Fuzûlî (Mehmed b.
Süleyman), çok yönlü bir şâirdir. O âlim bir şâirdir. Bilerek,
isteyerek ilmi seçmiştir. Sempozyumda ele alınan eserlerinin
konularına bakıldığı zaman da onun bilgin bir şâir olduğu hemen
görülmektedir.
Fuzûlî'nin eserlerine bakarak, ona niçin büyük bir İslâm
mütefekkiri, hattâ onu neden İslâm filozofları arasında görüp
değerlendirmediğimizi pek anlayamamaktayım. Bazı konuşmalarda
Fuzûlî'nin bu durumuna dikkatleri çekmek istediğimizde "filozofun
yine Batılı fılozoflarca belirlenen şartlarına uymadığını ifade ile,
Fuzûlî'nin felsefesine eğilmek istemiyorlar.
Fuzûlî'nin Divanlarına (Türkçe ve Farsça) baktığımızda, derin bir
tasavvuf bilgisinin hakimiyeti hemen göze çarpar. Hemen her konuda
yazdığı eserlerine eğildiğimiz zaman da onun h a k î mliği inkâr
edilemez.
Fuzûlî'nin üç dilde, (Türkçe, Farsça ve Arapça) yazdığı eserleri göz
önünde tutularak ifade etmek mümkündür ki,
Dîvan'larında mutasavvıf,
Leylâ ile Mecnûn'da, olağanüstü bir hikayeci,
Beng ü Bâde'de ve Sohbetü'l-Esmâr'da; temsilî olarak iki devlet
anlayışını ve başındakileri mukayese eden bir siyasetçi,
Sohbetü'l-Esmâr'da, meyveleri konuşturan bir nebâtâtçı,
Hadîkatü's-Süedâ'da bir tarihçi,
Mektuplarında, özellikle Şikâyet-nâme'sinde bir içtimaiyatçı,
Rind ile Zâhid'inde bir eğitimci,
Matla'u'1-İ'tikâd fi Ma'rifeti'l-Mebde'i ve'1-Me'âd ile Terceme-i
Hadîs-i Erba'în'inde bir İslâm bilgini,
Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz)'ında ise bir tabiptir.
Bu özellikleri ile Fuzûlî'nin bütün bilim dallan ile ilgilendiği,
bunlar arasında tıbbın da bulunduğunu tesbit etmiş bulunuyoruz.
Fuzûlî'nin Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz)'ı tıbbı üç bölümde ele
almaktadır: (Aslında risale iki kısımdır.) (Birinci kısım Tıp)
Birinci Bölüm'de: Sıhhat nedir? (Hüsn)!
İkinci Bölüm'de: Maraz nedir? (Hastalık)!
Üçüncü Bölüm'de: Tedâvî nedir? Yâni Sağlık'in yeniden kazanılması
nasıl olacaktır? Önce Sıhhat'i yâni Hüsn (Güzellik)'ü görelim:
Fuzûlî'ye göre:
Ceberut âleminde doğup Lâhût âlemi yer edinmiş R Û H adında, pâk
yaradılışlı birisi vardır. Günlerden bir gün dolaşma arzusuyla N Â S
Û T (İnsanlık) âlemine ayak basınca BE D E N diye adlanmış bir diyar
görür. Yedi ıklîm, onun yedi endamından ibarettir. Bu N Â S Û T
mülkünün padişahlığı: birbirine benzemezlikte ortak; uyumlulukta ise
birbirinden ayrılmalarına imkân olmayan DÖRT KARDAŞ'a verilmiştir.
KAN, SAFRA, BALGAM, SEVDA! Bunların birbirlerini sevmede adları:
ERKÂN; benzemezlikte de: EZDÂD'tır. Birbirlerine karışmaları ile
VÜCÛD'a sebep olduklarından AHLAT meydana gelir: (Ahlât-ı Erbaa)!
Bu dört işbilen kardeşin çalışmaları ile BEDEN ülkesinde akan ACI,
TATLI, TUZLU, EKŞİ dört nehir sayesinde TEN mülkü mâmur olmuştur. Bu
dört nehirin özelliği: KURULUK, YAŞLIK, SICAKLIK ve SOĞUKLUK
adındaki dört tabiat, M İ Z Â C adlı kızın idaresine bırakılmıştır.
