ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ-TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ
Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

XVIII. Yüzyıl Klasik Türk Edebiyatı Şairlerinden Lâzikî-zâde
Feyzullah Nâfiz ve
Dîvân’ı Üzerine1

On the XVIII. Century Classical Turkish Poet Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz and His Divân

Hiclâl DEMİR2

EFD/JFL

Edebiyat Fakültesi Dergisi / Journal of Faculty of Letters
Cilt/Volume 26 Sayı/Number 2 (Aralık /December 2009)

Öz

XVIII. yüzyıl, dışarıda yenilgiyle sonuçlanan savaşlar ve toprak kayıpları, içeride ise siyasî ve
ekonomik sıkıntılarla Osmanlı Devleti’nin çöküşü yaşadığı bir yüzyıl olmuştur. Batının askerî
ve teknik alanlardaki başarısı kabul edilip bu yönde adımlar atılırken Avrupa ülkelerine de
elçiler gönderilmiş, böylece kültürel ve sosyal yaşamdaki değişimin başlaması sağlanmıştır.
XVIII. yüzyılda kendini hissettiren bu değişim, Klasik Türk şiirinde de bir çeşitlilik
yaratmıştır. Yüzyılın en belirgin özelliği mahallileşmedir. Şiirde günlük dile, deyim ve
atasözlerine yer verilmiş, konular yerlileş miştir. Dönemin edebî yaşamında dikkat çeken bir
başka özellik de şiire olan ilginin artmasıdır. Bu yüzyıl, tezkirelerde yer alan şair sayısı
bakımından Klasik Türk edebiyatının en zengin dönemidir. Ancak şair sayısının artması, üstat
şairlerin sayısal olarak artmasına yol açmamış, bu dönemde, Klasik Türk şiirinin zirve
isimlerinin söyleyiş biçimlerini tekrarlamaktan öteye gitmeyen “müteşair”lerin çoğaldığı
görülmüştür. Bu çalışmada öncelikle, XVIII. yüzyıl Klasik Türk edebiyatı şairlerinden biri
olan Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz’in (öl. H.1181/ M.1767) hayatı ve eserleri hakkında bilgiler
verilecektir. Daha sonra, eserlerinden
Dîvân’ı şekil, içerik ve üslûp bakımından
değerlendirilerek şairin edebî yönü belirlenmeye çalışılacaktır. Nâfiz, Osmanlı Devleti’nin
kırk dokuzuncu şeyhülislâmı îmam Mehmed Efendi’nin oğludur. Amasya sancağına bağlı
Ladik kasabasından olduklarından “Lâzikî-zâde” lakabıyla anılmaktadır. Hakkında bilgi veren
bazı kaynaklarda lakabı “Kezûbî-zâde” şeklinde de geçer. H. 1130’da (M. 1718) müderris
olan Nâfiz’in son görevi, H. 1181’de (M. 1767) getirildiği Rumeli kazaskerliğidir. Nâfiz’in üç
eseri tespit edilmiştir. Bunların ilki, Ebû Muhammed Ganim El-Bağdadî’ye ait
Dürretü'l-
Muhâkemât fi Şerh-i Melceü'l-Kuzât inde Tercihi'l-Beyyinât
adlı eserin Türkçe tercümesidir.
Nâfiz’in diğer eseri, kaynaklarda ona ait olduğu belirtilmeyen
Letâifü’l-Hayârdir. Şairin
“şuarâ-yı Rum”a ait beyitleri derleyerek oluşturduğu bu şiir mecmuasında, Klasik Türk şiirine
ait bazı kavramlar önemli şairlerin beyitleriyle örneklenmiştir. Nâfiz’in üçüncü eseri,
Dîvân’ıdır. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T. 550 numarada kayıtlı olan Dîvân’ın başka
nüshası tespit edilememiştir. Müellif hattı olan ve 229 varaktan oluşan eser, gazel ağırlıklıdır.
Nâfiz’in sebk-i Hindî akımının etkisiyle şiirlerinde halk söyleyişleri ve deyimlerle birlikte

uzun tamlamalara, somutlayıcı anlatıma ve örnekleme tekniğine başvurduğu görülür. Diğer
yandan şair, redd-i matla ve gazel-i dü-matla gibi daha çok sebk-i Hindîyi benimseyen
şairlerde görülen tekniklere de yer vermiştir. Nâfiz’in şiirlerindeki âhenk unsurları
incelendiğinde şairin vezin, redif ve kafiyenin yanı sıra yinelemelerden, paralellikten,
anlamsal sapmalardan ve çokanlamlılıktan zaman zaman yararlandığı görülür. Ancak bu
unsurlar sistemli bir şekilde kullanılmamıştır. Şiirlerindeki kimi boşluklar ve tekrarlar dikkate
alındığında
Dîvândın şairin tashihinden geçerek son şeklini almadığı söylenebilir. Hemen her
nazım şeklini kullanarak oluşturduğu
Dîvânh ile şiire olan ilgisini ortaya koyan Nâfiz, Klasik
Türk edebiyatının zirve şairlerinin seviyesine çıkamamıştır.

Anahtar sözcükler: Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz, Kezûbî-zâde, XVIII. yüzyıl Klasik Türk
edebiyatı,
Letâifü’l-Hayâl, Dürretü’l-Muhâkemât.

Abstract

The 18th century for the Ottoman Empire was a period of wars that resulted in defeats and of
land losses. In the same period, the Ottoman Empire also experienced political and economic
problems. Military and technical achievements of the western countries were appreciated and
Ottoman ambassadors were sent to these countries to change cultural and social life. The
changes which were felt in the 18th century led to variations in the classical Turkish poetry. In
other words, phrases, idioms and proverbs from everyday language began to be used in the
poems and the topics became localized. Another significant feature of the age is the increase
in the attention paid to poetry. This century is the richest period of the classical Turkish poetry
in terms of the number of the poets. However, this increase does not necessarily imply an
increase in the number of master poets. The poets of the period only repeated the styles of the
great poets of the earlier periods. The current study is concerned with Lâzikî-zâde Feyzullah
Nâfiz who is one of the classical poets of the 18th century (died in H.1181/ M.1767), his life
and works. His
Dîvân is analyzed in terms of form, content and style in order to reveal its
literary characteristics. Nâfiz is the son of the forty-ninth sheik ul-islam, namely İmam
Mehmed Efendi. Since his family was from Ladik, Amasya, his nickname is “Lâzikî-zâde.”
His other nickname is “Kezûbî-zâde” according to sources. In H. 1130 (M. 1718) he became a
teacher in a medrese and Nâfiz’s last assignment was the chief military judge in Rumeli in H.
1181 (M. 1767). Three works of Nâfiz were found. The first one is the Turkish translation of
Ebû Muhammed Ganim El-Bağdadîs
Dürretü’l-Muhâkemât fi Şerh-i Melceü’l-Kuzât inde
Tercihi’l-Beyyinât. Letâifü’l-Hayâl
not mentioned by the sources is another work by him. In
this poetry journal which the poet published collecting couplets belonging to “şuarâ-yı Rum”
some concepts of classical Turkish poetry were exemplified by giving examples from the
couplets of the significant poets. The third work of Nâfiz is his
Dîvân. There is only one copy
of this book which can be found in the library of İstanbul University with the number of T.
550. It consists of 229 leafs and is mostly dominated by gazhels. Nâfiz, as a result of the
impact of sebk-i Hindî movement, uses common terms and idioms as well as long phrases,
concrete expressions and the technique of analogy in his poems. On the other hand, he
employs other techniques frequently used by those who adopt the movement of sebk-i Hindî

such as redd-i matla and gazel-i dü-matla. It is clear that Nâfiz uses meter, rhyme and redif as
well as repetitions, parallelism, deviations, and ambiguity. However, these elements are not
used systematically. Given that there are blanks and repetitions in his poems, it is possible to
argue that his
Dîvân is not the corrected final version. Nâfiz showed his interest in poetry
through his use of various verse types in his
Dîvân, however, he could not succeed in
becoming one of the greatest poets of classical Turkish literature.

Key words: Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz, Kezûbî-zâde, the 18th century Classical Turkish
literature,
Letâifü’l-Hayâl, Dürretü’l-Muhâkemât.

