Kimi araştırıcıların dil ve gerçek, kimi dilcilerin de dil-içi dünya
görüşü adı altında inceledikleri bu sorunu biz anlatım yolu terimiyle
açıklamanın daha yerinde olduğunu sanıyoruz.
Günümüz dilbiliminin de konularından biri olan sorun, Wilhelm von
HUMBOLDT'un (1767-1835) dilbilime bir katkısı olarak görülebilir; tarihi
de ona kadar götürülebilir.
HUMBOLDT, her dilin kendine özgü bir anlama ve düşünme yolu olduğunu
savunmuş, dilin bu yönünü dilin iç biçimi, iç bünyesi (innere Sprachform,
innere Form der Sprache terimiyle anlatmıştır. Bilgine göre "ayrı ayrı
dillerin sözcükleri aynı kavramı gösterseler bile, hiç bir zaman gerçek
eşanlamlı değildirler"84. "Her dilde özel bir dünya görüşü vardır"(85).
Konuyu daha somut bir biçimde açıklayabilmek için, önce günlük
yaşamımızla ilgili birkaç kavram, birkaç olay üzerinde duralım: Hiç
kuşkusuz, bizim baş dönmesi biçiminde adlandırdığımız, başı dönmek
eylemiyle anlattığımız durum, dünyada herkesin başına gelebilir. Acaba
bu olay her dilde aynı anlamdaki sözcüklerle, aynı kavramlardan
yararlanılarak mı dile getiriliyor ? Bunun cevaplandırabilmek için
birkaç dile göz atmak yeterlidir, örneğin Fransızcada baş dönmesi, sahip
olunan bir nesne gibi düşünülür; Latince kökenli vertige sözcüğüyle
anlatılır: "j'ai le vertige" ("baş dönmem var", başım dönüyor). Buna
karşılık Almanlar, kökeni 'güçsüz, bilinçsiz kalmak' anlamında olan (86)
schvvindeln eyleminden yararlanırlar (Es schtcindelt mir, mir ist
schtvindelig, der Kopf schtcindelt mir gibi kullanımlar 'başım dönüyor,
gözlerim kararıyor' anlamınadır). Hemen her gün birkaç kez, hatırımızı
soranlara söylediğimiz "iyiyim!" sözü acaba her dilde aynı biçimde, aynı
yoldan mı dile getiriliyor? Türkler bu kavramı anlatırken bir sıfata baş
vurarak bunu kişiyle birleştirmekte (ben iyiyim, Ahmet iyi gibi), buna
karşılık kimi diller daha değişik yollar seçmektedirler. Örneğin bir
Fransız Je vais bien derken (sözcük sözcük çevrilirse: ben gidiyorum
+iyi) "gitmek" kavramından yararlanır. Bir alman da es geht mir gut
(gidiyor bana -j-iyi) biçiminde bir anlatıma baş vurur. Türkçe, üşümek,
acıkmak, susamak gibi şeyleri özel birer eylemle anlatırken kimi diller
bunları, sahip olunan birer varlık gibi düşünürler (krş. 'üşümek' için
Fransızca avoir froid, İtalyanca aver freddo). Resim çekmek, sigara
içmek gibi eylemlerin çeşitli dillerdeki karşılıkları, yine aynı
farklılıkları gösterir. Bu dillerden kimisi, sigara içmek işini ayrı bir
eylemle anlatır (Alm. rauchen, İng. to smoke gibi), kimisi, Türkçede
olduğu gibi "içmek" kavramından yararlanır; kimisi de "çekmek" kavramına
baş vurur.
"Sormak" kavramı her dilde vardır. Ama, acaba her dilde aynı anlatım
yolundan gidilerek mi kullanılır? Türkçede bir kimseden bir şeyi
öğrenmek üzere ona soru yöneltmeyi birine bir şey sormak ya da birinden
bir şey sormak biçiminde anlatırız. Burada dikkat edilirse, eylem,
yönelme ya da çıkma durumlarından birindeki bir tümleç almıştır. Halbuki
aynı şey ingilİEcede söylenmek istenirse, yalın durumdaki bir adıl
kullanmak gerekecektir (to ask someone something). Almancada ise bana
sorarsanız demek için, belirtme durumundaki bir adıl1 gerekli olacak,
Türkçeye "beni sorarsanız" biçiminde çevrilebilecek olan "tvenn Sie mich
fragen" sözü söylenecektir. Bu dilde sormak (fragen) eyleminin başka
kullanımlarının da Türkçeden farklı olduğu görülecektir.
