KÜLTÜR OLGUSU
OLARAK
OYUNUN
DOĞASI VE ANLAMI
Johan Huizinga
Oyun kültürden
daha eskidir. Nitekim, kültür kavramını ne kadar daraltsak da,
bu kavram her halükârda bir insan toplumunun varlığını kabul
etmektedir; ve hayvanlar kendilerine oyun oynamalarını
öğretmesi için insanın gelmesini beklememişlerdir. Kuşkusuz,
şunu hiç çekinmeden ifade edebiliriz: İnsan uygarlığı genel
oyun kavramına hiçbir temel özellik katmamıştır. Hayvanlar
tamamen insanlar gibi oyun oynamaktadırlar. Oyunun bütün temel
çizgileri hayvan oyunlarında çoktan gerçekleştirilmiş
durumdadır. Bütün bu çizgileri gözlemek için, yavru köpeklerin
neşeli oynaşmalarını dikkatlice izlemek yeterlidir. Bunlar,
bir tür ayini andıran tavır ve jestlerle birbirlerini oyuna
davet etmektedirler. Yavru köpek oyun oynadığı arkadaşının
kulağını ısırmayı yasaklayan kurala uymaktadır. Sanki korkunç
öfkeliymişler gibi davranırlar, ama bütün bunların içinde,
özellikle, aşırı ölçüde bir zevk almakta ve eğlenmekte
oldukları açıktır. Ancak, coşku içindeki yavru köpeklerin bu
tür oyunları, gene de, hayvan eğlencesinin en ilkel
biçimlerinden biridir. Bu oyunların çok daha üstün nitelikli
ve sonsuz derecede daha gelişmiş olanları vardır: Hakiki
müsabakalar ve seyirciler için canlandırılan güzel sahneler.
Burada çok
önemli bir noktayı hemen belirtmek uygun olacaktır. Oyun en
basit biçimlerinde bile ve hayvan hayatının içinde, tamamen
fizyolojik bir olgudan veya fizyolojik olarak belirlenen
psişik bir tepkiden daha fazla bir şeydir. Bizatihi oyun
olarak, tamamen biyolojik veya en azından tamamen fiziksel bir
faaliyetin sınırlarını aşmaktadır. Oyun anlam bakımından
zengin bir işlevdir. Oyunda, yaşamın doğrudan gereksinimlerini
aşan ve eyleme anlam katan bağımsız bir unsur “oynamaktadır”.
Her oyun bir anlam taşır. Eğer, oyuna bir öz yükleyen bu faal
ilkeye zihin dersek aşırıya kaçmış oluruz; eğer ona içgüdü
dersek hiçbir şey söylememiş oluruz. Hangi açıdan ele alınırsa
alınsın, oyunun bu “kasıtlı” karakteri, bizatihi özünün içinde
yer alan maddi olmayan bir unsurun varlığını açık etmektedir.
Psikoloji ve
fizyoloji, oyunu hayvanlarda, çocuklarda ve yetişkin
insanlarda gözlemek, tasvir, etmek ve açıklamak için çaba sarf
etmektedirler. Bu bilim dalları oyunun doğasını ve anlamını
saptamaya ve onun hayat düzlemindeki yerini belirlemeye
uğraşmaktadırlar. Bu yerin önemi, oyunun yerine getirdiği
işlevin gerekli veya hiç değilse yararlı karakteri, her
bilimsel araştırma ve inceleme tarafından, genel olarak ve
çelişkisiz bir şekilde, hareket noktası kabul edilmiştir.
Oyunun bu biyolojik işlevini tanımlamaya yönelik çok sayıdaki
girişim birbirlerinden oldukça farklıdır. Kimileri oyunun
kökeninin ve temelinin, yaşam sevinci fazlalığından
kurtulmanın bir biçimi olarak tanımlanabileceğine inanmıştır.
Başka teorilere göre ise, canlı varlık oyun oynadığında,
doğuştan gelen bir taklit yeteneğinin hükmü altındadır; veya
bir gevşeme ihtiyacını tatmin etmektedir; veya hayatın ondan
talep edeceği ciddi faaliyetlere hazırlık antrenmanı
yapmaktadır; ya da oyun, insanın benliğine sahip çıkmasını
sağlamaktadır. Daha başka varsayımlar da, oyunun kökenini hem
egemenlik kurma arzusu, hem de yarışma ihtiyacı içinde, bir
şey yapabilmeye veya bir şeyi belirleyebilmeye yönelik olan
kendiliğinden yatkınlıkta aramaktadırlar. Nihayet diğer bazı
teoriler, oyunu zararlı eğilimlerden masum bir şekilde
kurtulma yolu olarak kabul etmektedirler; yani bunlara göre
oyun ya fazlasıyla tek yanlı olarak hareket etmeye yönelten
bir eğilimin zorunlu telafisidir, ya da gerçek hayatta
gerçekleştirilmesi olanaksız arzuların bir kurmaca
aracılığıyla yatıştırılması ve böylece kişisel benlik
duygusunun korunmasının sağlanmasıdır (1).
Bütün bu
açıklamalar ortak bir hareket noktasından yola çıkmaktadırlar:
Oyunun oyun olmayan başka bir şey karşısında ortaya çıktığı ve
bazı biyolojik beklentilere cevap verdiği varsayımı. Bu
açıklamalar oyunun nedenini ve amacını araştırmaktadırlar. Bu
soruna verilen cevaplar birbirlerini hiçbir şekilde dışlamaz.
Belirtilen bütün açıklamaları, can sıkıcı bir kavram
kargaşasına düşmeksizin, birbiri ardına kabul etmek mümkündür.
Buradan, bütün bu açıklamaların kısmi olduğu sonucu
çıkmaktadır. Eğer aralarından biri gerçekten eksiksiz olsaydı
ötekileri dışlar veya onları içerir ve üst bir birim içinde
özümlerdi. Bu açıklama girişimlerinin çoğu; oyunun bizatihi
kendi olarak doğası ve oyuncular için taşıdığı anlam üzerinde
ancak ikincil olarak durmaktadır. Bunlar oyuna, öncelikle
estetiğin derinlerine demir atmış olma niteliğine hiç dikkat
etmeden, hemen deneysel bilimin ölçü aletleriyle
yaklaşmaktadırlar. Gerçekten de, oyunun asıl özü tasvir bile
edilmemiştir. Getirilen her açıklamanın karşısında, şu soru
geçerliğini korumaktadır: Tamam öyle olsun, ama sonuçta oyunun
zevkli yanı nedir? Bebek neden zevkten bağırır? Oyuncunun
neden hırstan gözü döner, neden binlerce kişi kalabalık futbol
maçında çılgınlığa varan bir heyecan yaşar? Oyunun yoğunluğu
hiçbir biyolojik çözümleme tarafından açıklanabilmiş değildir.
Ve zaten oyunun özü, tamamen onun kökeninde yer alan yanı, tam
da bu yoğunlukta, bu aşırı tahrik etme gücünde bulunmaktadır.
Eğer mantıksal açıdan bakılırsa, doğanın kendi yarattıklarına
şu gereksiz enerjileri sarf etmeye, gerilimden sonra
gevşemeye, hayatın gereklerine hazırlanmaya ve
gerçekleştirilmesi en güç olan arzuları telafi etmeye yarayan
işlevleri, basit uygulamalar ve mekanik tepkiler halinde
verebileceği düşünülebilir. Bunun tamamen tersine doğa bize
oyunu, heyecan sevinç ve “matraklıkla” (grap) birlikte
vermiştir.
Bu sonuncu
unsur, yani oyunun “zevkli yanı” (aardigheid) tüm
çözümlemeleri veya mantıksal yorumlamaları reddeder.
Aardigheid kelimesi bu açıdan çok anlamlıdır. Bu kelimenin
aard (doğa, karakter) olan kökü, fikrin daha derin bir
açıklamaya indirgenemeyeceğini göstermektedir: Bu
indirgenemezlik özelliği, İngilizlerin gündelik dillerine
henüz girmiş olan fun kelimesinde olduğu kadar, bizim modern
dil duygumuz için bu denli çarpıcı bir şekilde hiçbir yerde
ifade edilmemiştir. Bizim Hollanda dilindeki grap ve
aardigheid kelimelerinin meydana getirdiği bütüne, Almancanın
hem Spass’ı, hem de Witt’i denk düşmekteyse de bu, farklı
gelişmelerin sonucudur. Fransızcada bu kavramın bir karşılığı
bulunmaması ilginçtir. Oysa bu unsur tam da oyunun özünü
tanımlayan şeydir. Oyunda, hayatın herkes tarafından hemen
tanınabilen ve kesinlikle temel bir kategorisiyle karşı
karşıyayızdır. Oyunu, kelimenin modern anlamında bütünsellik
olarak adlandırabiliriz; ve oyunu bütünselliği içinde kavramak
ve değerlendirmek zorundayız.
Oyun herkes tarafından gözlenebilir bir olgu olarak, aynı anda
hem hayvanlar âlemini, hem de insanlar âlemini kapsamaktadır.
Bunun sonucu olarak, hiçbir rasyonel ilişki üzerinde
temellendirilemez; çünkü akla dayandırılması onu insanlar
âlemiyle sınırlandıracaktır. Oyunun varlığı hiçbir uygarlık
basamağınâ, evreni kavrayışın hiçbir biçimine bağlı değildir.
Her düşünen varlık, dili oyunu tanımlayacak genel terime sahip
olmasa bile, bu oyun ve oynama gerçeğini bizatihi bağımsız bir
şey olarak tasarlayabilir. Oyunun varlığı inkâr edilemez
niteliktedir. Hemen hemen bütün soyut bizatihilikleri -adalet,
güzellik, hakikat, zihin, tanrı- inkâr etmek mümkündür.
Ciddiyet de inkâr edilebilir, ama oyun asla.
Ama oyunu kabul
etmek, istense de istenmese de zihni kabul etmek demektir.
Çünkü özü ne olursa olsun, oyun maddi bir şey değildir. Daha
hayvanlar âleminde bile fiziksel hayatın sınırlarını
aşmaktadır. Sadece güç etkileri tarafından yönetilen bir
dünyaya ilişkin determinist anlayışın bakış açısından, oyun,
kelimenin tam anlamıyla superabundans’tır, yani gereksizdir.
Yalnızca, mutlak determinizmi devre dışı bırakan zihin gücü
oyunun mevcudiyetini mümkün, kavranabilir ve anlaşılabilir
kılmaktadır. Oyunun varlığı, bizim evren içindeki konumumuzun
mantık-üstü karakterini sürekli ve en yüksek anlamıyla ortaya
koymaktadır. Hayvanlar oyun oynayabilirler: Demek ki sadece
mekanik şeyler olmanın çok ötesindedirler. Biz de oynuyoruz ve
oynadığımızın bilincindeyiz: Demek ki biz de sadece akıllı
varlıklar olmanın ötesindeyiz; çünkü oyun irrasyoneldir.
Oyunun işlevini
hayvan hayatında veya çocuk hayatında değil de, kültürün
içinde ele alarak; biyoloji ve psikolojinin oyun kavramını
terk ettikleri yerden işe başlamaktayız. Oyunu kültürün
içinde, bizzat kültürden önce var olan, kültüre eşlik eden ve
bu kültürü başlangıcından içinde yaşadığımız döneme kadar
damgalayan, verili bir bizatihilik olarak buluruz. Oyunun
mevcudiyetiyle her yerde, “gündelik hayattan farklılaşan
belirlenmiş bir eylem niteliği olarak karşılaşırız. Bilimsel
çözümleme yoluyla bu niteliğin nereye kadar niceliksel
faktörler haline indirgenebileceği sorusunu bir yana
bırakabiliriz. Özellikle söz konusu olan şey, oyun adını
verdiğimiz hayat biçimine özgü olarak bulunan haliyle bu
niteliktir. Faaliyet biçimi olarak, anlam yüklü biçim olarak
ve toplumsal işlev olarak oyun; işte inceleme konusu budur.
