ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ-TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ
Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

FİLOLOJİ BAKIMINDAN TÜRKLER VE KOMŞULARI

Dr. NEGİP ÜÇOK

Lengüistik Doçenti

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi
Cilt: 1 Sayı: 4 Sayfa: 007-016 DOI: 10.1501/Dtcfder_0000000689 
Yayın Tarihi: 1943 

Dil, insan topluluklarının atalarından kendilerine kalmış en kutsal
miras ve fertleri birbirlerine bağlıyan çelik bir çenberdir. D
ilin en kü¬
çük birliği kelimedir; bir çok âlimlerin birbirine karıştırdıkları gibi,
konuşma birliği olan cümle değildir. Dil bakımından fertle dilbirliği
olan cemiyet arasındaki münasebet, yine cemiyetin gelenekleri ile fert
arasındaki münasebete benzer; yani her fert gelenekleri nasıl değişti¬
remezse o, dilde de dilediği gibi değişiklikler yapamaz. Dilde kelimeler
anlamların yerine geçmişlerdir ve bu kelimeler de türlü türlü sebeplerin
tesiri altında mütemadiyen değişmektedirler. Bu sebeplerden birincisi
psikolojiktir. Bir ferdin şimdi söylediği ile bir an sonra ifade edeceği dile
ait şekiller arasında, az da olsa fark vardır. Dil ferde tabi olmamakla
beraber yine ayrı ayrı fertlerde kendini gösterir. Her şahsın zihnindeki
hayaller ayrı ayrı olduğundan dil mütemadi bir yenilik kaynağıdır. O,
ayni zamanda hem sabit bir sistem, hem de bir tekâmüldür; yani dilin
ferdi ve sosyal olmak üzere iki cephesi vardır. Bu yüzden de cemiyet ile
fert arasında mütemadi bir mücadele mevcuttur.

En dar manasiyle lengüistik, dili ve türlü dillerin birbirleri arasın¬
daki münasebetleri kendine konu olarak alan bir ilimdir. Dilin en küçük
birliği kelime olduğuna göre, lengüistik de bir kelime ilmidir. Lengüistik
kelimelerin fonemlerden nasıl teşekkül ettiğini tetkik ettiği zaman fiziki;
bu fonemlerin ses vücuda getirme alet ve vasıtalarımızla ne suretle teşek¬
kül ettiklerini araştırdığı zaman fizyolojik; can ve hayat verilmiş birer var¬
lıktan ibaret olan kelimelerin nasıl mâna kazandıklarını araştırdığı zaman
ruhi, birbirimizle anlaşmamızı temin için kelimelerin bir araya gelip cümle
dediğimiz konuşma birliğini vücuda getirmesini incelediği anda ise estetik
bir ilimdir. Fakat dil, kendisini bir konuşma vasıtası olarak kullanan
sosyeteye sıkı sıkıya bağlı olduğu için sosyolojik bir ilimdir ve her
sosyolojik ilim gibi de tarihîdir. Lengüistik adını verdiğimiz mukayeseli
dil
ilminde zaman pek büyük bir rol oynar; aralarında mukayese yap¬
tığımız dillerin ayni zamanda konuşulmuş olması en ehemmiyetli nokta¬
lardan birisidir. Yoksa sarfettiğimiz bütün emekler boşa harcanmış
olur, müspet, sağlam bir netice elde edemeyiz. Bir milletin tarihi dil yo¬
luyla iki surette aydınlanabilir: Ya yukarda bahsettiğimiz lengüistik
yoluyla, yahutta arkeoloji, etnoloji, tarih, nebatat, hayvanat din v. s...
gibi ilimlerden ve bizzat lengüistikten faydalanarak yapılan filolojik
tetkikler yoluyla bir kavmin tarihi, oturduğu yerler, cemiyet hayatı, hu¬
lâsa kültürü meydana çıkarılabilir. Bu ikinci, yani filolojik yol esas iti¬
bariyle dile dayandığı için emindir. Zira dil olmadan ne cemiyet olur¬
du, ne de o cemiyetin tarihi. Dil ise yukarda söylediğimiz gibi, kelime¬
ler üzerine kurulmuştur; o halde lengüistik de, filoloji de dar manada
birer kelime ilmidir. Lengüistiğin sırf kelimelere, kelimelerin etimolo¬
jisine dayanan kısmına Ferd. de Saussure
(Cours de linguistique ge¬
nerale, Paris 1931, S. 306)
adındaki eserinde lengüistiğin paleontolojisi
adını veriyor. Lengüistiğin bu kolu bize, pek kesin olmasa bile, bir
milletin etnik durumunu göstermeğe, o millet veya kavmin tarihini ve
oturduğu yeri aşağı yukarı çizmeğe yardım eder. Çünkü etnik birlik
dil birliğini meydana getirdiği gibi, dil birliği de etnik birliğin yaratıcı¬
sıdır. İkisini birbirinden ayırmak imkânı yoktur.

Üzerinde tetkikte bulunacağımız kelimeleri biz bir kaç kısma ayır¬
maktayız. Atalardan torunlara miras kalmış olanlara, miras kelime (Erb-
wort), yanyana oturan kavim ve milletlerin birinden diğerine geçen ve
orada, ister şekil değiştirsin ister değiştirmesin, yerleşmiş olan ke
lim
lere topluca yabancı kelime (Fremdwort), bir dilbirliğinin malı iken
dünya üzerinde bir milletten ötekine geçerek yayılmış olanlara dolaşıcı
kelime (Wanderwort) v. s... diye adlar takmaktayız. Burada mevzuu-
muzu en çok ilgilendirecek olan yabancı kelimelerdir. Yabancı kelime¬
leri, benimsemiş olma derecesine göre bir de iğreti kelimelere (Lehnwort)
ayırmaktayız. İğreti kelimeler, yabancı kelimelerin herhangi bir
kimse tarafından tanılamıyacak olanlarıdır; zira girdikleri dilin yapılı¬
şına kendilerini bazan o derece uydururlar ki, onları ancak pek güç¬
lükle seçmek imkânı bulunabilir.