Giymek sözcüğümüzün anlattığı iş, Fransızcada se vetir, mettre 'koymak',
porter 'taşımak' eylemleriyle de anlatılır, tngilizcede 'yuva', 'ev',
'yurt', 'aile ocağı', 'sığınak' anlamlarına kullanılan home sözcüğünü
kaışılayacak, onun yerini tutacak bir Fransızca sözcük yoktur. Almancada
Gemüt adından türemiş olup çok geniş bir kullanım alanı bulunan
gemütlich sıfatının başka dillerde tam karşılığı yoktur.
Renkler, dünyanın her yerinde aynıdır. Ancak aynı renk, başka başka
dillerde değişik biçimde, farklı kavramlara dayanılarak anlatılır. Bizim
kahverengi adını verdiğimiz, kahvemden yararlanarak anlattığımız renk,
kimi dilde dilde esmer'le bir tutulur. Dilimizde renklerin limon-küfü,
ördekbaşı; kavuniçi, camgöbeği gibi ince tonlarını, nüanslarım belirten
sözcükler pek boldur; bunlar doğadaki varlıklardan yararlanılarak
anlatılmıştır.
Hint-Avrupa dil ailesinden dillerde yeşil, mavi, gri, sarı gibi renk
adları çoğunlukla tek bir kökten türemiş görünümündedir, hepsi de
parlamak', 'ışık vermek' anlamındaki* ğhel- ortak köküne bağlanmakta,
birbirleriyle ilgili görülmektedir". Buna karşılık, Türkçede bu renkler
başka kavramlarla ilişkilidir, örneğin en eski yazık ürünlerimizde geçen
yeşil, yaş'tan gelmekle, 'mavi' anlamındaki kök (bugünkü gök), "gök
(sema)" kavramına dayalı bir adlandırmayı göstermektedir.
Her dilde kimi kavramlar benzetmelerden ve deyim aktarmalarından
yararlanılarak anlatılırlar. Batı dillerinin genellikle 'Venüs saçı'
anlamına gelen tamlamalarla anlattıkları bitkiye, Türkler bir
benzetmeyle baldırıkara, lanicera caprifolium bitkisine de hanımeli
adını vermişlerdir.
İşte, HUMBOLDT'un dilbilime getirdiği dilin iç yapısı kavramı, diller
arasındaki bu türden başkalıklara ilgiyi çekiyordu.
HUMBOLDT'un görüşünü geliştirerek ona katkılarda bulunan Alman bilgini
Leo WEISGERBER, dilde içeriği temel alan bir inceleme yöntemi
getirmiştir (ihanltbezogene Betrachtungstceise). Bilgin, dili "dünyayı
söze dönüştürme olayı" olarak düşünmekte, insanların bir dil ara
dünyası'nda yaşadıklarını kabul etmektedir. Dilin anlattığı gerçek de
ancak, insanların zihninin süzgecinden geçmiş gerçektir. Bilginin
öğrenci ve arkadaşlarıyla oluşturduğu, Weisgerber okulu adını
verebileceğimiz okul, dilin, zihnin dış dünyadan kavrayıp aldığı,
birbiriyle sınu-lanmış öğelerden oluştuğu görüşünü benimsemekte, dış
dünyadan kavranıp alınan bu öğelere dil kavramaları (Sprachzugriffe)
adını vermektedir(88).
Dilbilimde SAPIR-WHORF varsayımı adıyla anılan varsayım da dile gerçeğin
ilişkisi, anlatım yolu sorununa eğilmiştir. Amerikan yerli dillerini
inceleyen E. SAPIR, her insanın zihninde, kendi dilinin yapısının
yerleşik olduğunu, insanoğlunun, herhangi bir şeyi, bütün dil
gereçlerinin oluşturduğu bu temel şemaya göre anladığını ve anlattığım
kabul eder.
