ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ  

Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

MAKALELER

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri


Mehmet Yardımcı

Âşık Veysel’in Şiirlerinde Geleneğe Bağlı Unsurlar ve Etkileşim

Anadolu’da sazlı sözlü ortamın yaygın ve canlı olması, yetişen her nesli derinden etkilemiştir. 16. yüzyılda başlayan âşık edebiyatında bu etkinin 19. yüzyılla 20. yüzyılın ilk yarısında çok yoğun olduğu bilinmektedir. Bunun sonucu olarak da âşık sayısında sürekli bir artış görülmüştür.

Âşık edebiyatında gelenek, diğer kültür değerlerinde olduğu gibi belirli bir işlevi yerine getirmek, bir ihtiyacı karşılamak üzere geleneksel kültürün yarattığı bir olgudur. Örneğin, halk şiirinde âşıkların şiirlerini dörtlük düzenine göre ve hece ölçüsü kuralları içinde söylemesi gelenektendir.

Âşık Veysel’in şiirlerinde geleneğe bağlı unsurları saptamak için âşıklık geleneklerini belirlemek gerekir.

Bu gelenekleri şöyle sıralamak mümkündür:

A.   Saz çalma

B.    Mahlâs alma

C.   Rüya sonrası âşık olma (Bade içme)

D.   Âşık karşılaşmaları

a.      Atışma – karşılaşma (Tekellüm)

b.     Taşlama – takılma

c.     Soru – cevap (atışma)

d.     Çözümlü muamma – muamma atışma

e.      Barışma, övme uğurlama

E.    Leb-değmez (Dudak değmez)

F.    Askı (Muamma)

G.   Tarih bildirme

H.   Nazire söyleme

Veysel, halk şiiri geleneğinin çağımızdaki önemli ustalarından biri olmakla birlikte, klasik anlamdaki bu geleneklerin tamamını uygulayan âşıklardan değildir. Çünkü Veysel, âşık fasıllarını tam uygulamamaktadır. Örneğin; atışma yapmaz, leb-değmez yapmaz, askı indirmez, muamma çözmez, doğaçlaması yoktur, halk hikâyesi anlatmaz ve usta-çırak geleneğini tam olarak yaşamış değildir.

O, eskinin gezgin ozanları gibi sazla çalıp söylemeyi kendine ana ilke edinmiş, bu ilkeli davranışı ile de yurdun dört bir yanında ezgilerinin ve dizelerinin izleri kalmıştır.

Veysel’in Türk halk şiiri içindeki yeri Cumhuriyet dönemi halk şiirinde düz koşmayı vurgulu söyleyişinde, halk duygularına iyi tercüman oluşunda ve kendine özgü bir tarz oluşturuşunda gizlidir. Ustalığı ise lirizmi iyi yakalayışında ve hayatının bazı kesitlerini dizelerine ustaca aktarışındadır.

Baharda çağlayan bulanık sular

Durmadan kendini taşlara çalar

Eşinden ayrılmış bir geyik meler

Dağlar seda verip iniler durur

deyişi halk şiirinin özünü oluşturan lirizmin Veysel’de ustaca dile gelişinin güzel ve etkili bir örneğidir.

Âşıklar, deyiş ve ezgilerini halk şiirinin çeşitli biçimleriyle şekillendirerek yüzyıllar boyunca varlıklarını koruyup günümüze ulaşmasını sağlamışlardır.

Deyişlerini bugün saz, eskiden kopuz denilen telli bir çalgı eşliğinde söyleyip sazı hep kendilerinden bir parça gibi görmüşlerdir.

Dönemlerine, yerine ve kullanım alanlarına göre çağlar içinde kopuz, ıklığ, sataer, Kumul giceği, çoğur, dutar, revab, şeştar, kubur, yunkar, gilbut, cura, bozuk ve bağlama gibi adlarla anılmış bu sazların tümü âşık edebiyatımızda bu güçlü seslerin günümüze ulaşmasını sağlayan araçlar olarak görülmüşlerdir.

Saz âşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup âşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir. Bu unsuru Veysel, usta yüzü görmeden öyle özgün kullanmıştır ki, musikimizde “Veysel düzeni” diye adlandırılan bir eda oluşturmuştur.

Dîvân şairinin kalemi ne ise, âşığın da sazı ve tezenesi odur.

Halk âşığı sazsız düşünemez. Bu nedenle “Sazsız âşık kulpsuz testiye benzer” sözü yaygınlık kazanmıştır.

Âşıklık geleneği içinde önemli bir yere sahip olan saz, âşıklarca kutsal bir varlık olarak görülmüş, ona çok değer verilip özenle korunmuştur.

Bir zamanların ünlü ses sanatçısı Turhan Karabulut’un Veysel’in sazıyla, sözüyle Orta Anadolu’nun simgesi olduğunu belirtip

“Âşık Veysel’in sazı, tahminimce altı yedi perdeyi geçmez. Oysa kentte yaşayan herhangi bir saz sanatçısının sazını alırsanız, onda birçok ek ses perdeleri görürsünüz. Âşık Veysel, bu altı yedi perdelik sazıyla, kentteki çok perdeli sazı eline alan öbür sanatçılardan daha özgün, daha zengin oluşunun nedeni yerel özelliğini, yöresel karakterini korumuş olmasıdır. Bu da Orta Anadolu’nun ta kendisidir.”[1]

deyişi, Veysel gerçeğini ve Veysel’in geleneğe bağlı olarak sazla nasıl bütünleştiğini açıklıkla ortaya koymaktadır.

