Bugün modern edebiyatta "Kısa Hikâyecilik" adı verilen ve günümüzde
de çok tutulan bu türün İslâmî Edebiyatta ortaya çıktığına, gelişip
genişlediğine dikkatleri çekmek isterim.
Allah kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm'de, kısa hikâye diye
adlandırabileceğimiz kıssalar, önemli bir yer tutmaktadır.
Araştırıcıların tesbitine göre; bu, kitâbm yani Kur'ân-ı Kerîm'in
dörtte üçünü kapsamaktadır. Cenabı Hak, Hz. Muhammed (Salla'llâhu
aleyhi ve sellem) vasıtasıyla, insanları Hak Dine davet ederken, bu
kıssalarla bir örnekleme yaparak, onların gözü önüne iyiyi ve kötüyü
koymakta ve doğru yolu, hakyolunu göstermektedir. Kısa hikâye
denebilecek bu kıssalar, bâzan tümüyle, bâzan parça parça, bâzan da
bir kelime veya cümle ile anlatılmakta; geçmişte vukûbulan
hâdiselere telmihlerde bulunularak, bunlardan ibret alınması
istenmektedir. Meselâ : Kur'ân-ı Kerîm'de, Sabrın ve tahammülün
sembolü olan Eyüp Peygamberin ve Vefa örneği olan hanımının
hikâyesi, Kur'ân-ı Kerîm'de dört yerde; İslâmî edebiyatta özellikle
İslâmî Türk Edebiyatında sayıları otuzu aşan Yûsuf - Zelîhâ (Zü-leyhâ)
adlı büyük mesnevilerin yazılmasına kaynaklık eden "kıssa" yanî
"kıssaların en güzeli" olarak vasıflandırılan (A'hsenü'l-kasas).
Çeşitli sûrelerin içine serpiştirilerek onbeş yerde yine İslâmî Türk
Edebiyatında, sayıları altı'yı bulan İskender-nâmelerin yazılmasına
kaynaklık eden ve onlara ilham kaynağı olan Zülkarneyn kıssası, iki
yerde anlatılmaktadır.
İşte, Kur'ân-ı Kerîm'de bir ifade vasıtası ve üslûp özelliği
diyebileceğimiz kısa hikâyecilik bütün İslâm müellifleri ve eserleri
üzerinde etkili olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'deki bu muhteşem tekniği,
ne yazık ki Arap Edebiyatçıları kavrayamamışlardır. Halbuki bu sanat
hazinesi ve potansiyeli gündüz ve gece Kur'ân okuyan bütün Müslüman
Arapların kendi kitaplarında mevcut idi. Arap Edebiyatı bu büyük
kaynaktan layıkıyla faydalanmamış, malzeme ve konu bakımından da
Batı'nm etkisi altına girmiştir. Eğer fikir ve izlenim bakımından
Arap Edebiyatı bu köklü kaynak olan Kur'ân-ı Ke-rîm'den faydalanmış
olsaydı, hayatın ve kâinatın güzelliğiyle uyuşan ve onunla yarışan
güzellik ve mükemmellikte güzel ve üstün eserler vücûda getirecekti.
Arapların edebî ilhamlarını Kur'ân'dan almaya yönelmemiş olmaları
İs-lâmî edebiyat için bir kayıptır. Arap Edebiyatı, gözünü açıp bu
kutsal kitabın ihtiva ettiği büyük kaynağa baksaydı, hikâye
sanatında, dünya edebiyatının önde gelen pek çok seçkin
şaheserlerini meydana getirebilirdi.
İran Edebiyatının büyük şâirlerinden biri olup, Farsça tasavvufî
mesnevi tarzının kurucusu ve Attâr ile Mevlâpâ'nın mübeşşiri olan
Hakim SENA YÎ (1072 -1131); hayatı menkıbeleşmiş ve Mevlânâ'daki
feyzi ilk keşfeden, Mahtıku't-tayr ve Esrâr-nâme gibi eserleriyle
Türk edebiyatında müessir olan ATTÂR (1119 -1193); İran'ın büyük
şâir ve edibi, Mevlânâ'nın çağdaşı olup Gülistan ve Bustân adlı
eserleriyle sadece Doğu'da değil, Batı'da da etkili olan SA'DÎ-İ
Şîrâzî (1213 -1292) Kur'ân-ı Kerîm'deki bu muazzam üslubu ve tekniği
bir ölçüde kavramış ve benimsemiş sanatçılardır. Onların İslâmî
Edebiyatta şöhret sağlamalarını ve bir ekol meydana getirmelerini
buna bağlamak gerekir. Bu, İslâmî Türk edebiyatı ve temsilcileri
üzerinde etkili olan müellifler duygularını, düşüncelerini bazan bir
beyitte bazan seksen veya daha fazla uzunlukta hikâye, makale adını
verdikleri kısa hikâyelerle anlatma yolunu tutmuşlar ve bu şekilde
ciltlerce eserler vücuda getirmişlerdir. Bu eserler incelendiğinde
Kur'ân-ı Kerîm'in üslubunun ve tekniğinin etkisi gözlenmektedir.