B.L. WHORF, bazı Amerikan yerli dilleri ve Eskimo dilinden yararlanarak
dille o dili konuşan toplumun dünya görüşü arasındaki bağlantı,
dolayısıyla dille gerçek ilişkisi konusu üzerinde durmuştur. WHORF'a
göre her toplum, kendi düzeninin koşullarına göre gerekli sözcükleri
yapar ve kullanır. Çocuk anadilini öğrenirken dünyayı, ancak belli
açılardan görmeye başlar.
Hopi dilinde (Kuzey Amerikada, Arizona
devleti içinde bir dil) böcek, uçak ve pilot aynı sözcükle anlatılır:
masa'ytaka. Azteklerde soğuk, buz ve kar kavramları, aynı köke getirilen
çeşitli soneklerle türemiş sözcüklerle dile getirilir. Bunlardan 'buz'
demek olan sözcük, ad görevini taşır; "soğuk", sıfat biçimidir; 'kar'
anlamındaki ise 'buz sisi' demek olan bir sözcüktür(89).
1930'larda Amerikada, KORZYBSKI ile başlayan genel anlambilim akımının
görüşüne göre de dillerin yapısı, insanoğlunun bilgi dünyasını
etkilemektedir, insan, gerçeği ancak dil aracıyla tanır.
Böylece, gerek SAPIR-WHORF varsayımı, gerek WEISGERBER okulu, gerekse
genel anlambilim akımının, dilin gerçeği yansıtmadığı konusunda
birleştikleri göze çarpmaktadır. Günümüz dilbilimcileri de genellikle
diller arasındaki anlatım ayrımlarına ilgiyi çekmektedirler. Örneğin A.
MARTINET "Dil, gerçeğin bir kopyası değildir" başlığı altında ele aldığı
konuyu incelerken batı ulusları arasında kültür ortaklığının sağladığı
anlatım yakınlıklarına değinmekte, bu yakınlıkların yanı sıra, dilden
dile beliren ayrılıklara işaret etmektedir. MARTINET' ye göre yalnızca
Fransızca, "nehir" kavramının anlatımında ayrı bir tutuma sahiptir;
denize dökülen nehir'le (fleuve) başka bir akarsuya dökülen nehir (riviere)
arasında ayrım yapar (Elements, s. 11).
Sonuç olarak özetlemek istersek, gerek varlıkların adlandırılışında
beliren ayrımlar, gerek sözcüklerin dilden, dile değişen kullanımları,
gerekse kültür ve yaşam koşullarındaki başkalıklar, insanoğlunun,
çevreyi ve gerçeği dile getirirken nesnel davranmadığını göstermektedir.
Birçok bilginin ve değişik akımların benimsediği gibi diller, gerçeği ve
dünyayı değil, onların insanoğlunun zihin süzgecinden geçmiş biçimlerini
yansıtmaktadırlar, işte biz, her dilin anlatım sırasında öteki dillerden
farklı kavramlara baş vurma, kendine özgü anlatma eylemine anlatım yolu
adını veriyoruz (90).
84 Gesammelte Sehriften,
VII/I, s. 190.
85 A.y., s. 60.
86 Bkz. Kluge, Etymologiaches Worterbuch, 19. basım.
87 A. Walde, Vergleichendes WSrterbuch der indogermanisehen Sprachen,
Berlin-Leipzig, 1930-31; I, 1624; ayrıca C.D. Buck, A Dictionary of
Sdected Synonyms in the Principal Indo-European Languoges,
Chicago-Illinois; 1949 15. 67., 15.68., 15.69. bölümler.
88 Bu konuda geni; bilgi ve kaynaklar için bkz. D. Aksan, s.g.y., s. 29,
30, 33.
89 Whorf, a. 15. Aynca, bilginin Science and Linguislics adlı yazısı:
Readings on Applied English Linguistics, New York, 1958, s. 58-69.
Bilginin çalışmaları konusunda bkz. özcan Başkan, Lengüistik Metodu, s.
149 ve ötesi.
90 Bu konuda bizim Anlambilimi ve Türk Anlambilimi adlı yapıtımıza (9.
40-43) bkz. Türkçenin bu açıdan Özellikleri için aynı yapıtın "Türkçede
Anlatım Yollan" bölümüne (s. 95-101) ve H. W. Brands'ın Studien zum
Wortbettand der Türksprachen (Leiden, 1973) adlı kitabına da baş
vurulabilir (s. 87-96).
Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle
Dilbilim, TDK Yay.:439, Ankara, 1995