Bizim burada üzerinde
duracağımız çoğunluğu âşıklardan oluşan bir aile
olacaktır. Söz konusu ettiğimiz aile, elki
edebiyatımızda bu derece çok yönlü ve çok sayıda âşığı
ihtiva eden başka bir örneğini bulamayacağımız Âşık
Yüzbaşıoğlu’nun ailesidir.
Yüzbaşıoğlu, Sivas’ın Şarkışla ilçesinin
Saraç köyündendir. Saraç köyü, Emlek yöresindedir. Emlek
yöresi yetiştirdiği âşıklarla ün yapmış bir yöremizdir.
Sözgelişi;
Kemter, Veli, Ali izzet Özkan
ve Âşık Veysel edebiyatımızda kendisine yer
bulabilmiş önemli simalar bu yörenin âşıklarıdır.
Tespitlerimize göre bu yörede yetişmiş 126 âşık vardır.
İşte, sözünü
ettiğimiz Yüzbaşıoğlu da ortaya koyduğu eserler ve
sağlığındaki icraatlarıyla âşıklık geleneği içinde
adından söz ettirecek birisidir. Bu yönüyle, gerek
köyünde gerekse ailesi fertleri arasında oldukça etkili
olmuş, böylelikle yeni simaların ortaya çıkmasını
sağlamıştır. Kendisinin haricinde ailesinde beş âşık
daha vardır. Bunları Yüzbaşıoğlu’na yakınlık
derecelerine göre şöyle sıralayabiliriz:
Yeter Ana:
Eşi
Gülhanım Yıldırım:
Kızı
Nurettin Yıldırım (Kara/Kara Nurettin)
: Oğlu
Servet Yıldırım (Emanetî):
Oğlu
Hülya Yıldırım (Şahinî)
: Gelini
Yüzbaşıoğlu’nun dördü kız dokuz çocuğu vardır. Yukarıda
adlarını verdiğim üç çocuğu âşık, diğer çocuklarından
Erdal’ın ise âşıklığı yoktur, ancak sazıyla, babasına ve
Saraç köyü çevresinde yetişen âşıklara ait ustamalı
şiirle söylemektedir.
Şimdi tek
tek sözünü ettiğimiz bu âşıkları tanıyalım.
Mihmani/Yüzbaşıoğlu
Asıl adı
Hasan Yıldırım’dır. 1917’de Sivas’ın Şarkışla ilçesinin
Saraç köyünde doğmuştur. Mustafa ve Elif’in oğludur.
Sülalesi Yüzbaşıoğulları olarak bilinir. Sarıkayalı Âşık
Hüseyin Gürsoy’la akrabadır. Henüz üç yaşındayken babası
Mustafa, Birinci Dünya Savaşı’nda şehit olmuştur.
Düşmanla mücadele eden halk, aynı zamanda sefaletle de
mücadele ediyordu. Bu durum pek çok Anadolu ailesi gibi
onun ailesini de derinden etkilemiş, böylelikle daha
çocuk yaşlarında Hasan yokluk ve çile ile
karşılaşmıştır. Gençlik yıllarına kadar çobanlık,
azaplık ve rençperlikle uğraşmış, ilerleyen zaman
içerisinde kış aylarında Adana ve Mersin’e gidip
oralarda amelelikle geçimini sürdürmeye çalışmıştır.
1935 yılında köylüsü olan Yeter’i kaçırıp onunla
evlenmiştir. Bu evlilikten dokuz çocuğu olmuştur
(Gülhanım, Nurettin, Behiye, Gülnaz, Ülfettin, Servet,
Erdal, İmdal, Mihriban).
Okuma ve
yazması olan Hasan’ın şiire ve saza yönelmesinde köylüsü
Fato Ana’nın ve yukarıda ismini zikrettiğimiz Hüseyin
Gürsoy’un büyük rolü olmuştur. Âşık Hüseyin’den kısa
sürede şiir söylemeyi, saz çalmanın inceliklerini ve
Alevi adap ve erkânını öğrenmiştir. İl şiirlerini de eşi
yeter için söylemiştir. Belli bir merhale kaydedince
Hüyük köyünden Ali İzzet Özkan ve Âşık Hasan Tutal
(Devranî) ile birlikte belde belde dolaşmış, çok yerde
zakirlik ve dedelik yaparak cem törenlerine iştirak
etmiştir. Bunun yanı sıra çeşitli okullarda ve muhtelif
vesilelerle düzenlenen toplantılarda sazını ve
şiirlerini dinletme imkânı arayarak geçimini sağlama
yoluna gitmiştir. 1986 yılında vefat etmiştir.
Şiirlerinde
önceleri Yüzbaşıoğlu, daha sonra da Mihmanî
mahlasını kullanmıştır. İlk mahlasını Âşık Veysel,
ikincisini de Âşık Ali İzzet vermiştir. 1971 yılında bir
taş plak doldurmuş, birkaç sefer de Konya Âşıklar
Bayramı’na katılmıştır. Burada Âşık Şenlik ve Mevlânâ
ödüllerini aldı. Hemen her konuda deyişi olan Hasan’ın
şiir tekniği kuvvetli ve saz saçmada oldukça mahir idi.