Âşık hep sazıyla övünür. Sazı onun dili ve gönlüdür. Onunla sohbet eder, onunla dertleşir, bütünleşir.

Saz çalma geleneğini en iyi kullananlardan biri olan Âşık Veysel:

Ben gidersem sazım sen kal dünyada

Gizli sırlarımı âşikâr etme

Lâl olsun dillerin söyleme yâda

Garip bülbül gibi ah ü zar etme

Gizli dertlerimi sana anlattım

Çalıştım sesimi sesine kattım

Bebe gibi kollarımda yaylattım

Hayâli hatır et beni unutma

Bahçede dut iken bilmezdin sazı

Bülbül konar mıydı dalına bazı

Hangi kuştan aldın sen bu avazı

Söyle doğrusunu gel inkâr etme

Benim her derdime ortak sen oldun

Ağlarsam ağladın gülersem güldün

Sazım bu sesleri turnadan m’aldın

Pençe vurup sarı teli sızlatma

Ay geçer yıl geçer uzarsa ara

Giyin kara libas yaslan duvara

Yanından göğsünden açılır yara

Yar gelmezse yaraların elletme

Sen petek misali Veysel de arı

İnleşir beraber yapardık balı

Ben bir insan oğlu sen bir dut dalı

Ben babamı sen ustanı unutma

diyerek, onunla dert ortağı olmuş;

Bir Veysel demişler olabilirsem

Söylerim sözümü bilebilirsem

Bir cura sazım var çalabilirsem

Defli dümbelekli caz neme gerek

biçimindeki ifadesiyle de sazın yaşamındaki yerini işaret etmiştir.

Âşık Veysel’i kimileri elindeki sazla ilgi kurarak bir müzisyen ya da türkü okuyucusu gibi görme eğilimindedir. Oysa Veysel halk sanatı geleneğini sürdüren gerçek bir âşık, çağdaş bir sözcüdür.

Onun türkü okuyuşu kendine özgü, ezik ve yanık bir okuyuştur.

Veysel’in saz çalışındaki özgün tavrıyla, türkü söyleyişindeki doğal yorumuyla ve bıraktığı eserlerle Türk halk şiirinin yanı sıra halk müziğinin de önemli kilometre taşlarından biridir.

1941’de Ahmet Kutsi Tecer’in evinde Ruhi Su’yu ilk kez dinleyen Veysel, Ruhi Su’nun türküleri için:

“Efendim, dağlarda bir çiçek olur, onu alır şehre getirirsin, güzel saksılarda, güzel topraklar içinde yetiştirir geliştirirsin. Belki daha güzel bir çiçek olur, ama o eski kokusunu belki bulamayız.”[2]

demiş, Ruhi Su’daki farklılığı sezmiştir.

Zaman içinde Veysel de, köyünden kopup -19. Yüzyılın usta âşıkları gibi- sazı elinde dolaşıp kent kültürünü köyüne taşırken şiirinde yeni ufuklara yelken açıp, yeni imajları, hassas kulakları ile algılayıp, gönül gözünün kevgirinde süzüp şiirine malzeme yaparak söyleyişini, ayrı bir yaratığın soluk alması biçimine sokup orijinalliği yakalamıştır.

Onda bağırtılı, laf kalabalığı içinde anlamı müziğe feda eden bir tavır sezilmez. Söyleyişinde net, arı-duru, yapmacıksız bir Anadolu Türkçesi hakimdir. Sözcükler, yerli yerine oturmuş ve özgündür.

Bütün şiirleri türkü formundan uzak, sazsız okunduğunda, koşma tadını gözler önüne sermektedir. Veysel’i Veysel yapan gizlerden biri de budur. O, çıktığı kaynağın, koşuktan-koşmaya, bin yıllık birikimini yansıtan bir ayna gibidir. Besteleyip, sazının eşliğinde ustaca okuduğu:

Güzelliğin on para etmez

Şu bendeki aşk olmasa

* *

Kuş olsan da kurtulmazdın elimden

Eğer görsem idi göz ile seni

**

Dağlar çiçek açar

Veysel dert açar

**

Yeter artık yumma gözün kör gibi

dizeleri gelecek kuşaklarda da insanların yüreğini derinden sarsacak özgün ve kalıcı söyleyişlerdir.

Âşık edebiyatında mahlas alma önemli bir gelenek olarak görülür.

Kimi âşıklar yaşam tarzlarına, bulundukları konuma, ruhsal durumlarına bağlı olarak kendilerine bir mahlas seçerler. Örneğin, Nevzat Topal kendisine Cansever mahlasını uygun görmüş, Metin Özer de Birfânî mahlasını seçmiştir. Mahlasını kendi seçen Âşık Sorsavuş,

“Asıl adım Ali Rıza Öztürk olup eserlerinme köyümün bir mahallesinin adı olan Sorsavuş ismini mahlas olarak kullanmaktayım”

demektedir. [3]

Âşık Ruhsatî’nin:

Mustafadır öz adım

Mahlasım Ruhsat Koydum

diyerek kendisine Ruhsatî mahlasını seçtiğini bir şiirinde ifade ettiği bilinmektedir.[4] Kimi âşıklara imam, pîr ya da mürşid verirken kimileri rüyalarında bade içerken alırlar.