1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Avrupa ile
ilişkilerinin bir dönüm noktası olduğu gibi hızlı çöküşünün de başlangıcı olmuştur. İdarî
ve askerî zayıflıklar sonucu imparatorluğun ayrılmaz parçası sanılan toprakların
kaybedilmesi, yöneticileri, Batının üstünlüğünü kabul etmek zorunda bırakmıştır.
Avrupa’nın kazandığı üstünlüğün nedenleri araştırılırken ilk kez reform yapma fikri
ortaya çıkmış, Batılı tekniklerle geleneksel yöntemler birleştirilerek özellikle ordunun
güçlendirilmesi düşünülmüştür. Avrupa’yı tanımanın Osmanlı dış politikası için önemli
olduğuna inanan Damat İbrahim Paşa, Paris ve Viyana’ya elçiler göndermiş, bu elçiler,
diplomatik ve ticarî ilişkilerin yanı sıra kültürel anlamda da ülkedeki değişimi
başlatmışlardır (Shaw, 1982, s. 307-317).

Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyılda kültürel ve sosyal yaşamda kendini
hissettiren değişim, edebiyata hemen yansımamış, bu yüzyılda Klasik Türk edebiyatı,
birtakım yeni unsurlarla önceki yüzyılın devamı olarak gelişimini sürdürmüştür. Bu
dönem edebiyatının en belirgin özelliği mahallileşmedir. Şiirde günlük dile, deyim ve
atasözlerine yer verilmiş, konular yerlileşmiştir (Mazıoğlu, 1982, s. 130). Dönemin
edebî yaşamında dikkat çeken bir başka özellik de şiire olan ilginin artmasıdır. XVIII.
yüzyıl, tezkirelere göre şair sayısı bakımından Klasik edebiyatın en zengin dönemidir.
Bu zenginliğe rağmen “üstat” kabul edilebilecek şair sayısı azdır (Horata, 2006, s. 449¬
451). Bu yönüyle XVIII. yüzyıl Klasik şiiri, daha çok bir nazire edebiyatı
görünümündedir

XVIII. yüzyıl tezkirelerinde adı geçen Dîvân sahibi şairlerden biri de Lâzikî-zâde
Feyzullah Nâfiz’dir. Bu çalışmada öncelikle, kaynaklarda yer alan ve şiirlerinden tespit
edilenler ışığında Nâfiz’in yaşamı hakkında bilgiler verilecek ve eserleri tanıtılacaktır.
Daha sonra, eserlerinden Dîvân’ı, şekil özellikleri ve üslûp bakımından incelenerek
şairin edebî yönü ortaya konmaya çalışılacaktır.

Nâfiz’in Hayatı

Doğum yeri ve tarihi kaynaklarda belirtilmeyen Nâfiz, Osmanlı Devleti’nin kırk
dokuzuncu şeyhülislâmı İmam Mehmed Efendi’nin oğludur.
Sicill-i Osmanîde İmam
Mehmed Efendi’nin Ladikli olduğu ve babasının adının Mustafa olduğu belirtilir
(Mehmed Süreyya, 1996, s. 976). “Lâzikî” lakabının buradan geldiği anlaşılmaktadır.
Ancak Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde bu isimle anılan, Konya Ladik’i, Amasya

Ladik’i, Çekerek Ladik’i, Niksar Ladik’i gibi yerleşim birimleri mevcuttur. Şeyhî
Mehmed Efendi, şairin babasının Amasya sancağına bağlı Ladik kasabasından olduğuna
işaret eder (Şeyhî Mehmed Efendi, 1989, s. 651). Müstakim-zâde ise
Devhatü’l-
Meşâyih'te
İmam Mehmed Efendi’nin Bursa’da doğduğunu söyler: “Maskat-ı re’si olan
mahruse-i Burusada zîver-i mihrab-ı imamet iken (.-O-”3
Osmanlı Şeyhülislâmları adlı
eserde de İmam Mehmed Efendi’nin Bursa’da doğduğu belirtilir (Altunsu, 1972, s.
105). Yine, İsmail Hami Danişmend,
Osmanlı Devlet Erkânı adlı eserinde, ikinci kez
şeyhülislâmlık makamından azledilen Mehmed Efendi’nin memleketi Bursa’ya sürgün
edildiğine değinir (Danişmend, 1971, s. 134). Verilen bu bilgilerden Nâfiz’in babası
İmam Mehmed Efendi’nin Bursa’da doğduğu; ancak aile köklerinin Amasya Ladik’ine
dayandığı sonucunu çıkarmak mümkündür.

Kaynaklarda Nâfiz’in babasının “Kezûbî” lakabıyla tanındığı belirtilmektedir.4
Nâfiz ise, ya “Lâzikî-zâde” (Mehmed Süreyya, 1996, s. 535, Bursalı Mehmet Tahir,
2000, s. 394) ya da “Lâzikî-zâde veya Kezûbî-zâde” (Tuman, 2001, s. 1019) olarak
anılmıştır.
Sicill-i Osmanîde “Lâdikî-zâde” başlığı altında “Şeyhülislâm Lâdikî
Mehmed Efendi’nin oğullarıdır. Yarım asır kadar devam eyledi. Bunlara ‘Kezûbî-zâde’
de denir. Soyu asrımız ortalarına kadar gelmiştir” (Mehmed Süreyya, 1996, s. 898)
şeklinde bir bilgi verilmekte ve ailenin diğer lakabının “Kezûbî-zâde” olduğu
belirtilmekteyse de “Kezûbî” lakabının nereden geldiğine ilişkin bir bilgi
bulunamamıştır. Ancak İsmail Hami Danişmend, Mehmed Efendi’nin görevinden
azledilme nedenlerinden birinin “şunun bunun aleyhinde birtakım sözler sarfetmesi”
olduğunu belirtir (Danişmend, 1971, s. 134). Dolayısıyla bu lakabın “yalan söyleyen”
anlamına gelen “kezûb” sözcüğü ile ilgili olabileceği düşünülebilir.

Sicill-i Osmanî’de verilen bilgilere göre Nâfiz, H. 1130’da (M. 1718) müderris, H.
1144’te (M. 1731/ 1732) Tebriz mollası, H. 1146’da (M. 1733/ 1734) Filibe mollası ve

H. 1153’te (M. 1740) Diyarbakır mollası olmuştur. H. 1162’de (M. 1749) Mekke
pâyesi, H. 1164’te (M. 1750) Mekke kadısı ve H. 1167 (M. 1753) sonlarında İstanbul
kadısı olup sekizinci ayda azledilmiştir. H. 1177’de (M. 1763) Anadolu kazaskerliğine
getirilmiş ve aynı yıl azledilmiştir. Nâfiz’in son görevi, H. 1181’de (M. 1767) getirildiği
Rumeli kazaskerliğidir (Mehmed Süreyya, 1996, s. 535).

Mehmed Süreyya’nın verdiği bilgilere göre Nâfiz, Rumeli kazaskeri olduktan 55
gün sonra, 25 Cemâziyelevvel 1181’de (M. 19 Ekim 1767) ölmüştür (Mehmed Süreyya,
1996, s. 535). Bu tarih,
Âdâb-ı Zurafâ ve Tuhfe-i Nâilî’de gün farkıyla 15
Cemâziyelevvel 1181 (M. 1767)’dir. Râmiz, şairin vebadan öldüğünü ve mezarının
Hazret-i Hâlid Türbesi civarında olduğunu belirtmektedir (Erdem, 1994, s. 274).
Nâfiz’in mezarının bulunduğu yer hakkında Nâil Tuman şu bilgileri vermiştir: “Eyübde
türbe civarında Küçük Emir Efendi karşısında medfundur” (Tuman, 2001, s. 1020).

Nâfiz’in Eserleri
Dürretü’l-Muhâkemât

Nâfiz’in bu eserinden yalnız Bursalı Mehmed Tahir söz etmiş, Osmanlı
Müelliflerinde
şairin Dürretü’l-Muhâkemât adlı bir fıkıh eseri olduğunu belirtmiştir
(Bursalı Mehmed Tahir, 2000, s. 394). Diğer kaynaklarda belirtilmeyen bu esere
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Basmalar Katalogunda rastlanmıştır. Ebû Muhammed
Ganim El-Bağdadî’ye (öl. M. 1650) ait
Dürretü’l-Muhâkemât fi Şerh-i Melceü’l-Kuzât
inde Tercihi’l-Beyyinât
adlı eser, Feyzullah Nâfiz tarafından tercüme edilmiştir. H. 1300
(M. 1882/ 1883) yılında İstanbul’da basılan bu kitap, 171 sayfadır ve 26 bölümden
oluşur. Her bölümde İslâm hukuku ile ilgili bir konu hakkında açıklamalar yapılmıştır.
Eserdeki bölüm başlıkları şunlardır: Kitabü’n-nikâh, Kitâbü’t-talâk, Kitâbü’n-nafaka,
Kitâbü’r-rızâ', Kitâbü’l-'itâk, Kitâbü’l-vakf, Kitâbü’l-bey', Kitâbü’ş-şüf a, Kitâbü’l-
icâre, Kitâbü’l-hibe, Kitâbü’l-'âriyet, Kitâbü’l-vedî'a, Kitâbü’l-gasb, Kitâbü’l-cinâyât,

Kitâbü’l-ikrâr, Kitâbü’s-sulh, Kitâbü’r-rehn, Kitâbü’l-muzâra'a, Kitâbü’l-
muzârebe, Kitâbü’l-kısmet, Kitâbü’d-dac vâ, Kitâbü’ş-şehâdet, Kitâbü’l-me’zûn,
Kitâbü’l-hacr, Kitâbü’s-sirkat, Kitâbü’l-vekâlet.