Bundan dolayıdır ki, ailesinde örnek olarak
gösterebileceğimiz tarzda hemen her yaşta âşık
yetişmiştir.
Engine ha
engine ha
Güzelim
yüksekten uçma
Engine ha
engine ha
Kıymetin
bilmeze düşme
Dengine ha
dengine ha
Humarcıyla yoldaş olma
Sarhoşun
yanında kalma
Cahili
karşına alma
Olguna ha
olguna ha
Ben avcıyım
iz izlerim
Gizli
sırlarım gizlerim
Hasretinle
yol gözlerim
Son güne ha
son güne ha
Arda atma
kelamını
Arz
eylerim selâmını
Tak
boynuma fermanımı
Sen yine
ha sen yine ha
Yüzbaş’oğlu
aşka düşme
Aşkın
badesini içme
Kerem düştü
sen yanaşma
Yangına ha
yangına ha
Dedi
bana
Hayalime
geldi ilham perisi
Doldurdu
badeyi iç dedi bana
Türklü libas
giymiş cennet hurisi
Benim için
serden geç dedi bana
Kolumu
boynunu atmak istedim
Sütker
dudağından öpmek istedim
Elma
yanağından tutmak istedim
Hiç
sabrın yok mudur piç dedi bana
Dedim
kıskanırım seyre çıkarsan
Benim ile
gezip ele bakarsan
Dedi ben
böyleyim kahrım çekersen
Sen gönlüne
göre seç dedi bana
Kırmızı
gül olam dedim eline
İbrişim
olayım dedim beline
Yüzbaş’oğlu
kurban dedim yoluna
Öyleyse
kolların aç dedi bana[2]
Veysel
Baba’yı
Yolum düştü
Sivrialan köyüne
Ziyaret
etmiştim Veysel Baba’yı
Selâm verip
eğilmiştim eline
Yüzünden
öpmüştüm Veysel Baba’yı
Bir gece
evinde misafir etti
Saz çalıp
söyletti nabzımı tuttu
Bana
Yüzbaş’oğlu mahlasın taktı
Ben üstat
seçmiştim Veysel Baba’yı
Yolcu etti
beni Hüyük’e geldim
Aziyet’i
bostan sularken buldum
Popoç soğan
yedim tıstımbıl oldum
Sigaramda
tüttüm Veysel Baba’yı
Al’İzzet
ekinden gelmiş yorulmuş
Ağçulun
üstüne yatmış serilmiş
Pilav
yemiş ayran içmiş gerilmiş
Gölgesinde yattım Veysel Baba’yı
Devranî
duymuş ki oraya geldi
Sarıldı
boynuma gözleri doldu
Masa kurduk
turşu mezemiz oldu
Her kadehte
yuttum Veysel Baba’yı
Yedik
içtik akşam nefsimiz doydu
Geç vakit
olmuştu ışığmız aydı
Al’İzzet
adımı Mihmanî koydu
Günle
doğup battım Veysel Baba’yı
Emlek
yöresinde ozanlar çoktur
Agâhî
Kemter’i Veli’si köktür
Hüseyin
Gürsoy’un emsali yoktur
O kervana
kattım Veysel Baba’yı
Adım
Yüzbaş’oğlu, Mihmanî kaldı
Ortaköylü
Aziz şahidim oldu
Mekânım
Saraç’tır bir haber geldi
Adım adım
gittim Veysel Baba’yı
Yüzbaşoğlu
der ki yollara düştüm
Aziz
Üstün’ün de köyünden geçtim
Kaplan’dan
Topaç’tan Sarac’a aştım
Herkese
anlattım Veysel Baba’yı
İbret
al
Uyan Türk
milleti gafletten uyan
İlime
çalışan kuldan ibret al
Vatanın
uğruna fedai olan
Aya doğru
giden yoldan ibret al
Üç kişi
bir oldu bindi füzeye
Dünya
aracıyla çıktı geziye
Kaç mille
hız almış bakar yazıya
Semada
dolaşan elden ibret al
Yükseldi
göklere aya da vardı
Her yanın
dolaştı resmini aldı
Ayın
haberini aşağı saldı
Dünyaya
seslenen dilden ibret al
Marifet
sahibi yapan bu işi
Fenler
ilerledi ilimdir fişi
Daha
inanmıyor bu cahil kişi
Radyoyu
söyleten pilden ibret al
Dolaştı
katları indiler yere
Dünya
bilgisini aldılar ele
Televizyon
gördü getirdi dile
Onu
çalıştıran elden ibret al
Mihmani’yim
mânâ vardır sözünden
Türk
dünyaya dürbün kaçmaz gözünden
Yürüyelim
