ç.ü. türkolojiÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

MAKALELER

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

Yüz yıllık Bir Batı Kaynağı: Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi

Prof.Dr. Mine Mengi
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.
        

       Edebiyatımızda edebiyat tarihi adını taşıyan ilk örnek, Abdülhalim  Memduh’un on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yazdığı Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye [1]sidir. Bu eserin yazılışından sonra yirmi yılı aşkın bir süre edebiyat tarihçiliği konusunda başka girişimin olmadığı bilinir…Doğal olarak, tezkirecilik geleneğinden edebiyat tarihçiliğine geçiş zaman almıştır. Tahminen 1909-1910 yıllarında, İstanbul Üniversitesi (Darülfünun) nin ders programlarına edebiyat tarihinin okutulmak üzere konması, edebiyat tarihi yazma gereksinimini de birlikte getirmiş ve bu gereksinimi karşılamak üzere bir yıl aralıkla iki edebiyat tarihi yazılmıştır.[2] Böylece Faik Reşad ’ın yazdığı Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye[3] 1911 de; Şehabeddin Süleyman ’ın gene aynı adlı eseri[4] de 1912 de edebiyat tarihçiliğimizdeki yerlerini alırlar. Batıda ise Türk edebiyatına ilişkin ilk örnekler daha önceki yüzyıllarda verilmeye başlanmakla birlikte; Türk edebiyat tarihçiliğinin gerçek anlamda ilk önemli çalışması, oryantalizm yani doğubilimi çalışmalarının yirminci yüzyılın başlarında hız kazanmasına paralel olarak ortaya çıkar. Söz konusu bu çalışma, Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi [5] dir.

       Henüz yüzyıllık bile geçmişi olmayan edebiyat tarihçiliğimiz açısından, İskoç oryantalist Elias John Wilkinson  Gibb’in yazdığı orijinal adı A History of Ottoman Poetry olan Osmanlı Şiir Tarihi   önemli bir yere sahiptir. On dokuzuncu yüzyılın sonunda yazılıp ilk cildi, yazarının sağlığında 1900 tarihinde basılan altı ciltlik bu hacimli eserin öteki beş cildi, Gibb'in ani ölümü üzerine, ilgi alanı Fars dili ve edebiyatı olan Gibb’in arkadaşı başka bir oryantalist Edward G. Browne tarafından yayına  hazırlanarak 1902-1909 yılları arasında İngiltere’de yayımlanmıştır.[6]

       Gibb'inkinden önce yukarıda da değinildiği gibi Batı’da yazılmış, başka edebiyat tarihi denemeleri bulunmakla birlikte;[7] Osmanlı dönemi edebiyatını sistematik bir biçimde inceleyen ilk ciddi girişim Hammer  tarafından yapılmıştır. Baron Joseph von Hammer-Purgstall , Gibb'den yarım yüzyılı aşkın bir süre önce 1836-1838 yılları arasında  dört ciltlik Osmanlı Şiir Sanatı Tarihi  (Geschichte der Osmanischen Dichtkunst) ni yazmıştır. Ancak, Hammer'in söz konusu bu eseri bir edebiyat ya da şiir tarihi olmaktan çok kronolojik olarak hazırlanmış bir tezkire görünümündedir. Hammer'in iki bin iki yüz şaire yer verdiği bu eserden sonra Gibb, Osmanlı Şiir Tarihi ’ni, kendi ifadesine göre, Hammer'in eksiğini tamamlamak amacıyla yazmıştır. Bu nedenle  Gibb’in Osmanlı kültür ve edebiyatına ilişkin söz konusu eseri, ilk kapsamlı edebiyat tarihi olarak sayılabilir[8] …

       Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi ’nin yalnızca ilk cildinin bir bölümü, eserin  Avrupa’da yayımlanmasından oldukça uzun bir süre sonra, 1943 yılında Halide Edip Adıvar  ve öğrencileri tarafından Türkçeye çevrilerek Türkiye’de yayımlanmıştır.[9] H.E.Adıvar , sözü edilen ilk cildin önsözünde, eserin daha önce, Fuad Raif  tarafından Türkçeye çevrildiğini, ancak bu çevirinin basılamadığını belirtir. H.Edip Adıvar'ın bildirdiğine göre, eserin kendisi ve öğrencileri tarafından yeniden ele alınıp Türkçeye çevrilmesinin nedeni, önceki çevirinin dilinin zor anlaşılır olmasıdır.[10] Ayrıca, F. Raif'in yaptığı çevirinin birinci ciltte bulunan tasavvufla ilgili bölümü Dr. Rıza Tevfik  tarafından gözden geçirilerek düzeltilmiştir. Gene ön sözde bildirildiğine göre; H. Edip ve öğrencilerince hazırlanıp birinci kitap olarak bastırılan ilk fasikül, İngilizce metnin ilk cildinin hemen hemen yarısıdır. Eserin devamının da sırasıyla basılmak üzere hazırlanmakta olduğu ön sözde bildirilmekle birlikte, anılan çevirinin arkası gelmemiş; ancak yakınlarda eser Ali Çavuşoğlu  tarafından Türkçeye çevrilerek iki cilt halinde yayımlanmıştır. Osmanlı Şiir Tarihi’nin,  elli yılı aşkın bir aradan sonra Türkçeye kazandırılmış olması sevindiricidir.[11]

       Gibb'in Osmanlı Şiir Tarihi, aradan geçen uzun zamana rağmen hâlâ günümüzde de  Osmanlı dönemi Türk edebiyatını, tarihi süreç içerisinde senteze giderek inceleyen en geniş kapsamlı Batı kaynağı olarak tanınır. Bu özelliği, onu daha yakından tanımayı gerektirmekte ve onun edebiyat tarihçiliğimiz üzerindeki etkisinin ne olduğu sorusunu akla getirmektedir. Gibb'in söz konusu eseri, çıktığı dönemde nasıl karşılanmıştır? Kendisinden sonraki eski döneme ilişkin edebiyat tarihleri, ondan ne derece etkilenmişlerdir?  Bugün, Gibb’in yöntemi, eserde yer verdiği konular, bu konulara yaklaşımı ve yorumu hakkında neler söyleyebiliriz? Bunlar, eserin eleştirisine yönelik , aklımıza gelen bazı sorular...Bu yazıda eserin ve içindeki konuların tanıtımından sonra, söz konusu ettiğimiz bu sorular üzerinde durarak, bunlara cevaplar vermeye çalışacağız. Ancak önce, Osmanlı Şiir Tarihi ’ne ilişkin bazı bilgileri ve Gibb’in her ciltte anlattıklarını özetleyerek eseri tanıtalım:

       Gibb'in Osmanlı Şiir Tarihi , yazarının kendi ifadesine göre, alanın uzmanları için değil;  o zamana kadar üzerinde hiç durulmamış yeni bir alan olan Osmanlı Türk şiiri hakkında, İngiliz okuyucusuna bilgi vermek, daha doğrusu varlığı henüz bilinmeyen bu şiirin varlığını ortaya koymak ve tanıtmak amacıyla yazılmıştır. Çünkü, Gibb'in Osmanlı Şiir Tarihi'ni yazarak, İngiliz okuyucusuna Türk şiirinin geçmişini tanıtma girişiminden önce, Arap ve Fars kültürleri, edebiyatları üzerinde yazılıp söylenenler aracılığı ile  İngiltere'de çoktan tanınmıştır bile...Böylece Gibb;  eserin yazılışında alanın uzmanlarını ya da alanla ilgilenenleri değil; öncelikle sıradan okuyucuyu bilgilendirmeyi amaç edinmiştir. Osmanlı Şiir Tarihi, Gibb'in kendisine ait yazmalarla, British Museum'da bulunan alanla ilgili eserlere dayandırılarak  altı kitap (cilt) halinde hazırlanmıştır. Eserin, Osmanlı dönemi edebiyatına ait temel bilgiler verilerek genel tanıtımın yapıldığı ilk cildi, Osmanlı Şiir Tarihi’nin giriş bölümünü oluşturur. Bu hacimli eserin sonraki dört cildi, Osmanlı  şiirinin dönemlerinin kronolojik tanıtımına ayrılmıştır. Altıncı ciltte ise değişik yüzyıllardan seçilen metin örnekleri gene kronolojik olarak sıralanmıştır. Kısacası son cilt bir antolojidir.

       Gibb, ilk cildin başında, Osmanlı şiirini, Eski ve Yeni,  Doğulu ve Batılı ya da Asyalı ve Avrupalı olmak üzere iki ana döneme ayırır. Bu dönemlerden ilki, on dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar beş buçuk yıl rakipsiz sürmüş; ancak ikinci dönemin kendine rakip olarak ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra da sona ermiştir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında varlık gösteren söz konusu ikinci dönem, ya da yeni dönem, dış görünüşünün yanı sıra amacı ve yönü bakımından ilkinden oldukça farklıdır. Gibb'in Türklük ve Türk edebiyatının geleceği açısından önem verdiği asıl dönem de bu ikinci dönemdir.                                             

       Eski dönem  kendi içinde ayrıca dört döneme ayrılır. I. dönem: 1300-1450 arası kuruluş dönemidir. Bu dönem Batı Türkçesinin edebî dil olma sürecine girdiği hazırlık dönemi olarak dikkat çeker. II. dönem: 1450-1600 arası yer alan gelişme dönemidir. Türk edebiyatı, bu bir buçuk yüzyıllık dönemde, Fars edebiyatı -özellikle Molla Câmî - etkisinde gelişme göstermiştir. III. dönem: 1600-1700 arasındaki yüzyıllık dönem olup, edebiyatın gelişimini sürdürdüğü klasik dönemdir. Gibb ’e göre, Osmanlı şiirinin daha çok Farslaştığı bu dönemde önce Urfi , daha sonra da Saib etkisi görülür. IV. dönem: 1700-1850 arası ise eski dönemle yeni dönem arasında köprü oluşturan geçiş dönemidir. Geçiş dönemi olarak öncekilerden farklı özellikler gösterir. Dönemlere ayrılan ve beş buçuk yüzyıl süren eski dönem içerisinde Gibb'e göre, Türk şiirinin yapısında önemli bir değişiklik olmamış; görünüşü ve amacı başlangıçta nasılsa bitişte de öyle kalmıştır. Çünkü, Gibb'in "Persianism" dediği Farslaşma yani Osmanlı'nın özellikle edebî alanda etkisine girdiği Fars kültürü, "Eski Dönem Osmanlı Şiiri" nin, karakteristik özelliğidir. On dördüncü yüzyılda başlayıp on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar varlık gösteren söz konusu şiir, bu nedenle yalnızca Fars edebî kültürünün güdümünde kendi ırkının kimliğini gösteremeden ömrünü tamamlamıştır.

       Gibb, Osmanlı Şiir Tarihi 'nin ilk cildini, yukarıda da değindiğimiz gibi,  Osmanlı şiirinin kaynağı, özellikleri,  yayılma alanı vb. hakkında bilgi verdiği kapsamlı bir giriş bölümü olarak sunmuştur. Giriş de kendi içinde üç alt bölüme ayrılır: Bunlardan ilkinde Osmanlı şiirinin kaynağı, nitelikleri ve yayılma alanı; ikincisinde gelenekler; düşünce dünyası ve mistisizm tanıtılır. Üçüncü bölümde ise nazım şekilleri, aruz ölçüsü ve edebî sanatlar hakkında bilgi verilir. Önsöz ve Giriş'te yer alan bu bölümler öncelikle,  Gibb'in Türk kimliği ve Türk edebiyatıyla ilgili görüşlerine yer vermesi açısından önemlidir. Çünkü bir toplumun kimlik özelliklerinin hiç değilse bir kısmının onun edebiyatına yansıdığı görüşü öteden beri kabul edilmektedir. Nitekim  Türk'ün sahip olduğu bazı özellikler de, edebiyatını etkilemiş; onun edebî özelliklerinin bir kısmında kendini göstermiştir. Ayrıca eserin söz konusu edilen giriş bölümü, eski şiirin düşünce dünyası, tasavvuf gibi iç yapı bilgisiyle birlikte şiirin dış yapısını tanıtıcı nazım şekilleri, aruz ölçüsü ve söz sanatlarına ilişkin verdiği bilgiler bakımından da dikkate şayandır.