Madem ki, gerek lengüistikte gerekse filolojik tetkiklerde mütalâa¬
larımız esas itibariyle kelimelere dayanıyor, o halde kelimenin ne demek
olduğunu bir parça olsun aydınlatmak yerinde olur. Kelimeler, hafıza¬
mızdaki anlamların yerine geçen can ve ruh verilmiş birer yaratıktır¬
lar. Bu yönden tetkik edildikleri taktirde de kelimelerin büyük önem¬
leri olduğu görülür. Asıl konumuza girmeden önce dil, lenguistik ve
filoloji hakkında kısa bir fikir vermiş bulunuyorum; filolojik metodun
ve burada üzerinde yürüyeceğimiz lengüistik paleontolojisinin anlaşıla¬
bilmesi için bu kısa izahat elzemdi.

Aşağıdaki tetkiklerimizden de anlaşılacağı üzere, komşuluk bahsinde,
delilleri bize en iyi bir şekilde bilhassa hayvan ve nebat dünyasına ait
kategorilere mensup kelimeler vereceklerdir. Çünkü bunlar konkret
şeylerdir; konkret olan şeyler ise en eski dil malzemesini teşkil ederler.
Bu suretle d
ilin en iptidaî şekline varmamış bile olsak, yine ona çok
yaklaşmış bulunuruz. Filolojik tetkik tarzında ise umumiyet itibariyle
etimolojilere dayanmak, fonem kanunlarını gözönünde bulundurarak ayrı
ayrı milletlerin dillerindeki kelimeleri bir halihazır müessesesi gibi değil,
bir geçmiş mahsulü olarak tetkik etmek ve neticeler çıkarmak gerektir.

Türklerin ilk çağlarda Ortaasya'nın isteplerinde hayat süren atlı
kavimler oldukları bugün için aşağı yukarı tesbit edilmiş bir gerçektir. 1
Atalarımız at yetiştiren bir kültüre sahip kimselerdi. Türkler, dilbirliği
yönünden Moğollarla akrabadırlar; bunun için Türk, Moğol, Mançu v. s...
dillerinin hepsine birden toplu olarak Altay, dilleri adı takılmıştır. Demek
ki Altaylılar dediğimiz zaman, aklımıza Moğolların ve bazı başka millet¬
lerin de gelmesi lâ
zımdır.

Türklerde hakim olan inanışa göre ataların ruhları, yurt içerisinde
ateş yakılan yerin, yani ocağın etrafında toplanırlardı. Bu yüzden de
onlarca
ocak kutsal sayılan hörmete lâyık bir yerdi. Biz bunu etnolojik
olaylardan olduğu gibi türkçe
ocak kelimesinin manasından da anlamak¬
tayız. Hakikaten bu ke
limenin Türkçede ve başka Türk diyalektlerinde
ilk manası " ocak, üç ayak „ olmakla beraber, diğer manası da " soy-
sop, nesil, boy „ dur. Bugün bile
ocağı sönesice veya ocağına incir ağacı
dikmek
deyimlerini hep aynı "nesil, soy, boy „ manasında kullanmakta¬
yız. Etnik alanda atalara saygı, pederşahi insan topluluklarında görülen
bir dünyayı kavrayış, hayatı anlayış şeklidir. Bu gibi kavimlerde ise kan
akrabalığı, kan gütme hüküm sürmektedir. Demek ki Türklerde de bü¬
tün bu içtimaî müesseseler vardı. B
izim şimdilik kelimelerin dilinden çıka¬
rabildiğimiz mana budur. Başka ilimler, meselâ etnoloji vasıtasiyle Altay-
lılarda önceleri kadının mevkiinin daha iyi olduğu meydana çıkarılmıştır.

Yukarıda Türklerin at yetiştirici ve binici kültürü kompleksine dahil
bir kav
im olduğunu söylemiştik. Gerçekten ilmin bugünkü durumuna göre,
at denilen asil hayvanı evcilleştiren Türkler veya daha doğrusu geniş
manada Altaylılar olmuşlardır. Bunu, indogermen dillerinde " At „ kav¬
ramını ifadeye yarıyan başlıca iki kelimenin Altay dillerinden alınmış
iğreti kelimeler olmasından anlamaktayız. Bunlar idg. *
marko ve * ekuos-
köklerinden çıkan ve idg. dillerinin bir çoklarında mevcut olan kelime¬
lerdir: Lat.
equus, yun. Innoç, ehint. açva-, efars aspa-, toh. yuk, yakzue,
osset. yâfs, irce Epona ilâh. kelimeleri idg. *ekuos- köküne dayanmakta2,
bu kok ise Türkçe
yaq- " koşmak, çift olarak bir vasıtaya bağlamak „
dan gelen
yak- mastarından çıkmaktadır.3 Bu türkçe mastarlar arasında
ise
iki veya âki " iki „ ile yigirmi arasındaki münasebet mevcuttur.4
Burada hatıra şöyle bir soru gelebilir : " Peki nasıl oluyor da Türkçe
yak- veya yaq dan veya iki veyahut yigirmi den mana itibariyle ve
fonem bakımından meselâ yun.
Innoç veya toh. yuk meydana geliyor ?.„
Bunun için de indogermencede elimizde paraleller mevcuttur: ehint.
yugya ve enord. eykr önceleri " çekim hayvanı „ manasına gelmekte
iken sonra mana değiştirerek " at „ olmuştur; yine lal
iumentum "çekim
hayvanı,, frans.
jument " kısrak „ kelimesini meydana getirmiştir. Zaten
idg. dilleri dahilinde Yunanca spiritus asperli
îmzoç ile ıxxos şekilleri¬
nin yan yana bulunması ve diğer bazı idg. dillerinde kelime başı
i- leri
bizim için büyük bir güçlük arzetmekteydi. Bu suretle *
ekuos un Türk-
çeden alınmış bir iğreti kelime olduğu anlaşıldıktan sonra güçlük de
kendiliğinden ortadan kalkmış bulunmaktadır. Yalnız burada bir mesele
baş göstermektedir : Türkler atı hakikaten koşum hayvanı olarak mı
kullanıyorlardı ? Türklerin yaman binici bir kavim oldukları eskiden-
beri teslim edilegelmiştir; bu bir gerçektir. Fakat aşağıda da göreceği¬
miz gibi, Türkler araba denilen bir vasıtayı da tanıyorlardı ki, bunu
Finougriyenlere öğretmişlerdi. Atalarımızın atı arabaya koşup koşma¬
dıklarını kesin olarak bilmiyoruz, ancak onlar atı tanıdıkları devirler¬
den belki de çok sonraları bu hayvanı çekim hayvanı olarak kullan¬
mış olabilirler. Zaten İndogermen dillerinde mevcut olan bu kelime,
nisbeten yeni bir teşekkülün evsafını haizdir.