Artık oyunu genel olarak belirleyen doğal eğilimleri daha
fazla araştırmamıza gerek yoktur, ama oyunu toplumsal yapı
olarak, çok sayıdaki somut biçimleri içinde ele alabiliriz.
Oyunu bizatihi oyuncunun tarzına uygun olarak, asıl anlamı
içinde anlamaya çalışabiliriz. Eğer oyunun belirgin imgelerin
kullanımına, gerçeğin belli bir temsiline dayandığını fark
edersek, bu durumda ilk çabamız bu imgelerin veya bizatihi bu
temsilin değerinin anlaşılması yönünde olacaktır. Bunların
bizzat oyun üzerindeki etkilerini gözleriz ve bunu yaparken
de, oyunu kültürel hayatın faktörü olarak kavramaya çalışırız.
İnsan
toplumunun büyük ilkel faaliyetleri zaten oyunla iç içedirler.
İnsanın iletişim kurabilmek, öğrenebilmek ve emredebilmek
amacıyla kendisi için yarattığı şu ilk ve yüce araç olan dili
bir düşünelim. İnsan dili sayesinde nesneleri ayırmakta,
tanımlamakta, fark etmekte; tek kelimeyle, adlandırmaktadır;
başka bir ifadeyle, şeyleri zihin alanına kadar
yükseltmektedir. Dilin yaratıcısı olan zihin, oyun oynayarak,
maddeyle düşünülen şey arasında sürekli olarak gidip
gelmektedir. Soyutun her ifadesinde bir simge vardır ve her
simge de bir kelime oyunu içermektedir. Böylece insanlık, doğa
evreninin yanındaki hayal edilmiş ikinci evren olan varoluş
ifadesini hep yeniden yaratmaktadır. Mitosları da ele
alabiliriz; bunlar da gerçeğin dönüştürülmesi veya “hayal
edilmesidirler”, ama buradaki süreç gündelik dilden daha
karmaşıktır. İlkel insan mitosun yardımıyla dünyevi olguları
açıklamaya çalışmakta ve insani şeylerin temelini tanrısalda
aramaktadır. Mitosun gerçek görüntüsü verdiği değişken
fantezilerin her birinde, ciddiyet ile şakacılığın
sınırlarında yer alan yaratıcı bir zihin vardır. Son olarak
ibadet konusunu ele alalım. İlkel topluluk, kendine dünyanın
esenliğini güvenceye alma olanağı sağlayan kutsal ayinlerini,
adaklarını, bağışlarını ve törenlerini, kelimenin gerçek
anlamıyla, basit oyunlar biçiminde gerçekleştirmektedir.
Efsane ile
ibadetin kaynaklarından kültür hayatının büyük faaliyetleri
doğmaktadır: düzen ve hukuk, ticaret ve endüstri, sanat ve
zanaat, şiir, bilgelik ve bilim. Demek ki bunlar köklerinin
bir kısmını oyunsal eylem alanından almaktadırlar.
Bu incelemenin
amacı, kültürü sub specie ludi olarak ele alma fikrinin,
tumturaklı sözlere meraklı bir hatibin basit bir
karşılaştırmasıyla sınırlı olmadığını göstermektir. Bu fikir
kesinlikle yeni değildir. Daha XVII. yüzyılın başında genel
kabul görmüştü. Laik tiyatro o sıralarda ortaya çıkmıştır.
Shakespeare ve Calderon’dan Racine’e uzanan bir dizi başarılı
yazarıyla dram, o yüzyılın edebiyatına hükmetmiştir. Sırasıyla
her şair dünyayı, herkesin kendi rolünü oynadığı bir sahneye
benzetmiştir. Kültürel hayatın “oyunsal” karakteri böylece
çekincesiz kabul edilmişe benzemektedir. Ancak, hayatın bir
gösteriye benzetilmesine yönelik bu karşılaştırmaya daha
yakından bakılacak olursa, Platoncu temellerde kavranan bu
düşüncenin adeta tamamen etik alanında yer aldığı görülür. Bu,
dünyevi şeylerin beyhudeliğine, faniliğine ilişkin eski
temanın çeşitlemesinden başka bir şey değildi. Oyun ile
kültürün gerçekten iç içe girmiş oldukları burada ne kabul
edilmiş, ne de ifade edilmişti.
Şimdi önemli
olan, oyunun kültürün düpedüz bir temeli ve bir faktörü
olduğunu belirleyebilmektir.
Oyun fikri,
düşünce tarzımızda ciddiyet fikrinin karşıtıdır. İlk bakışta,
bu antitez, bizatihi oyun kavramı kadar ortadan kaldırılamaz
gözükmektedir. Bu oyun-ciddiyet antitezi, daha yakından ele
alınınca, bize ne sonuca ulaştırıcı, ne de sağlam gelmektedir.
Şunu söyleyebiliriz: Oyun, ciddi-olmayan’dır. Fakat bu yargı
oyunun pozitif karakterlerine ilişkin hiçbir şey söylemediği
gibi, çok da istikrarsızdır. Yukarıdaki önermeyi, oyun ciddi
değildir biçiminde değiştirdiğimiz anda, antitez bize hemen
ihanet eder, çünkü oyun çok ciddi bir şey de olabilir.
Üstelik, hayatta karşılaştığımız birçok temel kategori
ciddi-olmayan içinde yer almakla birlikte, bu nedenden ötürü
oyunla eşdeğer değildir. Gülme bazı bakımlardan ciddiyetin
karşıtıdır, ama oyunla hiçbir şekilde doğrudan bağlantısı
yoktur. Çocuklar, “futbol” veya satranç oyuncuları,
akıllarından asla gülme isteği geçmeden, derin bir ciddiyet
içinde oynamaktadırlar. Nitekim, tamamen fizyolojik olan gülme
işlevinin sadece insana özgü olmasına karşılık, yaratıcı oyun
işlevinin insan ile hayvanda ortak olarak bulunması ilginçtir.
Aristoteles’in animal ridens (2) kavramı, insan-hayvan
zıtlığını homo sapiens’ten daha açık bir şekilde
nitelemektedir.
Gülme için
geçerli olan, komik için de geçerlidir. Komik de
ciddi-olmayan’ın içinde yer almaktadır; gülmeyle belli bir
ilişkisi vardır ve gülmeye neden olur, ama oyunla olan
bağlantısı ikincil düzeydedir. Oyun bizatihi kendi olarak ne
oyuncular, ne de seyirciler için komiktir. Yavru hayvanlar
veya küçük çocuklar bazen oyun oynarken komik olurlar; ama
birbirinin, peşindeki bir çift yetişkin köpek artık komik
değildir veya pek komik değildir. Eğer farsa ve komediye komik
diyorsak, bu bizatihi oyun eyleminden değil, bu gösteride
içerilmiş bulunan düşünceden ötürüdür. Palyaçonun komik ve
gülünç mimikleri ancak geniş anlamda oyun olarak kabul
edilebilir.
Komik,
aptallıkla sıkı bir ilişki içindedir. Buna karşılık, oyun
aptalca bir şey değildir ve bilgelik-aptallık zıtlığının
dışında yer almaktadır. Ancak, aptallık kavramı ruh halleri
arasındaki büyük farkı ifade etmek için kullanılmış olmalıdır.
Ortaçağın sonlarındaki kullanıma göre, delilik ile anlama
yeteneği (idrak) kavram çifti, bizim oyun ile ciddiyet
arasında yaptığımız ayrımı da kapsamaktaydı.
Oyun, gülme, şaka, matraklık, komik ve aptallığın mensup
oldukları, birbirleriyle belirsizce ortak olan kavramların
meydana getirdikleri bu grubun terimleri, içerdikleri
anlayışın indirgenemez karakterinden dolayı birbirlerine
akrabadırlar -bu karakterin oyunda da bulunduğunu kabul etmek
zorundayız-. Bunların ratio’su (3), bizim manevi varlığımızın
özellikle derin bir tabakasında yer almaktadır.
Oyun biçimi ile
ona akrabaymış gibi görülen diğer hayat biçimleri arasındaki
ayırım noktasını ortaya koymaya kalkıştıkça, oyun biçimi de
aşırı bağımsızlığını o ölçüde göstermektedir. Ve oyunun büyük
kategorik zıtlıklar alanından bu dışlanmasını daha da ileri
götürebiliriz. Oyun bilgelik ile aptallık arasındaki
bağlantısızlığın dışında yer aldığı kadar; doğru ile yanlış
arasındaki zıtlıktan da uzaktır. Aynı şekilde, iyi ile kötü
arasındaki zıtlığın da uzağındadır. Bizatihi oyun bir zihin
faaliyeti meydana getirse de, ahlâki işlev taşımaz, yani ne
erdem ne de günah içerir.
Oyunu ne
doğruya, ne de iyiye doğrudan bağlayabilmek mümkün olduğundan
estetik alanın içinde rastlantısal olarak mı yer aldığı
konusunda tereddüt ederiz. Güzellik bizatihi oyuna içkin bir
nitelik değildir; ancak oyun bütün güzellik unsurlarıyla
birleşmeye yönelik bir eğilim göstermektedir. Coşku ve
zerafet, daha başlangıçtan itibaren, oyunun en ilkel
biçimlerine bağlanmaktadırlar. Hareket halindeki insan
vücudunun güzelliği, en yüksek ifadesini oyunda bulmaktadır.
Oyun, en gelişmiş biçimleri içinde insana bahşedilmiş estetik
algılama yeteneğinin en soylu unsurlarını meydana getiren ritm
ve armoni ile doludur. Oyun ile güzellik arasında çok sayıda
ve sağlam bağlar vardır.
Bütün bunlardan
ortaya çıkan şey şudur ki, oyun olgusunda, biyoloji tarafından
olduğu kadar mantık veya estetik tarafından da belirlenmeye
pek izin vermeyen, canlı varlığın bir işleviyle karşı
karşıyayız. Oyun kavramı, manevi ve toplumsal hayatın yapısını
ifade edebildiğimiz diğer bütün düşünce biçimlerinden
farklılığını dikkat çekici bir şekilde korumaktadır. Şimdilik
kendimizi oyunun temel karakterini belirlemekle
sınırlamalıyız.
Konumuz oyunun
kültürle ilişkisi olduğundan, var olan bütün oyun biçimlerini
ele almamız gerekmemektedir. İlke olarak, kendimizi toplumsal
nitelikli oyunlarla sınırlandırabiliriz. Bunları oyunun üst
biçimleri olarak adlandırmak mümkündür. Bunlar daha serpilmiş
ve daha eklemleşmiş görüntüleriyle, daha çeşitli ve daha
görünür hale gelmiş çizgileriyle, bebeklerin veya yavru
hayvanların en ilkel oyunlarından daha kolay tasvir
edilebilirler; oysa ki, ilkel oyunun özünün belirlenmesinde,
çözümleyemeyeceğimizi kabul ettiğimiz bu “oyunsal” olgunun
indirgenemezliği neredeyse birdenbire karşımıza çıkar. Bu
yüzden yarışmalardan ve şampiyonalardan, danstan ve müzikten,
maskeli balolardan ve turnuvalardan söz etme durumundayız.
Sıraladığımız karakterlerden bazıları genel olarak oyuna
atıfta bulunmakta, diğerleri ise özel olarak toplumsal oyuna
uygulanmaktadır.
Her oyun, her
şeyden önce gönüllü bir eylem’dir. Emirlere bağlı oyun, oyun
değildir. Olsa olsa, bir oyunun zorunlu temsili olabilir. Oyun
sadece bu özgürlük karakteriyle bile doğal evrim sürecini
aşmaktadır. Bu sürece eklenmekte, oraya bir süs gibi
takılmaktadır. Kendiliğinden anlaşılacağı üzere, özgürlük
burada belirleyicilik sorununa hiç temas edilmeyen, geniş
anlamı içinde kabul edilmektedir. Bu özgürlüğün yavru hayvan
ve çocuk için var olmadığı söylenebilir; bunlar içgüdülerinin
bir emri nedeniyle oynamak zorundadırlar ve çünkü oyun onların
fiziksel ve seçmeci yeteneklerinin serpilmesine yaramaktadır.