       Gibb, Osmanlı Şiir Tarihi 'nin başlarında Türk’ün kökeni ve Türk kimliği hakkında şunları söylemektedir: Osmanlılar’ın ait oldukları ırk, Batı ve Doğu Türkleri’ni, Tatar ve Türkmenler’i hatta Moğollar’ı içine alan büyük bir ırktır. Ancak Türkler, büyüklükleriyle orantılı olarak, kendi kimliklerinin damgasını vuracak bir din, felsefe, edebiyat vücuda getirememişlerdir. Çünkü, düşünce ve hayal insanı değillerdir.[12] İslâmiyet öncesi, askeri amaçlı geçici topluluklar kurmuş; ancak, savaşa dönük hareketli yaşam biçimleri, Türkler’in düşünce üretmelerine engel olmuştur. Bu dönemde, basit, kaba bir halk şiirinden öteye edebiyat vücuda getirilememiştir. Türkler daha çok hareket sahasında, savaş meydanında kendilerini gösterirler. Cesaret ve sadakat faziletleridir. Etkiye açıktırlar. Yabancı kültürden kolay etkilenip; o kültürü tartışmaksızın kabul eder; sonra da onu savunur ve korurlar. Bu nedenle Türkler, İslamiyet öncesi değişik dinleri kabul ettikleri gibi;  İslamiyeti de yaradılışlarına uygun geldiği için değil, koşullar gerektirdiği için üzerinde tartışmadan, düşünmeden kabul etmişlerdir. Değişik kültürlerin etkisine açık oldukları için; nasıl İslamiyeti tartışmadan kabul ettilerse, önlerinde tek örnek olarak tanıdıkları Fars edebiyatını da kendilerine vasi kabul ederek beş buçuk yüzyıl gibi uzun bir süre sadakatle korumuş ve taklit etmişlerdir. Osmanlı dönemi edebiyatının uzun ömürlü olmasının nedeni de Osmanlı'nın İran edebiyatına gösterdiği bu sadakatten kaynaklanır. Her Osmanlı şairi, İranlı bir üstat tarzında şiir yaratmayı kendine amaç edinmiştir.       

       Moğollar’ın önünden kaçarak Anadolu'ya gelen küçük, ilkel Türk boyu Kayı, orada  başka bir Türk topluluğunu yani Selçuklular’ı bulmuştur. Selçuklular da Osmanlılar gibi ilkel Tatar kökünden gelir. Ancak, Osmanlılar’dan önce batıya ilerlerken İran'ı fethettikleri için İran kültürünü kabul edip kendileriyle birlikte Anadolu'ya getirmişlerdir. Böylece uygarlıkta gelişen Türkler, on birinci yüzyılın sonunda, Anadolu'da Selçuklu Türk İmparatorluğu'nu kurmuşlar; Osmanlılar da İran kültürünü hazır bulup Anadolu Selçukluları'ndan almışlardır. Osmanlılar Fars kültürünü Selçuklular’dan aldıktan sonra, daha önceki ulusal kimlikleri de İran'ınkilere uyarlanmıştır. Böylece gözler yüzyıllar boyu hep İran'a çevrilmiş; oradaki her moda Osmanlı'ya  uydurulmuş, uyarlanmış; bir Türklük bilinci geliştirilememiştir. Nitekim Türk’ün yabancı kültürlerden etkilenme özelliği yeni dönemde de Fransız ve Fransızca etkisinin ön plana geçmesi biçiminde tekrar kendini gösterir.                               

       Gibb’e göre Türkler, kültürel kimliğin önemli bir parçası olan dil konusunda da Fars ve Arap dillerinin etkisinde kalarak; Türk’e özgü bir dil bilinci geliştirememişlerdir. Osmanlı şairleri,  dillerindeki eksikleri tamamlamak için kendi bilgi ve beğenileri doğrultusunda Farsça ve Arapçadan kelime almışlar; aldıkları kelimeler nedeniyle de, dillerini kelime aldıkları dillere uydurmuşlar; böylece dilleri Farsçalaşmıştır. Ancak Gibb, bu görüşle birlikte, eski dönem şairlerinin  kelime alımında gerektiği zaman bunları Türkçenin kurallarına uydurduklarını, çoğunlukla alındıkları dillerde olmayan biçimlerde kullandıklarını belirterek şiir dilinde etkinin ağır bastığı Farsça kelimelerin Türkçeleştirildiğini de belirtir. Bu bağlamda Gibb, görüşünü desteklemek için, İngilizcede de benzeri uygulamaya gidildiğini, Latince ve Yunancadan kelime alınarak bunların alındıkları dillerdekinden farklı biçimlerde kullanıldığını söyleyerek;  Osmanlı şairinin yaptığına emsal  gösterir.[13]              

       Osmanlı Şiir Tarihi 'nin ikinci cildinin başında iki ön söz bulunmaktadır. Bunlardan ilki Browne'ın, ikincisi ise Gibb'indir. Söz konusu ön sözlerden birincisi, Browne'ın eser icin yazdığı ilk; ikincisi ise Gibb'in kendisi tarafından yazdığı son ön sözdür. Bu son ön söz, Gibb'in, ilk cildin ön sözünde yazdıklarından farklı hatta onlarla çelişen bazı görüşlere yer vermesi bakımından ilginç ve önemlidir.  Burada Gibb, ilk cildin başlarında belirttiği görüşlerin abartılı bulunabileceğini vurgulayarak  söze başlar. Osmanlı dönemi şiirini Fars şiirinin körü körüne taklidi göstermenin bir küçültme, bir hor görme eğilimi olarak değerlendirilebileceğine işaret eden yazar, bu kez, ilk ciltte söylediklerinden daha farklı bir görüşle okuyucu karşısına çıkar.. Gibb burada, Osmanlı, Fars şiirleri arasındaki bağlantıyı, daha derine inen bir bakışla bakıldığında, Osmanlı dönemi Türk şiirini, Fars şiirinin körü körüne taklidinden çok, çekirdeğinin Fars kültürü olduğu ortak bir edebiyatın kollarından biri olarak kabul etmenin daha doğru olacağı noktasına getirir. Böylece, Gibb'in daha önce söz konusu ettiği Fars taklitçiliği görüşü bu sefer yumuşatılarak konuya farklı bir bakış açısından bakılmıştır. Bu ön sözde Gibb'in, Arap edebiyatı dışında kalan öteki Müslüman topluluklarının edebiyatlarını Batı Asya edebiyatları adı altında ortak bir edebî çerçeve içine alma eğiliminde olduğu görülür. Yazara göre, Fars, Osmanlı, Urdu, Orta Asya Türk edebiyatları ile başka edebiyatları içerisine alan Batı Asya edebiyatlarının çekirdeği, koşullar gereği Farsça’dır. Bu topluluğun içerisindeki sanatçıların ait oldukları toplumların dillerini şiirde kullanmaları ise gerekli ve önemli değildir. Çünkü farklı ırklardan olan bu topluluğun sanatçıları, ortak bir inanç sistemi yani Müslümanlık etrafında birleşip, derin ve sürekli bir ilişkiye girmişler; aralarında ortak bir kültür birliği doğmuştur. Artık, Fars ya da Türk; Farsça ya da Türkçe; orijinallik ya da taklit önemli değildir; akla gelmemektedir. Şiir onlar için tek bir varlık; tek bir gerçektir. Böylece, duruma göre şiir, bazen Farsça, bazen Türkçe, ama ruh ve konu olarak bir ve aynı yaratılmakta; değişiklik yalnızca sözde, kelimelerde görülmektedir... Bu nedenle, Fars ve Osmanlı şiirlerinden ikincisini, birincisinin taklidi görmek yerine, iki ayrı gerçek, iki ayrı olgu olarak görmek daha uygundur. Gibb, Osmanlı şiirinin Fars şiirine göre, Türk dehasını yansıtan daha ilginç uğraş alanı ortaya koyduğunun tartışılamazlığına da değinir. Bu durum, Fars şiirini takdir edenlerin,aynı biçimde, aynı oranda Türk şiirini de takdir edebilecekleri gerçeğini ortaya koyar. Çünkü gerçekte bu ikisi birdir; bir bütünün parçalarıdır. Ayrıca, Batı Asya şiirinde, Osmanlı şairleri, üç, dört büyük usta Fars şairi dışında, Farsça yazmış ötekilerle, boy ölçüşebilecek durumdadır. Gibb, II.cildin önsözünde bu görüşlerinin yanı sıra İngilizceye yaptığı manzum çevirilerdeki arkaik kelime, deyim vb. yönelik eleştirilere de değinir ve esas amacının şiir çevirisi olmadığını belirterek, karşılaşılabilecek çeviri yanlışlarının hoşgörüyle karşılanmasını ister. Amaç, Osmanlı dönemi Türk şiirinin niteliklerini, özgün yanlarını elden geldiğince doğru tanıtmaktır. Buradan sonra Gibb, eski dönem Osmanlı Türk şiirinin özelliklerine geçer. Ona göre bu dönem şiirinin karakteristik özellikleri; şiirin anlatımındaki yapaylık, bilgi satıcılığı, gösteriştir. Bu özellikleri nedeniyle Osmanlı şiiri, on dokuzuncu yüzyıldaki modern döneme kadar, sanki tasannu maskesi takmıştır. Doğal olmayan yapay kimliği bu şiiri, vasat Türk'ten, halktan uzaklaştırmıştır. Sıradan okuyucuya uzak özelliği yüzünden eski şiirin İngilizceye çevirisinde de yapaylıktan kurtulmak zordur. Ancak, Osmanlı şiir dilinin konuşma dili açısından nasıl değerlendirileceği sorulduğunda, yazara göre aynı durumun İngiliz şiir dili açısından da geçerliliği düşünülebilir.[14] Kısacası, şiir dili olan İngilizce konuşulan İngilizce’den farklıdır.

       Gibb'in Osmanlı Şiir Tarihi 'nin III. cildi, süre olarak iki yüzyıllık uzun bir zaman diliminin tanıtıldığı üçüncü ve dördüncü kitaplardan meydana gelir. En başta Browne'ın ön sözü bulunmaktadır. Browne bu cildin sonuna bir de bu ciltte yer alan şiirlerin ilk dizelerinin verildiği bir çeşit şiir indeksi eklemiştir. Bu, Osmanlı Şiir Tarihi'nin genel planı içerisinde son cilt hariç, daha sonraki ciltlerin hepsinin sonlarında yer alan benzer indekslerin ilkidir. Browne’ın esere önemsiz müdahaleler dışında dokunmadığını söylemesine karşın; bu cilde eli öteki ciltlere değdiğinden daha fazla değmiştir.