Letâifü’l-Hayâl

Kaynaklarda Nâfiz’e ait böyle bir eserden söz edilmemektedir. Ancak Milli
Kütüphanede A-2283 mikrofilm numarası ile Nâfiz Feyzullah adına kayıtlı,
Letâifü’l-
Hayâl
adlı bir şiir mecmuası bulunmuştur. 5

“Şuarâ-yı Rum”a ait beyitlerin derlenmesiyle oluşan bu mecmuanın aslının
Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi bölümünde 2883 numarayla kayıtlı olduğu
belirtilmektedir. Ancak, Süleymaniye Kütüphanesinde eserin Nâfiz Feyzullah değil
Hisâlî adına kaydedildiği görülmüştür. Bu farklılığın nedeni araştırılmış ve inceleme
sonucu,
Letâifü’l-Hayâl adlı eserin kime ait olduğunu tespit edemeyen uzmanların
Osmanlı Müellifleri"nde Hisâlî’nin Letâifü’l-Hayâl adlı bir eseri olduğu bilgisine
dayanarak bu eseri ona mal ettikleri anlaşılmıştır. Hâlbuki Bursalı Mehmed Tahir,
Hisâlî’nin bu eserinden söz ederken Farsça şiirlerden oluştuğunu belirtmiştir: “(...) ve
eş'âr-ı Fârisiyyeyi câmi (Letâ’ifü’l-Hayâl) nâmındaki bir cild eseri de (Hamîdiye)
kütübhânesindedir ki (...)” (Bursalı Mehmed Tahir, 2000, s. 165). Üstelik Nâfiz’in
derlediği
Letâifü’l-HayâVin ilk sayfasının sol üst köşesinde bazı kelimeleri silik olmakla
birlikte “...ba'zı kibarın istimâ' ... Kezübï-zâde kazî'asker Nafiz Feyzullah Efendinin
tertıb ... mecmü'adır” kaydı mevcuttur. Dolayısıyla, Süleymaniye Kütüphanesinde
Hisâlî’ye ait olduğu belirtilen eser, Nâfiz Feyzullah’a aittir.

Letâifü’l-Hayâl, 156 varaktan oluşur. Eserde “zülf, çeşm, dehân, arak, sîne,
dendân, zekan” gibi sevgilinin güzellik unsurları; “cevr ü cefâ, istignâ, visâl” gibi aşk
halleri; “gül-bülbül, şem-pervâne” mazmunları; ilkbahar ve sonbahar betimlemeleri;
felekten şikâyet ve tahammül gibi konular yer alır. Bu konular, matla ve müfredat
başlıkları altında (“matla' -ı çeşm”, “müfredât-ı çeşm”, “matla' -ı gabgab”, “müfredât-ı
gabgab” gibi) toplanmıştır. Bunlar için Necâtî, Bâkî, Fuzûlî, Nâbî, Nef î, Sâbit, Neşâtî,
Hâletî, Fehîm, Riyâzî, Şehrî, Dürrî, Sabrî gibi Klasik Türk şiirinin önemli şairlerinden
seçilen bir veya birkaç beyit örnek olarak verilmiştir. Ayrıca Nâfiz’in zaman zaman
kendi beyitlerine de yer verdiği görülür; ancak bu beyitlerin bir kısmı
Dîvân ’ında
bulunmamaktadır.

Dîvân-ı Nâfiz

İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T. 550 numarada kayıtlı olan Nâfiz Dîvânı’nın
başka nüshası tespit edilememiştir. Eserin Milli Kütüphanede A-4797 arşiv numarası ile
kayıtlı bir de mikrofilmi vardır. 229 varaktan oluşan
Dîvân’ın bazı sayfaları eksiktir.
Eserin 220. varağına Nâfiz’in torunu Mehmed Emin tarafından düşülen nottan
Dîvân' ın
müellif hattı anlaşılmaktadır.

Şekil ve İçerik Özellikleri

17 kaside, 2 mesnevi, 1 terkib-i bend, 1 müseddes, 51 murabba, 681 gazel, 1
müstezat, 2 kıta, 44 nazm, 113 matla ve 14 müfredden oluşan
Dîvân ’da eksik sayfalar
nedeniyle terkib-i bendin başı ve müseddesin sonu yoktur. Bir gazelin de devamı
bulunamamıştır. Diğer yandan,
Dîvân yanlış dikildiği için gazellerin kafiye sırası
bozuktur. 44. varakta ^ (te) kafiyesi ile başlayan gazellerin başı 136. varaktadır.

Dîvân’da nazım şekillerinin karışık olarak sıralandığı ve hiçbirinin başlığının
olmadığı görülür. Eser, bir mesnevi ile başlar, daha sonra kasideler gelir. 6. kaside ile 7.
kaside arasında diğer mesnevi vardır. Müseddes ve terkib-i bend, 16. kaside ile 17.
kasidenin arasında yer alır. Kasidelerden sonra gazeller ve murabbalar bulunmaktadır.
Dîvân ’ın sonunda bulunan kıta, nazm, matla ve müfredler de iç içe geçmiştir. Eserin
sonunda gazel şeklinde yazılmış 6 münacat ve 5 nat bulunur. Diğer yandan, Dîvân’da
bazı yerlerin boş bırakıldığı görülmektedir. Bu bilgiler ışığında, Dîvân’ın henüz şairin
tashihinden geçmediği ve müsvedde halinde olabileceği düşünülmektedir.

Nâfiz Dîvânı'nda 17 kaside bulunduğu yukarıda belirtilmişti; ancak 1. kaside ile
16. kaside küçük farklılıklar dışında aynıdır. İlk dört kaside ise tarihlidir. Bu kasidelerde
şair, şu olaylara tarih düşürmüştür:

1.    III. Mustafa’nın kızı Hibetullah Sultan’ın doğumu

2.    III. Mustafa’nın oğlu Şehzade Selim’in doğumu

3.    III Mustafa’nın oğlu Şehzade Selim’in doğumu

4.    Mehmed Salih Efendi’nin şeyhülislâmlık makamına yükselmesi

Tarihsiz olan diğer kasidelerden 1’i I. Mahmud’a, 3’ü Köse Bâhir Mustafa Paşa’ya,
2’si Şeyhülislâm Esad Efendi’ye, 1’i Koca Ragıp Paşa’ya, 1’i Kapudan Mustafa
Paşa’ya, 1’i Boynu Eğri Abdullah Paşa’ya yazılmıştır. Kime yazıldığı tespit edilemeyen
kasideler de vardır. 10. kaside “Mehmed” adlı bir vezire, 9 ve 13. kasideler ise devrin
şeyhülislâmına yazılmıştır.

Dîvân’da iki mesnevi bulunmaktadır. 148 beyitten oluşan ilk mesnevi aynı
zamanda
Dîvân ’ın ilk şiiridir. I. Mahmud’un tahta çıkışını tebrik amacıyla yazılan
mesnevide tarih de düşürülmüştür.
Dîvân’da yer alan ikinci mesnevi ise sadrazam
övgüsü ve arz-ı hâlden oluşur.

Nâfiz Dîvâninda 51 murabba, 1 müseddes ve 1 terkib-i bend bulunmaktadır. Dilin
iyice sadeleştiği murabbalarda Nedîm etkisi açıkça hissedilir. Devrin eğlence yeri olan
“Göksu”dan söz ederek yaşadığı dönemi yansıtmaya çalışan Nâfiz’in murabbalarda sık
sık tekrara düştüğü görülür. Dîvân’da hasta bir sadrazama şifa dilemek için yazıldığı
anlaşılan ancak sonu bulunamayan bir müseddes vardır. Dört bendi tam olan
müseddesin beşinci bendinin yalnızca dört mısraı mevcuttur. Müseddesin ardından baş
kısmı olmayan bir terkib-i bend yer almaktadır Beş bendi tam olan terkib-i bendin ilk
olduğu tahmin edilen bendinin yalnızca son iki beyti mevcuttur. Dolayısıyla müseddesle
terkib-i bend arasında bir veya birkaç sayfanın eksik olduğu anlaşılmaktadır.