Fakat içgüdü terimini işe dahil etmek, bir bilinmeyenin
arkasına saklanmak ve oyunun yararının, bizzat savı
kanıtlamaya yönelik bir akıl yürütmeye eşdeğerli olduğu
varsayımını benimsemek anlamına gelmektedir. Çocuk ve hayvan
oynamaktadırlar, çünkü oynamaktan zevk almaktadırlar; işte
özgürlükleri tam da bu noktadadır.
Her ne olursa olsun oyun, insan ve sorumlu yetişkin için,
isterse oyunu ihmal edebileceği bir işlevdir. Oyun keyfe
kederdir. Oyundan alınan zevk oyunu ihtiyaç olarak
hissettirdiği ölçüde oyunun gerekliliği emredici hale
gelmektedir. Oyun her an ertelenebilir veya iptal edilebilir.
Oyun, fiziksel bir ivedilik veya ahlâki bir ödev tarafından
dayatılmış hiç değildir. Oyun bir görev değildir. “Boş zaman”
içinde gerçekleştirilmektedir. Oyun kültürel bir işlev haline
geldiği zaman zorunluluk, görev ve ödev kavramları oyuna dahil
olmaktadırlar. Dolayısıyla burada oyunun ilk temel çizgisi
ortaya çıkmaktadır: Oyun serbesttir, oyun özgürlüktür. Bu
çizgiye, hemen bir başkası eklenmektedir.
Oyun “gündelik”
veya “asıl” hayat değildir. Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine
özgü eğilimleri olan geçici bir faaliyet alanına girme
bahanesi sunmaktadır. Küçük çocuk bile “sadece ...miş gibi
yaptığı”, “yalnızca gülmek için” davrandığı konusunda tam bir
bilince sahiptir. Bu bilincin çocuk ruhunu ne kadar
karmaşıklaştırdığı, bana geçmişte bir baba tarafından
aktarılan şu vakada çarpıcı bir şekilde açıklanmaktadır: Bu
baba dört yaşındaki oğlunu, bir dizi iskemlenin en önündekine
oturmuş “trencilik” oynarken bulmuştur. Çocuğunu öpünce, oğlan
ona hemen, “baba, lokomotifi öpemezsin, vagonlar bu işin
gerçek olmadığını düşünebilirler” demiştir. Oyunun bu “sadece
...miş gibi yapma” niteliği içinde oyuna ilişkin bir aşağılık
duygusu, “ciddi”nin zıddı olan bir “matrak” duygusunun ifade
edildiği görülür; bu duygu kimi zaman oyunun kendisi kadar
temel bir duygudur. Bununla birlikte, daha önce de
gözlediğimiz gibi, bu “sadece ...miş gibi yapma” kavramı, bu
“sadece oynama”nın aşırı bir ciddiyetle veya coşkuya dönüşen
ve “sadece” nitelemesini bir süre, tam anlamıyla devre dışı
bırakan bir kendini bırakmayla gerçekleştirilmesi olanağını
hiçbir şekilde dışlamamaktadır. Her oyun, oyuncuyu, her an
tümüyle içine alabilir. Oyun-ciddiyet zıtlığı her an
değişebilir. Oyunun değerinin azalması ciddiyetin değerinin
artmasına denk düşer. Oyun ciddiyete döner, ciddiyet oyuna.
Oyun güzelliğin ve kutsallığın zirvelerine kadar çıkarak ciddi
olanı arkasında bırakabilir. Bu zor sorular, oyunun kutsal bir
eylemle olan ilişkisini daha yakından incelemeye
başladığımızda ele alınacaklardır.
Şu an için söz
konusu olan, oyun adını verdiğimiz faaliyete özgü biçimsel
karakteristikleri belirlemektir. Bütün gözlemciler bu
faaliyetin nedensiz olma niteliği üzerinde durmaktadırlar.
“Gündelik hayat”ın bağımsız unsuru olan bu faaliyet, ihtiyaç
ve arzuların dolaysız tatmin mekanizmalarının dışında yer
almaktadır. Dahası oyun bu mekanizmayı kesintiye
uğratmaktadır. Kendinde bir amacı olan ve kendi içinde tatmin
bularak tamamına eren geçici bir eylem olarak bu mekanizmaya
sızmaktadır. Böylece oyun bizatihi kendi olarak ele
alındığında -ve ilk bakışta- bize en azından gündelik hayatın
içinde bir kesinti, bir rahatlama meşgûliyeti olarak
gözükmektedir. Fakat oyun düzenli olarak tekrarlanan bu
niteliğiyle bile, genel anlamdaki hayata eşlik etmekte, onun
bir tamamlayıcısını, hatta bir parçasını meydana
getirmektedir. Hayatı süslemekte, onun boşluklarını
doldurmakta ve bu bağlamda vazgeçilmez olmaktadır. Oyun birey
açısından biyolojik işlev olarak kaçınılmazdır ve topluluk
açısından da içerdiği anlam, ifade değeri, yarattığı manevi ve
toplumsal bağlar açısından, kısacası kültür işlevi olarak
vazgeçilmez niteliktedir. Oyunun ifadesi bütün toplum
ideallerini tatmin etmektedir. Tamamen biyolojik olan
beslenme, üreme ve türün korunması mekanizmasından daha yüksek
bir alanda yer almaktadır. Bu yargı, oyunların hayvan
âleminde, çiftleşme dönemlerinde çok büyük bir role sahip
olmaları olgusuyla açık bir çelişki içindedir. Fakat kuşların
ötüşlerine, danslarına, kurumlanmalarına, tıpkı insan oyununda
olduğu gibi, tamamen biyolojik alanın dışında bir yer tanımak
acaba saçma mıdır? Her ne olursa olsun, insanın oyunu, bir
şeyi işaret ettiği veya kutladığı bütün üst görünümlerinde,
bayramlar ve ibadet alanında, kutsal alanda bir yere sahiptir.
Oyunun bu
vazgeçilmez olma karakteri, kültür karşısındaki bu yararlılık
karakteri, veya daha doğrusu bu kültür karakteri oyun
olgusunun çıkar gütmeme karakterini ortadan kaldırmakta mıdır?
Kuşkusuz hayır; oyunun amaçları dolaysız maddi çıkar veya
bireysel açlıkların tatmini alanının dışında yer almaktadır.
Oyun kutsal eylem olarak grubun refahına katkıda bulunabilir,
ama bunu doğrudan geçim malzemesi edinmekten başka bir biçimde
ve başka araçlarla yapar.
Oyun gündelik hayattan, bu hayatın içinde işgal ettiği yer ve
süreyle ayrılır. Yalıtılmış ve sınırlı olma niteliği oyunun
üçüncü özelliğidir. Oyun, sonuna kadar cereyan etmektedir.
Zaman ve mekân olarak bazı sınırların içinde “sonuna kadar
oynanmakta”dır. Kendi akışına ve bizzat kendi anlamına
sahiptir.
İşte oyunun
yeni ve pozitif bir çizgisi. Oyun başlar ve belli bir anda
“biter”. “Sonuna kadar oynanır”. Oyun sürerken hareket, gidiş-
gelişler, kader değişiklikleri, birbiri yerine geçmeler,
bağlanmalar ve ayrılmalar görülür. Oyunun zamansal olarak
sınırlandırılmasına, dikkat çekici başka bir nitelik de
doğrudan bağlanır. Oyun hemen kültürel bir biçim olarak
belirlenir. Bir kez oynandıktan sonra, belleklerde manevi bir
yaratı veya bir hazine olarak kalmakta, aktarılmaktadır; ve
her an tekrarlanabilir, ya bir çocuk oyunu, bir tavla partisi
veya bir yarış gibi hemen veya belli bir aradan sonra
tekrarlanabilir. Bu tekrarlanabilme olanağı oyunun temel
özelliklerinden biridir. Bu olanak yalnızca bütünü itibarıyla
ele alınan oyuna değil, aynı zamanda oyunun iç yapısına da
uygulanabilir. Hemen tüm gelişmiş oyun biçimlerinde tekrar,
nakarat, birbiri yerine geçen çeşitlemeler, sanki bir zincir
veya bir doku oluşturmaktadırlar.
Oyunun mekânsal
sınırlılığı, zamansal sınırlılığından da çarpıcıdır. Her oyun
ister maddi veya hayali, ister keyfe göre saptanmış veya
zorunlu olmuş olsun, önceden belirlenmiş kendi mekânsal
alanının sınırları içinde cereyan eder. Aynı şekilde, bir oyun
ile kutsal bir eylem arasında hiçbir biçimsel fark yoktur,
yani kutsal eylem oyununkilerle aynı biçimler altında
gerçekleştirilir; öte yandan, kutsal yer de oyunun cereyan
ettiği yerden biçimsel olarak farklı değildir. Arena, oyun
masası, sihirli çember, tapınak, sahne, perde, mahkeme; bütün
bunların hepsi biçim ve işlev açısından oyun alanlarıdır, yani
tahsis edilmiş, ayrılmış, çevresine parmaklık çekilmiş,
kutsallaştırılmış ve kendi sınırları içinde özel kurallara
tabi kılınmış yerlerdir. Bunlar bildik dünyanın ortasında,
belirli bir eylemin gerçekleştirilmesi amacıyla tasarlanmış
geçici dünyalardır.
Oyun alanının
sınırları içinde kendine özgü ve mutlak bir düzen hüküm sürer.
Ve işte oyunun daha da pozitif yeni bir çizgisi: Oyun düzen
yaratır, oyun düzenin ta kendisidir. Dünyanın mükemmel
olmaması ve hayatın karışıklığı içinde geçici ve sınırlı bir
mükemmellik yaratır. Oyun mutlak bir düzen gerektirir. Bu
düzenin en küçük ihlali oyunu bozar, oyun niteliğini ve
değerini yok eder. Düzen kavramıyla olan bu sıkı ortaklık,
yukarıda sırası geldiğinde belirttiğimiz gibi, oyuna estetik
alanda tanınmış olan bu kadar büyük payın kesinlikle
gerekçesidir. Oyunun güzele doğru bir eğiliminin olduğunu
söylemiştik. Bu estetik faktör, herhalde, oyuna bütün
veçheleri itibariyle nüfuz eden düzenli bir biçim yaratma
saplantısıyla özdeştir. Oyunun unsurlarını belirtmek için
kullanabileceğimiz terimlerin büyük bir bölümü estetik alanda
yer almaktadır. Bunlar bize aynı zamanda güzellik
izlenimlerini aktarma işinde de hizmet etmektedirler: gerilim,
denge, salınım, birbirinin yerine geçme, zıtlık, çeşitleme,
birbirine eklenme, ayrılma ve çözüm. Oyun dahil eder ve
serbest bırakır. Özümler. Yakalar, başka bir ifadeyle,
cezbeder. İnsanın nesnelerde gözleyebildiği ve hatta ifade
edebildiği şu en yücesinden soylu iki nitelikle dopdoludur:
ritm ve armoni.