Rûh, Beden (Ten) diyarını görünce, çok beğenerek MİZÂC'a gönül
verir. Bu mesut çift: Rûh ile Beden'in evlenmeleri neticesinde
SIHHAT (SAĞLIK) adlı bir çocukları dünyaya gelir. RÛH, eşi MİZÂC'ı
ve oğlu SAĞLIK'ı yanına alarak memleketi teftişe, dolaşmaya çıkar.
İlk uğradıkları yer: DİMAĞ Kalesi'dir. Burada on mahalle ve bu
mahallelerin işlerine bakan on memur görür: KULAK, GÖZ, BURUN,
DAMAK, DOKUNMA, ORTAM DUYU, HAYÂL, KULLANMA, VEHİM, BELLEK (Hafıza)!
Rûh, burada işlerin düzgün gittiğini görerek, Aferin'ler söyleyerek,
CİĞER ŞEHRİ'ne geçer. Bu şehrin hizmetlerini gören SEKİZ Memura
rastlar: GÂDİYE, NÂMİYE, MÜVELLİDE, MUSAVVİRE, CAZİBE, MÂSİKE,
HÂZIMA ve DÂFİ'A! Bu tâbirler, eski tıbbın hiç de yabancısı olmadığı
terimlerdir. Bugünkü tıbbın kullandığı Latince kelimelerden daha da
zor değildir.
Buraların teftişinden sonra Rûh, GÖNÜL ŞEHRİ'ne geçer, gönül
Şehri'nin işlerini gören altı memurun adları: ÜMİD, KORKU, MAHABBET,
ADAVET, FERAH, GAM'dır. Rûh, burayı çok beğenerek, bunlardan sevdiği
üç tanesini: ÜMÎD, FERAH, MAHABBET'i yanına çağırır. Sevmedikleri
olan ADAVET, KORKU ve GAM'ı ise yanından uzaklaştırır. Zamanın bu üç
bozguncusu (Adâvet=Düşmanlık, Korku=Havf, Gam=Keder), Rûh ve
ailesinin yanından (Beden Mülkünden) giderler ama onlara müthiş bir
kin bağlarlar. Rûh ise ziyafet sofralar düzenler, yer, îçer, çalar,
söyler... söyletir. BEDEN mülkünde hoş günler geçirir. Oraların
sanatkârlarını: SEVDA, Kan, Balgam ve SAFRÂ'yı meclisine çağırır.
Onları yerli yerine oturtur:
SEVDA- Baş'a yerleşir. Safra-Öd'e, Kan-Karaciğer'e, Balgam da
akciğer'de yerini alır.
Yeme, içmeyle meşgul olurlar. İçtikleri şarabın neş'esinden sarhoş
olup başları kızışır. Durmadan şarap içmeleri ile hıltlar (Ahlât-ı
Erbaa), Kan, Safra, Balgam ve Sevda böbürlenmeye başlarlar!
Rûh'un hatırı perişan olur. Bunları azarlar. Korkmuş görünerek bir
köşeye çekilirlerse de, kötülük için zamanını kollamaya başlarlar.
GÖNÜL ŞEHRÎ'nden sürülen üç bozguncu: ADAVET (Düşmanlık) Korku (Havf),
Gam (Keder) bir araya gelerek, huzurdan sürülmelerine sebep
gördükleri SAĞLIK (Sıhhat)'in saltanatına son vermeye and içerler.
Adavet (Düşmanlık), yandaşları olan: Yalan, Kin ve Hased'e haber
gönderir...
Korku (Havf), kendileriyle düşüp kalktığı kimselerden olan
Şaşkınlık, Dehşet, Sıkıntı'yı yardıma çağırır.
Gam (Keder), himayesindeki Mihnet, Mahrumiyet ve Hasret (Özlem)'e
başvurur. Bu üç bozguncu, adamlarını da yanına alarak, GÖNÜL
ŞEHRİ'nin kapısına dayanırlar! Şöyle bir nâra atarlar. Mahalleyi
ayağa kaldırırlar.
