde ferişteyidi
Nasibin ışka
aldurup makamın Zühre’ye vire.
·
Zühre yere
inübeni sâzın nuvaht eyler ise
Âşukun işreti
sensiz gözi ol yana gitmeye
·
Gökteki
Hârut-Mârut ışık içün indi yine
Zühre yüzin
görücek unutdı Rahmânını.
Mitolojide, şehvet, müzik ve aşkı temsil
eden ve divan edebiyatımızda Zühre olarak adlandırılan
bir yıldız bulunmaktadır. Bu yıldız, eski astronomi
bilgilerine göre üçüncü göktedir ve kutlu bir yıldızdır.
Müzisyenlerle, hânendelerin yıldızıdır.
İran mitolojisinde adı Nâhid, Yunan
mitolojisinde Afrodit, Romalıların mitolojisinde Venüs
adıyla anılan bir kadın tanrıçadır. Finikeliler bu
tanrıya Astarte derlerdi. Tabiatın doğurucu gücünü ve
güzelliğini temsil eder.
Hârut ve Mârut’tan Kuran’ın Bakara
sûresinin 102. âyetinde sözedilir. Bu ferişteler, yani
melekler, insanların kötülüklerini görüp Allah’a
şikâyette bulundukları için, Allah bunlara şehvet
vererek Babil şehrine indirmiş. Bunlar orada hüküm
sürmüşler ve isteyenlere büyü öğretmişler. Büyü
öğrettiği kimselere, bunları öğrendikten sonra büyü
yaparlarsa kâfir olacaklarını da söylerlermiş. Karıyla
kocanın arasını açacak büyüyü bunlar herkese
bellettirmişlerdir.
Rivayete göre bu iki ferişte, bir kadına
âşık olmuşlar. Kadın ise, kendilerinin okuyup göğe
ağdıkları “İsm-i âzam”ı kendisine belletmeleri
şartıyla Hârut ve Mârut’un isteklerine evet demiş. İsm-i
âzamı öğrenmiş, okuyup o da göğe ağmış. Allah bu kadını
çarpıp yıldız yapmış. İşte Zühre yıldızı bu kadınmış.
Allah, Hârut ve Mârut’tan ise dünya ve âhiret azabı
arasında tercih yapmalarını istemiş.Onlar da dünya
âzabına razı olmuşlar. Allah tarafından Babil kuyusuna
baş aşağı asılmışlar. Büyücüler bu kuyunun başına
gelerek Hârut-Mârut’tan büyü öğrenirlermiş.
Bu iki meleğin Hordât ve Mordât’tan
geldiği söylenir. Şemsî ayların üçüncüsünün adı
Hordât’tır. Güneş bu ayda ikizler burcunda bulunur. Eski
İran dininde ise Hordât nehir ve ağaçların koruyucusu
olan bir melektir.
Zühre, çeng adlı kanuna benziyen fakat
dik tutularak çalınan telli bir saz yâni harpa çalardı.
Çok parlak ve gökte farkedildiği için “Çobanyıldızı",
Çolpan (Çulpan) olarak da adlandırılır.
·
Gâh batn-ı
hût içinde Yunus’la söyleşem
Geh çıkam arş üzre
bin can olam Selmân ile
Beyitte geçen “batn-ı hut” büyük
balığın karnı manâsındadır. Yani yunus balığının karnı.
“Yunus” kelimesi ile burada cinas yapılmıştır.
Yunus Emre, bu kelime ile hem mahlâsını (adını)
söylemiş, hem de yunus balığına işaret etmiştir. Yunus
Peygamberin denize atıldığında bir balık tarafından
kurtarıldığına telmih vardır. Yunus Peygamber balık
karnında aşk ve ibadetini hiç eksik etmemiştir.
Selman ise bir Fars’tır. Peygamberimiz
zamanında Medine’ye gelmiş ve Hz. Muhammed’e imân etmiş
bir sahabîdir. “Selmân, bir ehlibeyttendir”
hadisi bu Selmân için söylenmiştir. Hz. Osman zamanında
Medâyin Valisi iken vefât etmiştir. Selmân-i Farisî
olarak bilinir. Kırklardandır.
·
Gice ile
gündüzi gökte yidi yıldızı
Levhde yazılı sözi
cümle vücudda bulduk.
·
Yir gök
yaradılmadın kalû belâ dinmedin
Levh kalem
çalınmadın mi’racda kadir idim
·
Senündür
arş ü kürsî levh ü kalem
Döner çerh yer
turur hoş hikmetün var.
Bu üç beyitte üzerinde duracağımız
kelimeler “Levh”, “Kalem”, “Kalü belâ”, “Arş ü kürsî”dir.