Öteki indogermen köküne gelince, onun da aslında bir * mar- kö¬
küne dayandığını görüyoruz.
Marko- kelimesindeki -k- fonemi idg. dil¬
lerinde hayvan adlarına takılan bir ektir5. Bu kökten gelmiş kelimelere
Kelt ve Germen dillerinde tesadüf etmekteyiz: ir.
marc, bret., korn.,
küm.
march, gal. akk. sing. Mapxav eyalm. mar (a) h "at„ ve mar (i) -
ha "kısrak,,, angls. mearch, ingil. marc, enord. marr ve nihayet yyalm.
Mâhre "at, beygir, lager beygir,, manalarında hep bu * marko- kökün¬
den çıkmışlardır6. Fakat bu *
marko- kökü de kendi hesabına bir İndo-
germen malı değildir. Altay dillerinde bir *
mar- veya * mor- kökü var¬
dır ki, moğ.
morin, manç. morîn, korean. mal (kök*mar- dir), kalmük.
bury., tong.
morin "at„ kelimelerini vermiştir. Bu kelimeye karşılık ola¬
bilecek bir kelimeye bugün ancak Türk, yani Osmanlı lehçesinde rastla¬
maktayız. Bir parça pejoratif bir manada bile olsa, bu kelime Türkçe-
deki
bâigir (eski okunuşu ve yazılışı ile bargir) sözünde yaşamaktadır.
Bu sözün de aslı *
bar- dir, ve moğolca ve ilâh.. dillerinin * mar- kökü¬
nün tam bir mukabilidir. Zannıma kalırsa *
-gir soneki tıpkı idg. -k-
süffiksi gibi sonuna eklendiği kelimeye o cins hayvan adını veren veya
kelimeyi kuvvetlendiren bir ektir. Çünkü Türk diyalektlerinde buna mu¬
adil ve muvazi giden bazı tezahürler görmekteyiz: Ms. Türkçede
"atgır
dan gelen aygır kelimesinde bu soneki gördüğümüz gibi, gene Türk
diyalektlerinde "Kurt,, a herhalde karışık re
nkli postu olduğundan do¬
layı
karış-kır adı verilmektedir7. Bu sonuncu kelime ise karış- "karış¬
mak,, ve bizim bahsimize konu olan
-gır veya -kır sonekimizden teşek¬
kül etmiştir. Kelime başı m-leri Türkçede umumiyetle
b- ye tahavvül et¬
tiklerinden Ms. mog.
morin ve Türkçe bargır kelimelerinin akrabalığın¬
dan hiç şüphe etmemeliyiz. Görülüyor ki, İndogermen ve Türk dillerinin
her ikisinde de hayvan adlarının sonuna eklenen ve hemen hemen ayni
sesi çıkaran fonemler veya fonem grupları mevcuttur: İndogermencede
-k-ffiksi ve Türkçede -gır veya -kır soneki.. Şu halde şimdiye kadar
hüküm süren mütalaaların aksine olarak İndogermenler bu kelimeyi
Moğollardan değil Türklerden almışlardır diyebiliriz. Radloff (IV, 1569)
beygir kelimesinin İranlılardan Türklere geçmiş olduğunu ileri sürüyor.
Bunu da izah kolaydır.; Evvelce bütün Türk lehçelerinde bu kelimenin
mevcut olduğunu zannediyorum; ancak ata verilen başka adların tesiri
altında bu kelime ortadan kaybolmuş ve sonradan İranlılardan az çok
pejoratif manada osmanlıcaya geçmiş olabilir. Belki de bu "fena, lager
at„ manası bu sebepten ileri gelmektedir. Başka dillerde de buna ben¬
zer paraleller bulabiliriz: Ms. eyalm.
marah-skalk "at uşağı, seyis,, fran-
sızcaya geçip orada
marechal şekline girdikten sonra tekrar Alman-
caya, bu sefer de
Marschall "marşal,, şekil ve manasında, intikal
etmiştir.

Diğer taraftan Altayca ayni * mar- kökünü çincede de görmek¬
teyiz. Burada kelime çinceye uydurularak
ma3 şekline girmiştir. Çin'in
şimal arazisinde at yetiştirildiği ve cenup sahaları sakinlerinin ziraatla
meşgul oldukları göz önünde tutulacak olursa, atın Türkler veya Mo-
-ollar tarafından Çin'e sokulduğu kolayca anlaşılır.

Bundan başka Türkçe alaşa "at, iğdiş edilmiş at„ kelimesi üzerinde
durup, bu kelimenin hangi dillerde göründüğünü bir parça incelemek
yerinde olur fikrindeyim. Önce bu ke
lime İndogermenlerden olan Rus¬
ların dillerinde kendini göstermektedir. Ruscada ata loşadr adı veril¬
mektedir. Bu ad hiç şüphe yok ki, yukarıya yazdığımız Türk kelime¬
sinden çıkmıştır8.