       III. cildin ilk kitabı ya da birinci bölümünde, Osmanlı dönemi şiirinin ancak 1520'den sonra, yani Kanuni  döneminde gelişerek olgunluk bakımından ortanın üstüne çıktığı belirtilir. Artık Türk sanatçıları İranlı ustalarla boy ölçüşebilecek duruma gelmişlerdir. Kanuni dönemi, Osmanlı şiirinin olgun örneklerinin verildiği dönemdir. Dilin ustaca kullanımı bu dönemde dikkat çekicidir. Ancak, on altıncı yüzyıl, aynı zamanda, Türk şiiri üzerindeki Fars kültürü etkisinin de zirvede olduğu dönemdir. Dönemde yenilik açısından kayda değer bir değişiklik yoktur.

       IV. cilt; on sekizinci yüzyılda yer alan geçiş döneminin tanıtımına ayrılmıştır. Söz konusu dönem, eski Osmanlı şiirinin, yeni Osmanlı şiirine geçiş dönemi olarak nitelendirilir. Eski dönemin son basamağı olan bu dönemi Gibb, III. Ahmed'in tahta çıkışı ile başlatır. İlhamın Avrupa'dan, özellikle Fransa'dan alınacağı ve on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında gelişen yeni dönemin habercisi durumundaki söz konusu geçiş dönemi, bazı bakımlardan önceki dönemlerin en ilgincidir.

       Gibb'e göre, bu dönemin Türk şiiri, her zamankinden daha yerli, daha Türkçedir. Geçmişte, İran'ın güçlü üstünlüğü, ulusal nitelik gösteren ve Türk şiirini İran'ın yansıması ya da gölgesi olmaktan biraz kurtarabilecek ne varsa yok etmiştir. Oysa,  artık bu döneminde, özellikle on sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın başlarında İran'ın zincirleri kırılmış; Türk şiiri, hiçbir yabancı etki olmaksızın kendi yolunda özgür ve bağımsız, bütün önceki dönemlerden farklı gelişimini sürdürmüştür. Geçiş döneminde Batı’ya yönelimden söz etmek için henüz vakit erkendir. Ancak, yeni dönem, gelenek ve görenekler, günlük hayatta yaşananlarla önceki dönemden daha canlı, daha renkli bir görünüm kazanmıştır. Yerlileşme döneme damgasını vurur.[15]     

       Ancak, daha önce yalnızca İran'daki gelişmeleri, değişiklikleri yansıtan Türk şiiri bu kez nasıl olmuştur da böyle önemli bir değişimi yaşamıştır ? İran'daki gelişmelere bakılırsa, bu kez değişmenin İran'dan gelmediği ortadadır. Çünkü artık İran’ın komşusunu etkileyecek gücü tükenmiştir. Gibb 'in “ Turco-Persianism “ dediği Türk edebiyatı üzerindeki Fars etkisi, son sözünü Nef’î ve Nâbî'nin şiirleriyle söylemiştir. Öte yandan Türk şiiri, bu dönemde başka bir Doğu şiiri olan Arap şiirinin kılavuzluğundan da yararlanamaz. Çünkü, Araplar ve Türkler arasındaki ırk farklılığından kaynaklanan uyuşmazlık bir yana; artık Arap şiiri gücünü de yitirmiştir. Böylece, başka seçenekleri kalmayan Türkler için tek seçenek, kendi ulusal benliklerine, duygularına sarılmak olmuştur.[16] Kısacası  koşullar zorladığı için, bu dönem Osmanlı şairi ulusal yerli kaynağa döner.

       Gibb, eski tarzda yazan şairlerin de bulunduğu bu dönemde şarkının, dikkat çekici nazım biçimi olduğunu belirtir. Yazarın ifadesine göre şarkı, Türk'ün bundan böyle artık İran'ın vesayetinde olmadığının göstergesidir. Fars şiiri, gazel, kaside ve mesnevide varlığını hâlâ korumakla birlikte, bu dönem şiiri artık daha önceden olduğu gibi, yalnızca İran şiirinin sesinin yankısı değildir. Bundan böyle, şiirin ses tonu, daha yumuşak, daha açık, ama daha güçlü, daha erkekçe olacaktır..

       Ayrıca anılan bölümde Gibb, Türk’le İranlı’yı karşılaştırarak, ilk ciltte olduğu gibi gene Türk'ün bazı niteliklerine değinir. Türk, İranlı’ya göre daha gerçekçi, sağduyulu, aklı başında ve hareketlidir Gibb’e göre, Türk'ün İranlı kadar hayalperest, İranlı kadar kendisini varlığın sırları üzerinde düşünmeye veren ya da mesnevi gibi uzun söz götüren şiir dokumaya uygun bir yapısı yoktur[17]. Bu nedenle de Osmanlı dönemi şiirinde, açıkça kendini ortaya koymuş tasavvufi, mistik şiir az bulunur. Oysa her gerçek İranlı az çok mistiktir. Türk ise dikkatini soyuttan somuta,  elinin hemen ulaşabileceği nesnelere yönelterek daha çok tatmin olmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk ruhu nihayet bu dönemde, şiirin yönünde soyuttan somuta değişiklik yaparak Fars etkisinden sıyrılmıştır. Ayrıca bu dönem başka bir değişikliğe daha sahiptir. Osmanlı şairinin aşk objesi, Fars etkisinin yoğun olduğu geçmiş dönemlerde cinsiyeti belirsiz ideal bir güzele yönelmişken şimdi artık bir insana, çokçası kadına yöneliktir. Fars şiirinin etkisinin yoğun olarak yaşandığı önceki dönemlerde sevgili sıkça genç erkek güzel olarak çizilmiştir.  Ancak bu durum Türk'ün yapısına aykırıdır ve İran etkisi azalır azalmaz erkek güzelin yanında kadın güzeli de buluruz. Böylece önceki dönemlerin nedeni belirsiz kadın düşmanlığı sona erer. Eski dönemde mesnevilerin kurmaca dünyaları içinde yer alan kadın kahramanlar dışında kadın olmadığı gibi; kadın güzelliğine de nifak sokucu,  felaket koparıcı sayıldığı için itibar edilmemiştir.[18] 

       Şiire ulusal ruhun girmesi, şiirin amacını ve sesini değiştirmiştir. Ancak dış görünüş bakımından durum farklıdır. Çünkü bu dönemde etkisini gösteren halk şiiri ve onun türkü nazım biçimi, az işlenmiş, gelişmemiş özelliği ile şiire pek bir şey getirmemiştir. Şair türküyü alarak şarkının var olan özellikleri içinde şiiri geliştirmiştir. Gazel ise, daldan dala atlayan havasından bu dönemde sıyrılmış; tek bir konuya yönelmiştir. Uzun soluklu mesneviler azalmış; tasvir ve tahkiye yanı ağır basan kısa mesnevilerin sayısında artış görülmüştür.

       Gibb’e göre Sâbit bu yüzyılda yalnız Nâbî'den değil, bütün önceki şairlerden de mizahi yanıyla ayrılır. Önceki şairlerin hiçbiri ciddi olarak mizaha girmemiş; mizahi şiiri denememişlerdir. Yalnız şehrengizlerde mizahi yaklaşım vardır. Ancak mizah ile şaka karışıktır. Bu nedenle ne kadarının mizah, ne kadarının latife, şaka olduğunu ayırmak zordur. Bu Türklerin mizah yeteneklerinin olmadığından değil fakat, şiir anlayışına mizahın yakıştırılamamasından kaynaklanmaktadır. Fakat bu dönemde mizah kendini hissettirmeğe, varlığını ortaya koymağa başlamıştır. Gibb’e göre eski dönem Osmanlı şiirinde mizahın öncüsü Sâbit kabul edilmelidir[19].

       Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi’nin V.cildi, Osmanlı’nın batılılaşma sürecine girdiği Yeni Dönem’in tanıtımına ve övgüsüne ayrılmıştır. Eserin yazılış amacının daha çok bu dönemin tanıtımına yönelik olduğu dikkate alınırsa bu cildin varlığı daha da bir önem kazanır. Bu cilt de kendi içinde kronolojik olarak iki döneme ayrılır. İlk dönem Şinasi ’nin Fransızcadan yaptığı tercümelerle başlayıp 1859-1879 arası yirmi yıllık bir zaman dilimini kapsar. İkinci dönem ise Abdülhak Hamid ’in Sahra’sının yayımlandığı 1879 tarihinde başlar.  Girişten sonra Tanzimat dönemi temsilcilerinden yalnızca Şinasi’yle Ziya Paşa’nın tanıtıldığı bu ciltte öteki sanatçılar, en önemlisi de yazılı kaynaklara ulaşılamadığı için Namık Kemal yer alamamış; eser bu görünümüyle eksik bırakılmıştır.

       Anılan cildin girişinde Gibb, önceki görüşlerini tekrarlayarak söze başlar. Beş buçuk yüzyıl boyunca Fars etkisinden başka hiçbir etkinin varlık gösteremediği Osmanlı dönemi şiiri, başlangıçta ne kadar Fars şiiri etkisinde kalarak Farslaşmış ise sonunda da o derece Fars etkisinde ömrünü tamamlamıştır. Ancak şimdi şiirin etkilendiği coğrafya değişmekte, Asya yerini Avrupa’ya bırakmaktadır. Önceki edebiyat  Fars kültürü içine doğmuş; Fars kültürü içinde büyümüştür. Bu sefer Osmanlı, Türk ırkının karakteristik özelliği olan başka kültüre uyma, başka kültür içinde erime özelliğini yeni bir dünyaya açılarak göstermektedir. Artık Osmanlı, yeni dönem kültürü için, doğulu ya da Asyalı yerine batılı ya da Avrupalıyı telaffuz etmektedir. Ancak Avrupa’dan amaç Fransa’dır. Bu kez İran’ın yerini Fransa almıştır.

       V.cildin sonuna ayrıca R. A. Nicholson ’un hazırladığı dört ayrı indeks eklenmiştir. Bunlardan ilki şahıs, ikincisi kitap adları, üçüncüsü teknik terimler ve Doğu kaynaklı kelimeler sonuncusu ise konu indeksidir.

       Eserin VI. ve son cildi ise örnek metinlerin asıllarının verildiği bir antoloji görünümündedir. Başta ayrıca, metinler öncesi Çerkeş Şeyhi-zade Halil Halid  tarafından yazılmış bir ön söz bulunmaktadır.