Diğer Klasik Türk edebiyatı şairleri gibi Nâfiz’in de gazel yazmaya özel bir önem
verdiği ve
Dîvân ’ındaki şiirlerin büyük çoğunluğunu gazellerin oluşturduğu
görülmektedir. Şairin, şiir mecmularında bulunan 2 gazeliyle birlikte toplam 683 gazeli
vardır. Dîvân’ın % 67’sini oluşturan gazeller çoğunlukla âşıkânedir.

Nâfiz’in 30 gazeli iki matlalıdır. Halûk İpekten, gazellerde iki matla bulunmasının
sebebini, şairlerin matla seçimini okuyucuya bırakmak istemelerine bağlar ve bu nadir
durumun sebk-i Hindî şairlerinde görüldüğünü söyler (İpekten, 2007, s. 18). Ayrıca,
Dîvân’da ilk üç beyti musarra olan 8 beyitlik bir gazel de yer almaktadır.

Nâfiz, müzeyyel gazeller de yazmıştır. Dîvân’da tespit edilen 4 müzeyyel gazel,
Râgıb Paşa, Abdî Efendi, Hâtif Efendi ve Levhî adınadır. Nâfiz’in zeyl yazdığı
şairlerden Levhî (öl. H. 1165/ M. 1751) ile bir de müşterek gazeli vardır. Gazelin
müşterek olduğu, Nâfiz’in makta beytinde ilk mısraının Levhî’ye, ikincisinin kendine
ait olduğunu söylemesiyle anlaşılmaktadır. Bu gazelin makta beyti şöyledir:

Mısra' -ı evvel anın sanı benimdir amma

Levhî-i şâc ire Nafiz verelim eş'arı    G667/ 56

Nâfiz, 1 müstezat, 2 kıta ve Mehmet Behcet Efendi’nin çocuğunun doğumuna tarih
düşürmek amacıyla bir de kıta-i kebire yazmıştır.7

Dîvân ’da 44 nazm vardır. İki nazm da şiir mecmualarından bulunmuştur (06 Mil
Yz A 1935, 23b; 06 Mil Yz A 508, 36a).
Nâfiz DîvânCnda zaman zaman rastlanan
mükerrer mısra ve beyitlerin nazmlar içinde sıklaştığı görülmektedir.

Matla ve müfred olarak ayrılmayan 129 beyt, karışık bir halde Dîvânın sonunda
yer almaktadır. Şairin
Letâifü’l-Hayâl adlı eserinde de matla ve müfredleri vardır.
Bunların hepsi bir araya getirildiğinde, matlaların sayısı 143’e, müfredlerin sayısı ise
34’e ulaşmıştır. Bu şiirlerde çoğunlukla, sevgilinin güzelliği, vefasızlığı ve âşığa
çektirdikleri konu edilmiştir.

Üslûp

Dil ve Söyleyiş

Nâfiz, içinde bulunduğu yüzyılın şiir anlayışına paralel olarak özellikle gazel ve
murabbalarında sade bir söyleyişe yer vermiştir. Zaman zaman halk şiirine yaklaşacak
kadar sadeleşen ve
Dîvân ’da sık rastlanan bu söyleyiş biçimini aşağıdaki beyitlerde
görmek mümkündür:

O kara gözlü kuzu dönmeye bahr-ı siteme

Mevce-i cebhe ola süd gibi deryâ-yı vefa    K5/ 10

Allı yeşilli çiçeklerle donandı bag-ı suk
Nev-şüküfte gonçeye döndü dil-i bey' ü şirâ K1/ 21

Günlük dilde kullanılan “hoş geldi safa geldi, Allahı seversen” gibi birtakım
kalıplaşmış ifadelere de şairin yer verdiği görülür:

Bi-hamdi’llâh muvafık rüzgâr oldu şabâ geldi

Gül-i tevfık-i devlet yine hoş geldi safa geldi K12 / 1

Geçmem diyü lutf eyle yemîn etme bu yoldan
Allahı seversen güzelim gel buradan geç    G60/ 2

Nâfiz, günlük konuşma dilinden yararlanırken halk bilgeliğinin eseri deyimlerden
de uzak kalmamış, birçoğu bugün de kullanılan deyimlere şiirlerinde sık sık yer
vermiştir. Diğer yandan, Nâfiz’in bazı gazellerinde ve özellikle kasidelerinde Farsça
tamlamaların etkisiyle dilinin ağırlaştığı görülür. Yalın ifadelerle uzun tamlamaların yan
yana bulunması çelişki gibi görünse de bu durum sebk-i Hindî etkisinin bir sonucudur.

Kendi şiiri hakkında fazla söz söylememeyi tercih eden Nâfiz, bir beytinde “bikr-i
mazmûn” kalesini fethetmek istediğini belirtir:

Nafiza feth-i hişâr-ı bikr-i mazmün eyleyip

Bab-ı heft-hâna süy[ü]f-ı hâme-i eş'âr aş    G401/ 5

Nâfiz’in sözünü ettiği “bikr-i mazmûn” düşüncesi sebk-i Hindî’nin en önemli
özelliklerindendir. Tezkirelerde onun üslûbuna dair neredeyse hiçbir şey söylenme¬
mesine rağmen şiirlerindeki kimi özellikler, Nâfiz’in sebk-i Hindî’den etkilendiğini
göstermektedir.

Sebk-i Hindî’nin şiirde sözden çok anlama önem verme özelliğine Nâfiz de dikkat
etmiştir. Bunu kendi şiirinden söz ettiği bazı beyitlerden çıkarmak mümkündür. Örneğin
aşağıdaki beyitte, manalar saçan söz erbabı olmak istediğini belirtir:

Ma'ânî-pâş erbab-ı sühan ol h~âce-i dehrin

Hat-ı mazmün ile gerden-i şic rim resenlenmiş G387/ 6

Aşağıdaki beyitte ise şair, kendine, “söz kaleminin ayağını sıra ile bas, yücelik
merdiveni, kat kat mana evine çıkar” diyerek manaya verdiği önemi vurgulamıştır:

Pay-ı kilk-i sühanı nevbet ile baş Nafiz

Beyt-i ma' nîye çıkar süllem-i rif at kat kat G38/ 8

Yeni bir şiir dili kullanan sebk-i Hindî şairleri, hem günlük konuşma diline ait
çeşitli ifade biçimlerine hem de daha önce kullanılmamış birtakım yabancı kelimelere
şiirlerinde yer vermişlerdir. Bu uygulamanın temelinde, şairlerin yeni mazmun ve
hayaller bulma çabası vardır ve bu çaba yerli yabancı pek çok kelimenin şiir diline
girmesine yol açmıştır. Klasik Türk şiirinde ise sebk-i Hindî etkisinin yanı sıra önceki
asırlardan gelen mahallileşme akımı da şiir dili üzerinde etkili olmuştur (Mum, 2006a, s.
382). Böylece, uzun tamlamalar ile günlük konuşma dilinin bir araya geldiği bir şiir dili
oluşmuştur. Bu durumu Nâfiz’in şiirlerinde de görmek mümkündür. Nâfiz, yukarıda
değinilen halk söyleyişi ve deyimlerin yanı sıra uzun tamlamalara da şiirlerinde yer
vermiştir. Zincirleme tamlamalara, memduhun övüldüğü medhiye bölümlerinde ve
şairin ince hayaller peşinde koştuğu gazellerde sık rastlanır. Bazen mısraın tamamı,
tamlamadan oluşur:

Gevher-i ârâyiş-i evreng-i tac-ı saltanat

Şark ü garbın şehriyâr-ı ekremi şâhib-livâ K1/ 57

Yap dil-i viranemi mi' mâr-ı vaşlınla tamâm
Süllem-i kaşr-ı der- âğüş-ı niyaz [ü] nâza çık G455/ 5

Sebk-i Hindî’nin özelliklerinden biri de şiir dilinde somutlama veya alışılmamış
bağdaştırma denen soyut kavramların somut ifadelerle bir araya getirilmesidir. Bu
bağdaştırma türü, okurun zihninde farklı çağrışımların oluşmasını sağlayarak şiiri hayal
bakımından zenginleştirmektedir.