Alaşa kelimesinden gelen sözlere yine ayni manada olmak üzere,
fin diyalektlerinden bir çoklarında ve bizzat bir ugur lehçesi olan ma-
carcada da rastlamaktayız: Osty.
atâşâ veya odaşa, odoşa "iğdiş edilmiş
at„, vog.
olîş, olis "iğdiş edilmiş at„, süry. ve voty. uloşo, çerem. alaşa,
mordv. alaşa "iğdiş edilmiş beygir veya at„; bundan başka fino-ugri-
yen dillerde
lo, lu kelimeleri "at„ manasına gelmektedir. Bu son iki
kelimenin de âlimlerin tetkiklerine göre türkçe tatarca
alaşa dan çıkmış
o
lmaları büyük bir ihtimal dahilindedir9. Ms. osty. upat "kıl-, saç,, de¬
mektir; bu, çerem.
up "kıl, saç,, ve vog. at "kıl,saç„ şekil ve manalarında
görülmektedir; o halde türk.
alaşa ve rus. losad dan da lu, lo şekillerinin
ayni suretle teşekkül etmesi imkânı vardır. Bu Türkçe kelimeye Çin'de

bir Türk boyu olan Bo-ma'ların diğer adlarında ve bir dağ adında
tesadüf etmekteyiz. Çince
Bo-ma adı yine çince O-lo-çi nin tam bir
tercümesi olduğu gibi
O-lo-çi sözü de Türkçe alaşa dan çıkmıştır10.
Çinliler bir Türk boyu olan Hiung-nu'lardan gelen Bo-ma'lara alacalı
renkte atları olduğu için bu adı vermişlerdir. Bugünkü Ningh'ya'nın ya¬
kınında bir dağ vardır ki adına
Alaşan denilmektedir. Bu dağın etek¬
lerinde Türklerden olan Toba'lar otururlardı.

Çinde "eşek, fena at„ manasında aslı lo ya varan bir kelimesi
vardır; bunu da Türkçe
alaşa dan çıkan meselâ macarca lo kelimesinin
vermiş olduğunu söylemek doğru olur. Fakat ihtimal ki, bu iğreti alma
işi bir aracı millet veya kavim eliyle vukua gelmiştir. Şimdilik kelime¬
lerin benzerliği üzerine dikkati çekmekle iktifa edeceğim.

Türklere komşu olarak oturan kavimleri göstermeğe yarıyacak ke¬
limelerden birisi de "Bal,, a verilen addır. Gerçekten bu kültür metaını
ve bal yapan hayvanı ifade eden kelimeler Ortaasyada oturan Türk-'
lerin etrafını saran dilbirliklerinin hemen hepsinde bir kökten çıkmak¬
tadırlar.

Bu husustaki tetkiklerimize de iyice incelenmiş, lügatları, lüzumlu
kitapları hazırlanmış olan indogermenlerden başlıyacağız.

İndogermencede "BAL,, manasına gelen başlıca iki kök mevcuttur:

* melit, * medhu bunlardan birincisi yalnız kentum gurubunda bulunur
ve sadece "bal,, manasına gelir: Yun. "bal,,, arnav.
mjal, lat.
mel "bal,, mulsus "bal ile yapılmış,,, eir. mil, küm., korn., bret. mel
"bal,,; got. milith "bal,,, eingil. mildeaw "tanrılar içkisi,,, milisc "bal gibi
tatlı,,; erm.
melr "bal,, ilâh... İkinci kökten gelip "baldan yapılmış, ekşi¬
miş bir nevi içki,, manasında kullanılan kelimelere bütün idg. dillerinde
rastlanmaktadır: ehint.
mâdhu "bal, met,,, avest. madu "üzüm, ahududu '
gibi tanelerin şarabı,,, toh. B.
mit "bal,,, eyun. nefru "şarap, sarhoşluk
verecek içki,,, eir.
mid "met,,, eizl. mjodzr, angls. meodo, eyalm. metu
"met,,, lit.
medûs "bal,,, midûs "met,,, ebulg. medı "bal,, ve ilâh...11. Biz
ikinci kökten gelen kelimeleri bir tarafa bırakıp *
melit köküne gelelim:

Bu kökün nasıl teşekkül ettiğini idg. dilleri içerisinde izah etmek
imkânsızdır; çünkü bir
L< >D tehavvülü bu dil grubu içinde hiç bir sa¬
hada kabil değildir. Böyle bir değişikliği ancak finougriyen dillerde
izah edebiliriz; zira bu dillerde *
malja ve * mat gibi iki kök yan yana
bulunmaktadırlar.12 Demek oluyor ki, böyle bir
L< >D tahavvülü ancak
finougriyen diller sahasında kabildir. Şu halde İndogermenler baldan
yapılmış bir içki tanımış bile olsalar, balı ifadeye yarıyan *
melit kökünü

Finougriyenierden almışlardır. Hakikaten eskidenberi malûm olduğu
üzere Finougriyenler arı yetiştirmekte birinci idiler. Memleketleri Ural
dağlarının eteklerinde, bu dağların doğu ve batısında olduğu ve bu
arazinin yakınlarında orman bulunduğu için onlar da ağaç koğuklarında
arıcılık yapıyorlardı.

İşte bu * malja kökünden Türklerde de bir kelime teşekkül etmiş¬
tir:
bal kelimesi. Hakikaten Ural dillerinde ve yukarıda da gördüğümüz
gibi, Altay dillerinin Moğol ve Tunguz kollarındaki kelime başı m-leri
Türkçede daima
b şekline girerler. O halde türk. bal kelimesi de fino-
ugriyen
malja kökünden vücut bulmuştur demek doğru olur. Bu fonem
değişikliğine dair elimizde delil de vardır : Meselâ, mac.
mâj "bağır,, fin.
maksa " iman, bağır „ , sam. - yurak. mued, muid " bağır „ ın neşet
ettikleri
maksa. ™ mağza kökü türkçe aynı manada kullanılan bağır) ver¬
miştir.13 Türk lehçelerinin bir çoklarında, Prof. A. İnan'ın ağızdan söy-,
lediklerine göre,
bal, baldan yapılmış içki manasına gelmekteymiş. Zan-
nıma kalırsa bu mana sonradan türemiştir.
Bal kelimesinin şimdiki ma¬
nası çok daha eskidir.