Oyuna
uygulanabilen nitelemeler arasında gerilimi de saydık. Bu
unsur bizi meşgûl eden oyun olgusunun içinde önemli ve çok
kendine özgü bir yer tutmaktadır. Gerilim, belirsizliğe, şansı
işaret etmektedir. Gevşemeye yönelik bir eğilimi vardır. Belli
bir çaba pahasına bir şey “başarılmak” zorundadır. Gerilim
unsuru parmaklarını bir yere geçirmeye çalışan bebeğin minik
ellerinde, bir makarayla oynayan yavru kedide, top atıp
yakalayan küçük kızda bile görülür. Bu unsur beceri oyunlarına
veya örneğin yapboz, fal, hedefe atış gibi bireysel
problem-oyunlara hükmetmekte ve oyun az veya çok bir yarışma
niteliği kazandıkça daha da önem kazanmaktadır. Bu gerilim zar
oyunlarında ve sportif müsabakalarda doruk noktasına
erişmektedir. Gerilim, iyilik ve kötülük alanına yabancı
olmasına rağmen, oyun faaliyetine belli bir etik kapsam
vermektedir. Çünkü bu gerilimde, oyuncunun gücü sınanmaktadır:
Fiziksel gücü, dayanıklılığı, mahareti, cesareti, tahammül
gücü ve aynı zamanda manevi gücü; çünkü oyuncu kazanma
konusundaki tüm hırsına rağmen, oyunun kurala bağlanmış ve
izin verilen sınırlarının içinde kalmak zorundadır. Oyuna özgü
düzen ve gerilim nitelikleri bizi oyunun kuralını ele almaya
yöneltmektedir.
Her oyunun
kendi kuralları olur. Bunlar, oyun tarafından çizilen geçici
dünyanın çerçevesi içinde neyin yasa gücüne sahip olacağını
belirler. Bir oyunun kuralları mutlak olarak emredici ve
tartışılmaz niteliktedirler. Paul Valéry şu düşünceyi bir gün
ilk bakışta söylemiş olmasına rağmen bu pek sıradan olmayan
bir fikirdir: “Bir oyunun kurallarından kuşku duymak asla
mümkün değildir. Çünkü onları belirleyen ilke tartışmasız
niteliktedir. Kurallar ihlal edilir edilmez, oyun evreni
çöker, oyun diye bir şey ortada kalmaz. Hakemin düdüğü büyüyü
bozar ve ‘bildik dünya’nın mekanizmasını bir an için. geri
getirir.”
Kurallara karşı
çıkan veya bunlara uymayan oyuncu, bir oyunbozandır. Fair
kavramı oyun içindeki tutuma sıkı sıkıya bağlıdır: “Dürüstçe”
oynamak gerekir. Oyunbozan, sözde oyuncudan tamamen başka bir
şeydir. Bu sonuncusu oyunu oynuyormuş gibi yapmaktadır.
Görünüşte oyunun büyülü çemberini kabul ediyormuş gibi
davranmaya devam eder. Oyuncular topluluğu onu oyunbozandan
daha kolayca affederler, çünkü oyunbozan onların evrenini
tahrip etmektedir. Oyunbozan mızıkçılık ederek, ötekilerle
beraber geçici olarak içine kapandığı bir evrenin nisbi
değerini ve kırılganlığını keşfeder. Oyunun yarattığı
yanılsamayı, inlusio’yu, kelimenin gerçek anlamıyla “oyuna
giriş”i, anlam dolu bu kelimeyi yok eder. Hemen oyundan
atılmalıdır, çünkü oyuncular topluluğunun varlığını tehdit
etmektedir. Oyunbozan kişiliği en açık biçimiyle, çocuk
oyunlarında ortaya çıkmaktadır. Küçük topluluk oyunbozanın
yeteneksizlikten mi, yoksa cesaret eksikliğinden mi dönek
olduğu sorusunu sormaz. Veya daha doğrusu, onun yeteneksiz
olduğunu kabul etmeyerek, onu korkaklıkla suçlar. İtaat ve
bilinç sorunu bu topluluk için, genellikle, ceza korkusunun
ötesine varmaz. Oyunbozan bu topluluğun büyülü dünyasını
bozmaktadır, bu nedenle haindir ve atılması gerekir. Büyük
ciddiyet âleminde bile sahte oyuncular, ikiyüzlüler ve
sahtekârlar -din değiştirenler, sapkınlar, ıslahatçılar ve
kendi vicdanlarının esiri olanlar- oyunbozanlardan daha fazla
şansa sahip olmuşlardır.
Ama birçok
durumda, bu kişiler yeni ve kendine özgü kuralları olan yeni
cemaatler kurmaktadırlar. Bir topluluktan atılanlar,
devrimciler, gizli örgüt adamları ve sapkın kişiler grup kurma
konusunda olağanüstü yeteneklidirler ve üstelik bu gruplar
âdeta her zaman güçlü bir oyunsal karakterin damgasını
taşırlar.
Oyuncular
topluluğu, oyun bitmiş olsa bile, sürekliliğe yönelik genel
bir eğilim göstermektedir. Elbette en küçük bir misket
oyununun veya en önemsiz bir briç partisinin kulüp kurmaya
yönelttiği söylenemez. Ancak istisnailiğin içinde birlikte
yaşama, önemli bir şeyi birlikte paylaşma, ötekilerden hep
birlikte ayrılma ve genel ölçülerin dışına çıkma duygusu,
yalnızca oyun süresiyle sınırlı kalmayan bir cazibe
oluşturmaktadır. Nasıl ki şapka başa aitse, klüp de oyuna
aittir. Buradan hareketle, etnolojinin fratri, klan veya erkek
grupları adını verdiği şeyleri oyun toplulukları olarak
açıklamak fazlasıyla kolay olacaktır. Ancak, özellikle yüksek,
yüce ve hatta kutsal amaçlarıyla eski uygarlıklardaki kalıcı
toplumsal ilişkileri oyun alanından ayırmanın ne denli güç
olduğu her seferinde bir kez daha görülecektir.
Oyunun istisnai
veya benzersiz olma karakteri, en çarpıcı biçimde, oyunun
gönüllü olarak büründüğü esrar havası içinde ortaya
çıkmaktadır. Küçük çocuklar bile, oyunlarını “esrarlı küçük
birşey” haline getirerek daha çekici kılarlar. Bu oyun
başkalarına değil, bize aittir. Diğerlerinin bizim çemberimiz
dışında yaptıkları, bizi şu an için ilgilendirmez. Gündelik
hayatın kural ve örflerinin oyun alanı içinde bir değeri
yoktur. Biz başkayız ve “başka bir şekilde” hareket ederiz.
“Bildik dünya”nın bu geçici iptali, çocuklukta bile görülür.
Ayrıca, ilkel halkların ibadete yönelik ayinsel oyunlarında
yer alan yetişkinlerde de açıkça görülmektedir. İlkel
toplumlarda görülen, gençlerin erkekler cemaatine buyur
edildikleri inisiyasyon törenleri sırasında yasanın ve genel
kuralların dışında tutulanlar yalnızca yeniyetmeler değildir.
Kabile içindeki bütün kavgalar da askıya alınmıştır. Bütün kan
davaları ertelenmiştir. Kabilenin alışılmış hayatının kutsal
oyunlar dönemi nedeniyle geçici olarak iptal edilmesinin, daha
gelişmiş kültürlerde de birçok göstergesi vardır. Eski Roma’da
Tanrı Saturnus onuruna düzenlenen şenlikler veya karnaval
âdetleri.buna tanıklık etmektedirler. Sınıfsal çıkarların daha
fazla hükmünde olan ve daha sert bir asayiş anlayışına bağlı
olan; daha katı yerel âdetlerin ağır bastığı ulusal
geçmişimizde, genç insanların eğlencelerine “öğrenci
taşkınlıkları” adı verilmekteydi. İngiliz üniversitelerinde bu
eğlenceler hâlâ sürmektedir ve “ragging” olarak
sınırlandırılırlar; sözlükte ise “ragging”, an extensiye
display of noisy, disorderly conduct carried on in defrance of
authority and discipline”(4) diye tanımlanmaktadır.
Öteki olmanın
kolaylığı ve oyunun esrarı, maskeli baloda ortaya çıkar.
Burada, oyunun “alışılmamışlık” karakteri tamdır. Kılık
değiştiren veya maske takan kişi, başka bir kişiyi
“oynamaktadır”. Başka bir “kişidir”! Çocukça dehşet,
zincirinden boşanmış eğlence, kutsal ayin ve mistik hayal
gücü, maskeli balo veya kıyafet değiştirme alanının tümüne,
çözülmez bir şekilde nüfuz etmektedir.
Demek ki oyunu
biçim açısından, kısaca, özgür, “kurmaca” ve olağan hayatın
dışında yer aldığı hissedilen, ama yine de oyuncuyu tamamen
özümleme yeteneğine sahip bir eylem olarak tanımlamak
mümkündür. Oyun her tür maddi çıkar ve yarardan arınmış bir
eylemdir; bu eylem bilhassa sınırlandırılmış bir zaman ve
mekânda tamamlanmakta, belirli kurallara uygun olarak, düzen
içinde cereyan etmekte ve kendilerini gönüllü olarak bir esrar
havasıyla çevreleyen veya alışılmış dünyaya yabancı
olduklarını kılık değiştirerek vurgulayan grup ilişkilerini
doğurmaktadır.
Oyunun burada
ele alınan üst biçimler altındaki işlevi, büyük bölümü
itibariyle hemen iki esas veçheye indirgenebilir. Oyun bir şey
için mücadeledir veya bir şeyin temsilidir. Ayrıca bu iki
işlev, oyunun bir şey için olan mücadeleyi “temsil” etmesi
veya bir şeyi en iyi temsil edecek bir mücadele olması
anlamında iç içe girebilir.
Temsil etmek,
etimolojik olarak, bir şeyin görülmesini sağlamak kadar güçlü
bir anlama sahiptir. Bu işlem, seyircilerin gözleri önüne
yerleştirilen doğal bir verinin görülmesine indirgenebilir.
Erkek tavuskuşu veya hindi, dişilerine tüylerinin ihtişamını
göstermektedirler; ama bu sunum alışık olunmayan çok özel bir
olgunun hayranlık uyandırmak üzere dışavurumunu içermektedir.
Eğer kuş buna bir de dans adımları eklerse, bu durumda iş bir
gösteriye, sıradan gerçekten bir kaçışa, bu gerçeğin daha üst
bir düzleme aktarılmasına dönüşür. Bu durumda hayvanda neyin
meydana geldiğini bilmeyiz. Benzeri temsiller çocuk hayatında
çok erken yaşlardan itibaren hayal gücüyle yüklü hale
gelmektedirler. Alışılmış durumdakinden daha güzel, daha soylu
veya daha tehlikeli başka bir şey temsil edilir. Çocuk, prens,
baba, kötü büyücü veya kaplan olur. Çocuk ayrıca, “sıradan
gerçeğin” tam bilincini kaybetmeksizin, kendisini “öyle
olduğuna inandıran” bir heyecan hissetme derecesine ulaşır.
Çocuk bir görünüşü, hayal edilen bir şeyin
gerçekleştirilmesini temsil eder; yani bu, imge aracılığıyla
bir yeniden üretim veya ifadedir.
Şimdi de çocuk
oyunundan eski uygarlıkların ibadetlerindeki kutsal temsillere
geçecek olursak, burada çocuk oyunuyla kıyaslandığında
belirginleştirilmesi çok güç olan, “oyunun” daha da “içinde”
olan ruhani bir unsurla karşılaşırız. Kutsal temsil bir
görünüşün gerçekleştirilmesinden daha fazla bir şey olduğu
gibi, simgesel bir gerçekleştirmeden de. fazla bir şeydir:
Mistik bir gerçekleştirmedir. Görünmez ve sözle anlatılması
olanaksız bir şey burada güzel, hakiki ve kutsal bir biçime
bürünmektedir. İbadete katılanlar, eylemin yüce bir mutluluğu
somutlaştırdığına ve kendi alışılmış hayatlarındakinden daha
yüksek bir düzeni somutlaştırdığına ikna olmaktadırlar. Ancak,
bu gösteri yoluyla gerçekleştirme, gene de oyunun biçimsel
karakteristiklerini her açıdan korumaktadır. Eyleme bağlı
olarak sınırları belirlenen bir mekânın içinde sahneye
konulmakta ve bir şenlik gibi, yani neşe ve özgürlük içinde
oynanmaktadır. Geçici bir değeri olan, kendine özgü bir
evrenin sınırları bu amaçla belirlenmektedir. Ancak bu
gerçekleştirmenin etkisi oyunun bitmesiyle sona ermez:
Görkemini dışarıya, olağan dünyaya yansıtmakta ve bayramı
kutlamış olan grup için, bir dahaki kutsal dönem gelene kadar
güvenlik, düzen ve refah sağlamaktadır.