Örneğin, Âşık Mâhir:

Gideceğim ben bu aşk’ı tarıkta

Âşıkım da ârifim de fârıkta

Bin iki yüz seksen iki tarihte

Mahir ismim aşikâre dediler

diyerek hem badeli bir âşık olduğunu, hem de mahlasının rüyasında pîrler tarafından Mahir olarak verildiğini işaret eder.

Asıl adı İbrahim olan Dertlî, asıl adı Osman olan Kâtibî, asıl adı Hüseyin olan Sümmanî, asıl adı Mehmet olan Seyranî, asıl adı Mustafa olan Ruhsatî, ve asıl adı Muharrem olan Semaî gibi âşıkların zamanla adları unutulmuş mahlasları ad olarak kullanılır olmuştur.

Hüseyin Çırakman, Ali Gürbüz gibi kimi âşıklar ise mahlas olarak ad ve soyadlarını kullanmışlardır.

Âşık Veysel ise sadece adını mahlas olarak kullanmayı yeğlemiş ve bütün şiirlerinde geleneğe bağlı olarak son dörtlükte Veysel mahlasını düzenli olarak kullanmıştır. Âşıklar, âşıklığa başlamayı, ya da yetişip usta âşık olmayı geleneksel bir unsur olarak gördükleri iki önemli yol olan usta yanında yetişme ya da rüyada bade içerek, badeli âşık olmaya bağlarlar.

Usta-çırak geleneği âşık edebiyatının yüzyıllar boyu yaşatılan geleneklerinin en önemlilerinden biridir. Bu gelenekte âşıklar genellikle bir usta âşığın önüne diz çöküp onun çırağı olarak yetenekleri ölçüsünde olgunluğa erişmenin güç yollarından geçerler.

Gelenek gereği icracılık ve âşığın şairlikteki başarısı için üstad da denilen usta bir âşığın yanında uzun süre ders alması benimsenmiştir. Her âşık ustası ile iftihar eder.

Tokatlı Nuri, ustası Emrah’ı:

Sevdiğin üstüne faikin kimdir

Benden özge vasfa lâyıkın kimdir

Sorarlarsa âşık sadıkın kimdir

Nuri vardır Emrah çıraklarından[5]

biçiminde yad ederken, Âşık Veli ustası Kemterî’yi:

Veli’m eydür Kemter gitti kimim var

Kemter’i aldırdım yeni gamım var

Ustam idi yapılacak damım var

Hiç bu iş gelmedi başıma felek[6]

biçiminde övgüyle dile getirir. Veysel’de bu durum söz konusu değildir dense de Veysel’in köylüsü Âşık Hıdır Dede’nin Veysel’in yetişmesinde emeğinden söz edilir. Gülağ Öz’le yaptığı bir konuşmasında Hıdır Dede için “Rahmetlinin bana çok emeği geçti”[7] diyerek doğrulamıştır. Buna rağmen usta-çırak geleneğini tam sürdürmeyen Veysel’in çırağı da yoktur. Fakat kendinden sonraki pek çok âşığa büyük etkisi vardır.

Âşık edebiyatında rüya; kişinin şiir söyleme yetisi kazanmasında, dini bilgilerle ledün ilmini öğrenmesinde, kişinin, âşıklık özellikleri kazanmasında önemli etkendir.

Rüya sonrası âşık olma, genel adı ile bade içme de âşık edebiyatının önemli geleneklerindendir. Kimi âşıklar gerçekten bade olayını yaşamış âşıklardandır. Kimilerinin de şiirlerinden badeli oldukları anlaşılmaktadır. Veysel badeli âşıklardan değildir. O, çalışıp didinerek belli bir düzeye ulaşmıştır. Her ne kadar kimi şiirlerindeki:

Veysel der bir yârin derdine düştüm

Aşkın dolusunu elinden içtim

Kendi kaçtı hayaline ulaştım

Sarıldım da Çamlıbel’e yaslandım

gibi

Gezme yarim keklik gibi kayada

Sakın tellerini yoldurma yâda

Veysel’in aşkına asla bir bade

Doldur ver içeyim içtiğin tastan

Ve:

Elinden bir dolu içtim

Türlü türlü derde düştüm

şeklinde söyleyişleri bade içme (buta alma) geleneğiyle çağrışım yaratsa da, Veysel’de rüya olgusu yoktur. Bunu kendisi de ifade etmiş, Erdal Öz’le yaptığı bir konuşmasında çalışarak kazandığını söylemiştir.[8] Adnan Binyazar’ın “Veysel de dolu içmiş, Hak âşığı ozanlar kuşağına katılmıştır” vurgulaması aşırı bir abartma sayılmalıdır. Üstelik Feryadî’nin bade içme olayını:

Kabını yumaya bulamaz karı

Hint’ten Hindistan’dan bahseder yâri

biçiminde ağır bir dille yerdiği de bilinmektedir.

Âşık edebiyatının önemli geleneklerinden biri de âşık karşılaşmalarıdır. Ne yazık ki Veysel’i çok iyi atışma yapan bir âşık olarak görememekteyiz. Elbette bunda fiziki yapısına bağlı bazı hususların önemli etkisi olmuştur.