Atatürk’ün izinden
Arının
yaptığı baldan ibret al[3]
Saraç
Köyü
Sanayisin
kurmuş ırmak kıysında
Ustası
mimarı hüner Sarac’ın
Dağlar
sesleniyor motor sesinden
Öğretmen
Süleyman Önder Sarac’ın
Parçaladık Kızılırmak’ı şaşırdık
Koyun
edip peşimize düşürdük
Kanal ile
muhit muhit aşırdık
Susuz
çöller oldu pınar Sarac’ın
Tarlaya
döşenmiş beyaz borular
Pancarlar
ekilmiş sıra sıralar
Yeşil atlas
giymiş bağlar ovalar
Varlık
dolapları döner Sarac’ın
Kekliceğim kız gelini gelirler
Türkü
mani söyler çapa vururlar
Elli lira
yevmiyesin alırlar
Güzeller
pazarı fener Sarac’ın
Yolları
yapılmış köprü kurulmuş
Çalışan
köylüye kıymet verilmiş
Direkler
dikilmiş teller gerilmiş
Cennet
ışıkları yanar Sarac’ın
İşçisi
memuru tutmuş illeri
Marife
atılmış gençlik kolları
Allah
bile sever böyle kulları
Diller
destan etmiş onar Sarac’ın
Yeter
Yüzbaş’oğlu burada kalsın
Çalışsın da
köylüm emeğin alsın
İsterim ki
köyler biz gibi olsun
Gayret
kuşağı belde kemer Sarac’ın
Bütün
varlık Ademdedir
Ne ararsın
deli kardaş
Bütün varlık
Adem’dedir
Her mahluka
olmuş yoldaş
Bütün varlık
Adem’dedir
Türlü
türlü nakış işler
Emrindedir dağlar taşlar
Bin bir
türlü meyve aşlar
Bütün
varlık Adem’dedir
Kimi konar
kimi göçer
Kimi terzi
libas biçer
Kimi yerden
gökten uçar
Bütün varlık
Adem’dedir
Bak şu
ilme bak şu fene
Bir teli
getirir dile
Fark et
kardaş herşey sende
Bütün
varlık Adem’dedir
İnsan için
aylar günler
Dünyanın
varlığı onlar
Okur her
lisandan anlar
Bütün varlık
Adem’dedir
Aklın
fikrin ucundaki
Mümin
insan gücündeki
Dört
kitabın içindeki
Bütün
varlık ademdedir
Yüzbaş’oğlu
hallerine
Devam eyle
yollarına
Allah vermiş
kullarına
Bütün varlık
Adem’dedir
Güzelleme
Güzel bugün
tura çıkmış
Yürüyüşü naz
veriyor
Döşüne
inciler takmış
Kumral
saçlar poz veriyor
Eşi
yalınız kalmış
Kırağ
mıdır nerden gelmiş
Halk
peşine koyun olmuş
Sanki
çoban tuz veriyor
Bilmem kimin
mahyetinde
Güneş parlar
sıfatında
Aşkın atı
var altında
Dizgin elde
hız veriyor
Soyu
Leylâ soyu gibi
Boyu
çınar boyu gibi
İlkbaharın ayı gibi
Çimen
çiçek yaz veriyor
Ok kirpikler
değer diyor
Kılıç kaşlar
hayır diyor
Yüzbaş’oğlu
buyur diyor
Bütün varlık
Adem’dedir[4]
Eşi
yeter Ana’ya:
Kahırlandı Nazlı Yare
Yıllar sonra
yarım arayı açtı,
Dil bilmez
yar şaştım, pozuna senin.
Aramızdan
kara kedi mi geçti?
“Kiş”mi
dedim tavuk kazına senin.
Hata
sende sensin, çıbanın başı,
Hak
versin, çağır da er iki kişi,
Erkeği
olmazsa, neyler ki dişi?
Bel
bağlama, oğlun kızına senin.
Beni görmen,
gözün malda servette,
Onun için
ömrüm geçti gurbette,
Gülücük
görmedim azgın suratta,
Emeklerim
dursun gözüne senin.
Aşkımıza
gölge düştü, kastın ne?
Yemin
etmedik mi, Şeme üstüne?
İkrarın
kalmamış, kırklık dostuna,
Ayrılık
mı düştü özüne senin.
Patavatsız,
sivri dilli konuşun,
Ne söz
dinlen, ne de bir hal danışın,
Deli eder,
beni ele kanışın,
Bir de
dedi-kodu, sözüne senin.
Yüzbaş’oğlu Mihmani’yim
haneye,
Kader kul
eyledi, Yeter Ana’ya,
Dövsem
kovsam, yazık nere tüneye,
“Ya
Sabır” çekerim, nazına senin.
