ç.ü. türkolojiÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

MAKALELER

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

Divan Şiir Dilindeki Mana, Mazmun, Nükte Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme

Prof.Dr. Mine Mengi
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.

       

      Mana, mazmun, nükte; aralarında anlam ilişkisi olan divan şiir dilindeki üç kelime; konumuzla bağlantıları bakımından üç terim... Her üçü de şiirin iç yapısıyla bağlantılı olup; eski şiirimizdeki kullanımları birbirine benzemektedir. Anlam, gizli anlam, sembolik anlam, ince anlam gibi kavramları çağrıştırırlar. Divan şiirinde; benzer, yakın hatta birinin ötekinin yerine kullanıldığı görülür.

       Mana, mazmun ve nüktenin şiir içinde, anlam bakımından biri ötekine benzer ya da biri ötekinin yerinde kullanımları, çoğu zaman tek başına olabildiği gibi bazen de birkaçı bir arada verilerek olmaktadır. Birlikte kullanıldıklarında aralarındaki anlam ilişkisini daha açık görmek mümkündür. Söz konusu kelimelerin tek başına kullanımlarını, konunun akışı içerisinde zaman zaman verilecek beyitlerle örnekleyeceğiz. Aşağıdaki beyitlerde ise, mana, mazmun ve nükteden birinin bir diğeriyle, anlam ilişkisi içinde birlikte yer aldığını görüyoruz. Bunlardan ilk ve sonuncu beyitlerde; mana, mazmun; ikincisinde mazmun, nükte, üçüncüsünde ise mana ve nükte bir arada kullanılmışlardır.  

       Lisanım terceman-ı sırr-ı gaybu'l-gayb-ı                                                                                Lisânım tercemân-ı sırr-ı gaybu'l-gayb-ı lâhûtî
      
Kitâbım nüsha-i dîvân-ı pür-mazmûn u ma'nâdır
[1] 

       Çeke mazmûnunu fehm etmede bir nükte-şinâs
        Ne kadar dikkat ederse o kadar renc-i elîm
[2] 

       Dehen kim sırr-ı hâmûşu anın îmâlarındandır
       Suhan ol nükte-i ser-beste-i ma’nâlarındandır
[3


       Nakd-i mazmûn-ı ma'ânî heves-i vasfı ile

       Gûşe-i kîse-i endîşede etmez ârâm
[4]

 

       Verilen örnek beyitlere bakıldığında; ilk beyitteki “nüsha-i dîvân-ı pür-mazmûn u ma'n┠terkibi içinde geçen mazmun ve mana, ilk dizedeki lisan, terceman, sır, gayb ve lâhuti sözcükleriyle birlikte düşünüldüğünde gizli, sembolik anlam olarak benzer anlamlı kullanılırken; sonuncu beyitteki “nakd-i mazmûn-ı ma'ânî” terkibi içindeki mazmun, mananın bir parçası ya da niteleyicisi durumunda olup değer ölçüsü paraya benzetilmiştir. Beyit tenazürünü yani simetriyi oluşturan leff ü neşre dayalı; ma'aninin endişe, nakdin guşe ile olan ilişkileri düşünülürse, mazmunun da kise ile olan bağlantısından yola çıkılarak burada mazmunun değerliliği ile birlikte gizliliğine işaret edilmiştir. Buradaki mazmun- mana ilişkisinde mazmun, manayı içinde gizleyen, saklayan anlamını çağrıştırmaktadır. Söz konusu kelimelerin, benzer ya da biri ötekini karşılayan anlam bağlantısı içinde tek başına kullanımlarına ise daha sık rastlanmaktadır.

        Bilindiği gibi, şiirde anlam-bağlam ilişkisi önemlidir ya da anlam, bağlamla yakından ilgilidir. Bir edebiyat terimi olarak bağlam; divan şiiri açısından düşünüldüğünde, şiirin bütününden çok mısra ya da beyitte kullanılan kelimelerin tek başlarına değil; birbirleriyle ilişkileri içinde, yaptıkları çağrışımlar, ifade ettikleri anlamlar, üstlendikleri işlevler açısından değerlendirilmeleri demektir. Başka bir ifadeyle; mısra ya da beyti kuran kelimeler; mısra ve beyit içinde yer aldıkları genel bağlamda anlam kazanırlar. Bildiri konumuzla ilgili olarak biz de mana, mazmun ve nüktenin eski şairlerimizin divanlarındaki kullanımlarına bu açıdan bakarak; onların ifade ettikleri anlamlar açısından bir değerlendirmeye gitmek istedik. Bu amaçla 15.-18. yüzyıllar arası dönemin divanlarını gözden geçirerek; değişik divanlardan konumuza ilişkin beyitleri taradık ve elde ettiğimiz malzemeyi; söz konusu terimler ve bunlarla birlikte kullanılmış olan kelimeler bakımından inceledik. Kuşkusuz eski şairlerimizin divanlarının şiir bilgisi veren şiir teorisi kitapları olmadıklarının bilincindeyiz. Elbette onlarda, konuya ilişkin tanım ya da aydınlatıcı açıklamalara rastlayamayız. Üstelik, divan şairlerimizin divanlarında, sanat gösterme istek ve çabalarının ön plana geçtiğini; divanlarda eski sanatçılarımızın kendi kurmaca dünyaları içinde bulunduğumuzu da biliyoruz... Bununla birlikte, üzerinde durduğumuz terimlerin, şiir dilinde öteki sözcüklerle birlikte kullanılışları, kullanım nedenleri ya da vesileleri bize konuya ilişkin bazı ipuçları verebilir diye düşündük. Bu düşünceden hareketle önce, söz konusu terimler arasında divanlarda en çok kullanılan, en sık geçen terim olduğu için mana üzerinde durmayı uygun bulduk.