Şüphesiz Veysel’e hiç atışma yapmamıştır denilemez. Örneğin, Âşık Çakır’la 1936’da Yozgat’ın Çayıralan ilçesinde atışma yaptığı ve 1942’de de Kastamonu Halkevi’nde Behçet Kemal Çağlar yönetiminde Kastamonulu İhsan Ozanoğlu ile ve Adanalı Deli Hızır’la atışma yaptığı yazılı kaynaklarda yer almaktadır.[9] Ayrıca, Kul Ahmet’le yaptığı:

Veysel:

Uyanan milletin ismi cihanda

Bu günde mi yarında mı dünde mi

Bu ilmin ışığı hangi insanda

Akılda mı fikirde mi fende mi

Kul Ahmet:

Uyanan milletin şanı cihanda

Bu günde var yarın da var dünde var

Yeryüzünde olan bütün insanda

Akıl da var fikir de var fen de var

biçiminde başlayan atışması geleneği yansıtmakla birlikte o, hiçbir zaman Semaî, Selmanî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Reyhanî gibi atışmanın önemli âşıkları arasına girememiştir. Yalnız Veysel’de:

Çarık:

Aman kardeş çok üşüdüm

Sen köşede ben dışarda

Senin ile kardeş idim

Sen köşede ben dışarda

Mes:

Elin yüzün çamur bu ne

Git ahırda kızınsana

Laf istemem uzun çene

Ben köşede sen dışarda

biçiminde başlayan çarık-mes atışması geleneksel atışma kurallarına uymasa da toplumsal karşıtlıklara duyarlığını sergileyen bir çeşit atışma uyarlaması olarak görülür. Bu şiire dayanarak bir başka şiirinde de kendi konumunu:

Oğlum kızım hep çarıklı

Mes giymemiş soyum benim

diyerek dile getirmiştir.

Onun şiirleri arasında geleneğe bağlı olarak ustalık işareti sayılan, b,p,m dudak ve v,f diş dudak seslerini kullanmadan şiir söyleme tekniği olarak bilinen ve edebi bir terim olarak leb-değmez de denilen dudak-değmez yoktur.

Böyle bir teknik yoktur ama, onda, her âşıkta görülmeyen bir doğallık, bir özgünlük vardır.

Veysel herhangi bir muamma da çözmüş değildir. Eski deyimle askı indirmemiştir. Dedim-dedi tarzına hiç heves etmeyen Veysel, herhangi bir âşığın bir şiirine de nazire söylememiştir. Ümmi olması nedeniyle bir şiiri tanzir etmesi de beklenmemelidir. Bir âşığın geleneğe bağlı unsurların tümünü yerine getirmesi de zaten beklenemez.

Âşık edebiyatının önemli gelenekleri arasında sayılan tarih düşürme, âşık edebiyatında da divan edebiyatının etkisi ile uygulanmaya başlanmış ve zaman içinde gelenek haline dönüşmüştür. Âşıklar, kıtlık, yangın, sel felaketi, salgın hastalık, önemli savaşlar vb. toplumu yakından ilgilendiren sosyal yaşamla ilgili olaylarla, kendi doğum tarihlerinin şiirlerinde tarihi birer belge gibi kalmasını istemiş ve dörtlükler arasında tarih belirtmişlerdir.

Kimi âşıklar EBCED hesabı denilen ve her harfin bir sayıyı işaret ettiği yöntemle divan tarzında tarih düşürürken, kimileri hicri, kimileri rumi kimileri de miladi takvime göre tarih düşürmüşlerdir. Veysel, yaşadığı çağ itibariyle ve ümmi oluşu nedeniyle miladi takvime göre iki şiirinde önemli tarihleri vurgulamak istemiş ve tarih düşürme yöntemine baş vurmuştur. Bunlardan biri:

Üç yüz onda gelmiş idim cihana

Dünyada bakmadan ben kana kana

Kader böyle imiş çiçek bahana

Levh-i kalem kara yazmış yazımı

biçimindeki doğum tarihini belirttiği dörtlük, diğeri de:

Dokuz kırk altıda uğradım gördüm

Veysel der içimden ağladım durdum

Bu ulu Tanrı’dan isteyin yardım

Gayret kuşağını kuşan Erzincan

dediği Erzincan depreminin tarihinin belirtildiği şiirdir.

Övgü ve yergi âşık edebiyatının özünü oluşturur. Övgülerinde, aşkla ilgili olarak en çok âşık-mâşuk ve rakip üçlüsü ortak olarak ele alınmıştır. Ancak, âşık bir divan şairi kadar mazmunları ön planda tutmadan yalın bir eda ile aşk konusuna yer vermiştir. Veysel, bir şiirinde:

Derdim gizli kapağını kaldırma

Yayılır âleme ziyan görünür

Her kişi dayanmaz cevr ü cefaya

Âşıktan mâşuka isyan görünür

derken, bir başka şiirinde de:

Güzel yüzün görülmezdi

Bu aşk bende dirilmezdi

Güle kıymet verilmezdi

Âşık ve mâşuk olmasa

deyip âşık ve mâşuk kavramını ustaca dizelerine aktarmıştır.

Mâşuk yani sevgili gerek divan, gerekse âşık şiirinde özenle, ortak kullanılan unsurlardandır. Âşık daima bir özlem ve ıstırap içinde zamanı ah-vah ile geçiren kişidir. Sevgiliden hep ilgi beklemesine rağmen, her zaman sitem görür. Gözünün yaşı hiç gitmez. Tabipler derdine çare bulamaz. Onun derdinin tek dermanı sevgilidir. Sevgili ise vefasızdır.