Yeter Ana
Hasan
Yıldırım (Yüzbaşıoğlu/Mihmanî)’ın eşidir. 1922’de Saraç
köyünde doğmuştur. Ali ve Fadime’nin kızıdır. Herhangi
bir tahsil görmemiştir. Ondört/onbeş yaşında iken aynı
köyde yaşayan Hasan Yıldırım’a kaçmış ve bu evlilikten
beşi erkek olmak üzere dokuz çocuğu (Gülhanım, Nurettin,
Behiye, Gülnaz, Ülfettin, Servet, Erdal, İmdal,
Mihriban) olmuştur. Bunlardan Servet (Emanetî) ve
Gülhanım da halk şairidir. Âşık programlarına katılmak
için eşi Yüzbaşıoğlu’nun devamlı evden ayrılması
yüzünden, çocuklarına onun yokluğunu belli etmemek için
tarla, harman, bahçe ve ev işlerini de o üstlenmiştir.
Hayatı yoksullukla geçmiştir. Halen doğduğu köy olan
Saraç’ta yaşamaktadır.
Saz
çalamayan ve genellikle çok duygulandığı zaman irticalen
şiir söyleyebilen Yeter Yıldırım, şiire başlamasında
eşinin âşık oluşunun büyük oranda rolü olmuştur. Evde
devamlı onun şiirlerini ve sazını dinlemiş ve zamanla
özünde olan şairlik yeteneği ortaya çıkmıştır.
Şiirlerindeki ifade yalındır ve herhangi bir teknik
kaygı görülmez. Bu bakımdan kimi şiirlerinde ölçü yoktur
ve ayaktan çıkmıştır. Bazı şiirlerinde de mahlas
kullanmamıştır.
Gel
sevdiğim
Gel sevdiğim
senle bir yol konuşak
Yüzüne
bakacak halin var m’ola
Kim suçluyla
gel hakime danışak
Huzur-ı
divanda yerin var m’ola
Erkek
küsmez derler ben sende gördüm
Sana ne
ettim ki kalbini kırdım
Dövdün
kovdun yine koynuna girdim
Cilve
edip saran kolun var m’ola
Günahım ne
ise yüzüme söyle
Hata sende
ise gel özür eyle
Boynu bükük
koydun yarini böyle
Bensiz
tutunacak dalın var m’ola
Yavan
ekmeğini azığa sardım
Dağ
başında ekin ektim çift sürdüm
Odun
şelek ettim sırtıma vurdum
Dikili
ağacın çalın var m’ola
Sen gittin
gurbete gönül eğledin
Beni köye
mahkum ettin bağladın
Ben bir afet
idim arzum dağladın
Yanmış
yüreğime yelin var m’ola
Yeter Ana
der ki sevdim de vardım
Baldırı
çıplaktın yuvanı kurdum
Birbirinden güzel yavrular verdim
Doğru
söze tatlı dilin var m’ola
Dört
aza’ya
Yaşa şaşkın
Nure yaşa
Ne dedin de
geçtin başa
Ağu kattın
pişmiş aşa
Şu sözümde
yalan var mı
Mustafa
Şimşek ninni ninni
Ne
sallanın lelli lelli
Heyet
içinde yerin belli
Konuşmaya
ağzın var mı
Nasıl
yaratmış sizi yaratan
Hüseyin
Kılıç çık aradan
Başımız
kurtulmaz belâdan
Şu sözümde
yalan var mı
Yüreğimde
yoktur yara
Sanki
bulunmaz mı çare
Dört elli
geçtiğimiz eder
Derenizde
köprü var mı
Ayağımda
yoktur papuç
Gözünüze
dursun popuç
Türkü değil
bu bir kakıç
Köyünüzde
cami var mı
Ali Tuna
salahana
Her yerde
gezer seysana
Yuh
çekiyor Yeter Ana
Mencilis’te söğen var mı
popuç:
ekmek
salahana:
avere gezen
seysana:başıboş
Yoksulluk
Anamdan
doğalı yüzüm gülmedi
Sanki bana
miras kaldı yoksulluk
Yalvardım
yakardım ırad olmadı
Kaçtıkça
peşimden geldi yoksulluk
Kendime
baktıkça ele yerindem
Gizledim
yokluğu zengin göründüm
Yavan
yedim yırtık giydim büründüm
Benim ile
kardaş oldu yoksulluk
Kim yardım
ettiyse başıma kaktı
Kimi
namusuma gözünü dikti
Kime dert
yandımsa dudağın büktü
Beni
muhannete saldı yoksulluk
Yeter Ana
der ki gün böyle geçti
Perişan
insanlar yaramı açtı
Doğurduğum evlat bırakıp kaçtı
Yarimi de
benden aldı yoksulluk
ırad olmak:
uzaklaşmak
Efendim
-Kocası Âşım
Yüzbaşıoğlu’nun ölümü üzerine-
Yeşil