       Gibb’in söz konusu eseri, çıktığı dönemde nasıl karşılanmıştır?  Bu konuda fazla bilgi sahibi değiliz[20]. Gibb'in Osmanlı Şiir Tarihi'nin Batıda yayımlanışından ancak otuz beş yıl sonra yalnızca ilk cildinin bir bölümünün Türkçeye çevrildiğini biliyoruz. Ancak, eserin az bir bölümünün Avrupa’da basılışından uzun bir süre sonra Türkçeye kazandırılması, geçen zaman içinde Türkiye’de hiç bilinmemesi, tanınmaması anlamına gelmemelidir!… Bununla birlikte, bazı nedenlerle eserin üzerinde durulmadığı da ortadadır. Eserin birinci cildinin Türkçeye çevrilişi nedeniyle, hiç değilse bu cilt üzerinde durmuş olan H. Edip, söz konusu şiir tarihi çevirisinin ön sözünde, esere yönelik bazı görüşlere yer verir. H. Edip, anılan çeviri ön sözünde; tarihimizin ve edebiyatımızın değişik dönemlerine ait elde zengin malzeme bulunmasına ve bunların bir kısmı üzerinde çalışma yapılmış olmasına rağmen; yirminci yüzyılın ortalarında henüz edebiyatımızı bütünleştirici kapsamlı bir edebiyat tarihi çalışmasının olmadığından yakınarak, Gibb'in eserinin bu açıdan önemine değinir. H. E. Adıvar 'a göre yazar, Osmanlı Şiir Tarihi ’nde, yirminci yüzyıl öncesi Türk edebiyatına toplu bir bakış açısından bakarak altı yüzyıllık geçmişi olan Osmanlı dönemi edebiyatımızı  tanıtır. Senteze gidilirken, edebî dönemleri ya da yüzyılları birbirine bağlayan etkiler göz önünde tutulmuş; bunlar dönemlerin zemin ve zamanları dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Osmanlı Şiir Tarihi'nin yazılış yöntemine ilişkin bu özelliği, H. Edib'e göre eseri, edebiyat tarihçiliğimiz açısından ön sıraya oturttuğu gibi onun zamana karşı önemini korumasını da sağlamıştır.  Buna karşın H. Edip, Gibb'in Osmanlı Şiir Tarihi'ni bazı bakımlardan da eleştirir. Söz konusu eleştirilerden biri; eserde, özellikle metinlerin İngilizceye aktarımında, bazı yanlışların yapılmış olmasıdır. Ancak H. Edip, eleştiri konusu yaptığı bu yanlışları örneklerle kanıtlama yoluna gitmez; yalnızca yanlışların varlığına değinmekle yetinir. Adıvar ’a göre başka bir eleştiri konusu da, eserin yazılışının üzerinden geçen uzun zaman içerisinde, daha sonra ortaya çıkan bazı malzeme ya da bilgilerin esere eklenememesi sonucu, eserde eksik ya da yetersiz bilgilerin bulunmasıdır... Ancak bunlar, görüldüğü gibi yüzeysel ve suya sabuna dokunmayan eleştirilerdir. Halide Edip, özellikle Gibb’ in görüşleri açısından esere eleştiri yöneltmez; ona göre eserin sevabı günahından  fazladır ve eser övgüye layıktır.

        Söz konusu Türkçeye kazandırılma girişimine rağmen, H. Edip' ten sonra da, Türkiye'de Gibb'in Osmanlı Şiir Tarihi  üzerinde durulmamış; eserin içerdiği görüşlere ve başka özelliklerine ilişkin kayda değer bir değerlendirme ve eleştiri yapılmamıştır. Bunda, eserin İngilizceden Türkçeye çevrilememiş olmasının payı olduğu kadar; hacimli bir eser olmasından kaynaklanan tamamını okuyup değerlendirme güçlüğünün payı da vardır. Ayrıca, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi ve sonrasında,  Osmanlı kültürüne, özellikle Osmanlı dönemi edebiyatına Türkiye’de takınılan olumsuz tavırla birlikte, üzerindeki çalışma ve araştırmaların, kenarda ya da geri planda bırakılmış olmasının rolü düşünülmelidir. Bazı araştırmacılara göre de, eserin yeterli ilgiyi görmemesi, fazla ciddiye alınmaması ile bağlantılıdır… Öte yandan, H. Edip yukarıda değindiğimiz önsözde, Gibb'in anılan eseri hakkında Köprülü'nün de eleştirileri olduğuna değinir. Gibb'in eserini eleştirebilecek en yetkili isimlerin başında Köprülü'yü sayan Adıvar , daha sonra; "Kendisinin tenkitlerini gene kendi ağzından büyük bir alaka ile dinledim." diyerek, Köprülü'nün esere ilişkin kendi ağzından derlediği bilgiye yer verir.[21] Adıvar'ın bildirdiğine göre, Köprülü'nün esere ilişkin eleştirileri esas olarak, bir yabancının, başka bir toplumun edebiyatını  doğru anlayarak eleştirmeye muktedir olamayacağı noktasında yoğunlaşır. Çünkü F.Köprülü'ye göre, edebiyat tarihçisinin, edebiyatla toplum arasındaki sıkı bağı dikkate alarak, edebiyat tarihini yazdığı toplumu tanıması gerekir. Bu bir toplumun edebiyatına yansıyan düşünce, hayal dünyasını anlayabilme açısından önem taşır. İşin zorluğu da söz konusu hayal ve düşünce dünyasına girebilmektedir. Oysa Gibb, edebiyat tarihini, Osmanlı ülkesine hiç gitmeden Londra'da yazmıştır. Bu durumda, Gibb'in bir yabancı olarak Türk milletini tanımasının güçlüğünün yanı sıra, üstelik  hiç gitmediği bir ülkenin, görmediği, içinde yaşamadığı toplumunu sağlıklı bir biçimde değerlendirmesinin mümkün olamayacağı görüşü ağırlık kazanmaktadır… Gibb, eserini yazarken elinde bulunan yazılı kaynaklardan yararlandıktan başka; bazı Türklerle İngiltere'de tanışmış; onlarla görüşmüş; Türk'ü onların kişiliklerinden ya da penceresinden bakarak tanımıştır. Nitekim, Halide Edip de söz konusu  durumun sakıncasına değinir ve bu konuda, "Morfoloji bakımından eski şiirleri bir Türk münekkidi kadar takdir edebilecek bir ecnebinin bulunması mümkün olsa da, uyandırdıkları mefhum ve hayal itibariyle yerli bir münekkid kadar bu edebiyatın ruhunu sezen bir ecnebi münekkit çok nadir yetişebilir kanaatindeyiz"  diyerek işin zorluğunu vurgular.[22] Bu bağlamda Gibb'in kendisi de bir yabancı olarak işin güçlüğünün farkındadır. Ancak daha sonra, "Divan edebiyatının sanat kaidelerini öğrenmek şartıyla, bir ecnebi münekkidin, Türk münekkidi kadar bu kaidelerin herhangi bir eserde tatbik edilip edilmediğini takdir edebileceğini" belirterek sorunun önemini kendince arka plana iter. Öte yandan Köprülü , Türk Edebiyatı Tarihinde Usul adlı ünlü makalesinde Gibb’in Türk şiirini Osmanlı döneminden başlatarak Osmanlı öncesine yer vermemesini tahlil ve senteze dayalı bir eser için önemli bir eksiklik olarak eleştirir ve bu eksiği nedeniyle de eseri makalesi için değerlendirmeye almadığını belirtir.[23]

       Türkiye'de Gibb’inkinden sonra yazılmış olan edebiyat tarihlerinin çoğunda Gibb'in ve eserinin adı geçer. Bu durum bizi, edebiyat tarihçilerimizin söz konusu kaynağı görüp ondan yararlandıkları görüşüne götürür.[24] Bu eserlerden, edebiyat tarihçiliğimiz açısından ciddi bir girişim olmakla birlikte yazarının ölümü nedeniyle yalnızca ilk cildi çıkabilmiş olan Türk Edebiyatı Tarihi  (Giriş) nde Agâh Sırrı Levend , Gibb’in söz konusu eseri hakkında kısa ama olumlu görüş bildirilir.[25]

       H.Edip'ten yıllar sonra batılı bir akademisyen ilk kez Gibb 'in anılan eseri üzerinde etraflıca durur ve eserin Türkiye' de, alanın uzmanları tarafından henüz eleştirel bir gözle değerlendirilmediğinden yakınır. Vıctoria R. Holbrook, yakınlarda, Aşkın Okunmaz Kıyıları , Türk Modernitesi ve Mistik Romans [26] adıyla dilimize kazandırılmış olan eserinde,Gibb’in Şiir Tarihi’ne ilişkin bazı görüşlerini belirtir. Holbrook, esas olarak Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk 'ını inceleyen ve gerek inceleme yöntemi, gerek içerdiği bilgiler bakımından ses getirmiş olan kitabında, Gibb'in anılan eserindeki yönteme ve Şiir Tarihi'nde yer alan bazı görüşlere değinerek onlara eleştiriler yöneltir, yorumlar getirir. Holbrook; anılan eserinin hemen başlarında konuya, "Bugün ABD'de Osmanlı edebiyatı üzerinde çalışanların inanılmaz bir boşluklar ve yokluklar labirentinden yola çıkması gerekiyor. Bilinç kopukluklarından, zaman ve kültür gediklerinden ideolojik sıçramalar ve kurumsallaşmış unutuşlardan yapılmış bir labirent bu. Ama Türkiye'de yazan çağdaşlarımızınkiler arasında tuhaf bir benzerlik de var..." sözleriyle halen Osmanlı dönemi Türk edebiyatının hem Türkiye'de hem de Türkiye dışında tanınmasına ve tanıtılmasına yönelik kaynak eser sıkıntısına değinerek girer; yer yer Gibb'e ve eserine  H.Edib'in aksine övgüden çok yergi penceresinden bakar.[27] Holbrook'un üzerinde durduğu önemli noktalardan biri; Gibb'in H. Edip tarafından takdirle karşılanan sentezci, uzun soluklu eserinin temelinde, yazıldığı dönemin filolojik inceleme yönteminin ve oryantalist bakış açısının bulunduğu görüşüdür.[28] Holbrook’un kitabında yer verdiği başka bir önemli konu da Türk edebiyatındaki İran etkisinin varlığı ve bu varlığın boyutları sorunudur.[29] Bizim de aşağıda üzerinde duracağımız benzeri konularda, Holbrook’un takdirle karşıladığımız ilginç görüşlerinin ve dikkate değer yaklaşımlarının bulunduğunu burada belirtmekte yarar görüyoruz. Bu arada, Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi  üzerinde yapılmış  yukarıda değindiğimiz en yeni çalışmada da, çeviri öncesi,  esere ilişkin bazı görüşlerin bulunduğunu söyleyelim. Osmanlı Şiir Tarihi (I-II)’nin başında Ali Çavuşoğlu, Türk dostu olarak tanıttığı Gibb’in; Türk’e ve Türk edebiyatına ilişkin “Türk edebiyatı İran edebiyatının bir kopyası değildir” vb. “isabetli tesbitleri” olduğunu; Avrupa’daki “Türklerin edebiyatı yoktur” düşüncesine cevaben eserini yazdığını belirterek Gibb’e ve eserine yönelik tanıtıcı bilgi verir.[30] Ancak biz burada, bu övgü dolu ifadelerinde Çavuşoğlu’nun Gibb’i tek yanlı değerlendirerek onun Türk’e duyduğu sempati ve ilgiyi abarttığını hatta Türk edebiyatına ilişkin görüşlerinin de tam gerçeği yansıtmadığını söylemekle yetiniyoruz.

       Gibb’in, üzerinde durmak istediğimiz, eserde kullandığı yönteme, çeşitli konulara yaklaşımına ve yaklaşımına bağlı olarak esere yansıyan görüşlerine gelince: Bu bağlamda, öncelikle,         Osmanlı Şiir Tarihi ’nin esas olarak üç kaynağa dayandığını belirtelim. Bu kaynaklardan ilki, tezkire, divan, mesnevi, şiir mecmuası gibi Gibb’in kendine ait olan alanla ilgili yazmalardır. Browne , bunların sayısının  üç yüz yirmi beş dolayında olduğunu söyler.[31] Yazılı kaynak olarak ayrıca British Museum’daki yazmalar kullanılmıştır. Yazılı kaynaklardan başka Gibb, dönemin batılı oryantalisleriyle çoğu kendi çevresinde bulunan Türk ve Müslümanların görüş ve ideolojilerinden etkilenmiş; yararlanmıştır. Böylece önce yazılı kaynaklar üzerine oturtulan eser; ayrıca, yazıldığı dönemdeki batılı oryantalistlerin Doğu’ya ilişkin düşünce ve ideolojileriyle; hiç şüphesiz Batıdaki Türklerin özellikle de Genç Türkler’in görüşlerinden, dolayısıyla etkisinden nasibini almıştır. Söz konusu bu kaynaklara ayrıca; Gibb’in sahip olduğu kişilik özellikleri; disiplin, sabır, azim, özveri ve sezgi gücü ile sempati hatta tutku da eklenmelidir... Osmanlı Şiir Tarihi’nin ortaya çıkmasına azımsanamayacak derecede emeği geçen Browne, her fırsatta  yazarın bu niteliklerinin esere olan katkısını vurgular.