Âşık için sevgili güzellerin şahı, gönlünün sultanıdır. Âşık ise sevgilinin kulu kölesidir. Gerek âşıkların, gerekse divan şairlerinin dilinde güzeller vefasızdır. Her ikisinde de yalvarılması gerekir. Veysel için de sevgili gönlünün sultanıdır. O da sevdiğine:

Bir gül için feryadı zâr

Bülbül eder her dem seher

Aç sinemi gel gör ne var

Arttı derdim yüze doğru

biçiminde seslenir.

Veysel’in sevi konusunda kendisinden önce gelen halk ozanları ile aynı anlayışta olduğu görülür. Sevi onun için ucu bucağı görünmeyen bir denizdir.

Aşk denilen bu deryaya

Çıkamazsın girme gönül

diyerek, bu denizin hem derinliğini, hem de sınırsızlığını dile getirmiştir.

Âşık gerek övgü, gerekse yergide sınır tanımaz. Veysel ise övgü ve yergilerinde daha ölçülü olmuş, hep insancıl, az ılımlı tavır takınmıştır. Yeri gelmiş sevdiğine duygularını:

Söyletme garip Veysel’i

Candan sevdiğin güzeli

Gâhi uslu gâhi deli

Tenha bulsan sarılman mı

biçiminde Karacaoğlan edasında dile getirmiş, yeri gelmiş;

Güzelliğin on para etmez

Bu bendeki aşk olmasa

Eğlenecek yer bulaman

Gönüldeki köşk olmasa

diyerek yüreğindeki sevdasını olgun bir âşık edası ile sergilemiş, yeri geldiğinde de:

Tarsus’ta parasını çalan hırsıza, tarlasını basan sele, Kıbrıs papazına yaptığı yergilerinde, ölçüyü elden bırakmamıştır.

Örneğin:

Parça parça olsun paramı çalan

Kimi gerçek dedi kimisi yalan

Dünyada görmedim böyle bir talan

Kapı kitli cüzdan cepte para yok

ve

Şeyh Said de yüzün tuttu isyana

Milleti hor baktırdı vatana

Fakir fukarayı boyadı kana

Öyle şeyhler çoktur külhanımızda

biçiminde ölçülü yergilerinde “Topraktan öğrenip kitapsız bilendir halk” özdeyişinde vurgulanan bilgelikle çıkar karşımıza. Yeri geldiğinde de:

Kıldan köprü yaptırmışsın

Gelsin kullar geçsin deyi

Hele biz şöyle duralım

Yiğit isen geç a Tanrı

diyen Kaygusuz’un taşlaması kadar olmasa da:

Birinin aklı yok deli divane

Bir kısmı muhtaçtır acı soğana

Bir kısmını zengin etmiş yan yana

Şimdi kendi saklanıyor sır gibi

ve

Türlü türlü dillerin var

Ne acaip hallerin var

Çok karanlık yolların var

Sırat köprün nerde senin

Kilisede despot keşiş

As’allahım oğlu demiş

Meryem Ana neyin imiş

Bu işin var bir de senin

diyecek kadar haksızlığa ve adaletsizliğe Tanrı bile olsa söyleyeceğinden geri durmaz.

“Veysel’in elinden tutulmasa, devlet desteği olmasa Veysel, Veysel olmazdı” diyenlere karşı yine ılımlı tavrını bozmadan, imalı bir şiirle:

Deli gönül değme çayda bulanmaz

Coşarsa dalgası kendinden olur

Dertsiz âşık diyar diyar dolanmaz

Gezdirir kavgası kendinden olur

Gönüle delidir demiştik baştan

Üşümez boran ıslanmaz yaştan

Boğulmaz denizden yanmış ateşten

Ateşi kor közü kendinden olur

Gönül bir deryadır dalgası dinmez

Her güzele meyil verip dost denmez

Taşıma su ile değirmen dönmez

Dökülür çarka su kendinden olur

Yüce dağlar ova gibi düzlenmez

Veysel muhannetten kerem gözlenmez

Tilki gölgesinde aslan gizlenmez

Yiğidin gölgesi kendinden olur

biçiminde yanıt verir.

O, ulus olmanın bilincine varmış bir ortamın sanatçısı tavrından hiç uzaklaşmamıştır. Hassastır:

Veysel bu sevdadan vaz geç dediler

Olup bitenleri yaz geç dediler

Sevdiğin kapıdan az geç dediler

Acı sözü sevdiğimden işittim

diyecek kadar da duygusaldır.

Veysel yergilerinde ne Pir Sultan, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi sert, ne Karacaoğlan ve Emrah gibi yumuşak edalıdır. O, ikisinin arasında sertliği doğa sevgisi ve insan sevgisiyle özümletip eleştirilerini bilgece yapmıştır.

Veysel, kavga adamı olmamakla beraber, yeri geldiğinde 13. yüzyılda Timur’un Anadolu’yu istilasında yaptıklarını görünce, bir gönül adamı olan Yunus Emre’nin; Timur ve adamları için:

Yediği insan eti

İçtiği kan olısar

dediği gibi:

Beni hor görme kardeşim

Sen altınsan ben tunç muyum

Aynı vardan var olmuşuz

Sen gümüşsen ben saç mıyım

diyecek güçle sazına yaslanıp direnmesini bilen, gönül adamlığının yanı sıra yürek adamıdır.

Toplumun her kesiminde insanların Veysel’i sevip, ona sahip çıkması gerçekte onun ezilmiş Anadolu insanının ortak duygularını herkesin anlayabileceği bir dille, estetik bir potada yoğurup sunmasında yatmaktadır. Gerektiğinde Veysel, coşkun bir sel gibi akar, fakat etrafını yıkmaz.