Yalnız bal kelimesi değil, aynı zamanda ARI'ya verilen ad da In-
dogermenlere yine Urallılardan geçmiştir ve bu ad Ural ve Türk dille¬
rinde müşterektir. Bunu görebilmek için her iki dil grubundaki kelime¬
leri sıralamak kâfidir; Mac.
meh, voty. muş, müş, süry. moş. müş, mordv.
mekş, fin. mehî - lâinen kelimeleri finougriyen dillerin hepisinde arıya
verilen ve bir *
muç köküne götürülebilecek olan bir addır. Türk dille¬
rinden kazak-kırgız lehçesinde bir iğreti kelime olarak
masa "sivrisinek,,
sözüne rastlamaktayız. Şimdi Indogermen dillerine bir göz atacak olur¬
sak, burada "arı, sinek, uçan haşere,, mânalarında yun. [iuîa, arnav.
mize, lat. musca, ehint. makşa, avest. maxşi, yfars. mâgâş, eyalm. mucka,
yyalm. Mücke ilâh.. gibi kelimeleri buluruz. Bunlar hep finougriyen di¬
lindeki *
muç kökünden çıkmış olan kelimelerdir. Fikrime göre Türkçe-
mizde mevcut
böc-âk veya büc-âk kelimesinin birinci kısmı olan * böc-
veya * büc- de finougriyen malı bu * muç kökü bulunmaktadır. Bu * keli¬
meye, Türk gramer kaidelerine göre, eklendiği fiile o işi yapan şey ve¬
ya hayvan mânasını veren, veya eğer substantifin sonuna gelirse dimi-
nütif yapan bir
-âk eki ilâve edilmiştir. Bu ekin fiillerin sonuna gelerek
teşkil ettiği substantifler hakkında
sin- "vızlamak, vızıldamak,, dan
sin-âk "sinek,,14), bin- "binmek,, den bin-âk, yad- den yâd-âk, dilâ- den
dil-âk "dilek,, ilâh., gibi bir çok örnekler bulabiliriz. Ancak * büç- veya

* böç- ün sonuna gelen bir ekin bir diminütif eki ve bu kelimelerin de
bir substantif olup olmadıkları sorguya değer; vaziyetin gösterdiğine
ve ural dillerindeki *
muç- kökünün bir isim olmasına nazaran böcâk

kelimesinin önceleri "küçük haşere, sevimli haşere, haşerecik,, mâna¬
sında kullanılmış olması daha doğrudur. Belki de Türkçede arıya "kü¬
çük haşere,, denilmesi, bu hayvanın, diğer kavimlerde olduğu gibi tabu
addedilmesinden ileri gelmektedir. Hakikaten gerek İndogermenlerde,
gerekse Finougriyenlerde "arı,, tabu sayılmaktaydı, ve bu hayvan adı
ile çağrılmamaktaydı15. Arı, ölülerin ruhlarının tahavvül ettikleri hay¬
vandır ; bu yüzden hem kendisi hem de ilk devirlerde yuvası olan ağaç
kovukları kutsaldır. Bugün Fransa'nın muhtelif yerlerinde, bilhassa İle-
de-France'da, arıya
mouche-abeille, veya mouche â miel denilmesi16,
Almanya'da Lorsch şehrinde bulunup adına Lorscher Bienensegen de¬
nilen arı takdisi eserinde arıya
Liebes Viehchen = Sevimli davarcık
adının takılmış olması ve bizde Amasya, Tokat ve havalisinde ahalinin
arıya
arı sineği diye isim vermeleri hep bu eski tabu olma tasav¬
vurunun neticelerinden doğmaktadır.

Görülüyor ki, bal ve arıcılık bahsi Türk, Finougriyen ve İndoger-
men kültürlerinin bir kısmı ve kavimlerin komşulukları hakkında büyük
bir meseleyi ortaya atmaktadır. Zannıma kalırsa, aşağıda da bazı ke¬
limelerin yardımı ile göstereceğimiz gibi, bu üç kavmin komşu olduk¬
ları açıktır.

Bu üç kavmin birbirlerinin komşuluklarında oturduklarını bir parça
olsun aydınlatacak kelimelerden birisi de Türkçenin
kendir kelimesidir.
Bu kelime lndogermen dillerinde muhtelif şekillerde görünür, fakat bir
köke bağlanamaz; şu halde yabancı bir kelimedir: yun. Kavvabıç'den
lat.
cannabis; erm. kanaph ; yfars. kanab; osset. gân " kendir, kenevir „;
eyalm.
hanaf, angls. hoenep, anord. hanpr, eıslav. konoplja, lit. kanâpes ve
ilâh... Islav ve germen dilleri grubundaki kelimelerin Grekçe veya Latin-
cesinden çıkmadıkları muhakkaktır17. Çünkü germ. *
kannabies kökü mev¬
cuttur ve bu kök germen fonem değişmesinden önce malûmdur. Bun¬
dan başka Latince glosarlarda
canapis, canape gibi -p- fonemli bir şekle
de tesadüf edilmektedir. Diğer taraftan görüyoruz ki, voty. ve süry
piş, puş " kendir, ısırgan „ demektir; sonra ehint. sank " kendir „, oset.
san "kendir tohumundan yapılmış bir nevi içki,, mânasında kullanıl¬
maktadır. Dikkat edildiği takdirde görülür ki, Baltık ve İslav dillerin¬
deki kelime
k- fonemlidir, halbuki bu diller satem gurubuna dahil bu¬
lunduklarından Hintçesindekine benzer bir
ş- foneminin bulunması lâzımdı.
Şu halde bu kelime idg. dillerinde iğreti bir kültür servetidir. Kendir
Avrupada değil, Ural havalisinde, batı ve Ortaasyada ve hattâ Sibir-
yada yetiştirilmekteydi: Şu halde kendiri Indogermenlere tanıtan burada
oturan milletlerden biri olmuştur. Gerçekten Ural ve Altay dillerinde