Sebk-i Hindî’den etkilenen Nâfiz’in de şiirlerinde alışılmamış bağdaştırmalardan/
somutlamalardan sıkça yararlandığı görülür. Şair, özellikle ikili tamlamalarda somut
unsurlarla soyut kavramları bir araya getirip anlam derinliği yaratmaya çalışmıştır.
Nâfiz’in alışılmamış bağdaştırmaları kullanıp ince hayallerle anlamı derinleştirdiği
beyitlerinden ikisi aşağıya alınmıştır:

Dest-i mikrâş-ı sitem kesdi harîr-i h'âhişim

Rişte-i ümmîd geçmez süzen-i müjgâna hîç G69/ 2

Şu' le-i hüsnü dile kundak bırakmışken yine

Mehd-i âgüşumda ol tıfl-ı cefa oynar durur G135/ 2

Sebk-i Hindî’nin özelliklerinden biri de beyit yapısıdır. Çoğunlukla ilk mısra olan
ve “mısra-ı makûl” de denen “pîş-i mısra” çok önemli değildir. Ustalık gerektiren mısra
ise “mısra-ı mahsûs” yani berceste mısradır. Şairler berceste mısraı bulduktan sonra onu
olgunlaştırmak için pîş-i mısraı oluştururlar. Bu iki mısra arasında her durumda teşbih
ilgisi olması gerekmektedir. Bu ilgi yeni olmalıdır. Zamanla şairler, aradaki benzetme
bağını zorlaştırarak şiiri girift bir hale getirmişlerdir. Böylece beyitler arasındaki
bağlantı güç hatta imkânsız hâle gelmiştir (Şemîsâ, 1378, s. 288-290).

Şairler mısra-ı makûlde dile getirdikleri düşünceyi, mısra-ı mahsûstaki somut bilgi
ile örneklendirirler. Bunun için de her türlü gözlem ve deneyimden yararlanmışlardır.
Böylece tabiat, sosyal hayat ve çeşitli iş kollarındaki her türlü gözlem ve deneyim şiir
için malzeme olmuş, günlük konuşma diline ait çok sayıda kelime ve terim şiir diline
girmiştir. Şairlerin örneklendirmeye ilgi göstermesinin nedeni ise bu tekniğin yeni
mazmun yaratmaya elverişli olmasıdır. Böylece şairler, çevrelerinde gördükleri her şeyi
mazmun olarak kullanma imkânına kavuşmuşlardır (Mum, 2006b, s. 122-123). Sebk-i
Hindî’nin bu özelliğini Nâfiz’in şiirlerinde de görmek mümkündür. Mesela,

Teşne olma va' d-i kemmün-ı leb-i bı-mihrine

Mevce-i bahr-i serâba i' tibâr olsun mu hîç G62/ 2

beytinde, mısralar anlam ve gramer bakımından birbirinden tamamen bağımsızdır. İlk
mısrada şair, sevgilinin merhametsiz dudağının vaadine istekli olmamak gerektiğini
belirtir. Bu soyut düşünceyi, ikinci mısradaki somut düşünce ile örneklendirir: Serap
denizinin dalgasına itibar edilmez. Böylece, sevgilinin olmayacak vaadi ile serap
denizinin dalgası arasında benzerlik ilişkisi kurulur. Nâfiz,

Ol nahl-i naz eşkim ile ser-firâz olur

Elbetde serve âb-ı dem-â-dem nema verir G112/ 3

beytinde, sevgilisi için “naz fidanı” benzetmesini kullanır ve onun, akıttığı gözyaşlarıyla
büyüyüp geliştiğini söyler. İkinci mısradan bağımsız olan bu ilk mısrada yine soyut bir
düşünce dile getirilmiştir. İkinci mısrada ise sürekli su verilmesinin servi ağacını
büyüteceği gerçeği, gözleme dayalı olarak belirtilmiş, sevgili ile servi arasında benzerlik
kurulmuştur.

Sebk-i Hindî şairleri, aralarında karşıtlık ilişkisi bulunan kavramları aynı ifade
içinde bir araya getirerek paradoksal imajlar yaratmaya büyük önem vermişlerdir. Sebk-

i Hindî’nin Bîdil-i Dihlevî tarafından temsil edilen ve hayal unsurlarını ön plana çıkaran
kolunda, bu durum çok belirgindir. Paradoksal imajlarda önemli olan zıt anlamlı
kelimelerin bir beyitte kullanılması değil, bu kelimeleri kullanarak yeni ve çelişkili bir
kavrama ulaşmaktır (Mum, 2006b, s. 130-131).

Nâfiz’in bazı beyitlerde paradoksal imajlardan yararlandığı görülmektedir. Mesela,

Rüy-ı al üzre ' arak hâl ile taze ter durur

Bu ne hikmet nâr-ı âb-âlüde bir ' anber durur G223/ 2

beytinde şair, sevgilinin kırmızı yanağı üzerindeki terlemiş beni, “nâr-ı âb-âlûde” yani
“suya bulaşmış ateş” şeklinde nitelemiş ve çelişkili bir kavram yaratmıştır. Yine,

Îsâ’et eyledim sermâye-i vaşlı hatâ etdim

Misâl-i pîr-i nâ-bâlig gönül tıflı peşîmândır G114/ 5

beytinin ikinci mısraında “pîr-i nâ-bâlig” tamlamasını kullanan Nâfiz, “bâliğ olmamış
yaşlı” ifadesiyle bir paradoks yaratmıştır.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında, Nâfiz’in sebk-i Hindî’nin özelliklerinin çoğundan
etkilendiği ve şiirlerinde bunları yansıtmaya çalıştığı söylenebilir. Şair, şiirde manaya
önem vermiş, anlamı derinleştirmeye çalışmıştır. Şiir dilinde, günlük dilde yer alan pek
çok kelime ve deyim ile birlikte, soyut kavramları somut ifadelerle bir araya getirdiği
alışılmamış bağdaştırmaları kullanmıştır. Diğer yandan, Hint üslûbunun en önemli
özelliklerinden olan, aralarında teşbih ilişkisi bulunan beyitlerde ilk mısrada belirtilen
soyut düşüncenin ikinci mısrada nesnel gerçeklerle örneklenmesi tekniğinden
yararlanmış, az da olsa paradoksal imajlara yer vermiştir.

Âhenk Unsurları

Şiir dilinin “dil içinde ayrı bir dil” kabul edildiğini belirten Doğan Aksan, bunun
nedenini, şiirin amacının iletişim değil heyecan verme ve etkileme oluşuna bağlar. Ona
göre, şiir dilini öteki metinlerin dilinden ayıran özelliklerden biri, tarih boyunca dilde
ölçü, kafiye, ses yinelemeleri, ritm gibi öğelerden yararlanılarak bir müzikalitenin
sağlanmaya çalışılmasıdır (Aksan, 2005, s. 18-19).

Klasik Türk şiirinde de şairler, sözü edilen müzikaliteyi yakalayabilmek için dilin
tüm imkânlarından yararlanmışlardır. Belli kuralları olan ve değişimin kolay olmadığı
bu edebiyatta şairler, kendilerine sunulan imkânlar içinde üslûplarını oluşturmak
durumundaydılar. Bu anlayış, sanatçının “ne söylediğini” değil “nasıl söylediğini”
önemli kılmış ve şairler dilin imkânlarından sonuna kadar yararlanarak sesin peşinden
gitmişlerdir.

Genel olarak bakıldığında Nâfiz, şiirde âhengi sağlayan unsurlardan vezin ve
kafiyenin yanında, yinelemeler, paralelizm ve şiir dilinde sapmalardan yararlanarak
şiirinin müzikalitesini arttırmaya çalışmıştır.

Vezin

Nâfiz Dîvâninda 12 farklı aruz kalıbı tespit edilmiştir. Dîvân’da yer alan toplam
981 şiirden 307’si remel bahrinin
cilâtün fâcilâtün fâcilâtün fâcilün kalıbıyla
yazılmıştır (% 31). Bunu 239 şiirle hezec bahrinin
mefâcîlün mefâcîlün mefâcîlün
mefâ cîlün
kalıbı (% 24) ve 135 şiirle mefûü mefâ cîlü mefâ cîlüfecûlün kalıbı izler (%
13). Nâfiz’in tercih ettiği kalıplarda, ritmi yavaşlatan kapalı hecelerin ağırlıkta olduğu
görülür.