ördek yüzer derin göllerde
Gahi
sahralarda gahi çöllerde
Sen de
söylenirdin tatlı dillerde
En sonunda
hasta oldun sevdiğim
Şu elleri
adım adım dolaştın
Nice
âşıklarla çıktın yarıştın
Ağalarla
beyler ile konuştun
En
sonunda dilin durdu sevdiğim
Yetim idin
neler geldi başına
Ömür verdin
toprağına taşına
İşte
Az(ı)rail geldi karşına
En sonunda
canı verdin sevdiğim
Canım
hoca geldi seni yumaya
Talkın
verip cenazeni kılmaya
Açıldı
kara toprak seni sarmaya
Ahir
vakit tamam oldu efendim
Nicesinin
felek kıyar canına
El komaz mı
toprağına malına
Canım kardaş
gelmez oldun yanına
Sana canım
feda dedim efendim
Yüzbaş’oğlu derler benim yârıma
Dayanamam
feryadına zarına
Kardaş
dertli âşık yaz mezarına
En
sonunda baykuş öttü efendim
Ey sevdiğim
ciğerimde yarasın
Kınının
içinde sazı çürüsün
Açılsın
kapılar göçü yürüsün
Yeter
boynu bükük kaldı efendim
Varolsun Türkiye’m Ata’m var benim
Amasya’ya
geldim gül ile reyhan
Sivas’ı
gördüm ki büyük bir meydan
Şarkışla’ya
geldim döşenmiş meydan
Varolsun
Türkiye’m Ata’m var benim
İhsanlı’nın yüksek dağı güllenir
Yeniçubuk’ta tirenlerim eğlenir
Gemerek’in ünü şanı söylenir
Varolsun
Türkiye’m Ata’m var benim
Saroğlan’ın
bulutları görünür
Pozantı’nın
bayrakları salınır
Bütün dünya
Türkiye’me yerinir
Varolsun
Türkiye’m Ata’m var benim
Âşık Yeter
Gemerek’in bacısı
Kayseri’nin yeraltıdır çarşısı
İçerimden
çıkmaz Ata acısı
Varolsun
Türkiye’m Ata’m var benim
Köyün
muhtarı Cemal’e
Sarac’ın bir
muhtarı var
Muhtar
demeye bize ar
Nefes
boruları pek dar
Döşünü
yelpik bürümüş
Duvarın
dibinde yatar
Tükrüğüne
balgam katar
Bu da
birgün mühür atar
Dizini
sızı bürümüş
Muhtar yola
gidemiyor
Görevini
bilemiyor
El yüzüne
diyemiyor
Gözünü cibik
bürümüş
Muhtarın
dişleri gedik
Sırtı
kambur omzu düşük
Kafa
geniş ağzı büyük
Burnunu
sümük bürümüş
Adı Cemal
lakabı “Gedik”
Siz buna oy
vermen dedik
Başımıza
belâ sardık
Ağzını kimek
bürümüş
Bari
heyeti iyi olsa
Topal
Nuri mührü alsa
Mustafa
ordan nenni çalsa
Onu da
tembellik bürümüş
Aza olmaz
Ali Tuna’dan
Hüseyin
Kılıç çıksın aradan
Başımız
kurtulmaz belâdan
Dilini
sövmelik bürümüş
Bakın ne der Yeter Ana
Ünü
yayılmış her yana
Sizi de
çök severim ama
Köyümü
sevmelik bürümüş
hedik:
haşlanmış
buğday
cibik:
göz
kapaklarındaki tortu
gedik:
eksik diş
kimek:
ağzı kenarındaki tükrük artığı
yelpik:
nefes
darlığı, astım
Eşi
Yüzbaşıoğlu’na
Gel Sevdiğim
Gel
sevdiğim, senle bir yol konuşsak,
Yüzüne
bakacak halin var m’ola?
Kim
suçluyor, bilmem kime danışak,
Seni haklı
gören kulun var m’ola?
Erkek
küsmez derler, ben sende gördüm,
Sana ne
ettim ki, kalbini kırdım,
Dövdün,
kovdun, yine koynuna girdim,
Cilve
edip saran kolun var m’ola?
Günahım ne
ise, yüzüme söyle,
Hata sende
ise, gel özür eyle,
Boynu bükük
koydun, yarini böyle,
Bensiz
tutunacak dalın mar m’ola?
Yavan
ekmeğini, azığa sardım,
Dağ
başında ekin ektim, çift sürdüm,
Odun
şelek ettim, sırtıma vurdum,
Dikili
ağacın, çalın var m’ola?
Sen gittin
gurbete, gönül eğledin,
Beni köye
mahkum ettin, bağladın,
Ben bir afet
idim, arzum dağladın,
Yanmış
yüreğime yelin var m’ola?
Yeter Ana
der ki, sevdim de vardım,
Baldırı
çıplaktın, yuvanı kurdum,
Birbirinden güzel yavrular verdim,
Doğru
söze, tatlı dilin var m’ola?