Dünyanın her
bir köşesinde buna benzeyen örnekler bulunabilir. Eski bir Çin
doktrinine göre, dans ile müziğin amacı evreni kendi yolunda
tutmak ve doğayı insana yararlı olmaya zorlamaktır. O yılın
refahı, mevsimleri karşılayan şenliklerde düzenlenen
müsabakalara bağlıdır. Eğer bu toplantılar yapılmazsa, ürünler
olgunlaşamayacaklardır (5).
Kutsal eylem
bir dromenon, yani kendi kendini yapan bir şeydir. Temsil
edilen şey bir drama, yani kendi kendini yapan şeyin bir
gösteri veya bir yarış haline bürünmesidir. Eylem kozmik bir
olayı, yalnızca temsil olarak değil, aynı zamanda özdeşleşme
olarak da yeniden üretir. Bu olayı tekrarlar. İbadet, eylemde
simgelenen etkiyi belirler. İşlevi basit bir taklit değil de,
bir dahil olma veya bir katılımdır (6). Eylemin ortaya
çıkmasını sağlayan (Helping the action out) (7) bir faktördür
(8).
Kültür bilimi
açısından sorun, bu olgularda ifadesini bulan süreci
psikolojinin nasıl kavradığını bilebilmek değildir. Psikoloji,
bu temsillere, “telafi edici özdeşleşme”ye veya “amaçlı,
gerçek bir eylemin gerçekleştirilmesinin olanaksızlığı
nedeniyle temsile yönelik eylem”e (9) yönelten ihtiyacın
niteliğini ortaya koyacaktır belki. Kültür bilimi açısından
önemli olan, yaşanmış deneyin başka bir düzleme aktarılmasının
bir değer oluşturduğu halkların zihninde bu simgesel
temsillerin ne anlama geldiklerini anlamaktır.
Burada
dinbilimin temellerine, ibadetin, ayinin ve esrarın özüne
temas etmiş oluyoruz. Vedalardaki (10) bütün eski Hint kurban
etme ibadeti; gerçekleşmesi istenilen belli bir kozmik olayın
temsili yoluyla, ayinin yeniden ürettiği adak, yarış veya
gösteri cinsinden ayinsel eylemin, tanrıları bu kozmik olayı
gerçekten yapmaya zorladığı fikrine dayanmaktadır. Antik
dünyaya gelince, bu ilişkiler, Bayan J.E. Harrison tarafından,
Themis, A Study of the Social origins of Greek Religion (11)
adlı kitabında, Girit’teki Kuretlerin silahlı olarak
yaptıkları danstan yola çıkarak incelenmiştir. Bu temanın
dinler tarihinde ortaya çıkardığı sorunlara girmeden,
kendimizi arkaik kutsal eylemin “oyunsal” karakterini daha
yakından incelemekle sınırlandıracağız.
Demek ki ibadet
bir gösteri, dramatik bir temsil, bir simgeleştirme ve
gerçekleşen bir şeyin ikâmesidir. Cemaat, mevsimlerle birlikte
gelen kutsal bayram günlerinde, doğa hayatının büyük
olaylarını kutsal gösteriler aracılığıyla kutlamaktadır.
Mevsimlerin art arda gelişi; yıldızların doğuş ve batışları,
ürünlerin büyüyüp olgunlaşmaları, insanın ve hayvanın doğum,
hayat ve ölümlerine ilişkin simgelerle temsil edilmektedir.
İnsanlık, Leo Frobenius’un ifadesiyle, doğanın düzenini (12),
nasıl kavrıyorsa öyle oynamaktadır. Frobenius’a göre, insanlık
geçmiş zamanlarda önce hayvanlar ve bitkiler alanındaki
olguların bilincine varmış, sonra da zaman ve mekânın, ayların
ve mevsimlerin, güneşin hareketlerinin düzenine ilişkin
kavramlar edinmiştir. Daha sonra, varoluşun bu eksiksiz
düzenini, kutsal bir oyun biçiminde oynamaya başlamıştır. Ve
bu oyunun içinde ve bu oyun aracılığıyla, insanlık temsil
edilen olayları yeniden gerçekleştirmekte, evrensel düzenin
korunmasına yardım etmektedir. Ama bundan da fazlası vardır.
Çünkü bu dinsel; oyunun biçimleri bizatihi cemaatin düzenine,
onun ilkel siyasal kurumlarına da hayat vermiştir. Kral
güneştir, kral bütün hayatı boyunca güneşi oynamakta ve
sonunda güneşin kaderine maruz kalmaktadır: Kralın öldürülmesi
töreni.
Krala ilişkin
bu açıklamanın ve içerdiği tüm anlayışların ne ölçüde ikna
edici olduğunu ölçme işini başkalarına bırakıyoruz: Bizim için
önemli olan, doğaya ilişkin ilkel bir duyguyu bu şekilde
temsil etmenin nasıl anlaşılabileceğidir. Kozmik olguların
ifade edilmeyen bir deneyiyle başlayan ve bu olguların
oynanabilir bir imgesine ulaşan süreç nasıl cereyan
etmektedir?
Frobenius,
doğuştan gelen bir içgüdü olarak “spieltrieb” (oyunun itici
gücü) kavramını işin içine sokarak bu durumun
açıklanabileceğine inanan aşırı basitleştirici görüşü haklı
olarak reddetmektedir (13). Ona göre, “içgüdüler, gerçeklerin
anlamı karşısındaki yetersizliğimizin icadıdır”. En küçük
kültürel kazanımı bile “ne amaçla?” “niçin?”, “hangi nedenle?”
sorularıyla açıklamaya uğraşan modası geçmiş eğilime karşı
büyük bir inatla ve haklı olarak isyan etmektedir (bir
cemaatin kültür yaratma gücünün bu kıstasa göre
yargılanabileceği iddia edilmektedir). Frobenius bu kıstası
gündemden düşmüş bir amaçlılık kavramı olduğu gerekçesiyle
reddetmektedir (14).
Frobenius’u,
burada muhtemelen etkilemiş olan ruhani sürece ilişkin kendi
kavrayışı, yaklaşık olarak şu anlama gelmektedir: Doğanın ve
hayatın henüz ifade edilmemiş olan deneyi, kendini ilkel
insanda “birdenbire gelen bir duygu” (“Ergriffenheit”) (15)
olarak dışavurur. “Halkların simge yaratmaları, tıpkı çocukta
ve her yaratıcı insanda olduğu gibi, birdenbire gelen bir
duygudan hareketle olmaktadır.” İnsanlar kendilerini “kaderin
elinde tutsak” olarak bulmaktadırlar... “Oluş ve yokoluş
içindeki doğal ritmin gerçekliği, onların bilinçlerinin
derinliğine egemen olmuş ve bu bilinci iradi ve refleksleri
ölçülü bir eyleme götürmüştür.”(16) Frobenius’a göre, böylece
zorunlu olarak manevi bir değişim süreciyle karşı karşıya
kalınmaktadır. Bir doğa duygusu gerçekten de Felemenkçenin
yakın terimleri olan berwogenheid, betroffenheid,
ontroering’den (heyecan, altüst olma, rahatsızlık) daha
anlamlı bir terim olan “riffenheit” aracılığıyla anında
şiirsel bir kavrayışa, sanatsal bir biçime yükselmektedir. Bu,
hiç kuşkusuz, yaratıcı sürece ilişkin olarak verebileceğimiz
en yaklaşık formüldür, dolayısıyla ancak kısmen bir açıklama
olarak kabul edilebilir. Kozmik bir düzene ilişkin duygunun
estetik veya mistik, her halükârda mantıksal olmayan bir
durumdan kutsal ibadet oyununa geçtiği yol ise hâlâ
karanlıktır.
Bu büyük
antropolog, bu kutsal törenlere ilişkin olarak oynamak
terimini sıkça kullanmış olsa da ne kastettiği açık değildir.
Frobenius bu oynamak terimini, ibadet törenlerinin faaliyetini
ifade etmek üzere birçok kereler kullanmıştır, ama kelimenin
anlamını pek deşmişe benzememektedir. Hatta insan kendine,
Frobenius’un hiç hoşlanmadığı ve oyun niteliğine hiç denk
düşmeyen bu amaçlılığın unsurlarından birinin onun kavrayışına
sızıp sızmadığını sormaktadır. Çünkü Frobenius’a göre, oyun
kozmik olayı temsil etmeye, simgelemeye, ona eşlik etmeye, onu
gerçekleştirmeye yaramaktadır; adetâ rasyonel bir unsur, bu
kozmik olayda kendini dayanılmaz bir şekilde dayatmaktadır.
Frobenius’a göre oyun, yani bu simgeleştirme, varlık nedenini
bu öteki şeyin, özellikle de ani bir kozmik duygu ifadesinin
içinde korumaktadır. Bu dramatizasyonun oynanmış olması, onun
gözünde ikincil önemde bir anlama sahip olarak kalmaktadır.
Olgu teorik olarak, kendini başka görüntüler altında da
dışavurabilir. Buna karşılık, bize göre asıl önemli olan,
bizatihi oyun olgusudur. Bu oyun, özü itibariyle, çocukların,
hatta hayvanların temelde aynı olan oyunlarının üst bir
biçiminden başka bir şey değildir. Bu son iki biçimin
kökenleri ani bir kozmik duygunun, kendini ifade etmek isteyen
evrensel düzene ait bir duygunun içine ancak zorlukla
yerleştirilebilir. Böylesine bir açıklama en azından hiç de
akla uygun olmaz. Çocuk oyunu, oyunsal niteliğe en saf
görüntüsü altında sahiptir.
“Hayatın ve
doğanın ani bir duyguyla bizi yakalaması” aşamasından, kutsal
bir oyun içinde bu bilincin, kavranmasına götüren mekanizmayı,
Frobenius’unkilerden biraz farklı terimlerle tasvir edebilmek
bize mümkün gelmektedir; bu tasvir, gerçekten kavranamaz bir
şeye açıklama getirmek için kesinlikle olmayıp, yalnızca
olgusal bir durumu akla yatkın hale getirmek içindir. Arkaik
topluluk, tıpkı çocuğun ve hayvanın oynadığı gibi
oynamaktadır. Bu işlem, en başından itibaren, oyuna özgü
unsurlardan yana zengindir: düzen, gerilim, hareket, gösteriş;
heyecan. Oyunun içinde bir şeylerin -bir yaşam imgesinin-
ifade edildiği şeklindeki anlayış oyun kavramına ancak
toplumsal hayatın daha evrilmiş bir aşamasında dahil
olmaktadır. Sözel ifadeden yoksun olan oyun, şiirsel bir
biçime bürünmektedir. İnsanın kozmosla bütünleştiği konusunda
sahip olduğu bilinç, kendine özgü bir nitelik olarak, en
yüksek ve en kutsal ilk ifadesini biçimin içinde ve oyun
işlevinin içinde bulmaktadır. Kutsal bir drama ilişkin anlam
yavaş yavaş oyunun içine dahil olmaktadır. İbadet oyuna
eklenmektedir. Ama oyun bizzat kendi olarak, ilk ve temel
şeydir ve öyle kalır.