Bir kısmı usta şairin elinde âhenk unsuruna dönüşebilen aruz kusurlarına, birçok
Klasik Türk edebiyatı şairi gibi Nâfiz’de de rastlanmaktadır. Aruz ölçüsünün
özelliklerinden biri olan med, aruz kusuru sayılmadığı gibi, çoğunlukla âhenk arttırıcı
bir unsur olarak kullanılmıştır. Nâfiz’in şiirlerinde, med ile ilgili çeşitli durumlarla
karşılaşılır. Bunlardan biri, Türkçe kelimelerde bir ünlüden sonra sonu ünsüzle biten
hecelerde med yapılmasıdır. Yekta Saraç, bu tür medlerin olumlu değerlendirilebilmesi
için âhenge katkı sağlaması ve anlamla bağlantılı olması gerektiğini söyler. Yalnızca
vezin gereği yapılmışsa aruz kusuru sayılır (Saraç, 2007, s. 212). Nâfiz’in şiirlerinde
özellikle “al” ve “altun” sözcüklerinde bu tür medlere sık rastlanır. Aşağıdaki
beyitlerde, tefilenin sonuna rastlayan “al” sözcüğünde ve “altun” sözcüğünün ikinci
hecesinde yapılan medlerin vurgu sağlayarak âhengi arttırdığı söylenebilir:

Yaraşmış al/ ruhsar üzre zülf-i müşk-sa top top

Dökülmüş âteş-i pür-süza ' anber güyiyâ top top G20/ 1

Nafiz işim altun/dur iksir-i nazarla

' Ayniyle o sîmîn-ten-i sîmyâda nihanız    G302/ 5

Kafiye ve Redif

Şiirde tekrara dayalı âhengi oluşturan kafiyenin Nâfiz’in şiirlerindeki kullanımına
bakıldığında, şairin Türkçe kelimelerle kafiye yapmaya özel bir çaba gösterdiği görülür.
Dîvân'da tamamı Türkçe sözcüklerle kafiyelermiş gazellere rastlanmaktadır. Diğer
yandan,
Dîvân ’daki gazel ve kasidelerde çoğunlukla bir uzun ünlü ve bir ünsüzden
oluşan kafiye-i müreddefe kullanılmıştır.

Kafiyeyi daha çok göze hitap eden bir unsur olarak kabul eden Nâfiz, Türkçe
sözcüklere getirilen eklerle, birbiriyle kafiyeli olması mümkün olmayan ancak benzer
sesleri içeren sözcükleri kafiye yapmıştır. Bu anlamda, Arapça ve Farsça sözcüklerle
Türkçe sözcüklerin kafiyeli kullanımına sık rastlanır.

Nâfiz, âhenk ögesi olarak redife önem vermiş ve şiirlerinin büyük çoğunluğunda
redif kullanmıştır. 16 kasidenin 9’u redifsizdir. Redifsiz gazel sayısı daha düşüktür. 683
gazelin yalnızca 54’ünde redif kullanılmamıştır.

Nâfiz’in seçtiği rediflerde iki özellik öne çıkmaktadır. İlki, kelime ve kelime grubu
şeklindeki uzun rediflerin tercih edilmesidir. Redifli gazel ve kasidelerde, tek bir ekten
oluşan redif sayısı çok azdır. Diğer yandan, kelime ve kelime grubu şeklindeki rediflerin
sayıca çokluğu dikkat çeker. Kullanılan rediflerin diğer özelliği ise Türkçe ek, sözcük
ve sözcük gruplarından seçilmesidir. Sonuç olarak, Nâfiz’in redifli şiir yazmayı tercih
ettiği, şiirde âhengi oluşturmada rediflere büyük görev yüklediği ve yer yer mısraın
yarısını kaplayan uzun rediflerle şiirlerini oluşturduğu söylenebilir.

Yinelemeler

Yinelemeler, yazınsal yapıtların, özellikle şiirin temel ögesi olup yapıtlara bir
estetik güzellik getirmek, çağrışımlar yaratmak ve kavramları pekiştirmek amacıyla
kullanılır (Özünlü, 2001, s. 115). Klasik Türk edebiyatında şairler, şiirlerindeki âhengi
arttırmak, vurgu yapmak ve anlamı pekiştirmek amacıyla yinelemelerden farklı
boyutlarda yararlanmışlardır. Nâfiz de şiir dilinin bu inceliğinden yararlanmaya
çalışmış, özellikle sesbilgisel ve biçimbirimsel yinelemelere şiirlerinde yer vermiştir.

Klasik Türk şiirinde genellikle uyak ve rediflerin tekrarı ile sağlanan sesbilgisel
yinelemeler, mısra sonları dışında, dizenin tamamına hükmeden seslerle de
oluşturulmaya çalışılır. Aşağıdaki beyitte tekrarlanan “k” ve “â” sesleri bu yineleme
türüne örnek verilebilir:

kıyametler kopardı Áametiñ başına ' uşşalm
' Aceb âşüb-ı devrân fitne-i âhir-zamâtısın sen G522/ 3

Şiir dilinde çok kullanılan biçimbirimsel yinelemeler; bağlaç yinelemesi, önyine-
leme, ardyineleme, kıvrımlı yineleme, zıt yapılı yineleme, ikizleme, ek yinelemesi gibi
alt başlıklarda incelenmektedir (Özünlü, 2001, s. 117-122). Bu yinelemelerin Nâfiz’in
şiirlerinde daha sık rastlananları şunlardır:

-Önyinelemeler

Aşağıdaki murabba bendinde “birisi” ve “çifte” sözcükleri mısra başında ve
ortasında yinelenmiştir:

Birisi mümtâz-ı' âlem birisi gonçe-nihâl

Birisi serv-i hırâmân birisi bâg-ı hayâl

Birisi zülf-i perîşân birisi ruhsâr-ı al

Çifte güller çifte sünbüllerle çifte lâleler Mus50/ III

Dîvân' da önyinelemelerle oluşturulmuş bir gazel de mevcuttur. Matla beytinde “bir
sencileyin” ve “bir bencileyin” yinelemesini kullanan şair, daha sonraki beyitlerde “bir
ben gibi” ve “bir sen gibi” önyinelemesi ile Halk şiirindeki “dedim-dedi” türü şiirleri
çağrıştıran tarzda şiirini oluşturmuştur. Bu gazelin matla ve makta beyitleri şöyledir:

Bir sencileyin gamzesi şehbâz ele girmez
Bir bencileyin murg-ı nev-âgâz ele girmez

Bir ben gibi Nâfiz aña ' âşık bulunur mu

Bir sen gibi ol ' âşıka hem-râz ele girmez G331/ 1-5

-İkizleme

Yaygın olarak “ikileme” adıyla bilinen bu yineleme türü, diğer yinelemeler gibi
tekrarın yarattığı etki ile şiirin müzikalitesini arttırmaktadır. Yapı olarak daha çok aynı
sözcüğün tekrarı ile oluşan ikilemelere yer veren Nâfiz, zaman zaman ikilemelerin
yarattığı âhenkten yararlanmıştır:

Çemen çemen gezelim seyr-i gülşen eyleyelim
Nezâre-i dili şevk ile rüşen eyleyelim    G499/ 1

Nedir bı-güne bı-güne bu vâdîler bu cünbüşler
Ferâmüş eylediñ mi cân-ı nâlânı unutduñ mu G665/ 2

Ayrıca Dîvân'da ikilemelerle oluşturulmuş iki gazel de yer almaktadır. Bu
gazellerden birinde, redif olarak tekrarlanan “gel gel” ikilemesinin yanı sıra beşinci
beyit dışındaki beyitlerde kafiyeyi oluşturan kısımlar ikilemeden meydana gelmiştir. Üç
beyitte ise ilk mısraların başlarında ikilemeler yer almaktadır. Bu gazelin ilk iki beyti
aşağıya alınmıştır:

Miyânım bize sardır inan inan gel gel
Dolaşmasın saña yad el aman aman gel gel

Mededmeded adım çekmesin bu şeb eller

Visáliñ olmasın ey meh yaman yamangel gel G481/1-2

-Paralel (Koşut) Yineleme

Bu yineleme türü “Bir bölükte belli dize sonlarındaki sözcüklerin başka bir bölükte
aynı yerlerde yinelenmesi” olarak tanımlanır (Özünlü, 2001, s. 121). Paralel yineleme,
Klasik Türk şiirinde, matla mısralarından birinin makta beytinde tekrarlanması demek
olan redd-i matlaı çağrıştırmaktadır (Öztekin, 2001, s. 30).