Gülhanım
Yıldırım
1942 yılında
Şarkışla’nın Saraç köyünde doğmuştur. Âşık Yüzbaşıoğlu
ile Âşık Yeter Ana’nın kızıdır. Dokuz çocuklu ailenin en
büyük çocuğudur. Bir yaşında iken beşikten düşüp sakat
kalmıştır. İlkokulu köyünde okumuş, ondokuz yaşında,
Yıldızeli’nin Kaleköyü’nden Hasan Demirbaş ile
evlenmiştir. Hasan Demirbaş, evli olup çocuğu olmadığı
için Gülhanım’ı kendisine ikinci eş olarak almıştır.
Gülhanım’ın bu evlilikten ikisi erkek biri kız üç çocuğu
olmuştur. Sonraki senelerde kocasıyla birlikte Ankara’ya
oradan da Almanya’ya taşınmışlar, Almanya’da bir müddet
çalıştıktan sonra, yurda kesin dönüş yapmışlardır.
Birkaç sene sonra kocası trafik kazası geçirmiş, kısa
bir müddet sonra da ölmüştür. Kocasının ölümü üzerine
evin bütün yükü Gülhanım’ın omuzlarına binmiş, buna
rağmen o çocuklarına rahat bir gelecek hazırlamak için
çok çaba sarf etmiş ve bunun da meyvelerini görmüştür.
Şiirlerinde
adını mahlas olarak kullanan Gülhanım’ın elimizde ki
şiir sayısı çok azdır. Elbetteki, onun şiirlerinin
sayısı aşağıda kaydettiğimiz iki şiirle sınırlı
değildir. Ancak Gülhanım söylediği şiirleri kaydetmediği
için daha pek çok şiir yok olmuştur.
Feleğin Sillesi
Gelin ağlar
gelin bakın halime
Feleğin
sillesi bana da vurdu
Kadınım ya
gücüm yetmez zalime
Kimi ezdi
geçti kimi de sürdü
Bir
yaşında iken düştüm beşikten
Sakat
kaldım hotum ile aşıktan
Gözü
yaşlı gelin çıktım eşikten
Kimi
bozdu geçti kimi de serdi
Bilmem ki
kaderin bana kastı ne
Kuma etti
beni kuma üstüne
Kul eyledi
yaren ile dostuna
Kimi kızdı
geçti kimi de kırdı
Gülhanım’ım
der ki dersimi aldım
Derdim
içe aktı saçımı yoldum
Genç
yaşımda yarim öldü dul kaldım
Kimi üzdü
geçti kimi de yerdi
hot
: kalça
Yüzbaşıoğlu’na mektup
Hasret
mektubunu sana yazıyom
Oku
satırlarım gör benim babam
Ağlamakla
gözlerimi süzüyom
Yavruların
eder zar benim babam
Ötüyor
baykuşlar ıssızdır obam
Yanıyor
yüreğim tutuştu sobam
Ne anne
ne kardeş haniya babam
Eğlenmek
gurbette zor benim babam
Kara toprak
seni de mi saracak
Dost ağlayıp
düşmanlarım gülecek
Sefil
yavruların öksüz kalacak
Saçtın
yüreğime kor benim babam
Bükülmüş
kametin dizlerin hani
Eline su
veren kızların hani
Kıyamet
gömleği bezlerin hani
Emir
Allah’tandır sar benim babam
Gülhanım’ın
attın Yıldızeli’ne
Bülbül figan
eder gonca gülüne
Atam ben
ölüyom senin yerine
Kimler
cenazeni yur benim babam[5]
Nurettin
Yıldırım
1946 yılında
Saraç köyünde doğmuştur. Her ikisi de âşık olan Hasan ve
Yeter'in oğludur. Köyünde ilkokulu bitirdikten sonra
rençperlik yapmıştır. 1966-1968 yıllarında Hatay ve
Diyarbakır’da jandarma eri olarak askerlik hizmetini
yerine getirmiştir. Askerlik sonra Ankara’da kendisine
iş bulmuş, uzun müddet Köy İşleri Bakanlığında Özel
kalem müdürlüğünde çalışmış, bu arada bir sendikanın
başkanlığını yapmıştır. 1983’te evlenmiş ve bu
evlilikten üçü erkek dört çocuğu olmuştur. Nurettin,
halen doğduğu köyde yaşamaktadır.
Nurettin
şiire yazmaya/söylemeye askerde iken başlamıştır. Bunda
gurbet ve hasretin büyük oranda rolü olmuştur. Herhangi
bir âşıklar karşılaşması yapmamıştır, ancak irticalen
şiir söyleyebilmektedir. Şiirlerinde mahlas olarak
Kara, Kara Nureddin ve nadiren de adını veya
soyadını kullanmıştır.