El birlikle çalışalım vatana

Çok okul fabrika kuralım kardaş

dizeleriyle başlayan şiirinde de görüldüğü gibi onun toplum ve toplumsallık anlayışı ülke kalkınması için yapılması gereken çalışmalardır. Veysel, ülkenin kalkınması için bilgiye gereksinim olduğunu, bu amaçla eğitime önem verilmesini vurgulamış, köy enstitüleriyle halk evlerini savunmuştur.

“Cahiller dikensiz çalı sayılır”

Aldanma cahilin kuru lafına

Kültürsüz insanın kökü yalandır

İlimsiz insanın şöhreti zahir

Cahilden iyilik beklenmez ahir

gibi deyişleri toplumun ilim ve fenne yönelmesi gerektiğinin ve kalkınmanın ancak bu yolla olabileceğinin işaretidir. Gözleri görmeyen, sazının ve sözünün gücü ile ayakta durabilen bir sanatçı olarak Veysel’den daha fazlası beklenmemelidir.

Âşık şiirinde de divan şiirinde olduğu gibi bülbüle benzemek, güle dönmek ortak unsurlardandır. Ne var ki, divan şairi gibi sanat yapma kaygısı hiçbir zaman ön planda tutulmamıştır. Bir deyişinde:

Nerde gençlikteki geçen çağlarım

Sustu bülbül gazel döker bağlarım

Her gün hatırlarım her gün ağlarım

Veysel ağlamanın zamanı geldi

biçiminde gül, bülbül motifine yer verirken, bir başka deyişinde:

Ey beni bu derde giriftar eden

Eski muhabbeti kaldırdın neden

Gönül ister kavuşmayı ölmeden

Gül olmasa bülbül ah ü zar etmez

diyerek sanki divan şiirinden esinlendiğini sezdirir. Oysa bu divandan etkilenme değil, Veysel’in gönül gözünün dışa vurumudur. O, gözü görmediği halde, doğanın, kırların ve çiçeklerin temiz havasını ince bir lirizmle dile ve tele dökmüştür. Veysel’in ilginçliği imgelerinin zenginliğinden gelmektedir.

Doğa ve evren Veysel için çok önemlidir.

Doğa bir bakıma onun için Tanrı’nın insanlara ve bütün canlılara verdiği en büyük armağandır. O, ormanların varlığını korunması gereğini vurgulamış, doğayı hep övmüştür.

Mart ayında sarı çiğdem açılır

Nisan gelir çayır çimen biçilir

Mayıs sonu yaylalara göçülür

Güzellere eda verir o çağlar

deyişi onun doğa güzellemelerindendir.

Veysel’e asıl ününü Anadolu insanını yakından ilgilendiren konular vermiştir.

Tarlam sana üçyüz fidan aşlasam

Tarla coşar fidan coşar el coşar

Gücüm yetse hemen işe başlasam

Kazma coşar kürek coşar bel coşar

dörtlüğüyle başlayan şiiri insan emeğinin toprakla bütünleşmesinin önemine dikkat çeken ifadelerdir. Anadolu insanını en çok saran, en güzel şiiri ise meşhur Toprak şiiridir. Veysel, derdini sazına döktüğü gibi yorgunluğunu, kırgınlığını, kahrını da toprağa döker.

Dağlar çiçek açar

Veysel dert açar

derken gönlündeki sırları tarlasında yeşeren otlara, ekinlere, bahçesinde filizlenen ağaçlara açmaktadır. Veysel’in şiirinde toprak sadık yardır. Onu bağrına basacak bir sığınaktır. Veysel’in toprağı toprak olarak sevmesi yanında vatan olarak sevmesi ve ona bağlanması da önemlidir.

Aslıma karışıp toprak olunca

Çiçek olur mezarımı süslerim

deyişi insanın topraktan yaratıldığı efsanesini vurgulamaktadır. Toprak şiirindeki “Kazma ile dövme” sözleri emek-üretim ilişkisini ustaca ortaya koymaktadır. Bu bilinçle söylenmiş bir şiirdir.

Âşık edebiyatında ustalığın belgesi öncelikle ele aldığı konuları en iyi biçimde işleyebilmesidir. Yoksa unutulup gider. Veysel’i unutulmaz kılan ele aldığı konuları özenle işleyişidir.

Çoğu kimse gurbet konusunu dizelerine aktarmıştır ama Veysel’in:

Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan

Bekletme yolları gel diye yazmış

Sivralan köyünden bizim diyardan

Dağlar mor menevşe gül diye yazmış

deyişindeki doğallık ve rahatlığı herkes yakalayamamıştır.

Âşıklar, divan şairleri gibi mazmunları sık sık kullanmışlar, Erzurumlu Emrah, Âşık Ömer, Gevherî gibi kimileri ise o denli ustaca mazmunlara yer vermişler ki sanki usta bir divan şairi görünümüne bürünmüşlerdir. Bunlardan Gevheri’yi divan şairi sayanlar bile vardır.

Her iki disiplinde de göz siyahtır, sevgili daha çok kömür gözlü, mahur bakışlı, ahu gözlüdür. Gözler her ikisinde de çeşmeye ve yıldızlara benzetilir. Gözyaşları nedeniyle göz çeşme gibidir. Âşığın gözyaşları arttıkça sele, ırmağa benzer. Her iki disiplinde de boy-selvi (dal), yüz-ay (güneş), saç-kement (sırma), diş-inci, kirpik-ok, kaş-hilâl (yay) gibi olup mazmunlar ortak olarak kullanılmıştır. Bu mazmunların kimilerinin ustaca kullanıldığı Veysel’de de görülmektedir.