       Mana, eski şiirimizde söz konusu ettiğimiz şiir terimi olarak kullanımının dışında; ruh, can, öz, cevher, sır, amaç, gerçek, neden, hüküm, karar, gerçekte, vb. anlamlarda da kullanılmaktadır. Bütün bu anlamlarını dikkate aldığımızda sözcüğün esas olarak içe yönelik, içle, asılla, özle bağlantılı olduğunu görürüz.

       Şimdi,  mananın anlam-bağlam çerçevesinde gerek terkip;  gerekse tenasüp, leff ü neşr, tezat, teşbih vb. dayalı olarak ilişki içinde  bulunduğu sözcüklerle birlikte kullanımına bakalım ve böylece eski şairin şiirde manadan ne beklediğini, ne anladığını değerlendirmeye çalışalım. Önce, mana ile kurulmuş terkipler üzerinde duralım: Divanlarda geçen ve mana kelimesi ile yapılan terkiplerin bir kısmının terkib-i tavsifi, bir kısmının da terkib-i izafi olarak kullanılmış olduklarını; ayrıca izafet-i teşbihiyye yani benzetme ilişkisi içinde verilen terkiplerin sayısının kabarık olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında “genc-i ma'nâ, bahr-ı ma'nâ, iklîm-i ma'nâ, meydân-ı ma'nâ, vâdî-i ma'nâ, arsa-i ma'nâ, seccâde-i ma'nâ, sanem-hâne-i ma'nâ, şâhid-i ma'nâ, arûs-ı ma'nâ, büt-i ma'nâ, dûşîze-i ma'nâ ve bikr-i ma'n┠gibi teşbih-i beliğ olan terkipleri burada örnek olarak verebiliriz.

