ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ-TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ
Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

KÂŞGARLI MAHMUD VE DÖNEMİ

DİVANÜ LÜGÂTİ’T-TÜRKTE ‘İRANLI’ KAVRAMI

Süer EKER

ULUSLARARASI TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI BİLGİ ŞÖLENİ BİLDİRİLERİ

28-30 Mayıs 2008

1. Giriş

Türk-İran ortakyaşarın (İng. symbiosis) destanlar çağı, İslam öncesi ve İslam
sonrası olmak üzere
çok genel çizgileri ile üç farklı dönemde ele alınabilir.

İranlılarla Turanlılar arasındaki mücadelelerin konu edildiği Şehname,
destanlar dönemi Türk-İran ilişkilerinin ana kaynağıdır.1

İslam öncesi dönem Türk-İran ilişkileri ise, ilk kez Birinci Doğu Türk
Kağanlığı’na ait, MS 572-580 yılları arasında geçen olayların anlatıldığı Bugut
Yazıtı (MS 681) ile belgelenir (bk. Çağatay, Tezcan; Klyaştomıy, Livşiç 1992). Her
iki toplumun İslamiyet’i kabulü ile bu derinleşmiş, yeni dil bilimsel yakınlaşma
alanları oluşmuştur (bk. Johanson 2006 vd.). Maveraünnehir’in teşkil ettiği Türk-
İran temas hattı ise bu özelliğini büyük ölçüde yitirerek Türk ve İran dilli topluluklar
arasındaki coğrafi, dil bilimsel hatta antropolojik sınırlar silikleşmiştir
(Maveraünnehir havzasının tarihsel-coğrafi işlevi ilgili olarak bk. Toynbee 1924).

Büyük İskender’in Pers/Hahameniş (İng. Achaemenid) İmparatorluğu’nu (MÖ
330), Arap-İslam fütuhatının Sâsânî İmparatorluğu’nu (MS 651) ve Müslüman Türk
Karahanlıların Müslüman Sâmânî Devleti’ni ortadan kaldırması (MS 874-999)2,
Pers/Fars dilli halkların tarihinin üç büyük travmasıdır. İlk iki travma, Fars dili ve
kültürünü âdeta silmiş, İran tarihinde en az iki yüzyıl süren fetret dönemlerinin
yaşanmasına, dilde ise önemli yapısal değişikliklere ve dönüşümlere yol açmıştır.3

Türkler, Müslüman olduklarında, çok kısa sürede Çin sınırlarından İspanya’ya
yayılan Arap-İslam gerçeği ile iki yüzyıllık İslami birikime sahip İran-İslam
geleneğini karşılarında buldular. Arap yönetimi tedricen uzak coğrafyalardan ana
karasına doğru çekilirken, İslami Türkistan’da yefel Müslüman hanedanlar işbaşına
gelmeye başlamışlardı. Arap-İslam fütuhatının İslâmlaştırdığı Orta Asya’da ilk Fars
devleti Sünni Sâmânîler tarafından kurulmuş (MS 819) ve bu dönemde İslamiyet’in
kabulünden sonra tipolojik evrim geçiren dil ile yani Yeni/Klasik Farsça ile İslami
dönemin ilk dinî ve edebî örnekleri verilmiştir. Sâmânîler, bir bakıma, “İranlıların
Karahanlıları”dır. Ancak Sâmânî Devleti, İslam dinini kabul eden Karahanlılar
tarafından yıkılmıştır (MS 999). Karahanlılar da siyasi, etnik ve kültürel rekabete
karşın, dilde ve kültürde Sâmânîlerin yaptığını, İslami özlü milliyetçi refleksi dile,
sanata ve edebiyata yansıtmışlardır.4 Karahanlıların milliyetçiliğindeki diğer bir
önemli etken de, İran kültürü hamisi Gazneli ve Selçuklu yöneticilerinin
yaptıklarının aksine (bk. Roux 2000: 187), kendilerini Köktürk, Uygur geleneğinin
temsilcisi, soylu yöneten egemenler olarak görmeleri, yönetme erkini Tanrısal
kaynağa bağlayan ve bunu hadislerle belgelemeye çalışan bir anlayış ve kavrayışa
sahip olmalarıdır. Aynı bilinç bürokrat kökenli Kâşgarlı’da da kuvvetli biçimde
hissedilir (bk. DLT I 1985: 1-4). Pagan Türklere karşı İslam’ın savunucusu olan
İslamcı Karahanlılar, milliyetçi tutumlarına rağmen İran ulusal geleneklerinden de
yararlanmışlardır. Örneğin, kendilerini, İranlIların tanımladıkları gibi yani
Turan5
adıyla tanımlamışlar, hanedanlarını da Afrasiyab’ın Hanedanı olarak
adlandırmışlardır (bk. Menges 1968: 26).

11. yüzyılın ortalarında Selçuklular, Gaznelilerin egemenliğine başkaldırarak
Harezm, Soğd ve Baktirya’yı ele geçirmiş, 1055’te Bağdat’ta Abbasi hilafetini
kontrol altına almıştı. Kâşgarlı’nın eserini kaleme aldığı dönemde, Oğuz-Fars
ortakyaşammın siyasi yapılanması olan Selçuklular, Sultan Alparslan, hemen
ardından Melikşah ve Nizamülmülk yönetiminde batıya, Anadolu’ya doğru
egemenliklerini genişletirken, doğuda da Karahanlılar üzerinde, Fergana, Kaşgar ve
Hoten gibi merkezlerde baskı kurmaya başlamışlardı (‘Türk halkları ve İslam,
Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular’ konularıyla ilgili olarak bk. Golden 2006:
21-26).

Türk dili ve kültürünün üstünlüğünü, gelecekte Türklerin İslam dünyasının
egemen gücü olacağını kanıtlamaya çalışan, Türklerin ve Türkçenin, Farslar ve
Farsça ile karışmasına ilk kez ve doğrudan karşı çıkan bilim ve “dava” adamı
Kâşgarlı’nın dönemi; Karahanlıların, Hahameniş (İng. Achaemenid) ve Sâsânî
imparatorluklarının mirasçısı Sâmânî Devleti’ne, dolayısıyla İranlıların siyasal
hâkimiyetlerine son verdiği, ancak, İran dili ve kültürünün Oğuz Selçuklular
aracılığıyla zirveye çıktığı ve İslam dünyasının “olmazsa olmaz” dili hâline gelmeye
başladığı sürecin de başlangıcıdır. Antik İran kültürü ile beslenen, İslamiyet’in
kabulü ile yeni bir görünüm alan ve İslam dünyasının “olmazsa olmaz”ı hâline gelen
İran dili, edebiyatı ve kültürü, Türk aydınlan için hazır ve cazip bir modeldi. Bu
modeli benimseyen Gazneliler ve Selçuklularla başlayan Türk egemenliği dönemi,
ironik biçimde, Fars dili ve kültürünün gelişmesinin ve yayılmasının önünü açmıştır.
İran dilli topluluklar, siyasi ve askerî arenada Türk toplulukları karşısında çekinik
durumda kalmalarına hatta bir bölümünün Türkleşmesine karşın (Bergne 2007: 3),

Golden “gergin” sıfatıyla nitelediği Türk-İran kültürel ortakyaşamı, Menges’e göre
iki dil ve kültürün birbirini fethetmesiyle sonuçlanmıştır (1968).

Selçuklu vassalı Karahanlılann gayrimüslim Uygurlara karşı ideolojik ve dinî
mücadele yürüttüğü, Sâmânî saltanatının izlerinin bütünüyle yok olmadığı bu
dönemde, Kâşgarlı’nm Oğuzlarla ilgili kimi olumsuz yargılarında, Oğuz
Selçukluların, Karahanlıları siyasi bakımdan pasifize etmiş olması rol oynayabilir.
Öte yandan Selçukluların, Karahanlılann son verdiği İran egemenliğini
sürdürmeleri, devlet dili olarak Farsçayı kullanmalan, Fars kültürü ve edebiyatının
hamisi ve yayıcısı olmaları da Karahanlı “ulusalcı” Kâşgarlı’nın, Oğuzlarla ilgili
düşüncelerini kuşkusuz etkilemiştir. Ancak, Kâşgarlı’nın kendisi’nin de bütünüyle
bu etkinin dışında kalamadığı,
Çiğil, Türkmen ve Uygur kelimelerinin
etimolojilerini yaparken veya Büyük İskender’i konuştururken Klasik Farsçaya
müracaat etmesi, verdiği örneklerden bu dili iyi bildiğinin anlaşılması vb. kanıtlarla
ortaya çıkar, (bk. Eker 2009: 78)

2. Kâşgarlı’mn Gayritürk Unsurlara Yönelik Tutum ve Düşünceleri

Ulus ve dil adlan, farklı toplumlann birbirlerini tanımlamasında ve
adlandırmasında önemli bir ayrışma ve çatışma alanıdır. Bu adlar bazen salt, farklı
bir grubu adlandırma noktasını aşarak, o gruba yönelik tutumlan ortaya koyan, çoğu
zaman olumsuz, kolektif yargılan belirten simgeler hâlindedir.