       Daha önce de belirtildiği gibi Gibb, Osmanlı dönemi Türk şiirinin tarih içindeki gelişimini tahlile dayalı ve tahlilden senteze gidici bir yöntemle incelemiş; bu inceleme yöntemini eserinde kullanarak Hammer’in eksiğini tamamlamıştır. Eserin başarısında ve günümüze gelinceye dek önemini yitirmemesinde de bunun payı vardır. Ancak, Osmanlı Şiir Tarihi ’nin yazıldığı dönemde, tahlil yoluyla kökene inen inceleme yöntemi, başta dil çalışmaları olmak üzere çeşitli alanlarda Batı’da kullanılmaktadır. Gibb’in, on dördüncü yüzyıldan başlatıp  Tanzimat’ı da dahil ettiği Osmanlı dönemi Türk edebiyatını, geçmişten alarak yüzyılların tahliline dayalı birleştirici, bütünleştirici bir yöntemle tanıtma çabası, aslında yirminci yüzyılın başında önem kazanmış olan Batı filolojisinin inceleme yöntemi olup; yazar bu yöntemi eserine uygulamıştır. Böylece, Türk edebiyatının bir döneminin gelişim çizgisini  geçmişten başlatıp  yüzyılları birbirlerine bağlayarak çizen Gibb, bir yenilik yapmamış; ancak eserini yazdığı dönemde uygulanmakta olan modern filolojinin bilimsel inceleme yönteminden yararlanmıştır.[32] Yazar söz konusu görüşe, edebiyat tarihçiliğine ilişkin teorik bilgi verirken kendisi de değinir. Eserin başlarında edebiyat tarihinin nasıl olması gerektiği konusunda görüş belirten Gibb, konunun işlenişinde geçmişle olan bağın önemini belirten bu görüşü şöyle yansıtır:  “Edebiyat tarihi, şiirin gelişim çizgisi üzerinde, şiire etki eden güçleri, edebî dönemleri belirlemeli; şairlerin, birbirlerinden neler aldıklarını, etkilenme ve etkileme derecelerini göstererek edebiyat tarihindeki yerlerini bildirmelidir.” Bu nedenle Gibb’e göre Hammer’in yazdığı Osmanlı Şiir Sanatı Tarihi , söz konusu niteliklere sahip olmadığı için bir edebiyat tarihinden çok; bir şairler sözlüğüdür.

       Ancak, kendisinin de edebiyat tarihçiliği açısından önemli bularak değindiği bu sentezci yöntemi Gibb’in eserinde kısmen kullandığını görüyoruz. Çünkü yazar, eseri Osmanlı’nın kuruluşu ile başlatmış; Türk şiir geleneğinin öncesine hemen hemen hiç gitmemiş; İslâmiyet öncesi dönemin edebî yapısı üzerinde kaba, gelişmemiş halk şiirinin varlık gösterdiği dönem nitelemesi yaparak birkaç cümle ile çok kısa durmuş ve Orta Asya Türk edebî geleneğine hiç yer vermemiştir. Bu bağlamda Gibb’in Türk kültür tarihi açısından önemli bir dönüm noktası olan İslâm dini ve getirdikleri üzerinde de durmadığını sadece, İslâmiyet’in koşulların gereği ve tartışmasız olarak Türk toplumunda kabul gördüğünü belirtmekle yetindiğini de hatırlatalım. Bilindiği gibi  edebiyat tarihçiliği geleneğimizin ilk örnekleri, ilk  biyografik kaynaklar olan Osmanlı dönemi şuara tezkireleri de Osmanlı’nın kuruluşunu esas alarak kronolojik bilgiye yer verir. Osmanlı öncesi bilgiye onlarda da rastlanmaz. Bu ihmal herhalde, kısmen bilgi eksikliğinden, kısmen de Osmanlı’ya ve Osmanlılığa verilen ideolojik temelli önemden kaynaklanmalıdır!…Osmanlı dönemi şuara tezkirelerinin bu geleneğinin Gibb’ de de sürdürüldüğünü görüyoruz. Oysa filolojik yöntemin bilincinde olan bir edebiyat tarihçisinin, tarihin süreklilik içinde değişmenin bilimi olduğunu dikkate alarak, Osmanlı’yı bu süreklilik içinde geçmişle olan ilişkisini değerlendirerek ele alması gerekirdi...Gibb’in Osmanlı öncesinin mirası ve bu mirasın sonraki dönem ya da dönemler üzerindeki etkileri üzerinde durmayışında büyük olasılıkla elindeki Batı ve başta tezkireler olmak üzere Doğu kaynaklarının örnek olarak etkisi dikkate alınmalıdır. Çünkü tezkirelerde olduğu gibi, Gibb’in önündeki tek ciddi Batı kaynağı olan Hammer ’in tarihinde de Türk edebî geleneği Osmanlı’dan başlatılmıştır. Batıda ilk olarak Bombaci’nin 1956’da İtalya’da yayımlanan Storia della Litterature  adlı edebiyat tarihi, öncekilerden farklı olarak Türk edebiyatını İslamiyet öncesi dönemin edebî geleneğinden başlatarak Türk edebiyatı üzerinde toplu bir görüşe yer vermiştir.[33] Söz konusu ihmal, Türk edebiyat tarihçiliğinde bir kilometre taşı olan Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi ’nin önemli bir eksiğidir. Nitekim, daha önce belirtildiği gibi bu önemli eksiklik Köprülü  tarafından da eleştirilmiş; hatta Köprülü’nün eseri fazla önemsememesine de neden olmuştur. Eğer bu ihmal ya da büyük olasılıkla bilgi eksikliği olmasaydı; Gibb, Türk tasavvuf edebiyatında önemli yeri olan Horasan ekolünün Yesevi ile başlayıp onun dervişleri aracılığı ile Anadolu’ya uzanan kolunu ihmal etmez; daha da önemlisi bu kolun Anadolu’da Yunus ’la filizlenerek gelişen Türk tasavvuf edebiyatına dönüşümünü  daha sağlıklı değerlendirebilirdi. Eğer Gibb, Horasan-Anadolu bağlantısını kurabilseydi Osmanlı dönemi şiirinde mistisizmin cılızlığından da söz etmezdi…Burada Gibb’in sentezci yöntemindeki başka bir ihmaline daha değinmekte yarar görüyoruz. Yazar, İslamiyet öncesinden Tanzimat’a uzanan Türk edebiyatı içerisindeki, halk edebiyatı geleneğine önem vermemiş; gene büyük olasılıkla divan şairinin ve Osmanlı aydının penceresinden halk edebiyatına bakarak onu cılız, kaba ve önemsiz görmüştür. Oysa, ayrı yataklarda ama birbirine paralel akan ve kuşkusuz zaman zaman birbirinden karşılıklı etkilenmiş olan divan edebiyatı, halk edebiyatı gelenekleri bugün artık aynı edebî geleneğin ayrı kolları olarak değerlendirilmektedir. Halk edebiyatı geleneğinin önemsenmeyişi Anadolu’da gelişen tekke edebiyatının da eserde, geri plana konmasına neden olmuştur.

       Osmanlı dönemi şiirinin tanıtımı için yazar,örnek metinlerle kanıt gösterme yönteminden yararlanmış; biyografik bilgileri örneklere dayandırmıştır. Bu iş için gereken Osmanlıca metinlerin İngilizceye çevirilerinde Gibb, nesre çevirme ya da şerhe dayalı serbest çeviri yöntemine itibar etmemiş; bu bağlamda mecaz ve benzetmelerin gösterilmesi yoluna da gitmemiştir. Yazarın kendi ifadesine göre, J. A. Symonds ’ın yöntemiyle dış yapı -vezin, kafiye, vurgu- ve anlam korunarak manzum metin çevirisi yapılmıştır. Gibb, Osmanlı Şiir Tarihi ’yle genelde sıradan okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı için olmalı; notlara ya da konunun akışı içinde açıklamalara yani ayrıntılı bilgiye de yer vermiştir. Eserin son cildinin orijinal metinlerden oluşan bir antoloji olması, yazarının yararlandığı kaynak metinleri göstermesi açısından önemli olduğu kadar, eseri içeriği bakımından da zenginleştirmektedir. Ayrıca her cildin sonuna Browne ’ın eklediği o ciltte bulunan metinlerin ilk dizelerini gösterir listelerle Nicholson tarafından hazırlanan sondaki indeks eserin bilimselliğine de katkı sağlamıştır.

       Osmanlı Şiir Tarihi ’ndeki biyografilerin verilişinde Gibb ’in, tezkirecilik geleneğinin tahkiyeye dayalı anlatım tekniğini kullandığını, bu bağlamda önemli bir kısmı tezkirelerde yer alan ve edebiyatımızın anlatı geleneğine dayalı  bilgilerin yer aldığını görüyoruz. Böylece eserin bu özelliği, yalnızca kaynak bilgi ve yöntem açısından değil; anlatım tekniği yani üslûp bakımından da eserde tezkire etkisinin varlığını göstermektedir.

       Gibb’in bir edebiyat tarihçisi olarak konuya yaklaşımı ve bu yaklaşım doğrultusunda eserdeki görüşleri nelerdir? sorusunun yanıtına gelince: Osmanlı Şiir Tarihi ’nin özellikle ilk cildi ile sonraki ciltlerin önsöz ve girişleri, yazarın edebiyat tarihindeki konulara yaklaşımını  ve görüşlerini yansıtmaları bakımından önemlidir. Bu bölümlerde ve yer yer başka bölümler içinde Gibb, Türk’ün büyük kültür değişimine uğradığı iki dönüm noktasından yani Müslümanlığı kabulünden sonraki dönemle batıya yöneldiği Tanzimat döneminden hareketle Türk’ün ulusal kimliği ve buna bağlı olarak geliştirdiği edebî geleneği tanıtıcı görüşlerini ortaya koyar. Bu bağlamda yazar, ırki niteliklerin kültürlenme, özellikle edebiyat yaratmaktaki önemi üzerinde durmayı gerektiren; Türk kimdir ve hangi özelliklere sahiptir? sorusuna yanıt verir... Söz konusu kimliğin sahibi olan Türk’ün, girdiği İslâm dini çerçevesinde yarattığı altı yüzyıllık edebiyat nasıl bir edebiyattır? Bu edebiyatın eski ve yeni dönemlerinin karakteristik özellikleri nelerdir? sorularının yanıtlarına  ilişkin görüşlerini belirtir.