       Divan şairinin şiirde benzerlik ilişkisinden yararlanarak benzetme yoluyla bir durum, bir nesneyi açıklamak ya da vurgulamak istemesi gelenektendir. Bununla şair, okuyucusunu nesneler arasında belli ilişkiler, bağlantılar kurmaya çağırmaktadır. Bu görüşten hareketle biz de söz konusu izafet-i teşbihiyyelerde mana ile ilgili şairin bize ima etmek istedikleri üzerinde durmak istiyoruz.   Söz konusu terkiplere baktığımızda, seccâde-i ma'nâ ve sanem-hâne-i ma'nâ gibi  alışılmamış bir iki kullanımı   bir yana bırakırsak divan şiirinde daha önceki ve daha sonraki dönemlerde de rastlanmakla birlikte; özellikle on yedinci yüzyılda başta Nef’î  ve daha sonra da Nâbî 'de  karşılaştığımız yukarıdaki terkipleri başlıca iki grupta toplayabiliriz. Bizce, bunlardan “bahr-ı ma'nâ, iklîm-i ma'nâ, arsa-i ma'nâ, vâdî-i ma'nâ, meydân-ı ma'n┠bir grubu, “şâhid-i ma'nâ, dûşîze-i ma'nâ, büt-i ma'nâ, arûs-ı ma'nâ ile bikr-i ma'n┠ise başka bir grubu oluşturmaktadır. İlk grup görüldüğü gibi mekânla bağlantılıdır. Anlam ülkesi, anlam meydanı, anlam vadisi, anlam denizi gibi... Bunlar bizde genişlik, uzunluk, derinlik vb. kavramları çağrıştırırlar. İkinci grupta yer alan, “şâhid-i ma'nâ, dûşîze-i ma'nâ, büt-i ma'nâ, arûs-ı ma'n┠terkipleri ise güzelliği, zarafeti, tazeliği, heyecanı, hazzı, etkileyiciliği, hayranlık uyandırmayı  ve bikr-i ma'nayı da birlikte aldığımızda alışılmamışı yani orijinalliği, özgün olmayı çağrıştırmaktadır. Bu çağrışımlar, divan şairinin mecazi ya da dolaylı yoldan manaya bakışı hakkında bize fikir vermektedir. Söz konusu terkiplere bakarak, şiir-anlam ilişkisi düşünüldüğünde, eski şairlerimiz şiirde anlamdan ne beklemektedirler ya da şiirde anlam nasıl olmalıdır sorularını bir nebze yanıtlayabiliriz. Nasıl mı? Mekân çağrıştıran kavramlarla mananın benzerlik ilişkisine sokulması, mananın şiirde kendine özgü bir alanı, bir evreni vardır anlamına gelmektedir. Çünkü mekân bir bakıma soyut bir kavram olan manayı somutlaştırarak görmemizi, manaya nitelik kazandırmamızı sağlar. Söz konusu ilk grup terkiplerden “bahr-ı ma'nâ”; manânın şiirdeki derinliğini, yoruma açık olan iç bağlantıları nedeniyle zenginliğini ya da daha doğrusu olması gerektiğini ima ederken; “iklîm-i ma'nâ, arsa-i ma'nâ, vâdî-i ma'nâ, meydân-ı ma'n┠gibi benzetme yoluyla kurulmuş öteki terkipler de divan şairinin şiirdeki mananın kendine özgü olmasını, ayrı dünyasının olduğunu  ve manadan zenginlik beklediğini ima etmektedir diye düşünülebilir. Yani mana değişik çağrışımlara yol açmalıdır. Şiirde, daha doğrusu beyitte çok anlamlılık, anlam çeşitliliği aranır. Daha açık bir ifadeyle, divan şairi için "tedai "nin yani değişik anlam çağrışımları yaratmanın anlam-bağlam ilişkisinde beyte katkısı önemlidir; diye düşünebiliriz. Yukarıda söz konusu edilen ikinci gruptaki terkiplerde ise; divan şairinin manaya ilişkin estetik kaygısı öne çıkmaktadır. “Büt-i ma'nâ, şâhid-i ma'nâ, arûs-ı ma'n┠birlikteliği ile işin içine teşhis girmiş; mana canlandırılmıştır. Mana, bu terkiplerle, genci, güzeli, sevgiliyi, dolayısıyla arzu edileni çağrıştırmaktadır. Yani, şiirin anlamının güzellikle, güzelle bağlantısı vardır. Anlam güzelliğinden beklenen ya da istenen; heyecan verme, etkileyiciliktir. Etkileyicilik söz konusu olduğunda da etkileyicilikten beklenenin divan şairinin “i'câz” ya da “sihr ü i'câz” arayışının yani şiiri dinleyenin şaşkınlık gösterecek kadar söylenene hayranlık duyması isteğinin varlığını ya da divan şiiri açısından böyle bir gelenek olduğunu hatırlamamıza vesile olmasıdır. Ayrıca, söz konusu terkipler bize şiirde duygusallığın esas olduğu görüşünü hatırlatır. Bu terkiplere bakarak, şiirin genel olarak anlam bakımından lirizme yaslandığını ve şiirin duygu temeli üzerine kurulan lirik anlamlara açık olduğu düşüncesine varırız. Divan şiirinin anlam tabanında da heyecan, duygu yoğunluğu yani lirizm bulunmaktadır. Anılan terkiplerden yola çıkarak şiir-mana birlikteliğine ilişkin, bulduğumuz başka bir özellik de mana ile ibda' yani divan şairinin şiirde; yeni söz, farklı söz söyleme isteği arasında bağlantı bulunduğudur. Böylece divan şiirinde manaya ilişkin  önemli bir amacın varlığını, bikr-i mana yani şiirde alışılmamış, söylenmemiş, duyulmamış olanın; özgün anlam ortaya koymanın  istendiğini daha doğrusu beklendiğini anlarız.

       Daha önce, mana ile kurulmuş terkiplerin bir kısmının da sıfat tamlaması biçiminde olduğuna değinmiştik. “Ma'nâ-yı tâze, ma'nâ-yı nâ-güfte, ma'nâ-yı pâkîze, ma'nâ-yı rengîn, ma'nâ-yı güzîde, ma'nâ-yı mükerrem, ma'nâ-yı has, ma'nâ-yı hâyîde” gibi örneklerini verebileceğimiz bu terkiplerin de manayı niteleyici olduğu ortadadır. Ancak bu terkipler de, manayı tanıtıcı olarak ifade ettikleri çağrışımlar bakımından öncekilerden farklı değildir. Çünkü bu terkiplerden anlaşıldığına göre, şiirdeki manadan, yenilik, farklılık, güzellik, seçkinlik beklenmektedir.           