Burada, psikolojinin araçlarıyla veya kendi bilgi yeteneğimiz
hakkındaki teori aracılığıyla nüfuz etmenin güç olduğu
alanlarla karşı karşıyayız. Şimdi karşımıza çıkan sorular,
bilincimizin en derin noktalarına temas etmektedir. İbadet,
ciddiyetin en yüksek ve en kutsal biçimidir. Bununla birlikte,
acaba aynı zamanda oyunun da en yüksek ve en kutsal biçimi
olabilir mi? Daha başlangıçtan şu saptanmış durumdadır: İster
çocuklara ister yetişkinlere ait olsun, her oyun ancak tam bir
ciddiyet içinde oynanabilir. Acaba kutsamaya ilişkin bir
eylemin heyecanına oyunsal niteliğin her zaman ortak olmak
zorunda olduğunu söyleyecek kadar işi ileri götürebilir miyiz?
Bu konuda, formüle ettiğimiz kavramların sabitliğini
düşünmemizi az veya çok engellemektedir. Oyun-ciddiyet
zıtlığını mutlak olarak kabul etme alışkanlığına sahibiz. Oysa
bütün belirtiler, bunun temel bir kural oluşturmadığını
göstermektedir.
Şu adım adım
ilerleyen akıl yürütmeye bir an için bakalım: Çocuk tam bir
ciddiyet içinde oynamaktadır; buna haklı olarak, kutsal bir
ciddiyet de denilebilir. Fakat çocuk oyun oynamakta ve oyun
oynadığını bilmektedir. Sporcu inançlı bir ciddiyet içinde ve
heyecanlı bir ataklıkla oynamaktadır. Oyun oynamakta ve oyun
oynadığını bilmektedir. Aktör kendini oyununa kaptırmıştır.
Yine de oyun oynamakta ve bunun bilincinde olmaktadır. Kemancı
en kutsal heyecanı duymaktadır; alışılmış dünyanın dışında ve
üstünde bir dünyada yaşamaktadır; ancak faaliyeti bir oyun
olarak kalmaktadır. “Oyunsal” karakter, en yüksek faaliyetlere
özgü olarak kalmayı sürdürebilir. Acaba rahibin de aynı
faaliyetini gerçekleştirirken “oynayan insan” olarak kaldığını
kanıtlayabilmek için, saydığımız şeyleri kutsal faaliyete
kadar uzatmaya gerek var mıdır? Bunu bir din için kabul etmek,
bütün dinler için kabul etmek anlamına gelir. Bu durumda ayin,
büyü, dinsel tören, kutsama ve esrar kavramları oyun
kavramının kapsamına dahil olurlar. Burada, bu kavramı fazla
genişletmekten kaçınmak gerekir. Eğer “oyunsal” kavramını
fazla genişletirsek kelimelerle oynamış oluruz. Fakat, kutsal
eylemi oyun olarak nitelerken, bu aşırılığa düştüğümüzü
sanmıyorum. Biçime gelince, kutsal eylem her açıdan oyundur ve
katılanları başka bir evrene götürdüğü ölçüde, özü itibariyle
de oyundur. Platon oyun ile kutsal eylem arasındaki bu
özdeşliği hiç tereddütsüz kabul etmişti. Kutsal şeyleri oyun
kategorisine dahil etmekte tereddüt etmiyordu. Platon’a göre
(17), ciddi olanı ciddiyet içinde ele almak gerekir ve kutsal
ciddiyete yalnızca Tanrı layıktır, oysa insan Tanrı’nın
oyuncağı olmak üzere yaratılmıştır ve ona düşen en iyi pay
budur. Böylece herkes, tüm hayatı boyunca bu ilkeye uygun
olarak kendinin o anki eğilimlerine cevap veren en güzel
oyunları oynamak zorundadır. Çünkü insanlar savaşı ciddi bir
şey sayarlar, “oysa savaş ne oyun, ne de eğitim içerir (18),
yani tam da bizim en ciddi saydığımız şeylere (sahip
değildir). Herkes elinden geldiğince barışçı yaşamalıdır.
Öyleyse bunun doğru biçimi nedir? Tanrıların lütfunu kazanmak
ve düşmanları püskürterek savaştan galip çıkmak için, hayatı
bazı oyunları oynayarak, kurban törenleri yaparak, şarkı
söyleyerek ve dans ederek geçirmek gerekir.”(19)
Platon’un
yaptığı bu oyun ile kutsallık özdeşleştirmesinde, kutsallık
hiç de oyunun adından ötürü aşağılanmamış; ama oyun, kendi
kavramına zihnin yüce alanlarına giriş olanağı tanındığından
ötürü soylu hale gelmiştir. Bu denemenin başında, oyunun bütün
kültürlerden önce ortaya çıktığını söylemiştik. Bir bakıma
oyun bütün kültürlerin üzerinde yer almakta veya hiç değilse,
onlara karşı bağımsız kalmaktadır. Yetişkin kimse, tıpkı çocuk
gibi, zevk ve rahatlama için, ciddi hayat düzeyinin altında
oyun oynamaktadır. Aynı zamanda, bu düzeyin üstünde,
güzellikten ve kutsallıktan meydana gelen oyunlar da
oynayabilir.
Bu bakış
açısıyla; oyunu ibadete bağlayan derin bağı çok daha yakından
saptayabiliriz. Ayinsel biçimler ile oyunsal biçimler
arasındaki aşırı benzerlik böylece daha fazla
aydınlanmaktadır, şimdi geriye, her kutsal eylemin oyun
alanına hangi ölçüde dahil olduğunu belirlemek kalmaktadır.
Oyunun biçimsel
özellikleri arasında en önemlisi, eylemin gündelik hayattan
mekân olarak ayrılmasıdır. Kapalı bir mekân gündelik çevreden
ya maddi ya da düşünsel olarak soyutlanmış, ayrılmıştır. Oyun,
kuralların geçerli olduğu bu çevre içinde cereyan etmektedir.
Tahsis edilmiş bir alanın sınırlandırılması, aynı zamanda her
kutsal eylemin de ilk özelliğidir. İbadette, büyü ve hukuksal
yaşam da dahil, yer alan bu soyutlanma gereği, yerin ve
zamanın basit kapsamını fazlasıyla aşmaktadır. Hemen hemen
bütün rahipliğe atama ve yetişkinliğe kabul törenleri, din
adamları ve yeni yetmeler için yapay soyutlanma ve istisnai
durumlar yaratma eğilimindedirler. Adağın; bir tarikat veya
bir loncaya kabulün, yemin etmenin veya gizli bir derneğin söz
konusu olduğu her yerde, bütün bunların geçerli olduğu benzeri
bir çerçeve, her zaman şu veya bu şekilde bulunmaktadır.
Büyücü, kâhin ve kurban törenini yöneten kişi, tahsis edilen
bir alanın sınırlarını belirlemekle işe başlamaz. Kutsama ve
dinsel ayin, kutsal bir alan gerektirir.
Bu
sınırlandırma ister kutsal amaçlarla, isterse düpedüz o oyuna
yönelik olsun, biçimsel olarak hep aynı işleve sahiptir: Koşu
anı, tenis kortu, kaydırak oynanan alan ve satranç tahtası,
biçimsel olarak, tapınaktan veya sihirli çemberden farklı
değillerdir. Kutsal törenler için sınırlandırılmış alanların
bütün dünyada birbirlerine çarpıcı bir şekilde benzer
olmaları, bu cins uygulamaların köklerinin insan zihninin
kökensel ve temel bir özelliğine bağlı olduklarını
doğrulamaktadır. Kutsanmış olduğu için özellikle tehdit
altında ve özellikle tehlikeli olan adanmış bireyi zararlı
etkilerden uzak tutma kaygısıyla sınırlandırma ve ayrı tutma
ihtiyacı ileri sürülerek, kültür biçimleri arasındaki bu genel
benzerlik çoğu zaman mantıksal bir gerekçeye indirgenmektedir.
Bu ise, söz konusu kültürün başlangıcına rasyonel düzeyde bir
düşünceyi ve bir yarar arayışını yerleştirmek anlamına
gelmektedir; Frobenius’un dikkatli olunmasını istediği yararcı
açıklama budur. Bu açıklamanın dini, kurnaz rahiplerin düşünüp
taşınarak oluşturdukları strateji olarak sunan açıklamaya
indirgemediği doğrudur; ama gene de nedenleri rasyonalist bir
yoruma tabi tutmaktadır. Buna karşılık, eğer oyunun ve ayinin
temeldeki özdeşlikleri kabul edilir ve bunun sonucu olarak,
kutsala tahsis edilen alanın aslında oyunsal bir mekân olduğu
konusunda ikna olunursa, “hangi amaçla?”, “neden?” cinsinden
hatalı sorular asla sorulmamış olur.
Eğer kutsal
eylem biçimsel olarak oyundan hiç ayrılabilir gibi gelmiyorsa,
bu durumda, oyun ile ibadet arasındaki ilişkinin tamamen
biçimsel alanın ötesine uzanıp uzanmadığını bilmek önem
kazanmaktadır. Kutsal eylem oyun biçimleri altında cereyan
ederken, aynı zamanda ne ölçüde oyun tavrına göre ve oyun
atmosferi içinde meydana geldiğini belirleyebilme sorunu
üzerinde dinbilim ile sosyolojinin pek fazla durmamış olmaları
şaşırtıcıdır. Bildiğim kadarıyla, Frobenius da bu soruyu
sormamıştır. Bu konuda burada söyleyebileceklerim,
rastlantısal gözlemlerden çıkartılan birkaç noktayla
sınırlıdır.
Kutsal ayinleri
belirleyen ve gerçekleştiren bir topluluğun ruhani tavrının,
öncelikle bir aziz tavrı olduğu ve bunun aşırı bir ciddiyet
taşıdığı açıkça ortadadır. Fakat bir kez daha tekrarlayalım
ki, gerçek ve kendiliğinden oyunsal olan tavır da derin bir
ciddiyet içinde olabilir. Oyuncu kendini bütün varlığıyla
oyuna kaptırabilir. “Sadece oyun oynamak” bilinci tamamen geri
plana itilmiş olabilir. Oyuna çözülmez bir şekilde bağlı olan
sevinç, yalnızca gerilime değil, aynı zamanda taşkınlığa da
dönüşebilir. Çılgınlık ve huşu oyunsal ortamın iki kutbunu
meydana getirmektedir. Bu iki kelimenin “sonlu” bir durumu
ifade etmeleri kayıtsız kalınacak bir şey değildir. Oyunun
tonunun hep majör olduğu söylenebilir. Ama bu bizi kaçınmak
istediğimiz psikolojik sorulara götürebilir.
Oyun ortamı,
doğası gereği istikrarsızdır. Oyunu bozan dış bir darbenin
etkisiyle, kuralların ihlal edilmesiyle, ya da bir iç nedenden
oyunun duygusunun azalması, oyunun yanılsamasının ortadan
kalkması, büyüsünün bozulması-ötürü, “asıl hayat” her an
yeniden egemen duruma geçebilir.
Kutsal
kutlamalardaki tutum ve atmosfer nedir? Kutlamak kelimesi bunu
hemen hemen belirtmektedir: Kutsal eylem kutlanmaktadır, yani
başka bir ifadeyle, bayram çerçevesi içine girmektedir. Kutsal
mekânlarına gitmeye kalkışan halk, ortak bir sevinç
gösterisine hazırlanmaktadır. Kutsama, adak sunma, ayinsel
dans ve müsabakalar temsiller, ayinler; bütün bunlar bayramın
parçasıdır. Ayinler kanlı, topluluğa katılma sınamaları gaddar
ve maskeler dehşet verici olsa bile, her şey bir bayram
havasında oynanmaktadır. “Asıl hayat” durmuştur. Şölenler,
âlem yapmalar ve çılgınlıklar bütün bayram süresince sürer.
Eski yunan veya Afrika’daki örnekler bir düşünülsün; genel
bayram havasıyla merkezinde ayinin yer aldığı kutsal heyecanın
arasında net bir sınır çizmek zor bir iş olacaktır.