       Eserin başlıca iki ana dönemin tanıtımı üstüne kurulduğunu söyledik. Osmanlı dönemi Türk edebiyatının eski ve yeni dönemleri. . Yazarın bu dönemlerden ilkine karşı yaklaşımı ve bakışı genelde olumsuz; ikincisine karşı ise olumludur. Gibb, dönemlerin tanıtımında çoğu zaman birincinin karşısında ama ikinci dönemin hep yanındadır. Bu yaklaşım sonucu yazar; zaman zaman, tartışılmadığı için yüzeyde kalan, abartılı, keskin görüşlere, bu görüşleri yansıtan ifadelere yer verir. Bunlardan hemen birkaçına burada örnek verelim: Gibb’in eski ve yeni dönemler arasında kurulan bir köprü; bir geçiş dönemi olarak gördüğü on sekizinci yüzyıl şiiriyle ilgili söyledikleri arasında “ …Şarkı, Türk’ün artık İran’ın vesayetinden kurtulduğunun göstergesidir. Mizah kendini on sekizinci yüzyılda hissettirmeğe başlamıştır. Mizahın öncüsü Sabit’tir. Divan şiiri bu yüzyılda önünde etkileneceği başka örnek olmadığı için yerele yönelmiştir. Türk’ün mesnevi gibi uzun söz götüren şiir dokumaya uygun yapısı yoktur. Türk karakteri gerçekte soyuta değil somuta dönüktür. Edebiyatta yerele yöneliş, şiirin soyuttan somuta dönüşünü sağlayarak; Türk’ün bu asli özelliğini ortaya çıkarmıştır. ” gibi abartılı, keskin görüşler bulunmaktadır. Çünkü, yüzyılların akışı içinde gazel, kaside, mesnevide görülen bazı değişiklik ve gelişmeler  murabbada da olmuş Türk şairi şarkıyı ortaya çıkarmıştır. Gibb’e göre şarkı, divan şairinin elinde geliştirilmiş olan halk şairinin türküsüdür. Böyle bile olsa, şarkı Türk’ün İran’ın vesayetinden kurtulduğunu gösteren çok önemli bir kanıt olamaz. Mizahın, şaka, latife, şathiyye, hicivle karışık gelişim süreci dikkate alınmaksızın Sabit ’le başlatılması da keskin bir görüştür. Tarihi, siyasi, kültürel nedenler üzerinde durmaksızın, konuyu yalnızca taklit boyutunda görüp; önünde taklit edebileceği başka örnek olmadığı için divan şairinin geçiş döneminde ulusal olana, yerele yöneldiği görüşü aynı şekilde yüzeysel ve abartılıdır... Ayrıca, eski şiirde konu edilen güzelin, sevgilinin cinsiyetinin, önceleri belirsiz ya da daha çok erkek cins olmasına karşın yeni döneme geçişte kadına karşı takınılan olumsuz tavrın bırakılarak şairin karşı cinsi terennüm ettiği görüşü de üzerinde düşünülüp irdelenmeye muhtaçtır. Burada daha çok geçiş dönemine ilişkin görüşlerin yansıtıldığı örnekler verilmiş olmakla birlikte, Gibb’in Türk edebiyatı geleneğini divan, halk ve Tanzimat edebiyatlarının bileşkesi olarak kabul etmek yerine; halk edebiyatını dikkate almaksızın düşünmesi; eski şiirin Doğulu ve Batılı dönemlerini birbirinin devamı olarak görmek ve göstermek yerine genel çizgileriyle biri ötekine zıt kutuplarmış gibi göstermesi, toplumu ve toplumu yapan insanı yani konunun manevi yanını yeterince tanımadan teorik bilgiyle bir toplumun yarattığı edebiyatın bilinebileci vb. görüşler yazarın yer yer konulara  yaklaşımında abartılı hatta gerçekle bağdaşmayan görüşlerinin bulunduğunun açık örnekleridir.   

       Gibb, Osmanlı dönemi Türk edebiyatı üzerinde yoğun bir biçimde görüldüğünü ve sürekli olduğunu söylediği İran etkisini; Türk’ün ırk olarak başka kültürlerden kolay etkilenme özelliği ile yaşadığı coğrafyada etkisine girebileceği başka örnek edebiyat bulunmamasına bağlar. Buna karşın, din birliği ve coğrafya yakınlığı,  yazara göre, Arap edebiyatının etkisini hiçbir zaman kayda değecek kadar önemli kılmamıştır. Çünkü Türk ve Arap ırklarının farklı özellikleri onları birbirlerine fazla yaklaştırmamış; aralarında iletişim kurulmasını engellemiştir. Oysa Türk’ün ırki özellikleri, yazarın bildirdiğine göre İranlı’nınkinden de başkadır. Eğer ırkların özelliklerindeki benzerlikler ırkların etkileşiminde önemli ise bu durumda;  farklı özellikler gösteren Fars etkisi de önemli olmamalıydı. Kısacası bu konuda Gibb’in görüşü çelişiktir. Yazarın ikinci cildin önsözünde Türk edebiyatı üzerindeki Fars etkisinin sıradan bir taklit olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, Türk edebiyatı üzerindeki Fars etkisinin esas itibariyle İslam’ın birleştirici, aynı potada eritici sentez gücünün sonucu olduğunu söylemesi de önceki ve sonraki görüşleriyle çelişmesine karşın, ilginçtir. Bu çelişik görüşün kaynağı, yazarın Türk’e, Türklüğe duyduğu sempati midir? Yoksa Gibb bir süre, kendisindeki bu görüş değişikliğine yol açabilecek başka görüşlerin etkisinde mi kalmıştır? Ya da kendi kendine mi bu görüşe varmıştır? Sorunun yanıtı ne olursa olsun; bu yanıtı doğru vermek kolay değildir. Ancak, Gibb’in bu görüşünde süreklilik olmadığını ve bir süre sonra özellikle yeni dönemin tanıtımını ve övgüsünü yaptığı bölümde eskinin olumsuzluklarını eleştirirken bu görüş yerine gene eski görüşünü savunduğunu söyleyelim.  

       Her yeni dönem, kendinden önceki döneme bir tepkidir; söylemini kendisinden önceki dönemin olumsuzlukları üzerine kurar. Daha önce de belirtildiği gibi Gibb’in sevgi ve övgüyle karşıladığı esas dönem, V. ciltte “büyük uyanışın hikayesi” sözleriyle tanıtımına başladığı Osmanlı’nın  Batı’ya yöneldiği, Batı etkisinde yeni bir kimlik oluşturma çabasına girdiği dönemdir. Dolayısıyla, Gibb’in alkışlayarak karşıladığı Osmanlı’nın Batı’ya yöneliş sürecinde geçmişe olumsuz tavır takınması kaçınılmazdır. Gibb, Osmanlı kimliği ve edebiyatı için kurtuluş olarak gördüğü Batı’ya yönelişi alkışlarken, doğal olarak  Osmanlı’nın batılılaşma öncesi  geçmişine ters bakmaktadır. Nitekim yeni bir değişim sürecine girildiği bu dönüm noktasında Gibb; Osmanlı’nın Tanzimat öncesi dönemine olumsuz tavır takınmakta yalnız kalmamıştır. Yazar üzerinde etkilerinden söz ettiğimiz ideoloji ve görüşlerin de bu konuya yaklaşımları olumsuzdur. Hatta bu görüşlerin, yirminci yüzyılın ilk yarısında Türkiye’deki  aydınların bir kısmı tarafından da desteklendiğini burada hatırlatmamız gerekir.[34]

       Türk edebiyatının uzun bir dönemine damgasını vurduğu kabul edilen  Fars mukallitliğine ilişkin görüş; Holbrook ’un da belirttiği gibi bugün hâlâ bazılarımızca onay görmektedir. Bazılarımızca da sorgulanmakta hatta artık geçerliliği olmayan eskimiş bir görüş olarak değerlendirilmektedir. Bizce konunun eskimiş bir görüş olarak bir kenara atılma zamanı henüz gelmemiştir. Konu, üzerinde yapılacak ciddi çalışmalarla aydınlanacaktır. Özellikle Türk ve Fars edebiyatları arasında yapılacak karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç vardır. Ancak önemli olan geleneksel görüşün sorgulanmasıdır. Bir dönemde, Türk’ün kültür kimliğini başlıca dinin belirlediği bilinen bir gerçektir. İslâmın, kültürel kimliğin baskın yönü olması, din birliğinin oluşturduğu ortak bir toplumla özdeşleşme düşüncesini ön plana geçirmiş; İslâm  içinde yer alan toplumları yeni bir senteze götürmüştür. Dönemin aydınları açısından üç dil bilmek, ortak bir İslâm toplumuyla özdeşleşmeye yardımcı olacaktır. Edebiyatçı açısından da ortak bir İslâmi edebiyat içinde yer alabilmek için iki dillilik yani Türkçe ve Farsça söylemek hatta Fars şiirinin benzerini ortaya koymak önemlidir. Bu durum bizi, o dönemde etnik bir kimlik yerine kollektif yani ortak bir kimlik oluşturma isteğinin, arayışının önem kazandığı görüş noktasına getirir. Nitekim Gibb ’in de ikinci cildin önsözünde Türk ve Fars edebiyatları arasındaki ilişkiye sentezci bir gözle baktığında söylediği budur. O da buna benzer bir görüşle, Arap edebiyatının dışarıda bırakıldığı  bir Batı Asya edebiyatları topluluğundan söz etmektedir. Aksi takdirde, “cihan fütuhatı” ideolojisiyle yüzyıllar boyu siyasi ve askeri çekişme yaşamış ve bu çekişmenin Osmanlı lehine sürdürüldüğü bilinen Osmanlı Fars ilişkisinde, kültürel üstünlüğün İran lehine olmasının yorumu mümkün değildir. Öte yandan, edebî ürünlere baktığımızda Osmanlı şairinin  Fars edebiyatıyla olan ilişkisinde eziklik duygusu içinde değil İranlı şairle rekabet duygusu içinde olduğunu görürüz. Sanatçı, başlangıçta,  başka edebiyatlarda da görüldüğü gibi önce, gelişmişe benzeme çabası içine girmiş; ancak daha sonra onun kadar güçlü olma, giderek de onu aşmaya yönelmiştir. Divan şairi için tefahhur yani şairliğiyle övünme önemlidir. Eski şair bunu kaside ve mesnevide fahriyye içinde; gazelde ise sözün uygun düştüğü her yerde ama özellikle mahlas beyitlerinde yapar. Kuşkusuz bu özelliğin nedeni düşünüldüğünde akla gelen düşüncelerden biri, şairin kendisinde gerçekte bulunmayanı varmış gibi gösterme çabası olabileceğidir. O zaman tefahhur, sadece bir klişe, bir kalıp söylem biçimi olarak edebî gelenekteki yerini alır. Ancak, bizce; divan şairinin şairlik gücüyle övünme nedeni daha çok, yukarıda söz konusu edilen boy ölçüşmeyle bağlantılı olmalıdır. Tefahhurda, bikr-i mana ve bikr-i mazmun bulmanın ya da özgün şiir söylemenin övünme aracı yapılışı dikkat çekici önemli bir noktadır. Özgün şiir peşinde olan şair; aynı zamanda Fars şairiyle boy ölçüşen sanatçıdır. Bu durumda divan şairine göre gerçek şiir özgün olmak zorundadır. Usta şair için şiirde taklidin yeri yoktur. Öyleyse şair, başkalarınınkinden ve kuşkusuz Fars şairininkinden değişik olan şiir söylemelidir.[35] Ayrıca, divan şiirinin önemli bir damarı olan nazirecilik geleneğinin de sıradan bir öykünme duygusundan kaynaklanmadığı, boy ölçüşme ve daha başarılısını yapma amacına yönelik olduğu geçmişin yargılarından farklı olarak artık günümüzde kabul edilen bir görüştür.

      Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi’nin ortaya çıkmasında önemli payı olduğuna daha önce işaret ettiğimiz Browne, eserin değerinin çok güçlü bir kişiliğin özgün çalışması olmasına; bununla birleşen az görülür bir ilgi ve sevgi ile birlikte seziş gücüne dayandığını söyler. Sempati ve anlayışın eserdeki önemine değinir. İkinci cildin ön sözünde; “O, Türkleri hem sevdi hem de anladı. Dillerine hakimdi. Türklerin sağlam değerlerini biliyor; gelecekteki güçlerine inanıyordu. Bununla birlikte, onların ulusal karakterlerinin ve edebiyatlarının eksiklerinden de tamamen haberdardı” demektedir. Browne, Londra’da yayımlanan 15 Aralık 1901 tarihli Osmanlı adlı gazetede çıkan Gibb’in ölüm ilanının altında, Londra’da yaşayan bir Osmanlı’nın “Osmanlıcayı ve Osmanlı edebiyatını ondan daha iyi bilen biri ne Osmanlı topraklarında ne de Avrupalı oryantalistler arasında vardı” sözlerine yer verdiğini belirterek; alandaki uzmanlığının yanı sıra, dürüst, namuslu, onurlu, kusursuz bir kişiliğinin olduğunu söyler.  Bu nedenle de Gibb’i pek çok Müslüman’ın tanıdığını, mektuplaştığı Türklerin çoğu tarafından sevilip sayıldığını belirtir.[36] Osmanlı Şiir Tarihi ’nin yazılışının kırk dört yıllık bir ömrün yirmi iki yılını aldığı ve ne çıkışında ne de daha sonra esere kayda değer olumsuz bir eleştiri yöneltilmediği hatırlanırsa; eserin meziyetinin yanı sıra Browne ’ın bu sözlerini, Gibb’in değer sayılan bazı kişilik özelliklerine sahip olduğunun ve bu nedenle de çevresinde sevilip sayıldığının kanıtı olarak kabul etmek gerekir...

       Öte yandan, Batı’da üretilen bilginin, bilimsel nesnelliğinin yani yansızlığının, her türlü dar görüş ve görecelilikten uzak olduğu öteden beri Batı’da olduğu gibi Doğu’da da kabul görmektedir. Bu bağlamda H. Edip de “Ayrıca eserdeki fikir namusu da eserin hakim vasfıdır.”[37] sözleriyle eserin yansızlığını över. Ancak, sosyal bilimcinin, önce yaşadığı toplumun insanı olduğunu unutmamak gerekir. Bu, Doğu’yu inceleyen batılının, Doğu’yla önce Batı’nın bir bireyi olarak karşı karşıya gelmesi demektir.[38] Öyleyse Gibb  de toplumunun sahip olduğu bir inançlar bütününün içindedir ve söylediklerinin tam yansızlık taşıyacağından söz edilebilmesi zordur.  Bu durumda, Gibb bir tarihsel olguyu, Osmanlı’yı, Osmanlı dönemini ve edebiyatını, mesafeli durarak anlama çabasında ne derece başarılıdır? sorusu akla gelmektedir. Gibb, geçmişi yani Türk’ün Osmanlı geçmişini değerlendirirken kendi döneminde oluşturduğu dünya görüşü ve ideolojik tutumu hangi etkiler altındadır ? 

      Osmanlı Şiir Tarihi ’ne olan katkısını her fırsatta belirttiğimiz Browne, eserde Gibb’i tanıtıcı verdiği bilgiler açısından da önemlidir. Gibb’i daha çok onun ağzından tanır; Gibb’in düşünce dünyasının oluşumundaki etkenleri ondan öğreniriz. Browne, esere katıldığı II.cildin başında Gibb’i okuyucuya tanıtırken şu bilgilere de yer verir: Osmanlı Şiir Tarihi’nin yazarı Elias John Wilkinson  da öteki oryantalistler gibi önce Arapça ve Farsça öğrenip Arap ve Fars edebiyatlarını tanıyarak; Binbir Gece Masalları’ndan etkilenerek Doğu’ya ilgi duymuş; Doğu çalışmalarına yönelmiştir. Genç yaşında sahip olduğu Osmanlıca bilgisiyle dönemin diğer bir oryantalisti Sir James Redhouse ’ın dikkatini çekip hayranlığını uyandırmıştır. Browne ’la 1883 yılında başlayan dostluk ve birliktelikleri yirmi yıla yakın bir süre Gibb’in 1901’deki ani ölümüne kadar sürmüştür. Birlikte Fars ve Türk şiiri okumuş; İran ve Türk kültürleri üzerinde tartışmışlardır. Ömrünün uzun yıllarını geçirdiği Londra’da Chestow Villas’taki evinin hem doğuluların hem de batılı oryantalistlerin uğrağı olduğu bilinir.[39] Kısacası Gibb, bir oryantalist çevresinde yetişmiş; dönemin öteki oryantalistleriyle birlikte olmuş; onların bilgilerinden yararlanmış, görüşlerinden etkilenmiştir. Bu bilgilerle, Gibb’in Türk kimliğinin ve o kimliğin yarattığı edebiyatın tanıtımındaki görüşlerinin biçimlenmesinde, dönemin oryantalistlerinin etkisi olduğunu söylemeye çalışıyoruz. Gibb’in görüşlerine baktığımızda, o da batılı oryantalistler gibi  Batı’yı üstün görür. Onun da Osmanlı’nın Doğu etkisinde olduğu dönem değil; Batı’ya yöneldiği dönem ilgisini çekmektedir. İslamiyet Osmanlı için, geriliğin sorumlusu olduğu gibi batılılaşma da kurtuluşun, başarının çaresidir. Gibb söz konusu yeni döneme gösterdiği ilgi ve duyduğu sempati  nedeniyle yeni  dönem edebiyatını Osmanlı için bir kurtuluş olarak görür. Oysa bu konuda Browne’ın görüşü farklıdır. O, edebiyatın, şiirin, bir toplumu tek başına kurtaramayacağını söyler. Dolayısıyla bu konuda  duygusal davranılarak fazla ileri gidilmemesi, konunun abartılmaması gerektiği mesajını verir.[40] Gene batılılaşma dönemine olan duygusal yaklaşımı nedeniyle Gibb, yeni dönemi eskiye büsbütün arka dönme olarak görür ya da öyle olmasını ister. Oysa yeni dönem de tıpkı eski dönem gibi geçmişin mirasını, yeni koşullar çerçevesinde kendine mal ederek ya da eskiden sürdürdükleriyle yeniyi yoğurarak varlığını ortaya koymuştur. Bu bağlamda Gibb’in Osmanlı öncesi döneme de itibar etmediğini, önceki dönemin bariz vasfının ilkellik, göçebelik olduğunu belirterek yeni dönem öncesi dönemlerin Türk kimliğine karşı yer yer olumsuz tavrını baştan beri sürdürdüğünü hatırlayalım. Kuşkusuz, bu görüşle ilgili olarak, oryantalizm etkisinin tek başına düşünülmemesi gerektiği; onun başka nedenlerle birlikte yazarın görüşlerini etkileyen bir kaynak olduğu unutulmamalıdır. Burada Browne’ın konuyla bağlantısı nedeniyle II. cildin ön sözünde yer alan iki eleştirel görüşüne değinmek gerekir. Bunlardan biri toplumların esas karakterlerini yani prototip olan insan yapılarını tamamen değiştirmelerinin mümkün olamayacağı görüşüdür. Bu nedenle Türk kimliği de, Batı etkisine girdiği yeni dönemde de geçmiş özelliklerini koruyacaktır. Ayrıca burada Browne bir çelişkinin varlığına dikkat çekmektedir. Browne’a göre, birçok oryantalist, Doğu karakterini sevmemelerine, Doğu düşüncesini hor görmelerine ya da yalnızca belirli bir döneme ilgi duymalarına karşın Doğu toplumları ve Doğu insanı üzerinde çalışırlar. Oysa bir topluluğu incelemeye kendisini vermiş birinin onun ulusal karakterinde ilgi uyandırabilecek çekici bir yan bulmuyorsa yaptığı iş enerji israfıdır.[41]  Aslında Browne bu sözleriyle Gibb’in Türklere sempati beslediğini, onları sevdiğini dolayısıyla öteki oryantalistlerden farklı olduğunu söylemek istemiştir... Ancak görüldüğü gibi Gibb de öteki oryantalistlerle hem Türk’ün doğulu kimliğini küçük görme eğiliminde oluşu hem de Türk’ün daha çok belli bir dönemine ilgi duymasıyla görüş benzerliği içindedir. Gibb’in oryantalist görüşün etkisinde kalışını destekleyen başka örnekler de vardır. Ancak konuyu daha fazla uzatmamak için burada bunlara değinemeyeceğiz...

       Yukarıda, Gibb’in görüşlerini etkileyen üçüncü bir kaynağın varlığından söz etmiştik... Bu kaynak, daha önce de değindiğimiz gibi, Gibb’in Londra’da tanışıp kendileriyle dost olduğu Türklerdir. Bunlar arasında Abdülhak Hamit Tarhan, Abdülhalim Memduh , Gibb’in esere katkılarından dolayı ayrıca teşekkür ettiği Çerkeş Şeyhi-zade Halil Halid  bulunmaktadır. Gibb’in dostu olan ve görüşlerinden yararlandığı Türklerin bir kısmı Osmanlı karşıtı daha doğrusu rejim karşıtı olan Genç Türkler olup düşünce yapılarıyla Gibb’i etkilemiş; onun, geçmiş dönemin Osmanlı kimliğine karşı olumsuz tavır takınmasında rol oynamışlardır. Bu dönemde Avrupa’da bulunan Genç Türkler’in de Osmanlı’ya olumsuz baktığı tarihi bir gerçektir. Dolayısıyla Gibb’in eski döneme karşı olumsuz bakışında kuşkusuz onların bakış açılarının da etkisi vardır.

       Sonuç olarak, kırk dört yıllık ömrünün son yirmi iki yılını, kısacası yarısını Osmanlı Şiir Tarihi’ne adamış olan Gibb , kendi ifadesine göre sıradan İngiliz okuyucusuna, Browne ’a göre ise İngiliz okuyucusuna, batılı ve doğulu oryantalistlere, öğrenciye; kısacası alanla ilgilenen herkese ulaşmayı hedeflemiştir. Eserin, bilgi, disiplin, sabır, özveri, sempati hatta daha doğrusu tutkuya dayalı büyük bir emeğin ürünü olduğu  Browne tarafından her fırsatta dile getirilmiştir.  Browne’ın kendisinin; yer yer ufak eklemeler dışında, Gibb’in söylediklerine ekleme yapmadığını, yalnızca yazarının amacı doğrultusunda eseri hazırladığını söylemesine rağmen, onun katkısının da azımsanmayacak ölçüde olduğu düşünülmelidir. Bizce Browne  bazı görüşleri, özellikle Gibb’inkilerini irdeleyen, kimi zaman da onunkilerden farklı olan daha sağduyulu ve duygusal olmadığı izlenimini veren görüşleriyle dikkate değer bir oryantalisttir.