RÛH, Gönül Şehri'nin kapılarını sıkıca kapatıp, Allah'a tevekkül ile
kendisini koruntuya alır.
GAM (Keder) etrafı kuşatır. Rûh'un dostları bir araya gelip tedbir
düşünürler: FERAH: "Benim, Hüsn (Güzellik) adında bir zâtla eski
dostluğum vardır. Uygun görülürse çağırayım", der. Mahabbet (Sevgi)
de: "Benim, AŞK adında usta bir dostum vardır, onu celbedeyim", der.
ÜMİD de: "Benim, AKIL.denen bir derd ortağım vardır, Ona güvenirim.
Ferman buyurulursa, askerleriyle beraber AKL'ı çağırayım"; der.
Rûh, SIHHAT'la kalarak, Gönül Şehri'nin kapılarını gizlice açarak,
FERAH, MAHABBET ve ÜMİD'in ellerine özel mektuplar vererek,
kendilerini dedikleri yönlere gönderir.
Ferah, hemen Hüsn (Güzellik)'e ulaşır: (s. 5, 3. paragraf)
Mahabbet (Sevgi), AŞK'in konağına varıp yardım ister.
Ümîd, AKL'a başvurur. Tesirli sözlerle AKL'ı imdada çağırır. O da "AHLAK"ı
toplayarak, Gönül Şehrini saran düşmanlara baskın düzenleyerek,
BEDEN Ülkesini mütegallibenin elinden kurtarır. Gam askerleri yerle
bir olur. Havf ve Gam tutulup bağlanır. Fakat ADAVET (Düşmanlık),
savaş meydanından kaçarak bir köşede gizlenir. Fitneler çıkarmaya
karar verir. RÛH ile SAĞLIK'in düşmanlarından MARAZ (Hastalık)'la
bir yolunu bularak, hile ve hud'a ile tanışıklık peyda eder.
MARAZ (Hastalık), Adâvet'i tesellî ederek: Sen bu işi bana bırak!
Ten diyarına çekilenlerden en heveslisinin adını ver, bana bu yeter,
der. Cevabını: G I D Â'dır, diye alınca işe koyulur. GIDA'dan,
Rûh'un memurları haberdar olmadan Beden Diyarına, gizlice
sokulmasını ister. GIDA, MARAZ'ın önüne düşerek, Sevdâ'ya yönelir.
Sevdanın parlaklığı artar. Başağrısı, başa geçer. Beden diyarını
sarsar. Bunların tahrikçisinin Gıda olduğunu AKIL bilir. Özel
hizmetçilerinden PERHİZ'i hazırlayarak, BEŞ DUYU'nun kapılarını
korumaya memur eder.
Böylece eserin ilk iki bölümü, bitip üçüncü bölüm olan: TEDÂVÎ (Muâlece)
başlar. Burada tavsiye edilenler hakkında elbette tıbbın, günümüz
tedâvî anlayışının diyecekleri vardır. Biz bununla meşgul
olmayacağız.
SIHHAT (SAĞLIK), AKL'ın yardımından ye'se kapılarak ümitsizliğe
düşer. Gam ile Korku (Havf), AKL'ın hapsinde olduğundan, MARAZ
askerlerinin üzerine hücum için müsaade ister. Maraz da boş durmaz.
Bütün bunlar, SAĞLIK'in anası MİZÂC'ın kulağına gelir. MİZÂC'ın
geçmişte AHLAT (Kan, Safra, Balgam ve SEVDA) ile tanışıklığı ve
dostluğu olmasından eski hukukunu dile getirir. Yardıma çağırır.
Bunlar MİZÂC'tan utanırlar. Hıltlar, Maraz'dan yüz çevirerek,
SAĞLIK'la el ele verirler. Maraz, kaçıp gider ama oğlu ZAAF, Beden
diyarını yeni gördüğünden, babasına yoldaş olmayıp orada kalır.