* keme köküne varan ve ketenden yapılmış eşya manasına gelen samoy.
kâmia, kâwia, kam, kaporg, kaiporga; moğol. kime "bir nevi kendir,,,
bury.
xime "keten,, gibi kelimelere rastlamaktayız. Bütün bu Ural ve Altay
kelimelerinin en basit şekli çerem.
kene veya kine de saklı bulunmakta¬
dır 18. İşte yukarıda saydığımız voty. ve süry.
piş, puş kelimeleriyle
çerem.
kene "kendir,, kelimesinin karışmasından meselâ yun. * Kavva-nıç
ve Kavvbıç lat.
cannabis, canape şekilleri ve meselâ çerem. kene'den de
hint.
sana doğmuştur diyebiliriz. Türkçe kendir, çuv. kandır ise gene
ayni çeremisce kelime ile müşterektir. Bu kelimelerdeki
'dir, -dır ekinin
ödevi hakkında bir f
ikir edinmek için Osmanlı, peynir yerine bazı yer¬
lerde
pendir denildiğini hatırlamak kâfidir,

Urallılarla Altaylıların yalnız komşu değil, aynı zamanda akraba ol¬
duklarını ileri sürenler çoktur. Biz burada akrabalık bahsini bir tarafa
bırakarak işi komşuluk bakımından tetkik edecek olursak, Finougriyen-
lerle Türklerin yanyana oturduklarına şahadet edecek bir başka kelime
olarak
arabayı gösterebiliriz. Türkçe araba, tat. arba, kırg. arba "araba,,
çuvaş.
urava, orava "araba, tekerlek,, ilâh.. kelimeleri finougriyen dille¬
rinin bir kaçında bir iğreti kelime olarak ve ayni mânada bulunmak¬
tadır: çerem,
arawa, orawa "araba, tekerlek,,, voty. urowo, urobo "araba,,,
vog.
orop "köylü arabası,,, osty. arba "tekerlek, araba, currus,, * arap
"yük arabası,, 19 ilâh ... Bu kelimeler bize Türklerin çok eskiden ol¬
masa bile, yine oldukça eski devirlerde tekerlekli bir seyir ve sefer
vasıtasını tanıdıklarına delildir. At bahsinde gördüğümüz gibi, Türklerde
arabanın yaşı herhalde çok eskilere varmasa gerek...

Gene Türklerle İndogermenlerin komşu olduklarını gösterecek ve
bu hususta bir parça da Sümerleri ilgilendirecek kelimelerden birisi
insanlığın en eski kültür aletlerinden birisinin adıdır: Bu kelime, bugün
Türkçemizde
BALTA şeklinde kullandığımız kelimedir:

İndogermen dillerinden ancak ikisinde, Hintçe ile Yunancada
parasuh ve nenewuç şekillerinde ve "balta,, mânasında iki ayrı kelime var¬
dır ki, bunları fonem kaidelerine göre İndogermence bir köke bağlamak
imkânsızdır. Başka bir dil grubundan olan Sümer-Akat dilinde
pilakku
"balta,, şeklindeki kelimenin bu idg., daha doğrusu Hint ve Yunan
sözlerini verdiğini şimdiye kadar bu işle uğraşanların hepisi kabul et¬
mektedirler;
20.) fakat hiç kimsenin aklına bu kelimenin bir Sümer-Akat
malı olmadığını araştırmak gelmedi. Ancak Nemeth21 bu meseleyi yü¬
zünden bir parça kurcalıyor ve yine eskiler gibi, onun bir Sümer-Akat
iğreti ke
limesi olduğu yanlış neticesine varıyor. Çünkü akat. pilakku'
nun asıl kökü olması lâzımgelen kısmı * pilak- Altay dillerinde pek
yaygın olan bir şekle karşılık olarak alınabilir: Şarktürk.
bolqa "çekiç,,
şartça, çağat., kırg.
balğa, Baraba dilinde palqa, tarançı ağzında bolqa
ve karagası türkçesinde balta dan değişen bolta "balta, çekiç,, şekilleri
mevcuttur 22. Bu kelimelerin Mogolcada
aluqa, tong. palu, xaluka, folgo
şekillerinde tam bir mukabili vardır23. Bu suretle Altay dillerinde "balta
ve çekiç,, mânalarında kullanılan kelimelerin iğreti bir kelime olmayıp,
halis Altay malı olduğu meydana çıkmış oluyor. Şu halde Sümer veya
Akatlar bu sözü Türklerden veya Altaylılardan almışlardır demek doğru
olur. Şimdiye kadar elde mevcut bilgilere nazaran bu üç dil grubun¬
dan başka yerde bu kelimelerin benzerlerine tesadüf etmediğimize göre
Sümerlerin bu iğreti alma işini bir aracı eliyle yaptıklarına dair elimiz¬
de bir delil de olamaz. O halde Sümerler bu kelimeyi Altaylılardan
doğrudan doğruya almış bulunmaktadırlar. G. Ipsen'in ha
klı olarak
iddia ettiğine göre, bu kelime İndogermenlere Sümerlerden M. ö. 3000
yıllarında geçmiştir. O halde hiç olmazsa bu tarihten önce onun Altay-
hlardan Sümerlere geçmiş olması icabeden Demek oluyor ki, bu keli¬
menin aşağı yukarı 5000
yıllık bir ömrü olduğu gibi, bu devirlerde de
Sümerler ve Altaylılar komşu oturmaktaydılar.

Sümerlerden bahsederken Türk lehçelerinde o kadar yaygın olan
türlü şekilleriyle
tângri "tanrı, gök,, hakkında bir kaç söz söylemeden
geçemiyeceğim. Eskitürk.
tânri, uyg. tângri, tngri "tanrı, ilâh,,, Ortatürk.
tânri "ilâh, (dinsizlerde) gök,,24. kazan, tângri "tanrı,,, târi "mukaddes
tasvir, ikon,, başk.
tânggrre, teleut. tângârâ "gök yüzü, yukarıki yüz,,,
altayca
tângâri "gök yüzü,,, kırg. tângri "gök yüzü, tanrı,,, yak.' tan¬
gara
"gök yüzü, tanrı, veli,,; moğol. den-ri, kalm. tenggeri "gök yüzü,
gökte oturan,,, bury.
tenyer "gök yüzü,,.25 Nemeth'in de yaptığı gibi
buraya sıraladığımız kelimelerle sümerce
dim-me-ir, dingir, digir "tanrı,,
formlarını karşılaştırmak sümer kelimesinin bir iğreti mal olduğunu gös¬
termeğe kâfidir. Arada bir aracı bulunmadığı için, bu suretle Sümerler¬
le Altaylılarin komşulukları üzerine biraz daha ışık düşmüş oluyor23.