       Tıfldan münkatı' olmuş zene benzer gûyâ

       Ma'ni-i tâze dogurmazsa eger şakk-ı kalem[5]

 

       Sevâd-ı hatt u ma'nâ-yı mükerrem

       Kucaklamış yatar İsâ yı Meryem [6] 

       Ayrıca yukarıdan beri değindiğimiz anlam-bağlam ilişkisi, mana ile terkip dışı başka bağlantılar kuran sözcüklerle de sağlanmaktadır. Kısaca bunlara da bakalım: Mana ile birlikte, tenasüp ya da tezada dayalı olan tenazur yani kurulan simetri içinde " suret "ve "lafz" kullanımına rastlanır. "Suret " ve "lafz" yani biçim ve söz, mana ile birlikte düşünüldüğünde, biçim ve içerik tezadını çağrıştırır. Ancak lafz genelde mananın tamamlayıcısı konumundadır. Çünkü divan şairine göre mana öz, asıl, lafz ise onu ortaya koyucu, niteleyici, güzelleştiricidir. Şiirde bu nedenle mana ile lafz birbirlerinin ayrılmaz parçaları olarak birlikte düşünülmektedir. Aşağıdaki beyitler, mana-lafz arasındaki bu tür ilişkiye örnektir: Ahmed-i Dâ'î, 

       Söz kim ma'ânî gevherinin hoş mehekkidir.

       Sözün var ise işde mehekk gel 'ayâr kıl [7] 

beytinde mananın sözle olan birlikteliğine, manayı mücevhere, sözü ise mananın değerli olup olmadığını ölçen mihekke benzeterek değinmiştir. Burada anlam değerle birlikte düşünülmüş; ancak söz, onun değerini ölçen, tartan yani mananın tamamlayıcısı olarak verilmiştir. Mananın asıl, öz olarak kabul edilip lafzın ona, güzellik, nitelik katarak onun tamamlayıcısı olduğu görüşü divan şairleri arasında yaygındır. Divan şiirinin gelişimine paralel olarak, mana ve lafzın birlikte kullanımını ve şiir açısından ilişkisini ortaya koyan veciz örneklere divanlarda rastlarız. 

       Tâ ki ma'nâ-yı latîf ü lafz-ı reng-âmîz ile

       Rûzgârın bir dil-ârâ dâstânıdır sözüm[8]

 

       Her nazm-ı dil-firîb ki benden sudûr eder

       Lafzı cemâl-i şâhid-i ma'nâya ân verir[9]

 

       Lafzsız eyleyemez mürg-i ma'ânî pervâz

       İki mısra' tarafeynindeki bâl ü perdir[10]

 

       Zîr-i ta'bîrdedir âb-ı hayât-ı ma'nâ

       Nâbiyâ  yok yire evrâkı siyâh eylemedik[11] 

       Görüldüğü gibi yukarıdaki örnek beyitlerde geçen mana-lafz ikilisinde  anlamın estetik amaçlı varlığı ile sözün o estetik amacın ortaya çıkmasındaki yeri ya da gereği ve görünümündeki önemi vurgulanmaktadır. Sonuncu beyitte ise Nâbî , anlam ile ifadenin birlikteliğine değinirken; ab-ı hayata benzettiği anlamın gizliliğine, şiirin derininde bulunuşuna da dikkat çeker. Gene Nef’î 'nin,      

       Ben turfe rind-i şu'bede-bâz-ı tahayyülüm

       Ma'nâ-yı sihr ü sûret-i i'câzdır sözüm [12] 

beytinde de mana-suret ve sözün ya da şiirin birlikte kullanıldığını ve mana ile suretin sihr ü i'caz ile tamamlandığını görüyoruz. Bu birliktelikle, mananın okuyanı ya da dinleyeni etkilemesine ve mana ile sağlanan etkilemenin suretle şaşırtma, hayran bırakmaya dönüşümüne dikkat çekilmek istenmiştir. Böylece, buradaki mana-suret bağlantısında da biri ötekinin tamamlayıcısı durumunda  verilmiştir.

       Mana-suret ya da mana-lafz ilişkisinde suretin ya da lafzın yerini eski şiirimizde beyan, eda, hüsn-i tabir vb. üslûp ile ilgili sözcüklerin aldığı da görülür. Ancak söz konusu kullanımlarda da beyan ya da edanın işlevleri suret ve lafzın işlevlerinin benzeridir. Yani beyan da eda da anlamın ortaya çıkmasında  anlamın tamamlayıcısı konumundadır. Örneğin Bâkî Dîvânı'ndan aldığımız aşağıdaki beyte bakalım:  

        Ma'ni-i pâkîze ey Bâkî edâ-yı hûb ile

       Sîm-ten dil-dâra benzer kim libâsı yaraşa [13]  

       Görüldüğü gibi burada Bâkî , manayı güzele, güzelin bedenine edayı yani güzel anlatımı da güzelin elbisesine benzetir. Mananın güzel, eda ya da sözün de o güzelin giydiği elbise olarak verildiği örnek beyitlere başka divanlarda da rastlanır. Mana ve güzel ilişkisinin kurulduğu bu tarz örnekler divanlarda  sonraki yüzyıllarda daha sık görülür. Örneğin;  