Levh, üstü düz şeye denir. Kur’an ın 85.
sûresinin son âyetinde sözü edilir. Bu son ve ondan
önceki âyet, şerefli Kur’an’ın korunmuş levhada
bulunduğunu söylemektedir. Bu sebeple, levh’a, korunmuş
manasında mahfuz sıfatı da eklenir. Levh-i mahfûz
diye anılır. Korunmuş sözünden yani mahfuz sözünden
maksat; değiştirilmeyeceği, bozulmuyacağı, noksandan ve
fazlalıktan korunduğudur. Kalem ise levha olacak şeyleri
yazan ilâhî kalemdir ve Kuran’da 68. sûrenin ilk
âyetinde geçer. Allah’ın Levh-i mahfuz’u yaratıp
yazılması gereken şeylerin hepsini yazdığı ve ilk önce
kalemi yarattığı, Kalemin Allah’ın emriyle, ”Râhman
ve Rahim Allah” adıyla yazdırdığıdır.
Süfiler; Levh’i akl-ı küll, nefs-i
küll; yani Allah’ın aktif, yaratıcı kudreti ve pasif
yaratılan eseri, tüm yaratılış diye doğrulamışlardır.
Kısaca Levh, Allah bilgisidir,
kalem de onun irâdesidir.
Kursî, “kirs” kökünden Arapça bir
kelimedir. Üstüne oturulan şey anlamına gelir. Toplu
anlamına da gelir. Yaprakları forma haline getirilip bir
araya getirilince, bu toplu kâğıtlara “kürrase”
denir.
Kuran’da bir âyette, Allah’ın kürsüsünün
gökleri ve yeryüzünü kapladığı bildirilmektedir. Bu
yüzden 2. surenin 255. âyetine “Ayetel Kürsî” adı
da verilir.
Bazılarına göre, kürsî Allah bilgisidir;
saltanat, tedbir, hüküm ve tasarruf manâlarına gelir.
Kürsî’yi sekizinci gök olarak kabul edenler de vardır.
·
Niçe bir
Cercîs ü Bercîs olam Mirrih olam
Niçe bir Câlinûs u
Bukrât olam Lokman olam
Cercîs veya Circis, İsa Peygamberden
sonra gelen ve onun şeriatına uyan bir peygamberin
adıdır. Kavmi bu peygamberi yetmiş kere öldürmüş, oda
yetmiş kere dirilmiştir.
Yunus bir şiirinde;
“Eyyûb’am bu sabrı buldum
Cercîs’em ki bin kez öldüm”
diyerek Cercîs’in adını yine telmih
ediyor.
Bercis veya Bircis, Müşteri adlı
yıldızdır. Yunanlılar Zeus, Lâtinler Jüpiter derler.
Kud-retli bir tanrı sayılmıştır. Kudretini yalnız kâder
sınırlardı. Tahtının önünde iki fıçı bulunduğu,
bunlardan hayrı ve şerri çıkardığı söylenirdi. Olimpus
dağının tepesinde oturduğu, yıldırımları ve şimşekleri
gönderdiği, bulutları, idare ettiği, yağmurları
yağdırdığı inancı güdülürdü. Yıldız bilgisine göre büyük
ve kutlu bir yıldızdır. Din, ilm, utanç, gönül
alçaklığı, namus, belâgat ona mensuptu. Gökyüzü kadısı
ve hatibi anlamına kaad-i felek, hatib-i felek
diye anılırdı.
Mirrih, İran’da Behram diye anılan hayır
meleklerindendi. Kaldanîler tarafından bir Tanrı olarak
kabul edilirdi. Mares adıyla anılırdı. Sonradan
Yunanlılar Ares, Romalılar Mars adını verdiler. İran’da
yolcuları koruyan bu yıldız, Yunanlılarda fırtına
tanrısı, sonra da savaş tanrısı oldu. Yıldız bilgisine
göre rengi ateş kırmızısı olan bu yıldız, küçük kutsuz
yıldızdır. Yıldızı Mirrih yani Merih olanlar,
tahammülsüz, şehvete düşkün, vurucu, kırıcı olurlar.
Câlinos, büyük hekimlerdendir. 131
yılında Bergama’da ölmüştür. Bir çok eserleri Arapça’ya
çevrilmiştir. Bukrat ise İskenderden yüzyıl önce yaşamış
meşhur bir hekimdir. Lokman da meşhur bir hekimdir.
Eyyüp Peygamber’in kızkardeşinin yahut teyzesinin olduğu
Habeşî bir köle bulunduğu rivayet etmiştir. 30. sûre
Lokman sûresidir. 6-7. yüzyılda yaşayan Esope
olarak kabul edenler de var.
Lokman Peygamber ise hâkimdir. Derviş ve
mürşid-i kâmil için bir timsaldir. Yunus bir şiirinde
Calinus ile birlikte Lokmanı anmıştır.
·
Bir dem
cehaletde kalur bir nesneyi bilmez olur.
Bir dem talar
hikmetlere Câlinus u Lokman olur.