Ziraat alanındaki kültür kelimelerinin en başında DARI gelmekte¬
dir. Türk lehçelerinde hemen hemen bütün ziraat alet ve vasıtaları bir
kökten ad almış bulunmaktadırlar. Bu kök *
dar- veya * tar- olup "zi¬
raatla uğraşmak, toprağı sürmek, işlemek,, mânasına gelir. Bundan so¬
nuna geldiği fiil köküne o işe yarıyan şey mânası veren, yahut alet
adı yapan bir
-ığ veya -iğ den veya -i son ekini getirmek sure¬
tiyle 26 
darı veya tarı ( < dar-ığı veya tar-ığ ) kelimesi elde edilir. Bu
kelime bütün türk diyalektlerinde yaygın olduğu gibi ilk önceleri umu¬
miyet itibariyle "ekilen şey, hububat,, mânasına gelmektedir; sonradan
mâna bir parça daralarak "darı,, olmuştur. Bundan Türklerin ilk önce
ekdiklerinin darı olduğu neticesini çıkarmak güç değildir27.

İşte bu tarı veya darı kelimesini aşağı yukarı aynı mânada indo-
germen dillerinin bir çoklarında bulmaktayız: ehint.
durvâ "bir nevi
darı,,; lit.
dirvâ "tarla, tohum ekilecek arazi,,; felemenkçe tarwe "bir
nevi buğday,,; ingil.
tare "burçek, boş başak,, gibi28.. Nehring haklı
olarak tesalca    ,. delfince jbapâ'cas "ekmek, yenilecek ekmek,, ve

indogermence içerisinde başı boş bulunan ortairce tuirenn, erm. çorean
"buğday,, kelimelerinin yukarıda yazdıklarımızla ilgili olduğunu söylü¬
yor. Hakikaten darı, hiç olmazsa onun bir cinsi, onu Ortaasyada ye¬
tiştiren Türkler tarafından İndogermenlere tanıtılmıştır. Yukarıya yazdı¬
ğımız idg. kelimesine Feist'ın da kabul ettiği gibi, "herhangi bir hubu¬
bat cinsi,, mânasını vermek pek yerinde olur, zaten türkçe
darının ilk
mânası da buna yakındır. Bu karşılaştırmalardan sonuç olarak şunu
çıkarabiliriz: îndogermenler darı cinsini doğrudan doğruya Türklerden
öğrenmişlerdir. Arapça
durra kelimesi "kırmızı darı,, mânasına geldiği¬
ne ve nebatatçılar tarafından tespit edilmiş olduğuna göre, araplar darı
cinsini adı ile birlikte hindilerden Öğrenmiş bulunmaktadırlar29.

Indogermen dillerinin kelime hazinesine bakacak olursak, orada
"öküz, buğa,, manasına gelen ve âlimlerin bir *
tau-ro-s köküne ircaa
çalıştıkları bir çok adlara rastlarız: yun.
'saüpoç, lat. taurus, oskça
■::îumbrca
toru, turuf (akk. Pl.); frans. taureau; enordca thjörr;
prusca tauris "Visent, Auerochse,,; ebulg. tun; felem. deur, esaks. tifer,
eyalm. zebar "kurban edilecek hayvan,,... Bundan başka s- önekli başka
bir şekil de avest.
stcıöra "boynuzlu büyük hayvanlar,,, ortafars. star
"koşum öküzü,,; gotça stîur; eskihintçe yerine çingenece şturno kelim
lerinde kendini göstermektedir. Keltçede
tarvos, ircede tarb kelimeleri
ayni manaya gelir30. Walde-Pokorny bunları "beslenmek,, manasına
gelen bir *
téu-, * fru-, * tü- köküne irca ediyor. Halbuki A. Schott31 haklı
olarak bu kelimelerin latince ve grekçesinde -att yerine bir
-eu bekle¬
mektedir. Şu halde latince ve yunancada bu ke
limenin bir indogermen
mirası olmasına imkân yoktur. Öbür taraftan s- önekli şekiller de fars
lehçelerinde sonradan vücude gelen bir teşekküldür; çünkü bu dilde
idg. kelime başı s- leri daima
h- olurlar.

Böyle bir kelimeye hemen hemen aynı manada semitik dillerde de
tesadüf etmekteyiz: aram,
tor, ibran, sor, anasemitçe *Jauru" A. Schott
indogermen ve semit müşterek ana kökünü *
t-u-r- şeklinde tasavvur
ediyor. Böyle bir müşterek anakök düşüncesi, ancak semitlerle indo-
germenlerin ayni dil birliğine mensup olduklarını kabul ettiğimiz zaman
doğru olabilir, halbuki bu türlü bir akrabalık henüz ispat edilmiş de¬
ğildir. Eğer gerçekten böyle bir müşterek kök varsa, bu, her iki kav-
min de bu kelimeyi ayni kaynaktan almış olduklarına bir delil teşkil
edebilir. Hakikaten türk diyalektlerinde mevcut olan
tavar veya tıvar
kelimesi tam manasiyle "baş hayvan, davar,, yerine kullanılmaktadır32.
Yani bu kelimeler ermenice
tvar "sürü,, de olduğu gibi bir topluluk
ismidirler. Moğolca
tavar "servet,, kelimesini de göz önünde bulundu¬
rursak, Indogermenler ve Semitler için müşterek olan bu kaynağın
altay dilleri olduğunu söylemek bir parça yerinde olur zannındayım...