       Meşşâta-i tab'ımdan eder kesb-i tezeyyün

       Ma'nâ ki arûs-ı tutuk-ârâ-yı edâdır[14] 

beytinde de mana edanın duvaklı gelinidir. O gelini şairin şairlik gücü süsler. Ama eda o güzelliği gizleyerek çekici kılar. Eda burada güzeli gizleyerek çekici kılan örtüdür, duvaktır. Yani eda, anlamı perdeleyerek onu çekici kılan bir unsur olarak verilmiştir. Böylece edadan beklenenin de, kısmen örtülü yani anlamı hemen açığa çıkarmayan, hayal ettirici, düşündürücü anlatım olduğu düşünülebilir. 

       Beyân ki bülbül-i destân-serâ-yı ma'nâdır

       Fezâ-yı vâdi-i tab'ımdadır gülistânı[15 

    Yukarıdaki beyte göre beyan, yani anlatım; mananın destan söyleyen bülbülüdür. O bülbül,  şairlik gül bahçesinin göğünde uçar. Buradaki mana- beyan ilişkisinde de gene mana-lafz ilişkisi hatırlatılarak mananın ortaya konmasında beyanın önemine değinilmiş hatta beyan daha ön plana geçirilmiştir. Bununla birlikte önemleri dikkate alındığında eski şiirimizde söz, anlatım ya da biçimin; bazen mananın gerisinde, yedeğinde bırakıldığı görülür... Bu durumu destekleyen aşağıdaki örneklere bakalım. 

       Olsa te'vîl-i 'ibâretle mü'evvel ma'nâ

       Hatıra gelmez idi lafzdan evvel ma'nâ

 

       Lub e'azzdır ne kadar olsa bile kışr 'azîz

Sûretin mertebesinden olur efdâl ma'nâ [16]  

       Nâbî  yukarıdaki beyitlerde mana-lafz, mana-suret birlikteliğine değinmiş; ancak görüldüğü gibi bu beraberlikte, lafz ya da suret önem itibariyle manadan sonra, onun gerisinde yer almıştır. 

       Ma'ni-i tâze ciger-gûşe-i sulbî gibidir

       Olur evlâd gibi besleme hüsn-i ta'bîr[17] 

       Yukarıdaki ilginç beyitte de Nâbî, özgün anlamı doğmamış çocuğa benzetirken; onun ortaya çıkarılması için gereken anlatımı da- ki burada hüsn-i ta'bir olarak geçmektedir- tevriyeli kullanarak beslemeye benzetmektedir. Beyitte, şiirden beklenenin özgün anlam olduğu düşüncesine yer verildikten sonra; mananın sözden önce geldiğine kısacası daha önemli olduğuna da işaret edilmiştir. Beytin bu ikinci anlamı, hüsn-i ta'birin beslemeye yani evlatlığa benzetilmesiyle ortaya çıkmaktadır.

       Gene mana-lafz ilişkisinde, mananın lafz ile karşılaştırıldığı aşağıdaki beyit bize; lafzın âşikâr, belli olduğunu; şiirin manasının ise muhayyel yani hayal ürünü olduğunu söylemekte ve onun güzelliğinin görünmesinde; lafzın gereğine değinmektedir. 

       Bâtının hüsnü olur zâhir ile cilve-nümâ

       Lafz mahsûsdur ammâ ki muhayyel ma'nâ [18]

       Yar-bigâne, aşina-garib tezatı üzerine kurulan başka bir beyitte ise manada ibda yani özgünlük, orijinallik arandığı veciz bir ifadeyle söylenmiştir.  

       Yâr u bîgâne müsellem tutsa ey Nef'î nola

       Şi'rimin hep âşinâdır lafzı ma'nâsı garîb[19]

 

       Mana ile ilgili divanlarda rastladığımız bazı beyitlerde de mana-gönül beraberliği dolayısıyla mana-sezgi ilişkisine yer verilir. Endişe ve fikr de mana ile birlikte zaman zaman geçmekle birlikte genelde mana gönülle ilişkilidir. İlhamla doğar; manaya düşünceyle ulaşılmaz. Manaya ulaşmanın yolu sezgiden geçer. 