       Bizce de, Gibb ’in Osmanlı Şiir Tarihi’nin, takdir, saygı, hayranlık,  uyandıran bir bilgi birikiminin, disiplinin ve bunların gereği olan azmin, sabrın, özverinin ürünü olduğu ortadadır. Eser, edebiyat tarihçiliğimizde, Osmanlı dönemi Türk edebiyatını başlangıcından bitişine altı yüzyıllık tarih perspektifi içinde tanıtan ilk kaynak olma özelliğine sahiptir. İlk olmasına rağmen yöntem ve içerik olarak hâlâ önemini korumaktadır. Ancak gerek yöntemi gerek Türk edebiyatının belli bir dönemine ilişkin görüşleri bakımından bazı eksik ve yanlışlarının bulunduğu hatta bu görüşlerden bazılarının artık eskidiği de göz ardı edilmemelidir. Gibb’in yukarıda eleştiri konusu yapılan tutarsız, çelişik bazı  görüşlerinde, eserin yirmi iki yıllık bir yazma uğraşının ürünü olmasının ve bu zaman içinde çeşitli etki ve nedenlerle değişime uğramasının payı olduğu açıktır... Bazı görüşlerin, tek yanlı,  abartılı olması, eserin yazılış amacıyla bağlantılı olduğu kadar, yazarın etkilendiği görüş ve ideolojilerle de bağlantılıdır. Tartışmasız, yüzeysel görüşler de eserin kendi çapındaki ilk örnek olması dolayısıyla henüz etraflı tartışma geleneğinin oturmamış olmasından  kaynaklanmaktadır. Günümüzde, Gibb’in  tartışmadan, yüzeysel olarak ileri sürdüğü görüşlerinin yeniden ele alınarak tartışılması, yazarın eleştirilerinden yararlanılması; böylece geçmiş dönem edebiyatımızı gerçek kimliğiyle ortaya koyacak sağlıklı bilgilere ulaşılması büyük önem taşımaktadır. Gibb’in yukarıda değindiğimiz görüşlerinin önemli bir kısmının eski edebiyatımıza ilişkin görüşler olarak varlığını günümüze kadar sürdürdüğü unutulmamalıdır. Bu bağlamda daha önce de vurguladığımız gibi, özellikle Türk ve Fars edebiyatlarını karşılaştırmaya yönelik, bireysel ve ortak karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının Türkologlar tarafından olduğu gibi Fars filologları tarafından da yapılması dileğimizdir.           

           

Journal of Turkish Studies  1999


 


 

[1]Abdülhalim Memduh , Tarih-i Edebiyat- ı Osmaniyye, İst. 1306

[2] Daha geniş bilgi için bk. Agâh Sırrı Levend , Türk Edebiyatı Tarihi , I. cilt (Giriş), Ank. 1983, s. 480

[3] Faik Reşad , Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye , İst. 1327

[4] Şehabeddin Süleyman , Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniyye , İst. 1328

[5] Gibb ’in Osmanlı Şiir Tarihi ,  öteden beri yararlandığım kaynak eserlerden biri olmuştur. Zaman zaman şu ya da bu sanatçı hakkında bilgi toplamak gerektiğinde Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi’ne başvurmuş; derslerimde eski Türk edebiyatı üzerine yazılmış batı kaynaklarından söz ederken adını vermiş; öğrencilerime yararlanmalarını önermişimdir. Birçok meslektaşımın da eserle yakınlığının benzer biçimde olduğunu sanırım!… Ancak, çokçası bir bölümü ya da şairi tanıma amaçlı bu kullanımlar dışında, eserin bütününü tanımayı; ona irdeleyici bir gözle bakmayı Victoria R.Holbrook’un, Türkçeye Aşkın Okunmaz Kıyıları  adı ile çevrilmiş olan eserini gördükten ve Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi’ne ilişkin görüş ve eleştirilerini okuduktan sonra düşündüm. Kısacası beni bu çalışmaya yönelten Holbrook oldu. Ne var ki,  hacmi ve dili eseri hemen baştan sona okuyup değerlendirmemi güçleştirdi…Böylece, bu yazının konusu olan Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi, tanıtım ve değerlendirme için esas itibariyle, okuyabildiğim kadarıyla ilk cilt,  sonraki ciltlerin önsözleri ve dönemlerin genel tanıtımlarının yapıldığı giriş bölümleri üzerine oturtuldu. Eserdeki biyografik bilgilerin değerlendirilmesinin,  yeni bilgiler ışığında eksikliklerinin ve geçerliliğinin belirlenerek eserin bilgi dağarcının ortaya konması açısından önemi ise ortadadır. Dolayısıyla bu çalışmanın devamı olarak daha sonra biyografik bilginin değerlendirilmesine yönelik daha kapsamlı ikinci bir çalışma yapmayı düşünüyoruz.

[6] E. J. W. Gibb , A History of  Ottoman Poetry, London, I 1900, II 1902, III 1904, IV 1905, V 1907, VI 1909

[7] Gibb ’inkinden önce Türk edebiyatı üzerine yazılmış olan batı kaynakları şunlardır: G.B.Donaldo, Della letteratura dei Turchi , Venedig 1688; G.B. Toderini, Letteratura turchesca (3 cilt), Venedig 1787;  J.von Hammer-Purgstall, Geschichte der Osmanischen Dichtkunst bis auf unsere Zeit (4 cilt), Pesth, 1836-1838; Dora d’ıstria , La poésie des Ottomans, Paris 1877; V.D.Smirnov , Turetskaya literatura (Korş’un Vseobşçaya istoriya literaturi  adlı eserinin IV.cildi içindedir. Petersburg 1891 );  P.Horn , Moderne Türkische Literatur   (Beilage zur Allage Ztg., München 1900, No.193 ) 

[8] Batı kaynakları arasında Türk edebiyatına kaynaklık edebilecek eser olarak A.Sırrı Levend ; Hammer’in, Gibb’in ve Bombaci’nin eserlerini sayar. bk. A.S.Levend , Türk Edebiyatı Tarihi (Giriş) , s. 508

[9] E.J.W.Gibb ,Osmanlı Şiir Tarihi, C I, Kitap I, İst. Üniv.Yay. 207, İst. 1943

[10] age., Önsöz XVIII

[11] E.J.Wilkinson  Gibb , Osmanlı Şiir Tarihi , I-II, III-V tercüme  Ali Çavuşoğlu , Akçağ Yay., Ank. 1999

 

[12] Gibb , age., I, s. 8

[13] age., II, XXXIV-XXXVII

[14]age., IV,s.5; Yazar bu döneme ilişkin; “Sonunda Osmanlılar, İranlıların   papağanları olmaktan yorgun düşmüşlerdi” ifadesini kullanır. (Truly the Ottomans have at last grown weary of being  the parrots  of  the Persians ).

[15] age., IV,s. 7

[16] age, IV,s. 9

[17] age, IV, s.10

[18] age., IV,s.15

[19] age.,  IV,s.16

[20] A.S.Levend  konuya ilişkin bir kaynağa değinir. Cl.Huart, A History of Ottoman Poetry , E.J.Gibb , edited by Edward G.Browne, JA, XIV,1910, seri 10, s.353-354 (bk.Türk Edebiyatı Tarihi , s.506)

21 Osmanlı Şiir Tarihi I, XIX-XX

[22] age., II, XXXII-XXXIII

[23] Fuad Köprülü , “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul”, Edebiyat Araştırmaları ,      s.3-17, Ank. 1986.

[24] Örneğin, Fuad Köprülü , Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar  İst. 1919 adlı edebiyat tarihçiliğimiz açısından önem arz eden eserinde, Türk Edebiyatı Tarihi  (İst. 1926) nde; N.Sami Banarlı , Resimli Türk Edebiyatı Tarihi (İstanbul 1948)nde, A.Sırrı Levend , Türk Edebiyatı Tarihi  (Ank. 1973)nde Gibb 'in Osmanlı Şiir Tarihi 'nden kaynak eser olarak söz etmektedirler.

[25] A.S.Levend , Gibb ’in eserini asıl kaynak niteliğine sahip batı kaynakları arasında saydıktan sonra eserde yer verilen şairlerin adlarını sıralar. bk. Türk Edebiyatı Tarihi, s. 508

[26] Victoria R.Holbrook , The Unreadable Shores of Love: Turkish Modernity and Mystic Romance , University of Texas Press 1994.  (Aşkın Okunmaz Kıyıları ; Türk Modernitesi ve Mistik Romans , çev. Erol Köroğlu-Engin Kılıç; İletişim Yay., İst. 1998 )

[27] Holbrook , Aşkın Okunmaz Kıyıları , s. 11

[28] Holbrook 'a göre; Gibb İngilizceye çevirmek üzere seçtiği metin örnekleri ve yaptığı eleştirilerle Türklüğün izini sürmüştür. Böylece, Osmanlı Şiir Tarihi 'nde uygulanan yöntem, Gibb'in kendi buluşu ya da Edebiyat Tarihi'nde uyguladığı yeni bir yöntem olmayıp o dönemde revaçta olan modern filolojinin. araştırma yöntemidir.

[29] age., s. 143

[30] E. J. Wilkinson  Gibb , Osmanlı Şiir Tarihi I-II, Önsöz, çev. Ali Çavuşoğlu , Akçağ Yay., Ank. 1999

[31] Gibb , A History of Ottoman Poetry, II, XII

[32] Burada yeri gelmişken konuyla ilgisi bakımından, yirminci yüzyılda Türk araştırmacılarının da filolojik çalışmalara yöneldiklerini belirtelim. Onlar da Türk dili ve edebiyatına ait eski metinler üzerinde yaptıkları metin tanıtma, tenkitli metin ortaya koyma çalışmaları ile, sözlük ve gramer kitabı hazırlama, yazma çalışmalarında bu yöntemden yararlanmışlardır. Edebiyat tarihçiliğinde ise, modern filolojinin araştırma yöntemi çerçevesinde, geçmişin dil ve edebiyat ürünlerini toplamak, tanıtıp değerlendirmek, tarihi süreç içerisinde, kültür değişim ve gelişimlerini  ortaya koymak önem kazanmıştır. Bu bağlamda Gibb 'in Osmanlı Şiir Tarihi de  kaynak edebiyat tarihleri arasındaki yerini almış; gerek yöntem gerekse içerdiği bilgiler bakımından edebiyat tarihçiliğimizi etkilemiştir.

[33] Alessio Bombaci , Storia della litteratura Turca dall’antico imfero di mongolia all’odierna Turchia , Milano 1956  

 

[34] Nitekim, Cenap Şehabeddin 1919, 1920 lerde Gibb’in görüşlerinin benzerini  savunurken  (bk. C. Şehabeddin; Edebiyatımız ve İran Mukallidliği, Peyam-ı Edebi Gazetesi , 1 Kanunevvel 1335; 1 Kanunsani 1336) Abdülbâki Gölpınarlı  da bir eserinde (bk. Divan Şiiri Beyan ındadır. İst. 1945) daha sonra bunların önemli kısmından vaz geçtiği ancak bir dönem için divan şiirini yıkmaya yönelik  son derece olumsuz görüşlerini sergilemektedir. Sonradan vazgeçmiş bile olsa Gölpınarlı’nın, kendisiyle bütünleşmiş olan divan edebiyatı uğraşı içerisinde olumsuz görüşlerinin bulunduğu böyle bir eserin varlığını anlamak zordur.

[35] Şiirde özgünlük konusunda görüş belirten Holbrook, taklit olduğu kabul gören Osmanlı dönemi mesnevilerinin konularından çok mesneviyi etkileyen kaynakların belirlenip eserin özgün niteliklerinin ortaya konmasıyla değerlendirilmesi gerektiğini belirtir. Ayrıca İran’ın taklit edildiği mitinin sürdüğünü çünkü bunu sürdürmenin aksi görüşü kanıtlamaktan daha kolay olduğunu söyler. bk. Aşkın Okunmaz Kıyıları , s. 140 vd.

[36] Gibb ,  II, XII

[37] Osmanlı Şiir Tarihi I, Ön Söz

[38] Edward Said, Oryantalizm, çev. Nezih Uzel, İst. 1998, s. 1, 23

[39] Gibb ,  II, X-XI

[40] Gibb , V, Ön Söz

[41] age., II, X-XI