Tekrara dayalı olduğundan aynı zamanda âhenk unsuru kabul edilen redd-i matlaa
Nâfiz’in bazı gazellerinde yer verdiği görülür. Şair, matlaın ilk mısraını, maktaın ikinci
mısraında tekrarlayarak şiirin âhengine katkı sağlamaya çalışmıştır. Bu gazellerden
birinin matla ve makta beyitleri aşağıdadır:

Mehveşim kim birhilâl-ebrü-yı şehr-âşübdur
Mâh-ı nev cerrâr-ı mihr-i hüsn böyle hübdur

Bedr-i evc-i mihr aya Nafiz eyler mi tulü'

Mehveşim kim bir hilâl-ebrü-yı şehr-âşübdur G109/ 1-6

-Ek Yinelemesi

Ek yinelemesi, aynı yapım ya da çekim ekinin farklı sözcüklerde kullanılması ile
oluşur (Özünlü, 2001, s. 122). Klasik Türk şiirinde kafiye ve redif sebebiyle mısra
sonlarında sık sık karşılaşılan bir yineleme türüdür. Aşağıdaki beytin yalnızca ikinci
mısraında olmasına rağmen “-mız” eki bu mısraa bir âhenk kazandırmıştır:

Bende-i dîrîne-i dil-dâdeyi yâd eylesin

Canımız cânânımızbir dâne miz sultânımız G288/ 5

Türkçenin özelliklerinden biri olan pekiştirmelere de ek yinelemesi kısmında yer
vermek mümkündür. Nâfiz şiirlerinde, “dopdolu”, “simsiyah” gibi pekiştirme
sözcüklerine zaman zaman yer vermiştir:

Paralellik

G177/ 1


Neva-yı şükr ile herkes pür etdi arz [ü] gabrayı
Du'â-yı hamd ile
dopdolu oldu câlem-i mînâ K4/ 4

Muy-ı hat-ı sevad ruh-ı kurş-ı mah olur
Zer-târ-ı zülf-i çîni bile
simsiyah olur


Paralellik, mısralar arasındaki benzer dil birliklerinin ve birbirine denk sözcüklerin
anlamla bütünleşen ses eşliğinde paralel sıralanışını ifade eder. Paralellikte esas olan,
ses, anlam ve vezin itibariyle benzer kelimelerin tekrarıdır (Macit, 2005, s. 53).

Klasik Türk edebiyatı şairlerinin dikkat ettiği bu söyleyiş biçimine Nâfiz’in
şiirlerinde de rastlanmaktadır. Aşağıdaki beyitlerde tüm ögeler arasında paralellik
vardır:

Şimdi meydan-ı ferah esb-i mey-i nabındır
Şimdi devrân-ı şafa sâgar-ı sîm-âbındır

Ms1/ 84


Sinemde cila buldu leb-i hancer-i hasret
Kalbimde kavî oldu ser-i neşter-i fürkat

G46/ 1


Nâfiz, şiir dilinde paralellikten zaman zaman yararlanmakla birlikte onu sistemli
bir söyleyiş biçimine dönüştürememiştir. Özellikle tam paralellik taşıyan beyitlere
Nâfiz’in
Dîvân ’ında fazla rastlanmamaktadır.

Siir Dilinde Sapmalar

Dilde bulunmayan yeni sözcük ve anlatım biçimlerini kullanma eğilimi olarak
ifade edilen sapmalar, dile yeni bir güç kazandırmayı ve okurun zihninde yeni
tasarımlar oluşturmayı amaçlar (Aksan, 2005, s. 166).

Nâfiz, bazı gazellerinde “sözcüksel sapma” olarak değerlendirilebilecek yapıda
kimi sözcükler kullanmıştır. Bu sözcükler “-lan/ -len” isimden fiil türetme ekiyle
türetilmiş fiillerdir.
Dîvân ’da bu tür fiillerin kullanıldığı 4 gazel tespit edilmiştir.
Aşağıya ilk iki beyti alınan gazelin diğer mısralarındaki “şîrâzelendirdin”, “dervâzelen-
dirdin”, “yelpazelendirdin” sözcüklerinde de sözcüksel sapmalar görülmektedir:

Humar-1 vaşl ile kavs-ı dili hemyazelendirdiñ
Bizi ey kaşı ya çekdm çevirdm tazelendirdiñ

Çekip ah ile vesme hatt-ı nezzar’eyleriz yer yer
cArüs-ı hüsnünü meşşât-ı yârin
ğazelendirdin G464/ 1-2

Çok Anlamlılıktan Yararlanma

Sözcüklerin göndergesel anlamlarına, yeni yan anlamların eklenmesiyle oluşan çok
anlamlılık, dünyadaki her dilde görülen güçlü bir eğilimdir (Aksan, 2005, s. 110).
Nâfiz’in şiirlerinde redif olarak kullanılan Türkçe sözcüklerde bu özellikle sık
karşılaşılmaktadır. Örneğin, aşağıdaki gazelde redif olan “geçmez” sözcüğü, her beyitte
farklı bir anlamda kullanılmıştır. Sözcük, ilk beyitte “etki etmek”, ikincide “gitmek/
uzaklaşmak”, üçüncüde “öne geçmek”, dördüncüde “vazgeçmek”, beşincide ise
“yürümek” anlamlarını içerir:

O âhen-dil cefa-cüya dirîgâ hîç recâ geçmez

Derün-ı seng-i sahte nevk-i âh-ı mübtelâ geçmez (etki etmek)

Şabâ-dil fitne-sâz-ı zülf-i şehnaza esîr oldu

Ser-i ' uşşâk-ı nagmekârdan nakş-ı hevâ geçmez (gitmek/ uzaklaşmak)

Ser-i ümmîde müşk-efşân zülfü sâye-bahş olmaz

Bu devr-i rüzgarın seyrini ebr-i semâ geçmez (öne geçmek)

Hilâl olsa şeb-i çevrinde görse bin sitem 'âşık

Çü zerre şubh-ı dil hîç senden ey şems-i vefa geçmez (vazgeçmek)

Tarîk-i ilticâ hep hâr-zâr olmuş gibi Nâfiz

Reh-i ümmîdimizden ol nihâl-i cişve-zâ geçmez (yürümek) G34

Rediflerini çoğunlukla Türkçe sözcüklerden seçen şairin diğer gazellerinde de bu
kullanım özelliğine rastlanır. Nâfiz, Türkçenin işlenmişliğinin ve zenginliğinin
göstergesi olan bu anlam özelliğinden yararlanmayı bilmiştir.

Sonuç

Rumeli kazaskeri iken vefat eden Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz (öl. H. 1181/ M.
1767), XVIII. yüzyıl Klasik Türk edebiyatı şairlerindendir. Üç eseri tespit edilen şairin
edebî yönü hakkında kaynaklarda yer alan bilgiler kısıtlıdır. Bir fıkıh eseri olan
Dürretü’l-Muhâkemât, Ebû Muhammed Ganim El-Bağdadî’ye ait Dürretü’l-
Muhâkemât fi Şerh-i Melceü ’l-Kuzât inde Tercihi ’l-Beyyinât
adlı eserin Türkçe
tercümesidir. Nâfiz’in ikinci eseri, bir şiir mecmuasıdır.
Letâifü’l-Hayâl adını taşıyan bu
mecmuada, Klasik Türk şiirine ait mazmunlar, müfred ve müfredat başlıkları altında
önemli şairlerin beyitleriyle örneklendirilmiştir. Eserde Nâfiz’in kendi beyitleri de
bulunmaktadır; ancak bunların büyük çoğunluğu
Dîvân ’da yer almaz.

Bu çalışmada, şekil ve içerik özellikleri hakkında bilgi verilen ve şairinin
üslûbunun değerlendirildiği
Dîvân, 229 varaktan oluşur. Eserin müellif hattı olduğu,
şairin torunu Mehmed Emin tarafından
Dîvân'ın 220. varağına düşülen nottan
anlaşılmaktadır.
Dîvân'da bazı yerlerin boş bırakılması, tekrarlanan mısra ve beyitlere
sık rastlanması, eserin henüz müsvedde halinde olduğu, şairin üzerinde çalışacağı
izlenimini vermektedir.