Firdevsî’nin Şehnamesi’yle gün yüzüne çıkan ve kaynağını muhtemelen antik
İran dili ve kültürünü canlandırma ülküsü ile Arapçılık taassubuna karşı “şuubiyeci”
tepki, benzer örneklerde olduğu gibi, karşı milliyetçilikleri de yaratmıştır. Yerleşik
imparatorluklarının mirasçısı Fars6 dilli halklann, konargöçer kültüre yönelik
yargılan Hafız-ı Şırazî’nin “ân Tork-e Şîrâzî” gibi £imi olumlu klişelere oranla,
genellikle olumsuz mesajlı klişelere dayanır.7 İranlılann bu tavrı Doerfer tarafından
“kendine, tarihine ve kültürüne aşın düşkünleşme” olarak nitelenir (1987: 242).
Ancak, kısmen Türklerin, en azından Karahanlılann da paralel bir bakış açısına
sahip olduğunu Kâşgarlı’nın yaklaşımlannda görüyoruz. Şehname’den yaklaşık 70
yıl sonra DLT’yi kaleme alan, Şehname ile zirveye çıkan ‘şuubiyeci’ karşı duruşa
benzer bir tutum benimseyen Kâşgarlı ’nın (bk. Dankoff 1983) Farslara8 ve Budist
Uygurlara karşı tutumu “dinsel ve dilsel” nedenlerle olumsuzdur; hatta çoğu zaman

Kâşgarlı bu topluluklara karşı duyduğu nefreti saklamaz. Kâşgarlı; Farslar,
gayrimüslim Tangutlar, Uygurlar ve Tibetliler yani Kâşgarlı olmayan Ta/Tarla ilgili
verdiği örneklerde onları çoğu zaman düşman unsurlar olarak değerlendirir. Farslar
(ve Uygurlar) vefasızdır, şiddete ve hatta öldürülmeye müstehaktır:9
tat/g közre
tikenig tüpre'xlaXm
gözüne vur, dikeni kökle, kökünden çıkar.” (bk. DLT I 1985:
280),
keldi mana Tat/aydım emdiyat/kuşka bolup et/seni tiler us böri “Bana bir Tat
geldi; yat, kuşlara et ol. Kuşlar, kurtlar seni bekler, dedim.” (DLT 1 1985: 36).
Kâşgarlı’ya göre, bu duygulardan arınmanın yolu, yabancıların “Türk kılığını alıp,
Türk huyuyla huylanmalaradır (bk. DLT I 1985: 471).

Kâşgarlı, “Türk” şemsiyesi altına aldığı topluluklann yabancı dil ve kültürlerin,
özellikle Fars etkisi ile “bozulma”lannı şiddetle kınar. Herhangi bir Türk
topluluğunun Farslara etnik, dilsel ya da kültürel bakımdan yakın olmasını, onlarla
karışmasını, bozulma, kimliğini, Türklüğünü kaybetme anlamında değerlendirir.
Kâşgarlı’nın “Türk Dilleri Üzerine Söz” başlığı altında “En açık ve doğru dil, ancak
bir dil bilip Farslarla karışmayan ve yabancı ülkelere gidip gelmeyen kimselerin
dilidir. İki dil bilen şehirlilerle düşüp kalkan kimselerin dilleri bozuktur. İki dil
bilenler Sogdak, Kençek, Argu boylarıdır.” (DLT I 1985: 29) ifadelerinden,
Farslılarla karışanların dilinin “bozuk” olduğunu, “doğru” Türkçe konuşurlarının
yabancılarla karışmadığını ve şehirlerde oturmadığını, şehirlerde oturanların ise iki
dilli olduğunu öğreniyoruz. Yani, Soğdak boyu şehirlerde yaşamakta ve iki dil
bilmektedir (DLT I 1985: 29). Kâşgarlı,
kılıç tatıksa ışyunçır er tatıksa et tunçıryam
“Kılıç pas tutarsa yiğidin hâli kötüleşir; Türk, Farslaşırsa eti sölpür” savı ile
İranlılaşmayı, Fars ahlakını benimsemeyi Türklük için büyük bir tehlike olarak
kaydeder (DLT II 1986: 281).

Tatlara bu denli “düşman” olmasına karşın İCâşgarlı, tatsız türk bolmas, başsız
börk bolmas
“Farssız Türk, başsız börk olmaz.” sözleriyle belgelediği üzere, Türk-
İran kültürel ortakyaşamının ne denli girift olduğunun bilincindedir. Kâşgarlı,
toplumsal ve toplumlararası yaşamın en önemli belirleyici gücünün piyasa, ekonomi
ve ticaret olduğunun da farkındadır. Nitekim, verdiği
uygur tatın yufga alıp yumgm
satar
“Uygur Tatlarından ucuza alıp toptan pahalı satar.” (DLT I 1985: 294)
örneğinden, ticari ve ekonomik faaliyetlerin, her türlü düşmanlık engelini kolayca
aşabileceğine işaret eder.

3. Iranlı Kavramı

Bu çalışmada kullanılan “İranlı” kavramı;10 genetik ölçüte göre yapılan dil
tasnifinde “İran dilleri” olarak nitelendirilen, tarihsel kaynağını Avestan ve Bisotun
Yazıtları’nda kullanılan dilden alan, Orta İranca aracılığıyla Klasik Farsçaya gelişen
değişkeleri konuşan ve genellikle İslam dinini kabul etmiş olan halkları ifade
etmektedir.11
11

Arap Yarımadası’ndan Kafkaslara, Anadolu’dan Doğu Türkistan’a değin çok
geniş bir coğrafyaya yayılan İran dilli halkların ve onların dillerinin adlandırılması,
sınırlarının belirlenmesi politik, toplumsal, tarihsel vb. yönleri ile karmaşık ve tam
olarak çözümlenememiş bir sorundur. Farsçanın sınırlarının nerede başlayıp nerede
bittiği, karşılıklı anlaşılabilirliğin çok yüksek olduğu Tacikistan’ın resmî dili
Tacik inin Afganistan’daki Derinin Farsçadan bağımsız bir dil olup olmadığı,
İranistiğin önemli sorunlarındandır. Hatta modem İran devletinin adının ve dilinin
ne olması gerektiği hususunda bile nihai bir mutabakat yoktur.12

4. DLT’de Iranlı Kavramı

Türkçe-Arapça ansiklopedik sözlük niteliğindeki DLT'de Farsça kökenli pek
çok yer adı bulunmasına karşın, siyasi ya da bölgesel coğrafyaya işaret eden
İran ve
buraya mensup halk anlamında
İranlı adı yoktur.13

Kâşgarlı’da İran dilli topluluklar için nispeten zengin bir etnonimler dökümü
vardır:
Samanlı, Şart (?), SoğdH, Soğdak, Somiım, Somlım Tat, Sukak,
Tajık/Tajik/Tejik, Tat, Tat Tavvgaç.
“İranlı”ları ifade eden bu terimlerin Arapça
karşılıklarında ise /•amv etnonimi yer alır.

İslamiyet’in kabulünün ardından “Fars”14 ve “Tacik” adları, Yeni Farsçayı
kullanan Müslüman İran dilli halkları ifade etmeye başlamıştır. Ancak sonraki
dönemlerde “Tacik” adının kapsamı daralmıştır. Tacik bugün itibarıyla, “İranlı” ve
“Fars” etnik adlarından farklı, çoğunlukla Tacikistan ve Afganistan’da yaşayan
Sünni, İran dilli bir halkın adıdır. İslam dünyasında Tacik’in yanı sıra ‘
Acem, Tazî,
Deri
vb. etnik adlar veya dil adları da kullanılmıştır. Sonraki dönemlerde özellikle
batı Türkçesinde “İranlı” kavramını ifade eden “
Acemi, Deri, Farsı, Fürsî, İranı,
Parsı, Tazî."
etnik adlan DLT’de yer almaz.

Tarihî kaynaklarda Tacik, Türk’e mukabil olarak veya ikileme işlevinde Türk
ve Tacik
(Far. Tork o TâciR) şekliyle kullanılır. Bu kullanım, bir bakıma iki halkın
oluşturduğu en az 13 yüzyıllık kültürel ortak yaşamın ifadesidir. Türk ve İran
kültürel ortak yaşamını ifade eden diğer ikilemeler şu şekildedir:
Rum-Tat}b Tat-
Tawgaç, Türk-Acem, Türk-Sart, Türk-Fars, Türk-İran.

4.1.    evlâdi’s-sâmâniyye15 DLT’de İran’lı Sâmânî hanedanına mensup olanları
ifade etmek için kullanılmıştır. “Sâmânlılar, Sâmânlı Oğullan, Sâmânîler;
İslamlıktan sonra İran’da devlet kurmuş olan bir hükümdar ailesi’ (DLT IV 1986:
850), “Babamız, Türk illerini Sâmânlı Oğullarından alan beydir; adına Hamîr Tegîn
(?)” denir (DLT I 1985: 112).16

4.2.    fars:17 Bugün İran’ın kültürel, siyasal vb. bakımlardan baskın kavmi olan
etnik grubu ifade eden Fars teriminin kaynağı, ülkenin
Fars bölgesinden alır. Fars,
Pars'
ın sesbirim dökümünde /p/ bulunmayan Arapçadan yeniden ödünçlemedir.
Ancak Kâşgarlı’da
Fars bir etnik ad değil, haritada gösterildiği üzere bölge adıdır.18

4.3.    sart ‘tacir, tecimen, satıcı’ (DLT I 1985: 66, 342), sartnın azukı anğ bolsa
yolda yer
“Satıcının azığı an olsa yol üzerinde yer.” (DLT I 1985: 342),19 ış
yarağında, sart aşığında
“İş fırsatında, sart kânnda” (DLT III 1986: 13). Sonraki
dönemlerde İran dilli toplulukları ifade edecek olan
Sart, DLT’de henüz etnik ad
değildir.20

şartla- “Sart saymak”: ol anı şartladı “O, onu tecimer-tacir- saydı.” (DLT III
1986: 444). DLT’de etnik adlardan
-IA ile yapılan “ve herhangi bir boydan, etnik
gruptan saymak” vb. anlamlarla yapılan eylemlere sıkça rastlanır.21

4.4. soğdak “Balasağun’a gelip yerleşmiş olan bir ulustur. Bunlar
“Soğd'lardandırlar. ‘Sogd’, Buhara ile Semerkand arasındadır. Bunlar, Türk kılığını
almışlar, Türk huyu ile huylanmışlardır.” (DLT I 1985: 471). “Balasagunlular
Soğdça ve Türkçe kullanırlar. Tıraz= Talaş ve Beyza şehirleri halkı da böyledir.”
(DLT I 1985: 30).22

soğd “Balasagun ile Buhara ve Semerkand arasında Türkleşmiş bulunan bir
ulus, bk.
Soğdak' (DLT IV 1986: 851 ).23 Soğd; Türkistan’ın en eski uygarlıklarına
beşiklik etmiş bölgenin ve bölge ile aynı adı taşıyan, yüksek bir uygarlık kuran,
Türk toplulukları ile yakın ilişkileri bulunan, tüccar ve diplomat gizemli bir İran dilli
halkın adıdır.24 Soğdlular, Uygur Kağanlığı döneminde kimliklerini büyük ölçüde
yitirerek genellikle Türkler arasında erirken,
Soğd, bir coğrafya adı olarak varlığını
korumuştur.