Macar bilim
adamı Karl Kerényi’nin, bayramın özüne ilişkin olarak, adeta
bu kitapla aynı anda, konusu bizimkine çok yakın olan bir
çalışması yayınlandı (20). Kerényi, bizim oyun kavramına dahil
ettiğimiz şu temeldeki bağımsızlık karakterini de bayramın
özellikleri arasına sokmaktadır. “Bayram, ruhun gerçekleri
arasında, dünyada başka hiçbir şeyle özdeşleştirilemeyecek bir
bizatihiliktir (21),” demektedir. Kerényi, “bayram olgusu
(nun) etnologlar tarafından tamamen ıskalandığı”nı
düşünmektedir (22). Hakiki bir olgu olan tören “sanki bilim
için yokmuş gibi”, sessizce geçiştirilmektedir. Buna oyun
olgusu da eklenmelidir (23).” Bayram ile oyun arasında doğal
olarak çok sıkı ilişkiler vardır. Gündelik hayatın devredışı
bırakılması, eylemin gerekli değilse bile en azından egemen
tavrının sevinç olması (bayram da ciddi olabilir), mekâna ve
zamana ilişkin sınırlar, katı bir kuralcılık ile gerçek bir
özgürlüğün çakışması; oyun ile bayramın başlıca ortak
çizgileri işte bunlardır. İki kavram, en sıkı
birlikteliklerini dansta gerçekleştirmiş gibidir. Meksika’nın
doğu kıyılarında yaşayan Kora Kızılderilileri, mısır ezme ve
kavurma işlemi nedeniyle kutladıkları dinsel bayramlarına,
yüce tanrının bir “oyunu” adını vermektedirler (24).
Kerényi’nin, kültür kavramı olarak bayram üzerindeki kanıları,
daha derinlere varan bir başka biçimin arkadan geleceğini
umduğumuz geçici biçimler altında, bu kitabın temelini
pekiştirmekte ve genişletmektedir. Ancak, kutsal bayram
atmosferiyle oyunun atmosferi arasında sıkı bir ilişki
kurarken, her şey söylenmiş olmamaktadır. Biçimsel çizgileri
ve neşeli havasının dışında, oyunun bozulmamış ilk haline
esaslı bir karakter daha, ayrılmaz bir şekilde eklenmiş
olmaktadır: Arka plana atılmış olsa bile, “yalnızca görünüşte
öyle davranıyor olmak” bilinci. Şimdi geriye, benzeri duygunun
kutsal eylemin gerçekleştirilmesiyle hangi ölçüde ortak
olabileceğinin belirlenmesi kalmaktadır.
Eğer kendimizi
ilkel kültürlerin ayinleriyle sınırlandıracak olursak, bu
ayinlerin ciddiyet derecesine ilişkin bazı özellikleri açığa
çıkartmak mümkün olabilir. Bazı etnologlar, vahşilerde büyük
dinsel kutlama ve temsillerin arkasındaki ruh halinin tam bir
huşu ve yanılsama hali olmadığını düşünmektedirler sanıyorum.
Bir “gerçek değil” bilinci arka planda varlığını
sürdürmektedir. Ad. E. Jensen, Beschneidung und Reifezermonien
bei Naturvölkeren (25) adlı kitabında bu zihinsel tutumun
canlı bir görüntüsünü sunmaktadır. İnsanların, bayram
süresince her yerde dolaşan ve herkese kendi boyunda gözüken
ruhlar karşısında herhangi bir korku duydukları söylenemez. Bu
durum şaşırtıcı değildir: Törenlerin her şeyini sahneye koyup,
yönetmekle hep aynı kişiler sorumludur; taktıkları maskeleri
bizzat kendileri yapmışlardır ve bunları kullandıktan sonra
kadınlardan saklarlar. Kişiler ruhun zuhur ettiğini haber
veren sesler çıkartmakta, bu ruhun izini kuma çizmekte,
ataların seslerini temsil eden sesler çıkartan kavalları
üflemekte ve kaynana zırıltılarını almaktadırlar. Jensen,
bunların durumunu, kısacası, Noel Baba rolü oynayan
ebeveynlerinkine benzetmektedir (26). Erkekler, kutsal
ormandaki etrafı çevrili alanda olup bitenler hakkında
kadınlara birtakım yalanlar söylemektedirler (27). Kabul
törenine katılan yeniyetmelerin tutumu da, huşu içinde
heyecanlanma, sanki apışıp kalmış gibi yapma, dehşetten
titreme, büyük havalarına girme ve çocukça caka satma arasında
gidip gelmektedir (28). Son olarak da, kadınlar tamamen enayi
değillerdir. Şu veya bu maskenin arkasında kimin gizlendiğini
kesin olarak bilmektedirler. Ancak, bir maske tehditkâr bir
şekilde onlara yaklaşıp ulumalarıyla onların kaçışmalarına
neden olduğunda, yine de biraz kaygı duymaktadırlar. Bu kaygı
belirtileri Jensen’e göre, kısmen kendiliğinden ve samimi ve
kısmen de gelenek gereği uyulan bir ödevdir. Böyle olması
gerekmektedir. Kadınlar sonuç olarak, oyunun figüranları
olmakta ve oyunbozanlık yapamayacaklarını bilmektedirler (29).
Burada, kutsal
ciddiyetin nerede şakaya (fun) varıp gevşediğini ve oyun
haline geldiğini belirlemek olanaksızdır. Bizim toplumumuzda
çocuk ruhlu bir baba, eğer Noel hazırlıklarını yaparken
çocuklarına yakalanırsa, onlara gerçekten kızabilir. İngiliz
Kolombiya’sında yaşayan Kwakiutl kabilesinden bir baba, tören
için oyma işi yaparken kendisini yakalayan kızını öldürmüştür
(30). Pechuël- Loesche, Loanga zencilerinin dinsel
bilinçlerinin değişken karakterini Jensen’inkilere benzeyen
terimlerle ifade etmektedir. Bu vahşilerin kutsal gösteri ve
âdetlere olan inançları alay ve kayıtsızlıkla omuz omuza giden
bir cins yarı-inançtır. Yazar, önemli olan bayram havasıdır
diye sonuca varmaktadır (31). R.R. Marette The Threshold of
Religion adlı kitabının Primitive Credulity başlıklı
bölümünde, ilkel inanç sistemlerinde yer alan belli bir
yapmacıklık (make believe) (32) unsurunun kalıcı etkisini
açıklamaktadır. Büyüleyen ve büyülenen aynı zamanda hem
bilinçli, hem de kanmaya hazırdır ve kanmayı istemektedir
(33). “Vahşi, temsil ettiği figürle tamamen özdeşleşen iyi bir
oyuncu olduğu gibi, ‘gerçek’ aslan olmadığını bildiği şeyin
kükremesi karşısında korkunç bir dehşete kapılma yeteneğine
sahip olan çocuğun bir benzeri olarak, aynı zamanda iyi bir
seyircidir de.”(34) Malinowski, “yerli kendi inancını kendi
için formüle etmiş olmasından daha yoğun bir şekilde hisseder
ve korkar,”(35) demektedir. Vahşiler topluluğunun doğaüstü
nitelikler atfettiği bireylerin tutumu çoğu zaman bir rol
kesme (36) (playing up to the role) (37) olarak
tanımlanabilir. Büyünün ve doğaüstü ilişkilerin gerçeğe uygun
olmamasına (kurmaca olmasına) ilişkin bu kısmi bilincin
varlığına rağmen, aynı gözlemciler tüm inanç ve uygulama
sisteminin, yalnızca çabucak kananlara egemen olma amacı
taşıyan bir uyanıklar grubu tarafından oluşturulan bir
sahtekârlık olduğu sonucunu çıkartmamak gerektiği konusunda
ısrarlıdırlar. Zaten buna benzer yorumlar yalnızca çok
sayıdaki seyyah tarafından yapılmakla kalmamış, yerlilerin
geleneği de bunu doğrulamıştır. Ancak bu yorum doğru
olmayabilir. “Kutsal bir eylemin kökeni ancak genel inancın
içinde yer alabilir ve bu inancın bir grubun gücünü artırmak
üzere sahtekârlık yoluyla sürdürülmesi ancak tarihsel bir
gelişmenin son ürünü olabilir.”(38)
Yukarıda
söylenenlerden, ortaya çok açık bir olgu çıktığı kanısındayım:
İlkel toplumların kutsal eylemlerine ilişkin olarak, oyun
kavramını bir an bile gözden kaçırmama gerekliliği. “Oynamak”
terimini sürekli kullanmaya zorlayan sadece olguların tasviri
değildir, aynı zamanda, oyun kavramı kendinde, inanç ile
inançsızlık arasındaki çözülmez birliğin, kutsal ciddiyet ile
yapmacık ve “çılgınlığın” ortaklığının en iyi sentezini
taşımaktadır. Çocuk dünyası ile ilkellerin dünyası arasındaki
benzerliği kabul etmekle birlikte, Jensen’in burada, çocuğun
tavrı ile ilkelin tavrı arasında bir ilke farklılığı getirmek
istediği doğrudur. Noel babayla karşılaşan çocuk, “kendi
yeteneği sayesinde ne yapacağını anlayabildiği önceden
belirlenmiş bir görüntüyle” karşı karşıyadır. “Burada söz
konusu olan törenlerin hazırlanması sırasında, bu insanların
yaratıcı tavrı tamamen farklıdır. Bunlar önceden belirlenmiş
görüntülere değil de, çevrelerindeki doğaya tepki
vermektedirler ve bu doğayla uğraşırlar; bu doğaya musallat
olan, pek güven vermeyen cinleri kavramanın ve temsil etmenin
peşindedirler.”(39) Burada Jensen’in hocası Frobenius’un
görüşleri fark edilmektedir. Ancak bunlara karşı iki itiraz
yükselmektedir. Öncelikle, Jensen’in “tamamen doğal” olarak
dediği şey, çocuk ruhunun ruhani süreci ile bir ayin töreni
biçimi yaratan ilkelin ruhunun ruhani süreci arasında ifade
edilen yegâne farkı meydana getirmektedir. Ama biz bu süreci
bilmiyoruz. Tıpkı bizim toplumumuzdaki çocuk gibi, “önceden
belirlenmiş’ imgeleri geleneksel malzeme olarak kabul eden ve
bu imgeler karşısında tıpkı çocuğunki gibi tepki veren bir
ibadet topluluğuyla karşı karşıyayız. Fakat bu bir yana
bırakılacak olursa ibadete yönelik bir sahnelemenin
“kavranma”sına ve “temsili”ne varan bu doğa deneyine yönelik
“tepki”nin çeşitli aşamaları, gözlemimizin tamamen dışında
kalmaktadır. Frobenius ve Jensen buna ancak düşsel bir metafor
yardımıyla yaklaşabilmektedirler. Bu imgenin ortaya çıkışında
gerçekleştirilen işleve gelince, ondan ancak şiirsel bir işlev
olarak söz edilebilir ve onu oyunsal bir işlev olarak
adlandırırsak daha iyi belirlemiş oluruz.