       Gönül dürcünde derc olan ma'ânî

       O  âdemdir ki seyr eyler cihânı[20]

 

       Dâmen-i şâhid-i ma'nâya biri dest uramaz

       Çoğ olur gerçi ser-i fikri giribâna çeker [21] 

       Örnek beyitlerden yola çıkarak, mana-şiir ilişkisi hakkında buraya kadar söylediklerimizi özetleyecek olursak; mana divan şiirinde şiirin aslıdır; esasıdır... Şiirde iç yapı dendiğinde mana anlaşılır. Şiirde mana-suret, mana-lafz beraberliği şiirin bütünlüğü için gereklidir. Çünkü mana, dil içinde ortaya çıkar. Bununla birlikte, şiirde bazen, mananın lafzdan, şekilden ya da dış yapıdan daha üstün tutulduğu da görülmektedir. Mananın eski şiirde, daha çok duygulandırma, etkileme, beğendirme, hayran bırakma amacına yönelik olması manayı şiirde estetik yapının temel taşı kılar. Daha açıkçası, şiirin estetik yapısı, mana temeli üstüne oturur. Şiirden lirizm beklenmesi ile şiirin manasında etkileme, duygulandırma, şaşırtma vb. niteliklerin bulunması isteği arasında bağlantı vardır.  Ayrıca şiirin manası dinleyeni birbirinden farklı değişik çağrışımlara götürmelidir. Eski şiirde manadan tedai beklenir. Tedai ile birlikte, şiirin manasında aranan başka bir nitelik de bikr-i mana yani farklılık, daha önce işitilmemişlik, özgünlüktür. Şiirin anlamı özgün olduğu ölçüde değer kazanır. Mana ilhamla vardır. Anlaşılması da sezgiyle olur.

       Mazmun ve nükteye gelince; her ikisinin mana ile olan bağlantılarına yukarıda değinmiş; benzer anlamlı ya da biri ötekinin yerine kullanıldıklarını  belirtmiştik.  Bu bağlamda manayı bir tarafa bırakıp, mazmun ve nükte üzerinde durduğumuzda; her ikisi için de mananın nasıl olanı ya da hangi mana mazmundur; hangisi nüktedir sorusunu sormamız gerekmektedir. Aşağıdaki örnek beyitler aracılığı ile önce mazmuna bakalım.  

       Kılıp deryâ-yı irfân mevc-i mevzûn

       Dogar mânend-i gevher tıfl-ı mazmûn [22]

 

       Gâlib'in bu beytinde geçen irfan, mazmun, doğmak; mazmunun ilhamla, sezgiyle bağlantısını, gevher şiir için değerini, gene doğmak ve tıfl ise mazmunun gizliliğini ve özgünlüğünü ima etmektedir. 

       Çeke mazmûnunu fehm etmede bir nükte-şinâs

        Ne kadar dikkat ederse o kadar renc-i elîm[23] 

       Mazmun ile nüktenin birlikte kullanılması dolayısıyla ikisi arasında kıyaslamaya gidebildiğimiz bu beyitte ise; mazmunun daha gizli, daha ince anlamlı olduğu, ya da daha doğrusu incelik istediği vurgulanmakta; mazmunun şairden ya da okuyandan daha yoğun; daha ince bir muhayyele istediği izlenimi verilmektedir. Gene aşağıdaki beyitte de mazmun ile reng u bû terkibi birlikte kullanılarak mazmunun zarif, ince anlamlı olduğuna işaret edilmiştir.         

       Lebin vasfında bir mazmûn demişdim reng u bû sanma

       Anı ceybinde güller bülbülün ikrâm içün saklar [24]

 

       Nef’î  ise aşağıdaki beyitte, gene mazmunun ince, güzel olması gereğine değinmiş; aynı zamanda mazmunun gizli ve yeni  olması gerektiğini de ifade etmiştir. 

       Eder ebkâr-ı mazmûnu ihâtâ şi'r-i rengînim

      Kızıl vâlâ tutuk gibi 'arûs-ı dil-sitân üzre[25] 

       Şiirle, şiirin anlamıyla bağlantılı olarak mazmunun geçtiği yukarıdaki beyitlerde, mazmunun, şiir içindeki gizli, özgün, zekice ve güzel yerleştirilmiş anlam olduğu; dolayısıyla o anlamın sembolik bir ifadesinin bulunduğu; ayrıca o gizli anlamın ilhamla varlığı ve ancak sezilerek anlaşılabileceği  ima edilmektedir.

       Nükteye gelince; nükteyle birlikte kullanılan, “nükte-dân, nükte-senc, nükte-şinâs, nükte-pîr┠gibi terkiplere bakarak, nüktenin eski şiirimizde, şiirden çok, şairi niteleyen kullanımlarının olduğunu belirtelim. Ayrıca, bu terkiplerden, nükte-perdâz, nükte-senc, nükte-pîrâ vb. aklımıza, nükte- zekâ ilişkisini getiriyor. Bu durum bize, eski şiirimizde şairlikle nüktedanlığın birlikte düşünüldüğü izlenimini vermektedir. Nitekim aşağıdaki beyitler de bu görüşümüzü doğrulamaktadır.    