Örneğin:

Dudu diller inci dişler

Ahu gözler o bakışlar

Kesme kâkül sırma saçlar

Zülüfünde teller gördüm

biçimindeki dörtlük bunlardan sadece biridir.

Âşık şiirinde ve divan şiirinde büyük ölçüde konu birliği vardır. Her ikisinde de en çok tasavvuf ve aşk konuları işlenmiştir.

Gerek âşık gerekse divan şiirinde ortak olarak yer alan nasihat konusu âşık şiirinde daha fazla işlenmiştir.

Âşık çevresindeki kişilere göre daha bilge bir kişiliğe sahip olması nedeniyle nasihat ağırlıklı şiirlere daha çok yer vermiştir.

Veysel bir şiirinde:

Ya bir sanatkâr ol ya bir memur ol

Düşün her tarafı ehli salih ol

Eline geçeni harcama bol bol

Beyhude sarf olan altın tunç olur

ve bir şiirinde:

Olmak istiyorsan dünyada mesut

Hak’a halka yarayacak bir iş tut

Çalıştır oğlunu kızını okut

İnsan olmak için okumak gerek

diyerek hem nasihat etmiş, hem de bilgece yol göstermiştir.

Her iki tarzın temsilcileri de şiirlerini büyük ölçüde dini ve tasavvufi kültürün etkisi altında yazmışlar, şiirlerinde din ulularına ve tarihi kişilere büyük yer vermişlerdir. Veysel’e göre güzelliklerin hepsi Tanrı güzelliğidir. Âşık Veysel de Allah’ı ve bazı tarihi kişileri şöyle anmış:

Hayyam’a görünmüş kadehte meyde

Neyzen’e görünmüş kamışta neyde

Veysel’e görünmüş mevcut her şeyde

Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar

ve bu deyişte

“Mansur enel Hak söyledi

Haktır sözü Hak söyledi”

dediği için derisi yüzülerek öldürülen Nesimî’ye atıf yaparak, Tanrı’nın her zerrede var olduğunu dile getirip tasavvuf felsefesini tümüyle benimsediğini vurgulamıştır.

Bir şiirindeki:

Herkese gizlidir bu sırrı hikmet

Her nesnede vardır bir türlü ibret

Veysel’i söyletir bir büyük kuvvet

Söyleyen ne söyleten ne sözler ne

dizeleri de tasavvuf felsefesini yansıtan unsurlar taşımaktadır.

Tasavvuf, sevgiye ve iç arınmasına bağlıdır.

Ortadan kalkardı günah musibet

Âşikâr olurdu hak ile hakikat

Herkes için açık olurdu cennet

İşte hile, sözde yalan olmasa

diyerek, tasavvufa bağlananların hile ve yalandan uzak durmalarını istemiştir.

Veysel’in tasavvuf felsefesi dahilinde söylediği en iyi şiirlerden biri de Uzun ince bir yoldayım şiiridir. Veysel, Alevi-Bektaşi geleneği içinde yetişmiş olmasına rağmen 40 yaşına kadar olan şiirlerinde Alevi-Bektaşi felsefesi de tasavvuf da yukarıdaki dörtlüklerdeki yürekli davranış da sezilmez. Ancak 40 yaşından sonra tasavvuf konularından söz eder. Bunun ana nedeni bana göre yanlış anlaşılmak, kendisine değer veren ve elinden tutan kişilerin konumları, yaptığı saz öğretmenliğini kaybetme korkusu, toplumdaki siyasi görüş ayrılığı içindeki durum sayılabilir.

İleri yaşta tasavvuf felsefesini yaşamına sindiren Veysel:

Dalgın dalgın seyredeyim alemi

Renkler ne çiçekler ne koku ne

Bir arama yaptı kendi kafamı

Görünen ne gösteren ne gören ne

ve

Veysel’i söyleten sen oldun mutlak

Gezer daldan dala yorulur ahmak

Sen ağaç olmuşsun biz yeşil yaprak

Meyvede çekirdek sen varsın orda

diyerek sanki sohbet eder.

O, işlevi itibariyle hem mutasavvıf hem de lirik bir âşıktır.

Metin Turan’ın bir yazısında belirttiği gibi:

“Âşık Veysel’i radikal bir ozan olarak göremeyiz. Daha dingin, söyleneni kırla kent arasındaki geçişe oturtmuş bir ozan olarak görebiliriz Veysel’i. İçlidir, kimi zorlama övgü şiirlerinin, özellikle şahıslara yazılmış olanlar dışında, onda müthiş bir şiirsellik, çağımızın ozanlarını bile kıskandıracak duyarlık vardır”.[10]

Çok eski bir tarihe kadar uzanan ve çok geniş bir coğrafi alan içinde varlığını sürdürüp gelişen kültürümüzün daima bir bütünlük gösterdiği görülmektedir.

Bu bütünlük içinde her biri birer edebi disiplin olan halk şiiri, divan şiiri ve günümüz şiiri doğal olarak birbirinden etkilenmiştir.

Âşıklar divan şiirine özenerek aruz ölçüsüyle de şiirler yazmışlar, şiirlerinde evliya ve enbiya menkıbelerine yer vermişler, nazireler söylemeye başlamışlar, zorunlu olarak mahlas kullanmışlardır. Âşık şiiri de kendinde olan birçok malzemeyi hem divan şiirine hem de günümüz şiirine aktarmıştır.