Asıl konumuz olan Mevlânâ Hazretleri ve Mesnevî'sindeki kısa
hikâyelere gelince; daha önce Hakîm Senâyî ve Attâr'm yazdıklarının
bu yolda birer deneme mahiyetinde bulunduğu ve bu tarzda asıl
başarıyı Mevlânâ Hazretlerinin gösterdiği anlaşılmaktadır.
Mesnevi'nin âlem-şümûl oluşunu da bu teknik ve üsluba bağlamak
gerekir. Mevlânâ Hazretlerinin altı ciltlik Mesnevi'sinin tamamı,
kısa hikâyelerden meydana gelmiştir. Bütün araştırıcılar da bu
eserin "Kur'ân-ı Kerîm'in bir tefsiri mâhiyetinde" olduğunu
söylemektedirler.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Kur'ân-ı Kerîm'deki meseleleri ve derin
mânâları, birer canlı, kısa hikâye hâlinde gözler önüne sermekte,
insanlara bu meseleleri örneklerle anlatmakta ve yaşatmaktadır. Bunu
yaparken de, Kur'ân-ı Kerîm'deki anlatım yolu ve tekniği olan "kısa
hikâyeciliği" benimsemiştir. Çünkü Mevlânâ Hazretlerinin, Kur'ân-ı
Kerîm'den ve bu vahyin sunucusu Hz. Muhammed (S.A.S.)'den başka
örnek alacağı kimse yoktur.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî, bir meseleyi ortaya koyarken, önce şahıs
kadrolarını kurup, problemi sergiliyor. Bu problemin yaptığı
çağrışımları sıralıyor; bazan bu çağrışımlar birkaç beyti aşıyor...
Okuyucunun belki ilgisi dağılır diye düşünürseniz, yanılırsınız!
Zira öyle can alıcı, etkileyici bir olay ortaya koymuştur ki
neticesini mutlaka merak edersiniz. O çağrışımları ilk anda
anlamayabilirsiniz". Olayın seyrini, hikayeci, bir an durdurmuştur.
O çağrışımların herbirinin bir başka kısa hikâye olduğunu
düşünürseniz, mesele daha kolay hallolacaktır. O zaman esas olayla
ilgi kurulacak ve sizin serüveni takibiniz zevkli bir hâl alacaktır.
Çünkü olayın akışını yakalamışsınız-dır. Olay gelişmektedir. Zaman
zaman yine çağrışımlar yapılmakta, bazan "mev'iza" (nasihat)
beyitleri de sıralanmaktadır. Yine hikâyedeki tablo, » Kur'ân-ı
Kerîm'deki kıssalarda olduğu gibi, aralanmıştır. Yine çağrışımlarla
ahlâkî düstûrlar sıralanır. Ama bunlar, basît, kuru mev'izalar
değildir. Her-biri bir hayat felsefesi, dünyâ görüşü mesabesindedir.
Esas olayın devamına geçildiğinde, belki dikkatler, yine dağılmış
olabilir. Fakat bu sefer, Mev-lânâ için, konuya dönmek zor değildir.
Ve hikâye beklenmedik bir biçimde sona erer. Mevlânâ, ortaya çıkan
durumu, hem şeriat ahlâkı yönünden, hem tasavvuf yönünden
değerlendirmeye çalışır.
Mesnevi okuyucuları, Mesnevî'nin ilk hikâyesini okuyup devam
ettirmede belki güçlük çekerler. Ama Kur'ân-ı Kerîm tefsirlerinden
birini okuyup Kur'ân-ı Kerîm'in üslûbuna âşinâ olanlar, bu zorluğu
da çekmezler. Daha sonraki hikâyeler, düğüm çözülür gibi,
okuyucusunun önünde açılır.
Pekçok araştırıcının belirttiği üzere, Mesnevî'deki bu hikâyeler
birer zarf durumundadırlar. Zarf, görünüşte olan şeydir. Önemli olan
zarfın içindeki "öz"dür. Yâni mazruftur.
Mevlânâ'nm Mesnevi'sindeki ilk hikâye: Bir Padişah ile Câriye'nin
"aşk"ını konu edinen hikâyedir. Mevlânâ, hikâyenin başlangıcında,
okuyucunun dikkatini çekmek ister ve "Ey dostlar, gerçekte, bizim
hâlimizi yansıtan bu hikâyeyi dinleyin!" der. Olayı kısaca ortaya
koyar: Padişah, bir cariyeye âşık olmuş, onu satın alıp bir süre
onunla mutlu olmuş. Fakat câriye hastalanmış.. Zamanın tabipleri,
onun derdine bir deva bulamamışlar. Padişah, bunun üzerine Cenab-ı
Hak'tan yardım dilemek için mescide koşmuş! Samimî bir şekilde dua
ederken, uykuya dalıvermiş. Rüyasında gördüğü ihtiyar, O'na,
dualarının kabul edildiğini ve kendisine bir mütehassıs, hazık bir
hekim gönderileceği müjdesini vermiş. Ertesi gün hazık tabib
gelerek, cariyenin Semerkand'lı bir kuyumcuya âşık olduğunu
öğrenmiş. Pâdişâha bazı tavsiyelerde bulunmuş. Padişah da bu
tavsiyelere göre hareket ederek, kuyumcuyu altın ve gümüşle aldatıp
evinden ve ailesinden ayırarak, kendi memleketine getirip
kuyumcubaşı yapmış. Yine tavsiye üzerine, kuyumcu-başı ile cariyeyi
kavuşturup, bu arada yavaş yavaş kuyumcubaşını zehirletmiş.