4.5.    sukak “beyaz geyik”, sukak, “kırlarda, taşlı yerlerde yaşayan geyik”
anlamındaki
ıvık'm erkek cinsidir.25 Kâşgarlı, sukak’m Oğuzlar tarafından Farsları
ifade etmek üzere kullanıldığını bildirir:
bu sukak ne ter?”‘Bu Farslı ne der?” (DLT
II 1986: 287; D&K II: 105).

Atalay sözcüğü iki ayrı madde başı olarak almıştır. Dankoff aynı madde altında
topladığı “beyaz antilop” ve “(metaforik olarak) İranlı” anlamlarındaki
sukak’ ın
Oğuzca olduğu notunu da düşmüştür.

Râsânen sukag, sukak olarak kaydettiği sözcüğün Çağataycada, Kitabü’l-
İdrak’te “ak renkli geyik” anlamıyla yer aldığını kaydetmiştir (1968: 432a). Clauson
her iki kelimeyi aynı madde altında toplamıştır,
sukak Uygurca, Harezmce ve
Çağataycanın söz varlığında “bir ahu türü” olarak yer alır. Clauson’ a göre
sukak,
suk-
“boynuzlamak, boynuzlarıyla vurmak” eylemiyle açıklanabilir (1972: 808).

Oğuzların, İranlılara, “ak ceylan” adını vermesi, totemik bir geleneğin uzantısı
olabileceği gibi doğal yaşamı itibarıyla bu hayvanın bir özelliğinin Farsça konuşan
halklara izafe edilmesiyle de açıklanabilir. Nitekim Karahanlıca
sukak, yani bilimsel
literatürdeki adıyla “ak ceylan” Araplarda bir sanatsal öge olmasının yanı sıra kişi
adı
(Rim ^j) olarak da görülür. Bu hayvanın adı başka kültürlerde de antroponim
olarak kullanılır. Eğer bu adlandırmada olumsuz bir çağrışım varsa, bu, Kâşgarlı’nın
Oğuzları Farslaşmış olmakla itham etmesine karşılık, Oğuzların Farslara yönelik
tutumlarının onun sandığı kadar olumlu olmadığını da gösterebilir.

sukaklıg “geyikli, geyiği çok olan”: “sukaklıg teg“geyiği çok olan dağ” (DLT I
1985: 498) kelimesinin, etnik ad ile bağlantısı yoktur.

4.6.    somlım (< somlı-rn) “Türkçe bilmeyen kimse” (DLT I 1985 : 486, DLT II
1986: 347).26 Somlım Karahanlı Türkçesine özgüdür.

“Türkler Türkçe bilmeyen kimselere Somhm 27 derler; nitekim Arapların
Arapçayı bilmeyen kimseye
‘Acemi dedikleri gibi. Asıl olan budur. Arapçayı
öğrense de
'‘Acemi 28 adı kalkmaz. Ama Türkçeyi öğrenen kimse somlım' lıktan
kurtulur (
somlıtur; somlıtmak)" (DLT II 1986: 347)29.

Kâşgarlı, Kâşgar’ın dilini Hakaniye Türkçesi olarak nitelerken, bu dili
bilmeyenlere
somhm adını verir. Somhm, “Arapça konuşamayan” anlamındaki
Lacem sözcüğü gibi, Türkçe konuşmayanları ifade eder. Ancak Kâşgarlı’nın
açıklamasından bu nitelemenin geçici olduğu, Türkçeyi öğrenen
yabancıların
“Somlım”lıktan kurtulduğu anlaşılıyor.

somlım tat: “Hiç Türkçe bilmeyen Farslı. Türkçe bilmeyenlere de “somlım”
denir.” (DLT I 1985: 486).30

Bu ifadeden, “Türkler”den ana dili veya din bakımından farklı olanların bu sıfat
ya da isimle anıldıkları; ancak
TaAarm, en azından bir bölümünün, Türkçe bildikleri,
Somlım TafVann ise, ana dili Türkçeden başka olan ve Türkçe konuşamayan
yabancı anlamında olduğu anlaşılıyor.

Kâşgarlı, somlım'm som/ı- kökünden türediğini de not düşer:

somlı- “Türkçeden başka bir dil ile konuşmak” (DLT III 1986: 298).

somlış-/somluş- (< somll-ş-) “yabancı dil ile konuşmak, sohbet etmek “ (DLT II
1986: 216).

tat kamug sumluşdı “Farslar kendi dillerince konuştular.” (DLT II 1986: 216).

somlıt- (< somlı-t-) “yabancı dil ile söyletmek”.

ol anı somhttı“0, onu Türklerin bilmediği sözle söyletti.” (DLT II 1986: 347).

somlı- ve türevleri, modem Türk dillerinde iz bırakmadan kaybolan
sözcüklerdendir.

4.7. tat:31 1. yabancı 2. Müslüman olmayan 3. Uygur (Toxsı ve Yağma
dillerinde)32 4. Farslı, Acem 5. Farsça konuşan (bütün Türklerce)33 (DLT IV 1986:
584). 6. Çinli (?).

“Bütün Türklere göre Farsça konuşan kimse. Şu savda dahi gelmiştir: tatıg
közre tikenig tüpre
“Tatın gözüne vur, dikeni kökle, kökünden çıkar. (Toxsı ve
Yağma dillerinde) Uygur gâvurlarının adı. Bunu kendi ülkelerinde işittim. “Tat
tawgaç” derler ki “Çinli ve Uygur” demektir. Bu sav, Farslar hakkında olduğu gibi
Çinliler hakkında da söylenir. Bu savın yorulması bönledir; çünkü onlar vefasızdır.
Dikenin hakkı kökünden kazılmak olduğu gibi, Uygur’un hakkı da gözüne
vurulmaktır. Başka bir savda
Tatsız Türk bolmas, başsız börk bolmas denir ki
“Tatsız Türk, başsız börk olmaz.” demektir. (DLT II 1986: 280-81).

Tek başına veya Uygur Tatı gibi bir etnik addan sonra veya Tat Tawgaç
örneğindeki gibi etnik adm sıfatı gibi kullanılan Tat, genellikle din bazen din
bakımından “yabancı” temel anlamı ile Müslüman olmayanları, özellikle Budist
Uygurları, Farsça konuşanları ifade eder; ancak Türklerin büyük bir bölümünün
Tat
sözünden İranlıları veya Farsça konuşanları, Toxsı ve Yağmalann ise Uygurları
anladığının altı çizilmektedir.34

Köktürkçe ve Uygurcadan35 Karahanlıcaya tevarüs eden tat., DLT’de yer alan
etnik adlar içinde anlamca en karmaşık olamdır. 36 Verilen örneklerin bir bölümünde
Tat m Uygur veya Fars olduğu anlaşılamamaktadır, uygurdakı tatlaka “Uygurdaki
Tatlara” (DLT I 1985: 483);
uygur tatı “Uygur Tatları” (DLT II 1986: 294) vb.
örneklerde
Tat kelimesi ile Uygurların kastedildiği açıktır; ancak keldi maña tat
(DLT I 1985: 36) “Bana bir Tat geldi.” ifadesinden Tat m İranlı, Uygur, Müslüman
veya gayrimüslim olup olduğu belli değildir.

tawgaç 1. Maçin 2. Yukarı Çin 3. Türklerden bir bölük 4. büyük ve eski
yapıların tümü (bk. DLT I 1985: 453-454).

1. ve 2. anlam: “ ‘Maçin’in adıdır. Burası Çin’den dört ay uzaktadır. Çin
aslında üç bölüktür: Birincisi “Yukarı Çin’dir ki, doğuda olduğundan; buna
“Tawgaç” derler.” (DLT I 1985: 453).

3.    anlam: “Türklerden bir bölüktür. Bu diyarda otururlar; bu sözden alınarak
bunlara “Tat Tawgaç’ denir, ‘Uygur’ demektir; ‘Tat’tır, ‘Çinli’ demektir. Bu,
Tawgaç’tır.” (DLT I 1985: 453-454, DLT II 1986: 280-281).

4.    Büyük ve eski yapıların hepsine birden “tawgaç edhi” adı verilir.” (DLT I
1985:454).

Tat, Tawgaç ile birlikte ikileme gibi kullanıldığında, anlam daha da karmaşık
hâle gelmektedir. Kâşgarlı’ya göre
Tawgaç diyarında bulunan bir bölüm Türk
topluluğuna -belki ana yurttan nispeten uzak ve kısmen yabancı bir coğrafyada
yaşadıklarından-
Tat tawgaç denmekte, bunlar “Uygur” dolayısıyla Tat adını
almakta,
Tawgaçterimi de aynı zamanda Çinlileri ifade etmektedir.

tat tawgaç ' “Bu sözdeki Tat kelimesinden ‘Farslılar’, Tawgaç kelimesinden de
‘Türkler’ murad edilir. Bence, en doğrusu, söylemiş olduğumdur; İslam ülkesinde
tanınmış olan da budur; orada da öyledir. Her ikisi de güzeldir.” (DLT I 1985: 454).

Belki coğrafyanın değişmesi, Çinlilerin yerini İranlıların alması dolayısıyla, Tat
bu kez “İranlı” olmakta, Tawgaç da daha geniş anlamıyla Türkleri ifade etmektedir.

Örnekler bütün olarak ele alındığında, Kâşgarlı’nın terimler labirentinden
çıkmanın mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Çinlilerden Türk boylarına, Türk
boylarından İranlılara, Budistlerden Müslümanlara her topluluk
Tat, Tawgaç veya
Tat Tawgaç olabilir. Kâşgarlı’nm açıklamaları mükerrer, karmaşık ve tutarsızdır,
sorunu çözmez.
Tat m yerleşik, kentli yabancıları ifade ettiğini kabul etmek, en
pratik açıklama yoludur.

tatık-1 “Tatlaşmak, Farslaşmak”; tatık- II “paslanmak”37

-V

tat kökünden türeyen tatık- “Tatlaşmak, Farslaşmak” anlamındadır. Türk tatıktı
“Türk, Tatlaştı (Farslaştı).” (DLT II 1986: 116, 281) örneğinde tatıkmak kuşkusuz
olumsuz anlamlı bir eylemi ifade eder.