İğreti kelime münasebetleri üzerinde yaptığımız bu kısa araştırma,
bize milâttan en aşağı 3500 yıl önce hangi milletlerin Türklerin komşu¬
luklarında oturduklarını oldukça açık bir şekilde gösterdi. Yazımıza
başlarken de söylediğimiz gibi Türkler, Orta asya isteplerinde, bilhassa
bu istepin batı bölgesinde, Hazer denizine daha yakın olan taraflarda
oturuyorlardı. L. Râsonyi (Dünya tarihinde Türklük, Ankara 1942
S. 9 ve ötesi). Türk ana yurdunu Ural ve Altay dağları arasına takriben
şimdiki Kazakistan civarına koymak istiyor. Ben Sümerlerle vaki iğreti
kelime münasebetini de göz önünde bulundurarak, bu yurdun daha
güney batıya, Hazer denizine doğru uzandığını kabule meylediyorum.
Şu halde M. ö. 4 üncü bin yılın ortalarına doğru Türklerin komşuları,
doğuda Çinliler, kuzey doğuda yine ayni dilbirliğine mensup olan Mo-
ğollar, kuzey batı ve batıda Finougriyenler veya daha geniş manada
Urallılar, güney batıda, Urallarla Kafkaslar arasında Indogermenler ve
nihayet güneyde de Sümerlerdi55.

1

   W. Koppers: T. T. K. Belleten, Cilt V, Sayı 20, I ci teşrin 1941 S. 439 ve ötesi...

2

   A. Walde-J. Pokorny: Vergleiehendes Wörterbuch der indogermanischen Sprach¬
en I, S. 113.

3

   A. Nehring: Wiener Beitrage zu Kulturgeschichte und Linguistik 1936, C. IV,
S. 105 öt.

4

   Bak!. W. Radloff: Phonetik der nördlichen Türksprachen, Leipzig 1882. S. 184.

5

   H. Güntert". Der Ursprung der Germanen, Heidelberg 1934, S. 50.

6

   S. Feist: Kultur, Ausbreitung und Herkunft der tndogermanen, Berlin 1913, S.
159 ötesi; WaIde-Pokorny : II, S. 235.

7

   W. Bang. Über die türk. Namen einiger Grosskatzen (Keleti Szejnle, XVII, 1916,
S. 129 Not 2).

8

   E. Berneker: Slavisches etymologisches Wörterbuch II, Heidelberg 1924, S. 734.

9

   Aug. Ahlqvist: Journal de la Société Finno-ougrienne VIII, 1890, S. 9; H. Pa-
asonen: Finno-ugrische Forschungen II, S. 112..; G. Hévésy: Journal Asiatique 1937
Tome 229, Jan. -Mars S. 138.

10

   W; Eberhard : Çinin şimal komşuları (T. T. K. Yayınlarından Seri VII, No. 9,
1942, S. 66).

11

   Walde-Pokorny: II, S. 296.

12

   H. Güntert: S. g. s. S. 48; H. Jacobsohn; Arier und Ugrofinnen, Göttingen
1922, S. 11.

13

   A. Sauvageot: Recherche sur le vocabulaire des langues ouralo-altai*ques
(Dissert. Budapest 1929, S. XXIII).

14

   Bak!. W. Radloff: IV, S. 686.

15

   R. Gautbiot: Des noms de l'abeille et de la ruche ( Mém d. la Soc. linguist.
de Paris XXVI, S. 267 ötesi ).

16

   A. Dauzat: La geographie linguistique S. 42.

17

   Schradar-Nehring : Reall. d. idg. Altert. I, S. 440; S. Feist; S, g. e. S. 188;
Fr. Kluge: Etym. Wb. d. dt. Sprache 11, S. 239.

18

   A. Sauvageot; S. g. e. S. 100.

19

   H. Paasonen: S. g. e. S. 11; Aug. Ahlqvist, S. g. e. VIII, S. 10; H. Ja¬
cobsohn: S.
g. e. S. 47.

20

   G. İpsen: Sumerisch-akkadische Lehnwörter im İndogermanischen (Indogerma¬
nische Forschungen XLI, 1923, S. 177 ötesi).

21

   G. Nemeth-Ş. Baştav: Türklüğün eski çağı (Ülkü 1940, Sayı : 88, S.303).

22

   W. Bang: K. Sz. XVII, S. 122.

23

   Altay dilleri kelime başı b-leri için bak: A. Sauvageot: S. g. e. S. 59.

24

   A. v. Gabain : Alttürk. Grammatik, Leipzig 1941, S. 340; A. Caferoğlu : Uy¬
gur Sözlüğü İstanbul 1934-38, S. 180; C. Brockelmann: Mitteltürkischer Wortschatz.

Leipzig, 1928, S. 203.

25

   G. Nemeth ; S. g. e. S. 304.

26

   Çaq- dan çaq-ı, sar- dan sar-ıq gibi şekilleri mukayese ediniz.

27

   Türlü türlü eklerle türkçede ayni kökten tarla, tarım gibi bir çok kelimeler
teşekkül etmişse de, yeri olmadığı için burada incelenmiyecektir.

28

   S, Feist; S, g. e. S. 167; A. Nehring; S. g. e. S. 141 ötesi.

29

   Çinde darı hakkında malûmat edinmek için bak! W- Eberhard; Lokalkulturen
im alten China Reihe XIV, 13 die Hirse. Her ne kadar çincede ayni kelimeyi bulami-
yorsak da, metinler bize darının pirinçten daha eski olduğunu, kuzey ve kuzey doğuya
ait bulunduğunu göstermektedirler.

30

   Wald-Pokorny; I, S. 711; S. Feist; S. 150; Schrader-Krahe. Die İndogermanen
S. 33; Fr. Kluge; S. 641 bak! Ungeziefer.

31

   Hirt Festschrift II, 1936. S. 79.

A. Ü. D. T. C. Fakültesi Dergisi F: 2

32

   C. Brockelmann; S. 199; W. Bang-A. v. Gabain; Analytischer ]ndex zu den
fünf ersten Stiicken der türk. Turfan Texte S, 43; A. Caferoğlu; S. 166; A. v. Gabain
Glossar.