Benzeri
düşüncelerle, başlangıçta yer alan dinsel kavramların özü
sorununa derinlemesine nüfuz etmiş oluruz. Bilindiği üzere, bu
sorun bütün dinbilim uzmanları tarafından incelenen konuların
en önemlilerinden biridir. Bir din farklı düzlemden iki şey
arasında, örneğin bir insanla bir hayvan arasında, öze ilişkin
kutsal bir özdeşliğin varlığını kabul ettiğinde, bizim
simgesel bağ kavrayışımız bu ilişkiyi açık ve tutarlı bir
şekilde ifade edemez. İki özün özdeşliği bir öz ile onun
simgesel imgesi arasındaki ilişkiden çok daha esasa
yöneliktir. Bu mistik bir özdeşliktir. Biri diğeri haline
gelmiştir. İlkel insan, büyüsel dansını yaparken bir
kangurudur. Ancak farklılıklar ve insanlar arasındaki ifade
yeteneği farkları konusunda dikkatli olmak gerekir. Biz,
ilkelin zihin halini gözümüzde canlandırabilmek için, bu zihin
halini kendi terminolojimiz aracılığıyla tercüme etmek zorunda
kaldık. İstesek de, istemesek de, bu ilkel varlığın dinsel
kavramlarını, kendi kavramlarımızın katı bir şekilde mantıksal
olan kesinlik düzlemine aktarıyoruz. Böylece, bu ilkel ile
hayvan arasındaki ilişkiyi, ilkel için “gerçeklik” anlamına
gelen bir ilişki olarak ifade ederken, bu aynı ilişki bizim
için bir “oyun” olarak kalmaktadır. O, kangurunun özünü
almıştır. Biz ise onun kanguruculuk oynadığını söyleriz. Fakat
ilkel, “olmak” ve “oynamak” arasındaki ayırımın tamamen
cahilidir, hiçbir özdeşliği, imgeyi veya simgeyi
bilmemektedir. Bu durumda, ilkel insanın ayinlerini
gerçekleştirmesi sırasındaki ruh halini kavramanın en iyi
yolunun, bu ilkel oyun kategorisine bağlı kalmak olup
olmadığını kendimize sormaya devam ediyoruz. Bizim oyun
kavramımızda, “hemen kanma” ile “gibi yapma” arasındaki ayırım
yok olmaktadır. Bir oyun kavramı, ayin ve kutsallık
kavramlarıyla hiç güçlük çekmeden birleşebilmektedir. Bir
trajedinin her dizesi, Bach’ın her prelüdü, trajedinin her
kuralı bunu kanıtlamaktadır. İlkel kültür denilen şeyi oyunsal
bir alan olarak ele almayı sürdürmekle, onun doğasını katı bir
psikolojik veya sosyolojik çözümlemenin izin vereceğinden çok
daha dolaysız ve çok daha genel bir şekilde anlama olanağı
hazırlanmış olmaktadır.
Topluluğun
selâmeti açısından vazgeçilmez nitelikte olan ve kozmik sezgi
ile toplumsal gelişmenin tohumu olan kutsal oyun, yine de,
Platon’un ihtiyaçlarla dolu ve ağırbaşlı, sıradan hayat
alanının dışında ve üstünde gerçekleştiğini söylediği eylem
anlamında bir oyun olarak kalmaktadır.
Bu kutsal oyun
alanı çocuğun, şairin ve ilkelin kendilerini kendi evlerinde
gibi hissettikleri alandır. Estetik duyarlılık modern insanı
bu alana bir miktar yaklaştırmıştır. Bunu söylerken, sanat
ürünü olarak kabul edilen maskenin şimdilerde moda olmasını
düşünüyoruz. Günümüz egzotizmi belli bir gösteriş tutkusu
içerse de, Türklerin, Kızılderililerin ve Çinlilerin moda
olduğu XVIII. yüzyıl egzotizminden çok daha derin köklere
sahiptir. Modern insan hiç kuşkusuz, uzak ve yabancı olanı
anlamaya çok daha fazla yatkındır. Vahşi toplumu anlama
konusunda ona maske ve kılık değiştirme karşısındaki
duyarlılığından daha fazla yardımcı olan hiçbir şey yoktur.
Etnoloji bu olgunun muazzam toplumsal önemini vurgularken,
gelişmiş ve laikleşmiş kişi de bu olgudaki dolaysız estetik
duygusunu hissetmektedir; bu güzellik, dehşet ve esrardan
meydana gelen bir duygudur. Yetişkin ve uygar kişi için bile,
bazı esrarlı unsurlar maskeden kaynaklanır. Maskeli insanın
görünüşü, belirgin dinsel kavrayışlarla hiçbir ilişkisi
olmayan saf estetik algılama olarak bile, bizi hemen “gündelik
hayat”ın dışına, gün ışığının aydınlattığı dünyadan farklı
olan başka bir dünyaya götürür: İlkelin, çocuğun ve şairin
alanına yani oyun alanına.
Eğer ilkel
ayinlerin anlam ve doğasına ilişkin fikirlerimizi,
indirgenmesi mümkün olmayan oyun kavramı üzerinde
yoğunlaştırmamıza izin verilecek olursa, çetrefil bir sorunla
karşı karşıya geliriz. Acaba, alt dinsel biçimlerden daha
yüksek olanlarına geçildiğinde oyun kavramını muhafaza etmek
mümkün olabilecek midir? Bakışlar Afrika, Avustralya veya
Amerika kabilelerinin kanlı ayinlerinden, daha şimdiden
Upanşadların (40) bilgeliğinin tohumlarını taşıyan Vedaların
(41) kurban ayinlerine veya Mısırlıların son derece mistik
ayinlerine ya da Orpheusçu ibadete ve Eleusis ayinlerine
yönelmektedir. Bunların biçim ve uygulanışları, ilkel denilen
ibadetlere, gaddarlık ve tuhaflık özelliklerine kadar, her
yönüyle benzemektedir. Ancak, bunlarda gördüğümüz veya
gördüğümüzü sandığımız bilgelik ve hakikat mertebesi, ilkel
toplumlar karşısında bile söz konusu olmayan bir üstünlükle
onlardan söz etmemizi engeller. Şimdi önem kazanan nokta, bu
üst biçimler tarafından içerilen inancın, biçimsel bir
benzerlikten ötürü -hatta dinsel bilinç açısından bile- ayin
nitelemesinin içine dahil edilmesinin gerekip gerekmediğidir.
Platon’un oyun hakkındaki kavrayışı kabul edilecek olursa -ki
sonunda bu noktaya ulaşmış durumdayız-, bu soruya olumlu cevap
verilmesini engelleyen hiçbir şey yoktur. Platon’un anladığı
anlamda tanrılara adanmış olan oyunlar hayatın, insanın dört
elle sarılması gereken en yüce faaliyetleridir. Bu durumda
kutsal ayinin, mantığa sığmayan şeyin, anlaşılabilir en yüce
ifadesi olduğu kabulünden hiç de vazgeçmiş olunmamaktadır.
Kutsal eylem, veçhelerinin bazıları itibarıyla oyun
kategorisinin içine girmekte, ama bu yüzden ayinsel
karakterinden herhangi bir şey kaybetmemektedir.
Çeviren: Mehmet
Ali Kılıçbay
NOTLAR
(1) Bu teorilere ilişkin olarak bkz. H. Zondervan, Het Spel
bij Dieren, Kinderen en Volwassen Menschen (Hayvanlarda
Çocuklarda ve Yetişkinlerde Oyun), Amsterdam, 1928; ve F.J.J.
Buytendijk, Het Spel van Mensch en Dier als openbaring van
levensdriften (İnsanda ve Hayvanda Hayati Eğilimlerin
Dışavurumu Olarak Oyun), Amsterdam, 1932
(2) Gülen hayvan. (ç,n.)
(3) İki birim arasındaki ilişki. (ç.n.)
(4) “Otoriteye ve disipline meydan okuduğu için takibata konu
olan gürültücü ve başıbozuk bir tutumun yoğun olarak
sergilenmesi”.
(5) M. Granet, Fêtes et Chansons anciennes de la Chine, Paris,
1914, s. 150, 192; aynı yazar, Danses et Légendes de la Chine
ancienne, Paris, 1926, s. 351 vd.; aynı yazar, La Civilsation
chinoise, Paris, 1929, s. 231.
(6) As the Greeks would say, rather methectic than mimetic,
J.E. Harrison, Themis, Astudy of the social origins of Greek
religon, Cambridge, 1912, s. 125.
(7) Metinde İngilizce. (ç.n.)
(8) R. R. Marett, The Threshold of Religon, Londra, 1912, s.
48.
(9) Buytendijk, a.g.e., s. 70-71.
(10) Bilgiler. Hint’in ilk dinsel ve şiirsel metinleri. Eski
Sanskritçe yazılmışlardır. (ç.n.)
(11) Cambridge, 1912.
(12) Leo Frobenius, Kulturgeshicte Afrikas, Prolegomena zu
einer historischen Gestaltlehre, Phaidon Verlag, 1933;
Schicksalskunde im Sinne des Kultur verdens, Leipzig, 1932.
(13) A.g.e., s. 23-122.
(14) Kulturg..., s. 21.
(15) A.g.e., s. 122. “Ergriffenheit”, çocuk oyunu dönemi
olarak, s. 147; krş., Erwin Straus’tan alınan ve “dokunaklılık
eğilimi”, “yakalama durumu” anlamına gelen ve çocuk oyununun
temeli olarak Buytendijk’e ait terimi, a.g.e., s. 20.
(16) Schicksalskunde..., s. 142.
(17) Yasalar, VII, 803.
(18) Out’oun paidia... out’au paideia... axiologos.
(19) Krş., Leges, VII, 796, Platon burada Kuretlerin kutsal
danslarından, Kourétôn enoplia paignia olarak söz etmektedir.
Kutsal sır ile oyun arasındaki ilk bağlantıya Romano Guardini
tarafından, Vom Geist des Liturgie adlı kitabının Die Liturya
Romano Guardini tarafından, Vom Geist des Liturgie adlı
kitabının Die Liturgie als Spiel başlıklı bölümünde (s. 56-57)
çarpıcı bir şekilde temas edilmiştir (Ecclesia Orans. herausg.
Von Dr Ildegons Herwegen I, Freiburg İ. B. 1922). Guardini,
Platon’un adını vermeden, yukarıda zikredilen yargıya mümkün
olduğunca yaklaşmaktadır. Bizim oyunun özellikleri olarak
saydığımız birçok karakteri dinsel törene atfetmektedir.
Dinsel tören de nihai çözümlemede “Zwecklos aber doch sinn
voll”dür (amaçsız, ama anlam bakımından zengindir).
(20) Vom Wesen des festes, Paideuma, Mitteilungen Zur
Kulturkunde, I Heft 2 (Aralık 1938), s. 59-74; ayrıca, aynı
yazar, La Religione antica nelle sue linee fondamentali,
Bologna, 1944, cap. II: Il senso di festività.
(21) A.g.e., s. 63.
(22) s. 65.
(23) s. 63.
(24) A.g.e., s. 60, K. Th. Preuss, Die Nayarit-Expedition, I,
1912, s. 106 H.’den.
(25) Stutgart, 1933 (İlkel toplumlarda sünnet ve olgunluğa
erme törenleri).
(26) A.g.e., s. 151.
(27) s. 156.
(28) s. 158.
(29) 150.
(30) Boas, The social organization and the secret societes of
the Kwakiutl Indians, Washington, 1897, s. 435.
(31) Volkskunde von Loango, Stutgart, 1887, s. 345
(32) “Metinde İngilizce”. (ç.n.)
(33) s. 41-44.
(34) s. 45.
(35) Argonauts of the Western Pacific, Londra, 1922, s. 239.
(36) A.g.e., s. 240.
(37) Metinde İngilizce. (ç.n.)
(38) Jensen, a.g.e., s. 152. Düzmciliği bu şekilde iradiymiş
gibi açıklama biçimi, bana göre Jensen tarafından haklı olarak
reddedilen (s.153, 173-177) olgunluğa erme ve sünnet
törenlerinin psikanalitik açıklamasını biraz daha yıkmaktadır.
(39) s. 149-150.
(40) Eski Hint’in ilk kutsal metin derlemelerinden biri.
(ç.n.)
(41) Eski Hint’in ilk kutsal metin derlemelerinden biri.
(ç.n.)
Johan Huizinga,
Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme “Homo Ludens”,
Ayrıntı Yay., 1. Basım / Eylül 1995
Kaynak :
http://www.halksahnesi.org/incelemeler/oyunun_dogasi/oyunun_dogasi.htm