DLT’de Tat kelimesiyle sesteş, “pas” anlamında diğer bir tat daha vardır.
Modem Türk dillerinde
tat/tot biçimleriyle görülen sözcük için, Kâşgarlı, “Kılıç ve

kılıç gibi şeylerin üzerine çöken pas” (DLT II 1986: 281) açıklamasını yapar.38 Bu
sözcükten türeyen
tatık- da “paslanmak” anlamındadır.39

Kâşgarlı, her iki kelimenin yani Tatık- ve tatık- kelimeleriyle bir tür cinas
yapılan şu savı da örnek olarak verir:
kılıç tatıksa ış yunçır er Tatıksa et tunçır
“Kılıç paslanırsa iş kötüleşir, adam Farslaşırsa kanı bozulur” Savın açıklaması da şu
şekildedir: “Kılıç pas tutarsa yiğidin hâli kötüleşir; nitekim, Türk Farslınm ahlakını
alırsa eti sölpür... Bu sav, yiğitlikle emrolunan kişi hakkında ve her şeyin kendi
cinsiyle yaşaması yolunda söylenir." (DLT II 1986: 281).

tatla- “Fars saymak, Farslardan saymak”: ol anı tatladı “O, onu Fars saydı,
Farslardan saydı.” (DLT III 1986: 293)

tatlaş- “Farsça veya Uygurca konuşmak”: olar ikki birle tatlaşdı “Onlar ikisi
birbirleriyle Farsça konuştular”. Kâşgarlı, iki kişi birbiriyle Uygurca konuşursa yine
aynı eylemin kullanıldığını kaydeder.

tat ve çomak “Uygurlarca, bütün Müslüman olmayan halkça Müslümanlara
verilen ad.
Çomak eri denir ki ‘müslümanlardan bir adam’ demektir.” (DLT I 1985:
381).
40

Pagan Türkler tarafından Müslümanlara verilen çomak adı, tat ile karşıt
anlamdadır. Nitekim,
çomak tat boynın çapdı “Müslüman gavurun boynunu vurdu.”
(DLT II 1986: 3) örneğinde
tat, gayrimüslim; Çomak, ise Müslüman’dır.

4. 8. tejik “Tacik, Farslı (iki çıkak arasınday ile)” (DLT I 1985: 387). Sözcük
DLT’de bir kez geçer.41

Tacik (Tadjik, Tajck\ Tazik/Taziğ), esas plarak ana dili doğu Farsçası olan
toplulukları ifade etmiştir. V. V. Bartold, “Tacik” sözcüğünü ilk olarak tarihçi
Beyhaki tarafından 1039’da kaydedildiği görüşündedir. Sözcük muhtemelen,
başlangıçta Asya ve İç Asya konargöçerleri tarafından bütün yerleşik halkları ifade

etmek üzere kullanılan, ancak daha sonra Iranlıları ifade etmeye başlayan “Tat” ile
ilişkilidir (bk. Kappeler 1994: 13-32; Bergne 2007: 4).42 Golden ise
fayyi1 ‘Arap
kabile adı’
+ çik > Tacik gelişimini gündeme getirir. Ancak bu etimoloji önerisi
semantik, fonetik hatta sosyo-politik açıdan zayıftır (bk. 2006: 23).

Kimi kaynaklara göre ise tarihte ilk olarak DLT’de kaydedilen Tacik (DLT
Tejik), tarihî süreç içinde anlamca genişleyerek Sa’di, Mevlana vd. tarafından Fars
ve Farsça karşılığında kullanılmıştır.43 Nitekim İran kaynaklarında Tacik tâclk,
tacik, tâjîk, tâjik
biçimleriyle “gayriarap, gayritürk, Farsça konuşan halk, Acem’de
büyüyen Arap çocuğu, Farsça konuşan” anlamındadır.44 Aslında
Tacik etnonimi
Türkçe kaynaklarda ilk kez DLT’de değil, ondan daha önce telif edilen KB’de yer
alır.

5.7. Sonuç: Kâşgarlı yüksek bilimsel düzeyi ve ulusal bilinciyle Türk
dünyasının birlik ve bütünlüğüne 11. yüzyılda olduğu gibi bugün de hizmet eden bir
“bilim ve dava” adamıdır. Onun “Fars, Farslaşma” tehlikesi karşısında, kültürel
yozlaşmaya ve yabancılaşmaya karşı duruşu, ulusal değerlere sarılışı ve ulusal
değerlerin korunmasını ve hayata geçirilmesini talep etmesi, 846 yıl öncesinin bir
öngörüsüdür.

Örnekler bir bütün olarak incelendiğinde, DLT’de farklı etnik gruplardan
oluşan, İran dilli halkları ifade etmek üzere Türk, Fars, Arap örneklerine paralel,
genelleyici bir Türkçe etnonimin bulunmadığı görülür. Mevcut antroponimler ya
somlım, sukak örneklerinde olduğu üzere, kuş, geyik gibi hayvanlara ilişkin
özelliklerin metaforik yansımalarını ya da
Tat gibi diğer Türk, Müslim,
gayrimüslim, genellikle yerleşik hakları da içine alan geniş bir anlam alanına
sahiptir. Sonraki dönemlerde İranlı anlamını jcazanacak olan
sart sözcüğü, bu
dönemde Soğdların asıl uğraşısı olan ‘tüccarlık’ı ifade etmektedir.

Tejik etnoniminin DLT’de “Fars, İranlı” karşılığında kullanıldığı anlaşılmakla
birlikte, tek bir maddede yer alması nedeniyle, bu adın ne denli yaygın ve
genelleyici bir işleve sahip olduğu açık değildir.
Tejik adıyla ilgili olarak Türk
kültürü ve imgesi bakımından biri olumlu, diğeri olumsuz iki durum söz konusudur.
Bunlardan ilki, İran dünyasının ve özellikle Tacikistan’ın,
Tacik sözcüğünün Türkçe
kökenli olma ihtimalini ve ilk defa Kâşgarlı Mahmut tarafından kaydedildiğini tespit
etmeleridir. Olumsuz durum ise, İran dünyasında,
Tacik kelimesini “İranlı”
anlamında ilk defa kullanan Sa'dî’nin, dizelerinde, Türklerin Tacikleri
öldürdüğünden söz etmesidir. Bu örnek, özellikle uluslararası ağ aracılığıyla Türk
imajı için olumsuz bir durum yaratmaktadır.

DLT’de kullanılan ve İranlı, Fars etnik grupları ifade eden bu terimlerin
stereotip tasarımlarının, genellikle anlamca negatif çağrışımlarla yüklü bulunduğunu
görüyoruz. Bu da, “yabancı” kavramının pek çok dünya dilindeki negatif
çağrışımlarıyla paraleldir.

DLT’nin özgün Arapça nüshasındaki Fârsî veya KB’deki İranlıg terimleri
Türkçe madde başlan arasında yer almaz.
İranlıg örneğini, bugünkünden farklı
olarak,
Turan lig karşıtı yani, “mitolojik İran ve Turan coğrafyalarında yaşayan halk”
anlamında değerlendirmek uygun olur. Kâşgarlı, bu iki terime Türkçe kökenli
olmadıkları için eserinde yer vermemiştir.

Kâşgarlı, bilim adamlığının nesnel tutumuyla Tatsız Türk bolmas, başsız börk
bolmas
“Acemsiz Türk, başsız börk olmaz.” savını dile getirerek Türk-İran kültürel
ortak yaşamının 11. yüzyılın bir gerçeği olduğunu da ortaya koyacaktır. Bu gerçeğin
bir savda dile getirilmesi, bu ortak yaşamın çok daha eski dönemlere uzandığına da
işaret eder.

Dikkati çeken diğer bir husus da madde başlarında ve alt maddelerde verilen
sözcüklerin bir bölümünün, iz bırakmadan kaybolmasıdır.

Kısaltmalar:

DLT: Divanü Lügâti’t-Türk
DS : Derleme Sözlüğü
Far.: Farsça
İng.: İngilizce
KB: Kutadgu Bilig
krş.: karşılaştırınız
MÖ: Milattan Önce
MS: Milattan Sonra
TS : Tarama Sözlüğü
vb. : ve benzer(ler)i
vd. : ve diğerleri

KAYNAKÇA

Arat, R.R, Yusuf Has Hâcib Kutadgu Bilig II Çeviri, TTK Basımevi, TDK Ankara 1998.

Arat, R.R, Kutadgu Bilig IMetin, Ankara: TDK, Ankara 1991.

Arat, R.R, Kutadgu Bilig IIIİndeks (İndeksi neşre hazırlayanlar: K. Eraslan vd.), TKAE Yay.,
İÜ Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1979.

Asanov, Ş. A., A. N. Garkavets, S. M. Useyinov, Knmtatarca-Rusca Lugat, Kiyev,
“Radyans’ka Şkola” 1988.

Atalay, Besim, Divanü Lûgat-it-Türk I-II-lll; IV, TDK., Ankara 1985, 1986.

Baskakov, N.A., Nogayskiy Yazık i Ego Dialektı, İzdatel’stvo Akademi Nauk SSSR, Moskva
1940.

Bergne, Paul, The Birth of Tajikistan-Afoûiana/ Identity and the Origins of the Republic, IB
Tauris& Co Ltd, 2007.

Borovkov, A., K., Uzbeksko-Russkiy Slovar, Gosudarstvennoye İzdatel’stvo Inostrannix i
Natsional’mx Slovarey, Moskva 1959.

Caferoğlu, A., Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, TDK, Ankara 1969.

Clauson, S. G., An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish, Oxford 1972.