       Gayr idemez nükteyi biz şâ'iriz

      Nükte-serâlıkda 'aceb mâhiriz [26]

 

       Erişe keyfler gele bir yere nükte-sencler

       Okuna nazm u nesr ola mebhas-ı şâ'irâneler[27]

 

       Bir düzd-i nâ-bekâr-ı ma'ânî-tırâş iken

       Yârân sözüyle şâ'ir olur nükte-dân olur[28]

       Öte yandan divanlarda, “nükte-i gayb, nühüfte nükte, saf u rengin nükte, pür-nükte ma'ani” gibi nükteyi ya da manayı niteleyen tasarruflara da rastlarız. Bu terkiplere bakarak, nüktenin de tıpkı mana ya da daha çok mazmunda olduğu gibi gizli olanının, görülmeyenin, özgün olanın istendiği görüşüne  vararak, nükte mananın gizli ve özgün olanıdır ya da istenenidir diye düşünebiliriz. Nüktenin ayrıca aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi eski metinlerde anlama ilişkin, iğneleyici, alaycı anlamı olan ya da ima eden söz olarak kullanımı da vardır.  

       Türlü nüktesin çekerem ben rakîbin dostum

        Mûrdan olur zebûn olursa ejderhâ garîb[29] 

       Bu beyitte geçen nükte imalı, iğneleyici, alaycı söz olarak düşünülebilir. Ahmed-i Dâ’î'ye ait başka bir ilginç beyitte de gene nüktenin söz konusu olumsuz anlamı öne geçmektedir.  

       Almanın yüzin kızartdı nükteden bâd-ı hazân

       İlle nâzük gussa birle bagrını kan eyledi[30] 

       Burada elmanın kızarması değişik bir hüsn-i ta'lil ile anlatılıyor. Sonbahar rüzgarı, iğneleyici, utandırıcı sözle elmanın yüzünü kızarttı. Herhalde içten içe dert çektirerek bağrını kanattı; elmayı üzdü; incitti! deniyor. Görüldüğü gibi buradaki nükte içinde incitme, üzme olan anlam çağrışımı ile dikkat çekmektedir.

       Ancak konuyla bağlantısı daha doğrusu anlamla bağlantısı bakımından biz esas olarak, eski şairin hurde nükte dediği; nüktenin ince anlam, zekice verilmiş anlam biçiminde kullanıldığı beyitler üzerinde durmak istiyoruz. 

       Ol dil-güşâ makaller ol hurde nükteler

       Mümkîn midir bula 'Arabistân'da sûreti[31]

 

       Ben ne Keşşâfım ne sâhib-keşf ammâ ma'nide

       Mû-şikâf-ı nüktehâ-yı âsmânîdir sözüm[32]

 

       Ol ki bir nüktesi bin cân u dili mest eyler

       Ma'ni-i râz-ı İlâhî suhan-ı mülhemdir[33] 

       Yukarıdaki beyitlerden ilkinde nüktenin titizlik isteyen ince anlam oluşu belirtildiği gibi; ötekilerde de ilhamla bağlantısına, sezgiyle anlaşılabileceğine imada bulunuluyor. Gene Nef’î'nin aşağıdaki bir beytinde geçen "müşkil-i pür-nükte me'ânî" terkibi; nüktenin anlamla ilişkisini, nüktenin anlamının zor anlaşılırlığını, yani inceliğini söylerken, ilhamla bağlantısına da işaret etmekte; aynı şekilde Nâbî  de bir beytinde nüktenin özel anlayış gerektirdiğini, yani güçlüğünü ifade etmektedir.      

       Sensin ol kim dil-i dânâna olur bir demde

       Nice bin müşkil-i pür-nükte me'ânî mülhem[34]

 

       Nükte-fehm-i kelâm-ı ehl-i suhen

       Sâhib-i imtiyâza ' aşk olsun[35] 