Bunların yanı sıra etkileşim yolu ile usta âşıkların söylemlerine yakın şiir söyleyen ve önceki usta bir âşığı anımsatan deyişlere sıkça rastlanmıştır.

Bu etkiden doğal olarak Veysel’in de nasiplendiği görülür. Âşık Kerem, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Erzurumlu Emrah ve Ruhsatî Âşık Veysel üzerine etki eden aşıkların başında gelmektedir.

Örneğin:

“Seversen Mevlâyı ağlatma bizi” (Pir Sultan)

Mevlâyı seversen ağlatma beni (Veysel)

**

“Bilmem hayal midir yoksa düş gibi” (Pir Sultan)

Bilmem hayal mıydı yoksa düş müydü (Veysel)

**

“Yel estikçe aşka gelir sallanır

Mart ayında yeşillenir ağaçlar” (Pir Sultan)

Yel estikçe dalgalanır dalları

Mart ayında yeşillenir ağaçlar (Veysel)

**

“Taramış zülfünü dökmüş bir yana” (Karacaoğlan)

Taramış zülfünü dökmüş gerdana (Veysel)

**

“Ilgıt ılgıt esen seher yelleri” (Karacaoğlan)

Ilgıt ılgıt esen seher yelleri (Veysel)

**

“Kan ile yoğrulmuş temelim binam” (Karacaoğlan)

Gam ile yoğrulmuş temelim binam (Veysel)

**

“Ayrı düştüm vatanımdan ilimden” (Erzurumlu Emrah)

Ayrı düştüm vatanımdan ilimden (Veysel)

**

“Başım ayık değil kederden yastan” (Ruhsatî)

Başım hali değil kederden gamdan (Veysel)

**

Gam ile yoğrulmuş şu benim binam (Âşık Kerem)

Gam ile yoğrulmuş temelim binam (Veysel)

**

Yüz bin öğüt versen biri kâr etmez (Âşık Kerem)

Yüz bin öğüt versen biri kâr etmez (Veysel)

bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür. Çünkü gözleri görmeyen ve ümmi bir âşık olan Veysel’de bu benzemeler aslında dinleyerek kulağına, kafasına ve yüreğine nakış nakış işlenen usta âşıkların şiirlerinden bazı parçaların dışa vurumudur.

Yoksa Veysel, bilerek Emrah’ın ya da Ruhsatî’nin bir dizesini alıp da şiirinde kullanmaya kalkmamıştır. Veysel, etki altında kaldığı kadar da kendinden sonraki âşıkları etkilemiştir. Örneğin, Veysel’in;

Nice güzellere bağlandım kaldım

Ne bir vefa gördüm ne faydalandım

biçimindeki söyleyişinin Gemerekli Âşık Işık’ta:

“Nice kullarına ortakçı oldum

Ne bir vefa gördüm ne faydalandım”

biçiminde görünüşü; Veysel’in:

Gören âşıkları yakar ateşe

biçimindeki dizesinin;

“Gören âşıkları yakar ateşe”

biçiminde Hüseyin Çırakman’da aynen gürünüşü bu etkinin işaretlerindendir.

Veysel, bağlı bulunduğu ve özenle sürdürdüğü âşık edebiyatı geleneği içinde, karanlık evreninden ışıklı bir dünya görüşü çıkarabilmeyi başarmış ender kişilerdendir.

O, eski biçimiyle yeni özü bulmuş ve kalıcı deyişler söyleyebilmiştir.

Küçük yaşta gözlerini kaybeden, hiçbir öğrenim görmeyen Veysel, bütün bilgilerini etrafındaki Kemterî, Veli gibi her biri yörenin usta âşıkları olan saz ustalarının şiirlerini dinleyerek çevresinden edinmiştir. Bu halk geleneğine bağlı gerçek kültürüdür. Veysel, kimilerinin dediği gibi âşıklar zincirinin son halkası değil, uzayıp giden âşıklar zincirinin en önemli halkalarından biridir. O, yaşamında kaldığı parlaklık ölçüsünde hep dile getirdiği zöhre yıldızı gibi parlak kalacaktır.


 

[1] Muzaffer Uyguner: Âşık Veysel. Ankara 1990: 20-21 (Erdal Öz’ün, 19 Ocak 1963 günkü radyo programından alınan bölüm)

[2] Ruhi Su: "Âşık Veysel" Yelken, Nisan 194 (1973): 14.

[3] Ozan Naçari: Anadolu Kültürü ve Ozanlarımız. Ankara 1995: 34.

[4] Mehmet Yardımcı: Halk Şiiri - Âşık Şiiri -Tekke Şiiri, Ankara 2002: 171.

[5] Zeki Oral: Tokatlı Nuri. İst.anbul.

[6] Mehmet Yardımcı; Hayrettin İvgin: Zileli Âşık Ceyhunî Hayatı Sanatı Şiirleri ve Diğer Ceyhunî’ler. Ankara 1996: 52.

[7] Gülağ Öz: "Hıdır Dede ve Zakirlik Geleneği" Dost Dost Dergisi, 13: 40.

[8] Muzaffer Uyguner: Âşık Veysel. Ankara 1990: 19.

[9] Ali Rıza Önder: "Kastamonulu İhsan Ozanoğlu" TFA 16 (1976) 318: 7544.

[10] Metin Turan: Dost Dost dergisi, S.1 (1993): 29.