Çağatay, S, S.Tezcan, “Kök Türk Tarihinin Çok Önemli Bir Belgesi: Sogutça Bugut Yazıtı”,
Türk Dili Araştırmaları Yıll/ğı-Bel/eten, TDK Ankara 1976, s. 245-250.

Dankoff Robert, Yusuf Khass Hajib, Wisdom of Royal Glory (Kutadgu Biliğ): A Turko-
Islamic Mirror for Princes,
translated, with an introduction and notes, University of
Chicago Press, 1983.

Dankoff Robert, [with James Kelly] Mahmud al-Kashgari, Compendium of the Turkic
Dialects (Diwan Lugat at-Turk),
edited and translated with introduction and indices.
Cambridge, Mass.., Part i: 1982, Part II: 1984, Part III: 1985.

Derleme Sözlüğü X, TDK, Ankara 1993.

Dîvânü Lûgati’t-Türk Kâgarlı Mahmud Tıpkıbasım/Facsimile, Kültür Bakanlığı, Sistem
Ofset, Ankara 1990.

Dorfer, Gerhard, Türk Dili, S. 431 TDK, Ankara 1987, s. 242-251.

Dorfer, Gerhard, Semih Tezcan, Worterbuch des Chaladsch (Dialekt von Charrab),
Akademiai Kiadö, Budapest 1980.

Eker, Süer, ‘Türk-îran Dili İlişkilerinde Dîvânü Lügâti’t-Türk’ün Tanıklığı’, Akademik
Araştırmalar Dergisi, Kâşgarlı Mahmud Özel Sayısı,
İstanbul Kasım 2008- Ocak 2009, s.
70-85.

Frye, Richard N., “Sughd and the Sogdians: A Comparison of Archaeological Discoveries
with Arabic

Sources”, Journal of the American Oriental Society, Vol. 63, No. 1. (Mar., 1943), pp. 14-16

Gabain, A. Von, Analytischer Index zu den funf ersten Stücken der türkisehen Turfantexte,
Berlin 1931.

Glovkina, O.V., M.M. Osmanov, N.T. Denisova vd., Tatarsko-Russkiy Slovar, Moskva
1966.

Golden, Peter, “Turkic Peoples”, The Turkic Languages (ed. L. Johanson, E. Â. Csatö),
Routledge 2006, 16-29.

Gürsoy-Naskali, Emine, M. Duran, Altayca-Türkçe Sözlük, TDK, Ankara 1999.

Henning, W. B., “Sogdian Loan-Words in New Persian”, Bulletin of the School of Oriental
Studies, University of London,
Vol. 10, No. 1. (1939), pp. 93-106.

Iskakov, A. I., Qazaq Tilining Tüsindirme Sözdigi P-T, Qazaqstan CCR’ning “Gilim”
baspasi, Almati 1985.

Johanson, Lars, C. Bulut, S. Ağcagül, V. Karam (eds.) (2006), Turkic-Iranian Contact Areas,
Otto Harrassowitz: Harrassowitz Verlag.

Kappeler, Andreas, Allworth Edward vd., Muslim Communities Reemerge: Historical
Perspectives on Nationality, Politics, and Opposition in the Former Soviet Union and
Yugoslavia,
Duke University Press, 1994.

Klimkeit, Hans-J., “Buddhism in Turkish Central Asia”, Numen, Vol. 37, Fasc. 1. (Jun.,
1990). pp. 53-69.

Klyaştomıy, S. G., V. A. Livşiç, (Çev. Emine Gürsoy-Naskali) “Bugut'taki Sogtça kitabeye
yeni bir bakış”,
Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten 1987, İstanbul 1992, s. 201¬
241.

Mac Kenzie, A Concise PahlaviDictionary, London, Oxford University Press, 1971.

Mahmud al-Kashgari, Compendium of the Turkic Dialects I-III, (eds. R. Dankoff, J. Kelly),
Harvard University 1982-85.

Mazıoğlu, Hasibe, Ahmed Fakih, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi'ş-Şerîfe, Ankara Üniversitesi
Basımevi, Ankara, 1974.

Menges, Karl H., The Turkic Languages and Peoples, An introduction to Turkic Studies,
Ural-Altaische Bibliotheque XV, Otto Harrassowitz, Wiesbaden 1968.

Mo‘ in, Mohammed, Ferheng-e Farsi (A Persian Dictionary), Moessese-i Enteşarât-i Emîr-i
Kebîr, Tehran 1331.

Olgun, Ibrahim, Cemşid Drahşan, Farsça-Türkçe Sözlük, Ankara Üniversitesi Basımevi,
Ankara 1966.

Öztürk, Mürsel, Derya Örs (haz.), Mütercim Âsim Efendi Burhân-ı Katı, TDK, Ankara 2000.

Paasonen, H, Çuvaş Sözlüğü, TDK, İstanbul 1950.

Palmer, E. H., A Concise Dictionary of the Persian Language, Kegan Paul, Trench, Trubner &
Co., London, 1919.

Payne, J. R., “Iranian Language Persian”, The World's Major Languages (Edited by Bernard
Comrie), Routledge, London.

Roux, Jean Paul, Türklerin Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000.

Sirovkina, M. Ya, Çavaşla-Vırâsla Slovar, Yut Şerşıv Tata Natsi Slovaresen Patşalâx
îzdatel’stvi, Muskav 1961.

Skalmowski, Wojciech Studies in Iranian linguistics and Philology, Wydawnictwo
Uniwersytetu Jagiellonskiego 2004.

Steingass, Francis Joseph, A Comprehensive Persian-English dictionary, including the Arabic
words and phrases to be met with in Persian literature,
(London: Routledge & K. Paul,

1892), Librairie du Liban, Beirut 1970.

Şükun, Ziya, Farsça-Türkçe Lügat Gencinei Güftar Ferhengi Ziya I, II, III, MEB, İstanbul
1996.

Toparlı, Recep, H. Vural, R. Karaatlı, Kıpçak TürkçesiSözlüğü, TDK, Ankara 2003.

Toynbee, Arnold J., “Notes on the History of the Oxus-Jaxartes Basin”, Bulletin of the School
of Oriental Studies, University of London,
Vol. 3, No. 2. (1924), pp.241-262.

Webster 1993.

Wehr, Hans, A Dictionary of Modem Written Arabic (Ed. Cowan, J. Milton), London, Beirut
1980.

Yarshater, Ehsan, “Persia or Iran, Persian or Farsi”, Iranian Studies, Vol. XXII, No. 1., 1989.

http://www.iranica.com (Encyclopaedia Iranica)

1

   DLT’deki Şehnarae’den “mülhem” Alp Er Tonğa sagusu ve Afrasyab ile verilen bilgiler bir yandan İran
mitolojisinin Türkler tarafından iyi bilindiğine işaret ederken, bir yandan da bu bilginin millî bilincin
gelişimine sunulduğu dikkati çekmektedir (DLT I 1986: 41, DLT 111 1986: 149-150).

2

   MS 819-1005 (Golden 2006: 23).

3

1 Antik dönemlerin dili Eski Farsça (Far. Fârsi-ye Bâstâni), İslamiyet’e değin Orta Farsça (Far. Fârsi-ye
Miyâne
) ve İslamiyet’in kabulünden sonra gelişen Klasik/Yeni Farsça dönemlerinden ilki, Modem Farsça
konuşuru için anlaşılmazdır. Orta Farsça döneminin dili kısmen anlaşılabilir olmasına karşılık, yaklaşık
1200 yıldır devam eden ilk iki döneme göre grameri basitleşen Yeni Farsçanın erken dönem eserleri dahi
yüzde yüze anlaşılabilirdir. Ana dili Farsça olan bir aydın, örneğin, bin yıl önce yazılan Şehname’nin
başlangıcında yer alan
be nâm-e xodâvend-e cân o xired/ kezln ber ter endişe ber, negzared// xodâvend-e
nâm o xodâvend-e cay/xodâvend-e rüzideh-e rehnomâyvd.
dizeleri rahatlıkla okuyup anlayabilir.

4

iranlıglar şahname-i türki atamışlar, ba ’zıları ma pendname-i müluk timişler ‘İranlılar şâhnâme-i Türkî
diye ad koymuşlar. Bazıları da pendname-i mülûk demişler’ (Arat 1991: A 20);
iranlıglar şahname tirler
munar/ turanlıg kutadgu bilip tir ukar ‘ İranlılar buna Şehname derler, Turanlılar Kutadgu Bilig diye
anarlar’ (Arat 1991: B 30) dizelerinde, KB’nin, daha önce yazılmış olan İranlıların Şehnamesi’ne
benzediği, İranlıların dilinden kopyalanan yani Farsça
şahname, turan sözcükleri kullanılarak ifade
edilmiştir,
şahname, turan vd. sözcükler, Soğdca gibi arkaik bir Doğu İran dilinden değil, yalınlaşmış
grameri ile İslami dönemin Yeni Farsçasından yapılan ilk genel kopya örnekleridir.

5

Turan (İng. Transoxiana) İran'a paralel bir coğrafi terimdir. Burhân-ı Katı’ya göre ‘Âb-ı Âmû’nun öte
tarafıdır ki Maveraünnehr ülkesidir. Tür b. Feridûn’un hissesidir.’ (Öztürk, Örs 2000: 785b), Ferhengi
Ziya’ya göre ise “Türkistan, Tataristan cihetleri, Feridun, idaresi altındaki memleketleri oğullan arasında
taksim ettiği zaman oğlu Tûr’e verdiği kısma Ani Tür “Tûr’un malı”ndan çevrilerek
Tûrân, İrec’e verdiği
kısma
İrân denilmiştir. Vaktiyle birinciye dehistan, İkinciye şehir derlerdi. (Naşiri).” (Şükun 1996: 617¬
618).

6

   İran’da yaşayan Parslar, İran dilli halklardan yalnızca biri, ancak nüfusça en kalabalık olanıdır. Farsça
sınırlan İran’dan daha geniş bir coğrafyada ve genellikle Müslüman halklar tarafından konuşulan dilin;
İranca ise çok daha geniş bir coğrafyada, etnik, dinî vb. bakımdan farklı çok sayıda halkın konuştuğu dilin
oluşturduğu ailenin adıdır.