       Buraya kadar, mana, mazmun ve nüktenin eski şairlerimize şiirle ilgili neler düşündürdükleri, neler hayal ettirdikleri ve bunların eski şiir geleneğimizle olan bağlantıları üzerinde durduk. Konunun işlenişinde, çoğunu Nef’î  ve Nâbî Dîvânları'ndan aldığımız  örnek beyitlerden yararlandık. Konunun akışı içinde söylediklerimizden sonra; şimdi, mana, mazmun ve nüktenin şiirdeki ortak ve dikkat çeken özellikleri üzerinde topluca tekrar duracak olursak; öncelikle üçünün de anlam kavramını çağrıştırmaları bakımından, şiirin iç yapısıyla, içeriğiyle bağlantılı olduklarını söylememiz gerekir. Söz konusu üçlüden mana, şiir estetiğinin dayanak noktasıdır; esasıdır. Onunla bağlantılı olan mazmun ve nükte de eski şair için  önemlidir. Her üçü de özellikle mazmun ve nükte; şiirin derinliğine gizlendikçe önem kazanır. Bu durum bizim, divan şiir estetiğinin aslını İslâm estetiğinden alan bir özelliğiyle bağlantı kurmamıza vesile olmaktadır. İslâm estetiğinde de sanatçı gizli olana; soyuta yöneliktir. Soyuta yönelişte, bir estetik kategori olarak yüce olana İlahi güce yönelişinin ifadesi aranmalıdır. Yüce olana yöneliş; figürden, şekilden kaçmayı ya da figürü, şekli önemsememeyi getirmiştir. Bu dünya görüşünün ve estetik anlayışın etkisinde divan şairi de mana-lafz ilişkisi söz konusu olduğunda manayı öne alır; lafzı ise arkada, geride bırakır. Mutlak güzel ve mutlak güzellik İslâm estetiğinin başlıca konusudur. Şiirin estetik yapısında da mana, güzellikle, güzelle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle de mana, mazmun ya da nükte şiirin esas hedefidir. Şiirin asıl hedefi, esas amacı olan mana, mazmun ve nükteye sezgiyle ulaşılır. Çünkü estetiğin ve esas konumuzla bağlantısı bakımından İslâm estetiğinin esas konusu olan güzellik de keşfedilir. Güzele ve güzelliğe sezgiyle ulaşılır. Bu bağlamda mana ilhamla vardır. Şiirdeki mana, mazmun ve nükte öncelikle şairin muhayyilesinin ürünüdür. Muhayyile ürünü olan mana, mazmun ve nükte gizlidir. Şairine özgüdür, orijinaldir. Öyle olması beklenir. Mazmun ve nükte ima edilir; sezgiyle anlaşılabilir. Sezgi gönül işidir; ifade olarak ortaya çıkar. İfade ise lafza dayanır. O zaman da şiirde lafz, mana, mazmun ve nüktenin ortaya koyucusu, açığa çıkarıcısı olarak önem kazanır...

       Sözlerimizi eski şairlerimizin divanlarına dil felsefesi penceresinden bakmanın gereğine değinerek bitiriyoruz. Dil felsefesi penceresinden eski şiirimize bakış; divan şiirinin tanınmasına ve anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü, dil, dilin sözcükleri, gerçek bir şair için, dünya görüşünü yansıtma, daha doğrusu kazandığı kültür tecrübesini anlatma aracıdır... Mana, mazmun ve nükte ise; o dünya görüşünü, o kültür tecrübesini yansıtan pek çok sözcükten yalnızca üçüdür. 

Osmanlı Dünyasında Şiir Uluslararası Sempozyumu,

İstanbul, Kasım 1999


[1] Nef‘î Dîvânı , haz. Metin Akkuş , Akçağ Yay., Ank. 1993, s. 206

[2] age., s. 66

[3] Şeyh Gâlib Dîvânı , haz. Muhsin Kalkışım, Akçağ Yay., Ank. 1994, s. 297

[4] Nâbî Dîvânı, haz. Ali Fuat Bilkan, MEB Yay., İst. 1997, s. 83

[5] Nâbî Dîvânı,  s. 837

[6] Necâtî Beg Dîvânı , haz. Ali Nihat Tarlan, Akçağ Yay., Ank. 1992, s. 35

[7] Ahmed-i Dâ‘î Dîvânı , haz. Mehmet Özmen  bas. dok. t., Konya 1984, s. 6

[8] Nef‘î Dîvânı , s. 47

[9] age., s. 55

[10] Nâbî Dîvânı , s. 92

[11] age., s. 769

[12] Nef‘î Dîvânı , s. 318

[13] Bâkî Dîvânı , haz. Sabahattin Küçük, TDK Yay., Ank. 1994, s. 368

[14] Nef‘î Dîvânı , s. 160

[15] age., s. 149

[16] Nâbî Dîvânı , s. 1106

[17] age., s. 513

[18] age., s. 1106

[19] Nef‘î Dîvânı , s. 287

[20] Necâtî Beg Dîvânı , s. 35

[21] Bâkî Dîvânı , s. 31

[22] Şeyh Gâlîb Dîvânı , s. 142

[23] Nef‘î Dîvânı , s. 66

[24] Nedîm Dîvânı , Abdülbâki Gölpınarlı , İnkılap ve Aka Kitabevleri, İst. 1972, s. 267

[25] Nef‘î Dîvânı , s. 62

[26] Külliyât-ı Eş‘âr-ı Rûhî-i Bağdâdî , İst. 1287, s. 236

[27] age., s. 193

[28] Nef‘î Dîvânı, s. 140

[29] Necâtî Beg Dîvânı , s. 162

[30] Ahmed-i Dâ‘î Dîvânı , s. 17

[31] Nâbî Dîvânı , s. 120

[32] Nef‘î Dîvânı , s. 46

[33] age., s. 48

[34] age., s. 221

[35] Nâbî Dîvânı , s. 933

Kaynak: Divan Şiiri Yazıları, 1.Baskı, Akçağ Yay., Ankara 2000, s.30-44