MARAZ'in kaçması, bozguna* uğraması RUH tarafından bilinir.
HILT'ların SAĞLIK'a yardımlarını görür. Allah'a hamd ve şükrederek
AKL'i huzuruna çağırır. AKIL: Şimdi uygun olan şey, PERHİZ'in Duyu
kapılarından ayrılmayarak, zararlı gıdalardan Beden'i korumaktır"
der. Devamla: Perhîz'e ferman buyurun da Beden Şehri'nin bütün
kapıları, ecnebilerin girişinden korunsun, GIDA'nın yardımıyla
ZAAF'a tekrar güç gelmesin" gibi sözler söyler. İşin sonunda ZAAF da
Beden diyarını terkedip gider. Rûh, günden güne büyüklüğünden,
mükemmelliğinden yüce mertebelere ulaşır. Olan biteni cevherine ve
cevheri cismine ve cismi arazına letafet bağışlar. Eski dostları
onunla ülfete ve sohbete başlarlar.
Fuzûlî, burada Hüsn ü Aşk risalesini yarılamıştır. Ancak tekrar
geriye dönerek, FERAH'in HÜSN'e elçiliğe gitmesine parmak basar.
Bazan gerçek ve edebî tâbirlerle, bâzan da tasavvuf! görüşleriyle
Hüsn ile Aşk'ı anlatır...
Vaktiyle Şeyh GÂLİB'in Hüsn ü Aşk mesnevisiyle Fuzûlî'nin Hüsn ü Aşk
(Sıhhat u Maraz) risalesi arasındaki bağlantıyı araştırmış lâkin
benzerliklerine ve ayrılıklarına, herkesin temas edebildiği kadar,
temas etmiş fazla birşey söyleyememiştik.
Elbette Şeyh Gâlib, Fuzûlî'nin bu risalesini görmüş, ama Hüsn,İle
Aşk'ı değişik bir mecraya seketmiş ve eserini manzum yazmıştır.
Sonra, Hüsn ile Aşk'ı, Leylâ ile Mecnûn, Yûsuf ile Züleyha, Ferhâd
ile Şîrîn, Vâmık ile Azrâ gibi Şark'in büyük hikâyeleri arasında
saymıştır.
Bize göre, iki eserin başlangıçları ve hattâ sonuçları aynı lâkin
anlatışları çok farklıdır. Bu itibarla Fuzûlî'nin Hüsn ü Aşk'ını
(Sıhhat uMaraz), Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk mesnevisiyle benzer ve
ayrı taraflarını araştırma yerine Leylâ ile Mecnûn'u mukayese etmek
gerekir. Bunun daha doğru olacağı kanaatini taşımaktayız.
Fuzûlî, Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz)'ta, Güzellik ile Aşk'ı anlatır
görünerek, tıp bilgilerini, tıbba dair edindiği bilgileri,
hastalığın âmillerini ve tedâvî usûllerini, çok kere gerçek bâzan da
temsîlî olarak, dile getirmiştir.
Sıhhat u Maraz risalesi, Farsça olmakla beraber, çok okunmuştur. Çok
kere istinsah edilmiştir. Nüshalar arasında büyük farklar meydana
gelmiştir. Fuzûlî'nin elinden çıkan şeklini görmemiz mümkün
olamamıştır. Tenkîdli metninin hazırlanmasında«yarar görmekteyiz.
Meclis-i Vâlâ âzasından olan Lebîb Efendi tarafından yapılan
tercümesi 1273/1857 yılında basılmıştır. Merhum Abdülbâkî
GÖLPINARLI'nın da bir çevirisi çıkmıştır. Gölpınarlı'nın tercümesine
ulaşamadık. İstinsah ettiğimiz bir iki Farsça nüshasını ele alarak,
Lebîb Efendi'nin çevirisini de göz önünde bulundurarak yeniden
Türkçe'ye kazandırmak istedik. Bu tercümeler okunduğu zaman,
Fuzûlî'nin tıp alanındaki bilgileri daha iyi anlaşılacaktır.
Türkiyat
Araştırmaları Dergisi Sayı: 3, Konya 1997, s. 115-120