7

   Sa’di’nin şâyed ke be pâdşeh be-gûyend/ tork-e to be-rlxt xün-e tâcfk “Senin Türk’ün, İranlı (Tacik)
kanı döktüğünü padişaha söylemek uygundur.” cümleleri, Tacik kelimesinin Fars kaynaklannda ilk defa
kullanıldığı kayıt olarak belirtilirken, verilen örnekte Türk, Tacik kanı dökmektedir. Farsça söz varlığının
yüzyıllardır değişmeyen malzemelerinden biri olan turk-tâzl ‘soygunculuk, yağma, hasara uğrama,
tahribat’ (Palmer 1919: 133) sözcüğü vd. bu türden örneklerdir.

8

   Kâşgarlı’daki bu olumsuz tutum Hâcip’te görülmez, örneğin negü ti eşidgil tejik bilgesi/ tejik bilgeleri
çawıkar küsi “İranlı âlim ne der dinle; İranlı âlimlerin şöhreti büyüktür" (Arat 1991: 3265) dizeleri,
Hacip’in Taciklere karşı bir olumsuz tutum geliştirmediğini, aksine onlann bilgelerinin şöhretli olduğunu
kaydederek bir bakıma onlan yüceltir. Kâşgarlı’nın tutumunun, İranlIlarla Sâmânî Devleti’ni ortadan
kaldırabilecek derecede şiddetli bir askerî mücadeleye giren Karahanlı Devleti bürokrasisine mensup bir
ailenin ferdi olmasıyla ilgisi bulunabilir.

9

   “Tat” kavramı, Osmanlı döneminde de olumsuz çağrışımını sürdürmüş, Tat olarak nitelenen gruplara
askerlik dâhil, kritik görevler verilmemiştir.

10

   Bir halkın kendini adlandırmasıyla diğer halkların o halkı adlandırması farklı olabilir. Benzer şekilde,
aynı dilin farklı değişkelerini kullanan topluluklardan birinin adı, o topluluklarının genel adı hâline
gelebilir. Aynı dilin değişkelerini konuşan Oğuzlar, Tatarlar, Kırgızlar, Uygurlar vb. çok sayıda etnik
topluluğun Çinliler, Araplar, İranlılar, Slavlar vd. halklar tarafından genelleyici ve aynı zamanda
kolaylaştırıcı bir yaklaşımla
Türk olarak adlandırılması, böyle bir yaklaşımın ürünüdür. Böylelikle,
birbirine benzeyen çok sayıdaki toplumsal birim, tek bir etnonim altında toplanmış olur.

11

   İslam öncesi dönemin, Orta İran dönemi İran dillerinden Pehlevide yer alan bazı etnik adlar da şu
şekildedir:
Tâzîg [tacyk' | N Tazı] ‘Arab’; Törag, Turk ‘Türk’, Turan (Mac Kenzi 1971: 83).

12

   1935’te Batı dillerindeki Ing. Persia adı, ulusalcı rejim tarafından dönemin Pangermanist akımlarından
alman esinle, resmen değiştirilmiş,
Persia yerini İran'a bırakmıştır (bk. Yarshater 1989). İran sözcüğünün
Aryan kökeni ile ilgili bilgiler şu şekildedir:

Erân, [ ’yİ n' | N ‘Eran, (land of) the Aryans.

~ag , [-k'] ‘An Eranian, Aryan’

Erâni-Sahr [ ’yİ ’nstr'| N ~] ‘land of Aryans’

~wez [-wyc] (original) ‘Home of the Aryans’ (Mac Kenzie 1971: 30).

13

   DLT ile hemen hemen aynı dönemde kaleme alman KB’de ise, DLT’de yer almayan iranlıg"İranlı”
terimini buluyoruz,
iranlıg, turanlıg “Turanlı, Türk” ile birlikte ve bir bakıma ona karşıt anlamda
kullanılmaktadır (Arat 1991: A 20, B 30).

14

   Hazret-i Muhammed’in en tanınan sahabelerinden birinin İranlı olduğunu ve Selman-ı Farisi adı ile
tanındığını biliyoruz.

15

   s. 69, Dı'vânü Lûgati’t-Türk Kâgarh Mahmud Tıpkıbasım/Facsimile, Kültür Bakanlığı, Sistem Ofset,
Ankara 1990.

16

   Bu adı Atalay Hamîr Tegîn, Togan Beherkin okumuştur. Solcük el- ‘emir (el-hamir yerine) bahr tegin
veya el- ‘emirnasr tegin şeklinde düzeltilebilir. Pritsak’a göre bu hükümdar, Arslan İlig Nasr İbni Ali’den
ziyade, 992 yılında Sâmânîler’den Buhara’yı alan ve Gazneli Mahmut ile birlikte Sâmânî Devleti’ni yıkan
Buğra Han El-Hasan İbni Süleyman’dır (Dankoff 1985 I: 139).

17

   Bugün İran’m kültürel, siyasal vb. bakımlardan baskın etnik topluluğunu ifade eden Fars teriminin,
Hahameniş İmparatorluğu’nu (MÖ 550-330) kuran halkın
Pârsâ adıyla bağlantılı olduğu kabul edilir. Bu
addan gelişen
Pars, Parsî yani Farsça, Arapların İran’ı ele geçirmesinin ardından yerini Fars ve Farsi
biçimlerine bırakmıştır. Fars ve Farsi, Pars' ın, sesbirim dökümünde /p/ bulunmayan Arapçadan yeniden
ödünçlenmiş biçimidir (bk. Payne 1989: 514-523).

18

   Kâşgarlı’nın dünya haritasında Modem İran’m merkez olduğu bugünkü siyasi-bölgesel coğrafyaya
nispeten uygun şekilde Ceyhun Nehri’nin batısında
Khorasân, onun batısında İki Irak (Irakeyn);
kuzeybatıda
Adharbâdgân, haritanın güneybatısında ise sırasıyla güneye doğru Kirman, Fars, Khüzistân
yer adlan sıralanmıştır. Haritada Azerbaycan, Bulgarya, Çin, Hindistan, Irakeyn, Japonya, Mısır, Rus(ya),
Seylan, Yemen’m
adlarının yer almasına karşın, Tacikistan ve İran yoktur.

19

   “Bu sav, doğuluk taslayan ve emniyetli olduğu söyleyen, fakat sözünü tanıklamayan kimse için
söylenir.” (DLT I 1985: 66).

20

   Herhangi bir etnik adın ya da dil adının her zaman mutlak biçimde bir grubu veya dili ifade etmediği
yani zaman ve coğrafyaya bağlı olarak aynı dili konuşan farklı halkları temsil edebildiği bilinmektedir.
Hatta
Sart gibi, İran veya Türk halkları için kullanılan etnonimleri görmek mümkündür.

‘'sart (=skr. sârtba Karawane), ‘Sarte’, Kaufmann. Sartwaxi= skr. SärthaväHerr der Karawane, ulug s.-
lar)” (Gabain 1931: [497], 39). Sanskrit sartha “tüccar” anlamıyla ve muhtemelen Soğdça aracılığıyla
Türkçeye geçmiş, bu anlam 11. yüzyıla değin korunmuştur. Orta Çağda “göçebe” karşıtı “şehir sakini,
kentli” ve daha özel olarak “İranlı” anlamı kazanmıştır. Bu anlam Rusya Türkistam’nda 19. yüzyıla değin
korunmuş, ancak bugün kullanımdan düşmüştür. Sözcüğe Eski Türkçe 7. yy. Mani metinlerinde ve KB’de
de rastlanır: (Nerede bulursa)
nığoşaklanğ sartlarığ ‘’’dinleyenleri ve tüccarları” (öldürecek), TT II 6,
16. ...KB
şartlar başı ajun tezginigli Xitay arkışı “Tüccarlarbaşı (ve) dünyayı dolaşan Çin Kervanı” 5754:

Sart Çağataycada XV. yy. metinlerinde (hiç Türkçe bilmeyen) “İranlIların şehri” V. de Veliaminov-
Zemov; Senglah’da
Tacik “İranlı” 230V. 26; sart (tat) Kıpçakça XV. yüzyıl metinlerinden ise Tuhfe’de
hadarf"köylü”, 12b. 3 ve sart ‘âm/n/“am, sıradan kişi, halk” 24b. 11. karşılığındadır (Clauson 1972:
856). Râsânen’e göre sart sözünün kaynağı Sankritçe “kervan” anlamındaki sartha dır. Sözcük, KB,
Osmanlıca ve Çağataycada “tüccar”, Osmanlıca vd. diğer dillerde emik ad, Kazakçada ise “Şehirliler”
karşılığındadır. Moğolca
sartagul “Türkistanlı”, Buryatçada sartul"soy, boy, aşiret” anlamındadır (1969:
405a). Sovyet Devrimi’ne değin Özbeklere veya bugünkü Özbekistan bölgesinde yaşayanlara da Sart
denirken, bu söz günümüzde kullanımdan düşmüştür (bk. Iskakov 1985: 184, Borovkov vd. 1959: 357).
Sart, Anadolu’da Denizli Sarayköy’de “tüccar” anlamıyla yaşamaktadır (DS X 1993: 3548).

Sart, genellikle konargöçerlerin Türk ya da İran dilli yerleşiklere verdikleri bir addır, ancak zaman, mekân
ve kullanan etnik grubun değerlendirmelerine bağlı olarak, şehirliden ve İran dilliden, köylü ve Türk dilli
çeşitli toplulukları ifade etmek üzere geniş bir marjda kullanılmıştır. Örneğin
Sart, Nevai’nin
Muhakemetü’l-Lügateyni’nde “Türk” kavramına karşıt olarak “İranlı, Fars” karşılığındadır, ancak birkaç
yüzyıl içinde Nevai’nin ardılları da
Sart olarak anılacaktır. Sözcükte, hemen hemen bütün dillerde
örnekleri bulunan etnik grupların birbirlerine yönelik olumsuz tutumlarını yansıtan bir “aşağılama” (Ing.
insult) vardır.