Bile
bile
Cehaletin
ağlarına takıldık
Çırpınıp
dururuz biz bile bile
Avcı geldi
oltasını uzattı
Kurtulabilirsen yüz bile bile
Hayatta
gülmedik sözün doğrusu
Yardımlaşmak insanlığın çağrısı
Bataklıkta sivri sinek sürüsü
Dinledik
sesini saz bile bile
Hangi taşa
vursam garip başımı
Boşuna
harcadım bütün yaşımı
Yavan
ekmeğimi yağsız aşımı
Zehir ettin
bana tuz bile bile
Eşin
dostun Kara diyorlar sana
Neler
oldu bitti dünden bu yana
Gönül
kuşu derler böyle tufana
Hayat
mangalında köz bile bile[6]
Baba
nasihati
Bilinmez
gelecek neler getirir
Bugünden
hazırlan yarına oğul
Ecel gelir
birgün alır götürür
Güvenme
dünyanın varına oğul
Sadık
insanlara eyle ülfeti
Şikâyet
sebebi yapma külfeti
Doğru
yola sarfet bütün serveti
Dikkat et
ebedi kârına oğul
Saptırma
yolunu, varlık olunca
Sakın isyan
etme darlık olunca
Haram yeme
kazan kendi halince
Yaklaşma
yadların narına oğul
Açlığını
sakın ya da bildirme
Elinle
dilinle kötüyü önle
Düşkünleri yokla, derdini dinle
Kulak ver
mazlumun zarına oğul
Kara Nureddin’den
öğüdünü al
Şu fani
dünyaya etme itibar
Bu sözü
unutma ölene kadar
Bu sözüm
gitmesin zoruna oğul[7]
Perişanım
Bir gün
değil hafta değil ay değil
Geçmiyor
günlerim var perişanım
Neden
hayırsıza ben verdim meyil
Yağdırdı
saçıma kar, perişanım
Bilemedim
kimden oldu bu yara
Kırılan
gönüle olamaz çare
Verin
mektubumu hayırsız yare
Çektiğim
elinden zar, perişanım
Kara Nureddin’im
yare son sözü
Âmâ olsun
yarin o çakır gözü
Dilerim
Mevlâ’dan gülmesin yüzü
Bu dert
içerimde kor, perişanım[8]
Beddua
Gel vefasız
dinle sözüm
Ah ile zar
ediyorum
Duy arşa
çıkıyor ünüm
Ah ile zar
ediyorum
Niye
büktün boynum benim
Vicdanın
yok imiş senin
Kurtlar
kuşlar yesin tenin
Ah ile
zar ediyorum
Tenin her an
yara olsun
Yarana da
hicran dolsun
Sağın solun
yadlar alsın
Ah ile zar
ediyorum
Gece
gündüz eyle figan
Sızından
geçmesin zaman
Olmasın
dizinde derman
Ah ile
zar ediyorum
Birgün sesim
duyar Allah
Hemi vallah
hemi billah
Gözlerim
görür inşallah
Ah ile zar
ediyorum
Oğlun
kızın uğramasın
Azan
yaramı sarmasın
Dostların
halin sormasın
Ah ile
zar ediyorum
Kara’yı
yaktın sineden
Beter olasın
ölmeden
Dert çekesin
hep çileden
Ah ile zar
ediyorum[9]
Emaneti
Asıl adı
Servet Yıldırım’dır. 1955 yılında Saraç köyünde
doğmuştur. Yüzbaşıoğlu’nun oğludur. İlkokulu bitirdikten
sonra, köyünde çobanlık yapmış, tarla bağ işleriyle
meşgul olmuştur. Ortaköy’de ortaokula ve Ankara’ya
giderek burada tahsilini tamamlamıştır. 1976’da askere
gitmiş, terhis olduktan sonra 1978’de kadın
âşıklarımızdan Hülya Şahin (Şahinî) ile evlenmiştir.
1979’da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde işe girmesi
üzerine Ankara’ya taşınmışlardır. Halen aynı kuruluşta
çalışmaktadır. Bu arada okul dışından lise bitirme
imtihanlarına girerek başarılı olmuştur. Serhat ve
Sevilay adlarında iki çocuğu vardır.
Babası ve
annesi de âşık olan Servet’in âşıklığa yönelmesinde
sazlı-sözlü ortamın büyük oranda rolü olmuştur. Bunun
yanında, gençliğinde yöre şairlerinden Âşık Veysel’i,
Ali İzzet Özkan’ı, Devranî’yi tanımış, onlardan
etkilenmiştir. Şiirlerinde önceleri babasının verdiği
“Ezginî” mahlasını kullanmıştır. Ancak sonraki seneler
babasını rüyasında görmüş ve babası kendisinden emanet
olarak kalan âşıklığı devam ettirmesini istemiş ve
“Emanetî” mahlasını vermiştir. Bu rüyadan sonra artık
şiirlerinde Emanetî mahlasını kullanmaya başlamıştır.
Şiirlerinde genellikle sosyal konuları işlemiştir. Halk
Ozanları Kültür Vakfının kurucu üyesi olan ve saz
çalabilen Emanetî, tertip edilen birçok programda
şiirlerini ve sazını dinletme imkânı bulmuştur.