Kuyumcubaşının maddî güzelliği kaybolmuş, cariyenin "aşkı" da
tükenmiş. Hikâye, şöhrete aldanan kuyumcunun ölümüyle son bulmuştur.
Bu hikâyenin başında, Mevlânâ Hazretleri, birer beyitlik iki kısa
hikâye daha sıralar : ,
1. Hikâye;
Bir kişi, eşek sahibi olmak ister (Her halde, çalışıp çabalar
arzusuna nail olur). Fakat eşek, palansızdır. Palanı da olsun ister,
(yine her halde çalışır, çabalar, palanı da olur). Fakat eşeği, kurt
kapar. İkisi bir arada olamamıştır. Palansız eşek, birşeye
yaramadığı gibi, eşeksiz palan da hiçbir şeye yaramamıştır.
2. Hikâye;
Bir kişi, desti sahibidir. Ama destide su yoktur. Su bulunca desti
kırılır. Susuz desti birşeye yaramadığı gibi, destisiz su da hiçbir
şey değildir.
Bu iki kısa hikâyede de anlatılan, konu edilen, birbirinin varlığına
muhtaç olan iki kavramdır. Bu iki kavram, "cariye elde etmek isteyen
padişah, cariyeyi elde ediyor. Ama cariyenin sıhhati kayboluyor"
kavramına örnek gösteriliyor. Hikâyenin devamında da aynı kavram
sözkonusu edilmektedir. Kuyumcubaşma âşık olan câriye, güzelliği
kaybolunca maşukundan soğuyor ve aşkı sona eriyor.
Mevlânâ Hazretleri, burada beşerî yönden bedbin bir görüşü
sergiliyor. Bu da "dünyada dörtbaşı mâmur mutluluğun olmadığıdır." O
halde ebedî mutluluk nerededir? sorusu ortaya çıkıyor. Hikâyenin
devamında biz bunu buluyoruz. İlâhî üslûbu ve tekniği kavramış
bulunan Mevlânâ, bu arada, cariyeyi tedavide âciz kalan tabiplerin
acizliğinin sebebini de açıklar. Buna göre :
"Hastalığa çâre bulacaklarını vâdederken 'ugûr'a kapılmaları, 'İnşâal-lâfa'
dememeleridir." Yine bu tabipler, hazık tabîp de değillerdir!
Pekçok araştırıcı, bu, Padişah ve Cariye ile, rûh ve nefsin temsil
edildiği görüşündedirler. Rûh ve nefis mücadelesi olarak, esas
hikâyeyi değerlendirirsek, "Fânîye olan aşk, ebedî değildir. Zira
insan bu düzenin hükmüne müsait değildir. Dâima diri ve bakî olana
âşık ol"malıdır.
Mevlânâ Hazretleri, kuyumcubaşSmn zehirlenerek öldürülmesini, Dinler
tarihinden, İslâm tarihinden ve ilâhî hikmetten örnekler vererek,
zengin çağrışımlarla açıklamasını yapmaya çalışır. Bunların herbiri,
olayların tablo halinde sergilendiği kısa hikâyeler'dir. Bu kısa
hikâyeler arasında, görünüşte bir birlik yoktur. Ama temelde, esasta
hepsi aynı gayeye müteveccih muhteva taşımaktadırlar.
BİBLİYOGRAFYA
Abidin Paşa, Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf, İstanbul, Mahmud Bey
Matbaası, 1324, 1. c.
Çelebioğlu Âmil, Mesnevî-i Şerîf, İstanbul, Nurettin Uycan Matbaası,
1967, 1. c.
Doğan Candemir, Muhammed Abdülhalim Abdullah'da Kısa Hikâyecilik,
Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü - Yüksek Lisans Tezi -
1991.
Pekolcay Necla, Mevlânâ'mn Genişleyen Tesir Gücü, İslâmî Edebiyat
Dergisi, İstanbul, 3. Devre, Sayı: 2, 1990.
Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde San'at, İst. Fikir Yay. 1979.
Seyyid Kutub, Kur'an'da Edebî Tasvir, İst. Yıldızlar Matb. 1991.
Kaplan Mehmet, Hikâye Tahlilleri, İst., Dergâh Yay., 1979.
Kur'ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, (İsmail H. İZMİRLİ), İst. Çeltüt
Matb., 1977.
5. Milli Mevlana Kongresi, Bildiriler, 3-4 Mayıs 1991, Selçuk
Üniversitesi Yay., Konya