21

krş. DLT türkle- “TürkIerden saymak”: ol meni türkledi“0, beni Türklerden saydı.” Bir kimseyi Acem
sayarsa yine böyledir. DLT III 1986: 446.

22

   Bugut Yazıtı’ndan anlaşıldığı üzere Soğdlular, Çinlilerle (Klyastornyj, Livsic, 1972) Türkler arasındaki
diplomatik ilişkilerin düzenlenmesinde aracı olmuşlar, Çin ile Bizans arasındaki ticaretin gelişmesinde de
rol oynamışlardır. Türk egemenliğinin İpek Yolu güzergâhında sağladığı emniyet, ticari faaliyetleri
kolaylaştırmıştır (Sugd bölgesi ve Soğdlularla ilgili olarak bk. Frye 1943).

23

   “uig. (Gab.) soyd, atü. sogdak ‘die Soydak (ein Volk)’ sgd. swyS, swySyk' (Râsânen 1968: 425a).
Burhân-ı Katı’da
Sugd için şu açıklama yapılmıştır: “Semerkand kurbunda bir şehir adıdır. Ab u havası
gâyetü’l-gâye lâtif ve mutedildir. Sugd-i Semerkand demekle meşhurdur. Ona bihişt-i dünya dahi derler
(2000).”

24

   İran dili ve kültürünün Orta Asya’daki en önemli “ada”larmdan biri Soğd bölgesidir. Bölge, İstemi
Kağan döneminde Sâsânî İmparatorluğu arasında yapılan antlaşmanın ardından Türk egemenliğine
girmiş; ancak özerk bir statüye sahip olmuştur. Doğu Türk Kağanlığı, Çin’den Kınm yarımadasına değin,
İpek Yolu boyunca uzanan tüccar Soğd kolonilerinin dilinden yani Soğdcadan devlet ve diplomasi dili,
Soğdlulardan da diplomat
ve tüccar olarak yararlanmıştır. Türk Kağanlığı'nın Bizans İmparatorluğu’na
gönderdiği heyette bir Soğdlunun yer aldığı tarihî kayıtlarla belgelenmiştir: “ the embassy which arrived
in A.D. 568 at the Court of Constantinople from he Khaqan of the nomad empire of the Turks included a
Transoxanian prince, whoso object was to open up a trade-route north of the Caspian, and therefore
beyond the each of interference by the Persians. It seems probable that this embassy was sent on the
initiative of the Transovanian merchants, though it was headed by a representative of their suzerain, the
Turkish Khaqan.” (Toynbee 1924: 260). Türk Kağanlığı’nın ilk döneminde başlayan Türk-İran

25

yakınlaşmasının, Karahanlılar döneminde sürdüğü, Soğdların bir bölümünün Kâşgarlı’nın ifadesiyle
“Türk kılığım aldığı”, “Türk huyuyla huylandığı” yani etnik ve kültürel açıdan Türkleştiği, ancak
kökenlerinin henüz unutulmadığı anlaşılıyor.

Aral Denizi’nin güneyinden itibaren bugünkü Özbekistan’ın güneyi ve Tacikistan’ın batısının Soğd
olarak adlandırıldığı, Zerefşan Vadisi ile Buhara arasındaki hattan kuzeybatı-güneydoğu istikametine
uzanan bu bölgenin, Batı dillerinde
Sogdiana (Sugd) şekliyle anıldığını biliyoruz. Sogd/Sugd, Modem
Tacikistan’da idari-coğrafi bölgelerden birinin adıdır.
Sogd, Türk ve İran dilleri arasında hâlâ bir
yakınlaşma bölgesidir
(Sogdve Harezm bölgelerinin Türk dili tarihindeki yeri ile ilgili olarak bk. Menges
1968: 25-28).

2 Bilimsel adı ‘Arabian Oryx’ olan Karahanlıca adı ile sukak, bugün nesli tükenmekte olan bir av
hayvanıdır (bk. http://www.arabianoryx.net).

26

Clauson, Kâşgarlı’nm verdiği bilgileri tekrarlar: “fr. sum/ı:-; Xak. xı sumhm tat ‘a Persian who is
completely ignorant
(IB ya'rif. . . albatta) of the Turkish language’; and anyone who does not know
Turkish is called
sumhm Kaş. 1486; II347 (sumht-)”. Atalay, Clauson vd. diğerlerinden farklı olarak,
eserin en yeni ve nitelikli çalışmalarından birini yapan Dankoff ve Kelly, sözcüğü ilk hecede geniş-
yuvarlak-art ünlü ile
som/im, somlit-, som/iş- şeklinde okumaktadırlar. Bu çalışmada son okunuş esas
alınmıştır (bk. Dankoff&Kelly 1985: 165).

27

   Kutadgu Bilig Dizini’nde, Arat’m tercümesinden hareketle “yabancı dilde konuşmak” anlamı verilen
(Eraslan vd. 1979: 409)
somh-, KB'de iki yerde görülür: ünün sumlıdı suri ‘ibri okip“Mezamir okur gibi
yabancı bir dilde ötmeğe başladı” (Arat 1991: 5677),
çiçeklikte sandvaç ünün sumlıdı ‘bahçede bülbül
yabancı dilde bir şeyler söyledi’ (Arat 1991: 5972). Bu örneklerden, sözcüğün “yabancı dilde ötmek” gibi
bulanık bir anlamdan ziyade,
ünün sum/ı- kalıbıyla “ötmek, şakımak” anlamında kullanıldığı
düşünülebilir. Bu durumda sözcüğün aktarma ile “kuşun ötmesi”nden, “farklı bir dilde konuşmak"
anlamına geçtiği daha makul görünmektedir.

28

   Toplumlann kendi dilini konuşamayan yabancılara karşı çoğu zaman önyargılı, bazen aşağılayıcı bir
tutum sergilemesi ve kendi dilini konuşamayanları “barbar” veya Rusçada “Alman” karşılığındaki
Nemetssözcüğünün “dilsiz” anlamındaki nemoy sözcüğü ile ilişkilendirilmesi vd. örneklerde olduğu gibi,
“dilsiz” olarak nitelemesi psikolojik, toplumdilbilimsel bir olgudur. Hint-Avrupa dillerindeki
barb
“kekelemek, pepe olmak; anlaşılmayan biçimde konuşmak” kökünden türeyen Grekçe barbaros “vahşi,
kaba; Grek olmayan, yabancı, barbar”, Latince
barbarus ay. (krş. Sanskrit barbara “konuşamayan, Aryan
olmayan” ), bu olgunun en eski dönemlere değin uzandığını gösterir. Grekler kendi dillerini
konuşamayanları “anlaşılmaz sesler çıkaran, yabani; zalim” vb. yani
barbar sözcüğüyle adlandırmış ve
antik dönemlerden itibaren böyle bir stereotip oluşmuştur.
Barbar; Germenlerden, Perslere değin, Roma
İmparatorluğu, daha sonra Hristiyan uygarlığı sınırlan dışında kalanlan toplulukları ifade etmiştir
(sözcüğün kökeni ve anlamı ile ilgili olarak bk. Webster 1993: 174). Barbar bugün de ‘kaba, vahşi, uygar
olmayan kişi’, ‘kültürsüz, sanat ve edebiyata yakınlığı bulunmayan kimse’ karşılıklan ile
kullanılmaktadır.
Barbarizm batı dillerinde söyleyiş, dil bilgisi ve söz varlığı düzeylerinde ölçünlü dilden
sapma, bir tür anlatım bozukluğu karşılığında dil bilim terimi olarak da kullanılır (bk. Hartmann&Stork
1972: 26). DLT’deki
somlım ve te?sözcükleri barbarye ‘acem sözcükleri ile benzer anlayışın ürünüdür.
Arapça
'acama “(dili) çapraşık, anlaşılmaz olmak, anlaşılmamak”, “gayri Arap olmak” anlamında bir
eylemdir. ‘
acama ise bir topluluk ifade eden ad olarak ‘barbar, Arap olmayan; İranlı’ veya ‘İran, İran
ülkesi’    
‘acamîçoğul biçimiyle a‘jâm isim veya sıfat olarak ‘barbar, Arap olmayan; İranlı, Fars’;
‘ajmâ çoğul biçimi ajmâwât “(dilsiz) kaba”, ‘ajmâçoğulu a ‘âjim Arapçayı yanlış konuşan; dili tutuk,
konuşamayan, barbar, Arap olmayan, yabancı; İranlı” karşılığmdadır (bk. Wehr 1980: 593).
Acem
etnonimine benzer şekilde, Farsça Tazide İranlı olmayanları ifade etmek üzere kullanılmıştır.

Türkiye Türkleri, Azeriler de dâhil olmak üzere, İranlılan Acem olarak adlandırmıştır. Acem, günümüzde
seyrek de olsa kullanılmaktadır. Sözcüğün, Türkçede çağnşımı kısmen negatif ve
Acem palavrası, Acem
kılıcı
örneklerinde olduğu gibi ironiktir. Aslında, neredeyse her toplum, kendisi gibi olmayan, kendisi gibi
konuşmayanları benzer sıfatlarla nitelemiştir.

29

   Kâşgarlı’nın verdiği bilgileri tekrarlayan Clauson bu sözcüğün bir tekömek (İng. hapax) olduğunu
belirtir:
“sumlıt- Hap. leg.; Caus. f. of sum/T-, Xak. xı ol anT sumhttl'he urged him to talk a non-Turkish
language’; this is because the Turks call anyone that does not know Turkish
sumlim, just as the Arabs call
anyone that does not know Arabic
a'camT: that is the original (meaning), but if he later learns Arabic they
still call him by this name; but the Turks, when he learns their language, remove him from the category of
sumhm Kaş. II347 (sumhtür, sumhtmäk)." (1972: 829).

30

12 “sumlî- ‘to talk unintelligibly’; pec. to Xak. xi er sumlTdl'the man spoke a non-Turkish language (bi-
kalâm ğayri ’l-turklya) which
the man addressed did not understand’ Kaş. Ill298 (sumllr, sum/T-mak): KB
çiçeklikte sandwaç ünün sumlıdı
'the nightingale sang unintelligibly in the flower garden1 5972; 5677
(siigiç)." (Clauson 1972: 829).