Sendeki huy bende olsa
Kimse bana
selâm vermez
Sendeki huy
bende olsa
Tabip bile
yaram sarmaz
Sendeki huy
bende olsa
Toplumun
içine çıkmam
Kimsenin
yüzüne bakmam
Zehir
zıkkım olur lokmam
Sendeki
huy bende olsa
Başımı alır
giderim
Ya da
intihar ederim
Kendimi
kurban adarım
Sendeki huy
bende olsa
Kimi der
hayasız arsız
Kimi der
mayasız ursuz
Kimi der
şerefsiz hırsız
Sendeki
huy bende olsa
Kimse
inanmaz sözüme
Kurşun
atarlar izime
Gören
tükürür yüzüme
Sendeki huy
bende olsa
Ozan
Emaneti der ki
Öyle kötü
huyun var ki
İçimden
çıkmaz bir korku
Sendeki
huy bende olsa[10]
Güle
güle
Zorla
sevmedim ben seni
Gidiyorsan
güle güle
El sallayıp
üzme beni
Gidiyorsan
güle güle
Hani
verdiğin söz hani
Unuttun
mu geçen günü
Kimler
kandırdı ki seni
Gidiyorsan güle güle
Saçı uzun
aklı kısa
Beni böyle
koydun yasa
Gerçekten
sevmedin ise
Gidiyorsan
güle güle
Eğik
değil diktir başım
Elâ
gözlüm hilâl kaşım
İyi kötü
bulur eşim
Gidiyorsan güle güle
Bakmam
yüzündeki yaşa
Çalsan başın
taştan taşa
Emaneti
yorma boşa
Gidiyorsan
güle güle[11]
Anlayın dinleyin Veysel’i
Veysel
Hakk’a erdi cahil anlamaz
Boşuna
arayıp sorman Veysel’i
Tellal oldu
ama kimse dinlemez
Kulağınla
duysan görmen Veysel’i
Onu
görmek yetmez Kâmil olmazsan
Sazında
sözünde mânâ bulmazsan
Gözleri
kör diye kale almazsan
Olur
olmaz şeye yorman Veysel’i
“Sadık
yarim” diye toprağı seçmiş
Kazma ile
ekmiş orakla biçmiş
Bahçe bağda
aşlak sarmış dip açmış
Sakın köylü
diye yermen Veysel’i
“Nice
güzellere bağlanmış kal”mış
Arı gibi
çiçek dermiş bal salmış
Uzun ince
yolda gaflete dalmış
Düz iken
yokuşa sürmen Veysel’i
İçindeki
aşkı yare yazdırmış
Hislerini
beyit beyit dizdirmiş
Küçük Veysel, Ahmet köy kent gezdirmiş
Bırakın
açılsın dürmen Veysel’i
Pir Sultan
Abdal’ın izin sürmüş
Yunus’ta
Tapduk’ta kendini görmüş
Âgâhî,
Kemter’in sırrına varmış
Onlardan
aşağı görmen Veysel’i
Onu
Yüzbaş’oğlu Mihmanî’den sor
Ali İzzet
ile Devranî’den sor
Aziz Üstün’den
sor Aziyet’ten sor
Bunlar yol
dostuydu kırman Veysel’i
Onu
Hüseyin’e Kul Sabri’ye sor
İstersen
İzzet’e Hasgül’e de sor
Emlek
Yöresini bilenlere sor
Dağa taşa
sorun durman Veysel’i
Adım adım
gezmiş vatanı yurdu
Kardeş
kılmış Sünnî Alevî Kürd’ü
Birlik
dirlik için çırpındı durdu
Sevgiye mal
edin harman Veysel’i
Bayrağı
toprağı genel hak görmüş
Atasına
minnet duymuş iz sürmüş
Bölücü
bağnazı taşlamış yermiş
Derde
deva edin derman Veysel’i
Emaneti
der ki iyi tanırım
Filozof
tabiri yetmez sanırım
Çağın
ozanıydı benim onurum
Ümmi cihan
gelse vermen Veysel’i[12]
Sabır
taşı
Gel güzelim
senle kozu bölüşek
Ben bulanan
suyun başı değilim
Ya ayrılak
ya da geri birleşek
Ben kimsenin
kuyruk peşi değilim
Bir zaman
âşıktın sevmez mi oldun
Bunca
yıldan sonra hoyrat mı buldun
Üşüdün mü
benden sarardın soldun
Ben sam
yeli zemher kışı değilim
Doğruyu
söyledim eğriye çektin
Azdırdın
yüzünü bağrımı söktün
Yanıma
gelmedin geriden baktın
Ben düşmanım
sanki eşi değilim
Soyuma
söz ettin haddini aştın
Öyle
nazik yerden yaramı deştin
Büyüklendin gurur peşine düştün
Ben
cahile uyar kişi değilim
Emaneti
der ki gel etme bana
Artık gına
geldi bu tatlı cana