Yunus’un gökle ilgili şiirlerinde
söyledikleri elbette bu kadar değildir. Bazı beyitleri
sadece yazmakla yetineceğim:
·
Henüz bir
yir olmadan gökler yaradılmadan
Evliyalar vatanı
Padişah kal’asıdır.
·
Yidi yir
yidi göki tağları denizleri
Uçmagıla tamuyı
cümle vücudda bulduk
·
Söyler
dilim ağlar gözüm gariplere göynür özüm
Meğer ki gökde
yıldızım şöyle garip bencileyin
·
Gözi yok
yir içir dünyâyı görmez
Togar ây u güneş
ol ânı görmez
·
Tağlar
yirinden ırıla gökler heybetten yarıla
Ilduzlar bağı
kırıla düşe yere galtân ola
·
Kopa
kıyâmetün hevli ikinci nefhanın kavli
Üçüncü nefha
içinde yir ü gök yüzü yarıla
·
Işk elin
kirişe ursa okına kim karşı tura
Gök yüzünde
melâike ışk okı indirdi yere,
·
Yir gök
kayım turduğu denizler mevc urdıgı
Cennet ü hûr
olduğu cümle sana behâre
·
Mun’im
oldum yoksul iken benüm oldı kevn ü mekân
Yirden göke magrıb
maşrık yine göke toldum ahi
·
Hak yarattı
yiri göki ol Ahmet’ün dostlıgana
“Levlâk” ana delil
oldı ansuz yır gök vâr olmadı
·
Ben ayumı
yirde gördüm ne isterem gökyüzünde
Benüm yüzüm yirde
girerek bana rahmet yirden yağar
·
Bir yir ü
gök ü arş ferş ışk dadıla kayumdur
Bunyâda aşdur
âşkdur âşıka her bir arada eli var.
·
Şule bize
aydan degül ışk eri bu soydan degül
Rızkuma bu evden
degül deryayı ummandan gelür
·
Taşum göyni
içüm ham dırligüm budur müdam
Yol vermedin bir
kadem arşdan virürem haber
·
Gözlerüm
göke süzüldü canum gögüzden üzüldü
Dilüm tetiği
bozuldu Allah sana sundum elim
·
Gökte
Peygamber ile mi’racı kılan benem
Ashâb-ı Suffa’yıla
yalıncak olan benem
·
Yire göke
bünyâd uran ırılmadın kayım turan
Irmaklara göl
çağıran adum Yunus benem
·
Evvel yir
gök yogiken varıdı ışk bünyadı
Işk kadimdür ezeli
ışk getürdü ne varın
·
Çün elini
ışka ura ışk okına kimdür tura
Gök yüzünde
melâiki ışk anı indüre yire
·
Yılduzıdım
bunca zaman gökde melâik arzuman
Cebbâr-ı âlem
hükmider ben ol zaman andayıdum
·
Yir ü gök
yaraldı aşkıla bünyad oldı
Toprağa nazar
kıldı aksurdı durup geldim
·
Dahı yir
gök yagıdı cümle söz mensûhıdı
Âşıklar taparlardı
ol bi nişan sübhane
·
Yir gök
yaradılmadın Hak bir gevher eyledi
Nazar kıldı
gevhere sıgmadı devreyledi
·
Gevherden
bugı çıkar ol bugdan gök yaraddı
Gökyüzünün bezegin
çok ılduzlar eyledi
·
Gök’ayıtdı
dön didi ay u gün yürsün didi
Suyu muallak dutup
üstini yir eyledi
·
Yir
benümdür gök benümdür arş benüm
Gör nicesi
germişem sayvânumı
·
Padişahlık
senündür heybetün var
Yarattun yir ü
göki kudretün var
·
Mi’rac
gicesi Ahmed’ün döndürdüm arşda na’li’nin
Üveys ile urdum
tacı Mansur’la urgan dayıdum
·
Deniz
yüzünden su alup sunıverürem göklere
Bulutlayım seyrân
idüp arşa yakın varan benem
·
Yıldırım
olup şakıyan gökde melâik dokuyan
Bulutlara hüküm
süren yağmur olup yağan benem
·
Gördüm
gökün melekleri herbiri bir işdeyimiş
Hak Çalabın zikrin
ider İncil ü hem Kur’an benem
·
İy bana eyü
diyen benem kamudan yavuz
Alnımı ay bilürem
bu gözlerümi yıldız
·
Sıfatın
arılığı bulgurı nohud gibi
İki koşun ay alnun
gencaya virür sabak
Yunus Emre’nin gökle ilgili telmihleri
yer ile birlikte söyleniyor beyitlerde çoğu zaman. Tabi
ki Yunus Emre’nin şiirlerinin tümü incelendiğin de
yazdıklarının her kelimesinin derin anlamlar ifade
ettiği görülmektedir.