31

   “atii. uig. oir. usw. tat ‘Perser’, MA. tat ‘étranger’, s-uig. tat tangut ‘Tibetets’, AD. tat ‘yabancı’; mtü.
tat-yk ‘verpersem’; mtü. tat-la ‘als Perser ansehen’; AH. tatyk ‘fellah gibi konuşmak’ ’’(Räsänen 1968:
466a).

32

   ‘(Toxsi ve Yağma dillerinde) Uygur gâvurlannın adı. Bunu kendi ülkelerinde işittim.’ (DLT II 1986:
280).

33

   ‘Bütün Türklere göre Farsça konuşan kimse, tranlı’ (DLT II 1986: 280).

34

   Din ayrımından başka yerleşik ya da konargöçer olmak da Tat teriminin kullanılmasında bir ölçüttür.
Yerleşik hayat tarzına sahip halklar
Taf tır. Yerleşiklerin önemli bir bölümünün, İranlı topluluklar olması
zamanla
Taf\n Farslaşmasında bir etken olabilir.

35

Çok farklı şekillerde tercüme edilen kelimenin temel anlamı yat “yabancı” olmakla birlikte “ecnebi”
karşılığındadır, muhtemelen anlamda bir karışma vardır. Yani
tat, yafa nazaran daha “siyasi, etnik, dinî”
bir yabancılığı ifade eder.
Tafı geniş anlamıyla “egemen etnik (Türk) unsurdan dilsel, siyasi, dinî, etnik
vb. bakımlardan farklı ve azınlıkta bulunan, kendisine yönelik tutumların genellikle olumsuz olduğu
genellikle yerleşik etnik grup veya gruplar” şeklinde anlamak mümkündür. Örneğin Kırım’da egemen
Tatar ve Nogay etnitelerinin arasında daha azınlıkta olan, “Dağ Tatarı” adı verilen ve dilsel kültürel
özellikleri itibarıyla Anadolu Türklerine yakın bir grubun adı
Taftıı (bk. Tat “gorskiy tatarin”, atlı tat
“Tatarin na kone”, Asanov vd. 1988: 120). Tatların dil ve kültürce kısmen Tatar ve Nogaylardan farklı
olmaları
tat sıfatıyla adlandırılmalarına yo! açmış olmalıdır. Tat, Halaççada (tat)" ‘Bezeichnung fiir die
persische Sprache’,
â:ştiyân tili ta't-ar ‘die Sprache von A. İst persische’.” Farsça konuşanlar
anlamındadır Doerfer, Tezcan 1980: 1999).

Kıpçakça kaynaklarda “tat. I: Dilsiz, Türkçe bilmeyen” (İH)Tayi: Şehirli (TZ)7aiIII Far. tat ‘ecnebi,
yabancı, Türk olmayan (BM, İH), krş.
tatık- “köylü gibi konuşmak” (Kİ) Tat IV “çiftçi, köylü” (DM, Kİ,
TZ)
(ti harfi ile) (Toparlı vd. 2003: 265).

36

Eski Anadolu Türkçesinde ise tat, tat, tat biçimleri “yabancı, özel olarak Farsça”, tatça, thtça, tat dili
‘yabancı dil ve özel olarak Farsça’ karşılığındadır. Tat, Türk’e mukabil tat ü Muğal “tranlı ve Muğal”,
Türk ü Tat ‘Türk ve İranlı) ikilemelerinin yanı sıra tat eri “müezzin” birkaç klişede görülür. Bu
örneklerde
tat/tatça bugünkü anlamıyla “İranlı ve Farsça” karşılıklanndadır (bk. TS V: 3770-3771).
Tat’m, Anadolu ağızlarındaki “1. dilsiz 2. Kekeme (krş. Far.
tât⠑impediment in the speech”, Steingass:
272). 3. Çirkin, sevimsiz 4. Kaba (kimse için) 5. Sıra, saygı gözetmeyen, şaşkın, aptal” anlamlan
sözcüğün tarihi ve modem dillerdeki anlamı ve çağrışımlanyla büyük ölçüde örtüşür (bk. DS X: 3841).
Tat’m ilk ve ikinci anlamlan tarihî
somlım tenim ile aynı anlayışın ürünüdür.

Transkafkasya boyunca dağılmış gruplar hâlinde yaşayan ve muhtemelen Taciklerle bağlantılı, tanmla
geçinen Kafkaslar’ın en kalabalık etnik gruplanndan biri olan Azeriler arasında kalan nispeten az nüfuslu
İran dilli topluluklardan biri “Tat/Tati”lerdir (bk. Webster 1993: 2343). Anadolu’da, Irak’ta, İran’da farklı
dilleri konuşan, Türk, Kürt, İran vd. farklı etnik gruplara ve Müslüman, Musevi vd. farklı dinlere mensup
Tat adı verilen yerleşik hatta konargöçer çok sayıda etnik grup bulunmaktadır. Örneğin “(Eski)
Azerbaycan’ın bazı bölgelerinde yaşayan, eski Türk yöneticilerinin yönetimi altında yaşayan Kürtler gibi,
Türk olmayan halklar
Tat olarak anılmış, Tat aynı zamanda bir tahkir ifadesi olarak kullanılmıştır (bk.
Olgun, Drahşan : 435).”

37    Uygurca tat “İranlı”, sart(< sârtba “kervan, tüccar”) (Caferoğlu 1968: 228).

38    Bu belirsizlik ve karmaşa günümüzde de devam etmekte, Türkçenin hatta Iran dillerinin konuşulduğu
neredeyse tüm coğrafyalarda
tat adı verilen etnik gruplar bulunmaktadır. Modem İran kaynaklan tat
teriminin esas itibanyla İranlıları ifade ettiğini kabul eder: “Tâjîk, Tâcîk, Fars dilli, Arap ve Türk
olmayan, Türkler İranlıları ve Türk bölgelerinde veya Türklerin istilası altında bulunan bölgelerde
yaşayan ve Farsça konuşanlara Türkler
tat ve ya tatî adı verirler (Mo' in 1371: 522).”

37

411 Çuvaşça tutâh “ıjavçina" hârâh timere tutâh sise yarat", huyhâ çârene peteret ‘staroye jelezo ıjavçina
poyedayet, a serdtse peçali’ (krş. Demiri nem, insanı gam öldürür),
tutâh ///“rjavet” (Sirovkina 1961:
445), (krş. Çuvaşça to/“pas”, Paasonen 1950:185).

38

Atalay, bu kelimenin ilk harfinin üstünde hem ötre, hem üstün yer almasının bir yanlışlık ürünü
olduğunu, doğru şeklin
tut kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Aynı şekilde, tut/k- eyleminin de
"pas tutmak” anlamında bulunduğunu ve savın yanlış olduğunu ileri sürmektedir (DLT II 1986: 281).
ancak
tatık- eylemiyle daha kuvvetli bir kafiye teşkil edebilmesi ve te harfinin üstünde fethamn yer alması
tatık- biçiminin doğru olabileceğini, aynı kelimenin ilk harfinin üstünde yer alan ötre ise kelimenin tat tan
başka
tot varyantının da bulunabileceğini gösterebilir. Nitekim Altay (Gürsoy-Naskali 1999: 171) tat
‘pas’; Tatarca tutık “rjavçina” (Glovkina 1966: 559); Kazakça (Musabayev 1954: 351), Nogayca
(Baskakov 1963: 359), Kırım Tatarcası (Asanov vd. 1988: 129)
tot ay.

39

4J krş. AH. tatyk"ie\\ah gibi konuşmak” (Râsânen 1968: 466a); Kazakça totık- “paslanmak”, (Musabayev
1954: 351), Kırım Tatarcası
(otla-ay., Nogayca totık-ay. “ıjavet” (Baskakov 1963: 359), Altayca tata-ay.
(Gürsoy-Naskali 1999: 171) vd.

40

4J Clauson sözüğün aslında “sopa, çomak” veya muharebede kullanılan “topuz, gürz” olduğunu, ancak
Pagan Türkler’in, Müslümanlar’ın kendilerine yabancı bir din ve silahla geldikleri için bu adı verdiklerini
kaydeder. (1972:422).

41

KB’de tejik “Tacik, Fars” etnik adım ve bundan türeyen tecikçe "Farsça” dil adını buluyoruz: “arabça
tejikçe kitablar üküş/bizin tilimizçe buyumgı ukuş
“Arapça ve Farsça kitaplar çoktur” (Arat 1991: B 73),
tejik/er ayur anı efrasiyab “İranlılar ona Efrâsiyâb derler”, tejikler bitigde bitim/ş mum ‘İranlılar bunu
kitaba geçirmişler.”,
negü ti eşidgil tejik bilgesi/ tejik bilgeleri çawıkar küsi “Iranlı âlim ne der dinle;
tranlı âlimlerin şöhreti büyüktür.” (Arat 1991: 280, 282, 3265).

42

   Kelimenin kökeni konusunda ortak bir kabul yoktur. Sözcüğü Farsça tâc"taç”, Türkçe Tat “yabancı;
İranlı” kelimeleriyle ilişkilendirmeye veya Avesta’ya bağlamaya çalışan farklı görüşler vardır.

43

   “Tacik, Türkistan, Afganistan, Pamir ve Rus Türkistanı’nda sakin, büyük çoğunlukla Farsça konuşan
Aryan ırkına mensup topluluğun adıdır.” (bk. Mo'in 1371: 523). Tacikçe de bu halkın, Farsça ile yüksek
anlaşılabilirlik oranına sahip, ses, biçim ve söz dizimi bakımından kısmi farklılıkları bulunan Kiril harfleri
ile (Afganistan’da Arap harfleri) yazılan bir Doğu İran dilidir (Tacik ulusunun doğuşu ve kimliği ile ilgili
olarak bk. Bergne 2007) .

44

   “tâzlk, tâjîk ‘One neither an Arab nor a Turk; one of Arab blood bom and brought up in Persia; a
civilian (opp. to military); the middle classes’ ’’(Steingass 1970: 273),