Nâfiz’in Hint üslûbunun etkisiyle şiirlerinde, halk söyleyişleri ve deyimlerle
birlikte uzun tamlamalara, somutlayıcı anlatıma ve örnekleme tekniğine başvurduğu
görülmektedir. Bu üslûbun özelliklerinden biri olan, soyut kavramları somut unsurlarla
ifade etme biçimine Nâfiz’in ikili ve zincirleme tamlamalarında sıkça rastlanır. Sebk-i
Hindî’de beyit yapısı da önemlidir. Şairler, ilk mısrada söylenen düşünceyi, ikinci
mısrada gözlem ve deneyime dayanan bilgi ile örneklerler. Nâfiz’in zaman zaman bu
anlatım tekniğinden yararlandığı görülür. Yine üslûbun bir diğer özelliği, birbiriyle
çelişkili kavramların aynı tamlamada yan yana getirilmesidir. Nâfiz, bu ifade tarzına
şiirlerinde daha az yer vermiştir. Şiirlerini çoğunlukla redifli yazması, redd-i matla ve
gazel-i dü-matla gibi daha çok sebk-i Hindî’yi benimseyen şairlerde görülen tekniklere
yer vermesi, Nâfiz’in bu üslûptan etkilendiğini gösteren diğer özelliklerdir.

Nâfiz, şiirlerinde müzikaliteyi arttıran unsurlardan vezin, redif ve kafiyenin
yanında, ses yinelemeleri, biçimbirimsel yinelemeler ve paralelizmden zaman zaman
yararlanmıştır. Ancak bu unsurlar, belli bir plan dâhilinde ve bilinçli kullanılmamıştır.

Şiirlerinde düştüğü tekrarlar ve kimi yerlerdeki boşluklar göz önüne alındığında
Nâfiz’in,
Dîvân\na henüz son şeklini vermediği söylenebilir. Hacimli bir Dîvân
oluşturan Nâfiz, özellikle gazellerinde sebk-i Hindî etkisiyle ince hayaller yakalamışsa
da Klasik Türk şiirinin zirve şairlerinin seviyesine çıkamamıştır.

Kaynakça

Aksan, D. (2005). Şiir dili ve Türk şiir dili. Ankara: Engin Yayınları.

Altunsu, A. (1972). Osmanlı şeyhülislâmları. Ankara: Ayyıldız Yayınları.

Bursalı Mehmet Tahir (2000). Osmanlı müellifleri. Ankara: Bizim Büro Basımevi.

Danişmend, İ. H. (1961). İzahlı Osmanlı tarihi kronolojisi (c. 4). İstanbul: Türkiye Yayınevi.
Danişmend, İ. H. (1971).
Osmanlı devlet erkânı. İstanbul: Türkiye Yayınları.

Demir, H. (2008). Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz ve dîvânı (inceleme-metin-özel adlar dizini).

Yayımlanmamış doktora tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara.

Erdem, S. (1994). Râmiz ve âdâb-ı zurafâ'sı. Ankara: AKM Yayınları.

Horata, O. (2006). Şiir. T. S. Halman, O. Horata, Y. Çelik, R. Korkmaz, N. Demir, M. Kalpaklı,
M. Ö. Oğuz (Editörler),
Türk edebiyatı tarihi içinde (c. 2, ss. 447-530). Ankara: Kültür ve
Turizm Bakanlığı Yayınları.

İpekten, H. (2007). Eski Türk edebiyatı-nazım şekilleri ve aruz. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Macit, M. (2005). Divan şiirinde âhenk unsurları. İstanbul: Kapı Yayınları.

Mazıoğlu, H. (1982). Türk Edebiyatı, Eski. Türk ansiklopedisi içinde (c. XXXII, ss. 80-134).
Ankara: Milli Eğitim Basımevi.

Mehmed Süreyya (1996). Sicill-i Osmanî. Nuri Akbayır (Yay. Haz.), (c.2-3). İstanbul: Tarih
Vakfı Yurt Yayınları.

Mum, C. (2006a). Sebk-i Hindî. T. S. Halman, O. Horata, Y. Çelik, R. Korkmaz, N. Demir, M.

Kalpaklı, M. Ö. Oğuz (Editörler), Türk edebiyatı tarihi içinde (c. 2, ss. 369-392). Ankara:
Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

Mum, C. (2006b). Sebk-i Hindî’de beyit yapısı, paradoksal imajlar ve çoklu duyulama. H. Aynur,
M. Çakır, H. Koncu (Yay. Haz.),
Sözde ve anlamda farklılaşma sebk-i Hindî: 29 Nisan
2005-İstanbul: Bildiriler
içinde (ss. 108-141). İstanbul: Turkuaz Yayınları.

Müstakim-zâde Süleyman Sadeddin, Devhatü'l-meşâyih, MK Yz A 3681/ 1, 80a-b.

Öztekin, Ö. (2001). Divan şiirinde deyişbilime ait bir yapı ölçütü olarak biçimbirimsel

yinelemeler. Ü. Özünlü, M. A. Gülel (Yay. Haz.), I. Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumu:
5-7 Nisan 2001-Denizli: 21. yüzyıla girerken yazında dil kullanımları:Alışkanlıklar,
Yenilikler, Aykırılıklar, Sapmalar
içinde (ss. 25-36). Denizli: Pamukkale Üniversitesi.

Özünlü, Ü. (2001). Edebiyatta dil kullanımları. İstanbul: Multilingual.

Saraç, Y. (2007). Klasik edebiyat bilgisi biçim-ölçü-kafiye. İstanbul: 3F Yayınları.

Shaw, J. S. (1982). Osmanlı imparatorluğu ve modern Türkiye, (M. Harmancı, Çev.). İstanbul: E
Yayınları.

Silahdar-zâde Mehmed Emin, Tezkiretü'ş-şuarâ, MK mikrofilm arşivi no: 1357.

Şefkat. Tezkiretü'ş-şuarâ. MK mikrofilm arşivi no. 1358.

Şemîsâ, S. (1378). Sebk-i şinâsi-i şi‘r. Çâp-ı Çehârum, Tehran: İntişârât-ı Firdevs.

Şeyhî Mehmed Efendi (1989). Vekayiü'l-fudalâ. Abdülkadir Özcan (Yay. Haz.), İstanbul: Çağrı
Yayınları.

Tuman, N. (2001). Tuhfe-i Nâili. Ankara: Bizim Büro Yayınları.

79

1

Bu çalışma, Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz ve Dîvânı (İnceleme-Metin-Özel Adlar Dizini) adlı yayımlanmamış
doktora tezimizden üretilmiştir (Hacettepe Üniversitesi, Ankara 2008).

2

Dr., Hacettepe Üniversitesi Dil Öğretimi Uygulama ve Araştırma Merkezi, hiclal.demir@hacettepe.edu.tr

3

   Müstakim-zâde Süleyman Sadeddin, Devhatü’l-Meşâyih, MK Yz A 3681/1, 80a.

4

   Silahdar-zâde Mehmed Emin, Tezkire-i Şuarâ, MK mikrofilm no: 1357, 71a; Şefkat, Tezkiretü’ş-Şuarâ, MK
mikrofilm no:1358, 200a; Nâil Tuman,
Tuhfe-i Nâilî, 1020.

5

Nâfiz’in bu eserini, Lâzikî-zâde Feyzullah Nâfiz ve Dîvânı (İnceleme-Metin-Özel Adlar Dizini) adlı tez
çalışmamızın başlangıcında şaire dair yaptığımız araştırmalar sonucu tespit etmiştik. Ancak tez çalışmamız
jüri değerlendirmesinde iken bir öğrenci sempozyumunda Nusret Gedik isimli bir lisans öğrencisi tarafından
Letâifü’l-Hayâl ile ilgili bir tebliğ verildiği bilgisine tesadüfen ulaştık. Tebliğin künyesi şöyledir: Nusret
Gedik, “Klâsik Edebiyat Geleneği Bağlamında Bir Beyit Mecmuası: Türkî Letâifü’l-Hayâl” Marmara
Üniversitesi II. Öğrenci Sempozyumu Bildirileri, İstanbul, 8 Mayıs 2008.

6

Şiirlerden yapılan alıntılarda, Lâzikî-zâde Feyzullah Nafiz ve Dîvânı (İnceleme-Metin-Özel Adlar Dizini) adlı
doktora tezimizdeki şiir numaraları esas alınmıştır (Hacettepe Üniversitesi, Ankara 2008). Gazel için G,
kaside için K, mesnevi için Ms, musammat için Mus, nazm için N kısaltmaları kullanılmıştır. Kısaltmanın
yanındaki ilk rakam tezdeki şiir numarasını, ikinci rakam ise beyit numarasını göstermektedir.

7

Mehmet Behcet Efendi, I. Mahmud ve III. Osman dönemlerinde üç kez başdefterdarlık yapmıştır
(Danişmend, 1961, s. 609-611).