TÜRKÇENİN GÜNCEL SORUNLARI
Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın
Ana dilimiz Türkçe, yeryüzünün en eski ve en
geniş coğrafya parçasında konuşulan gelişmiş, zengin bir kültür, bilim ve
sanat dilidir. Türkçe en eski, en köklü dillerdendir diyoruz; çünkü bugünkü
dillerin çoğu ortada yokken, hatta bugünkü bazı dillerin ataları sayılan
diller bile ortada yokken Türkçe vardı.
Türkçe en geniş coğrafya parçasında
konuşuluyor diyoruz; çünkü bugün artık Türk dili sadece Anadolu’da ve
Balkanlarda değil, sadece Türkistan’da ve Sibirya’da değil; çalışmak
amacıyla Avrupa’ya, Amerika’ya, Avustralya’ya giden vatandaşlarımız
sayesinde dünyanın dört bucağında konuşuluyor. Türkçenin lehçeleri dediğimiz
çeşitli kolları Balkanlardan Uzak Doğuya kadar geniş coğrafyada yazı ve
konuşma dili olarak kullanılıyor. Bütün bu kollara Türk dili ailesi adını
veriyoruz.
Türkçe, bugün Türk dil ailesinin en fazla
konuşucuya sahip kollarından biridir. Yaklaşık 70 milyon kişinin konuştuğu
Türkiye Türkçesi, sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde değil,
diğer bölgelerde de konuşulan ve yazılan dillerdendir. 1980’lerin
ortalarında UNESCO hazırladığı bir raporda Türkçenin konuşucu bakımından
dünyanın beşinci büyük dili olduğunu açıklamıştı. Hiç kuşkusuz, bu raporu
hazırlayanlar Türk dilinin bütün kollarını, yani dil ve lehçelerini, bir
bütün olarak kabul ederek bu sonuca ulaşmışlardı. Kesin nüfus sayımı
sonuçlarına dayanmasa da Türk dilinin çeşitli kollarını konuşan 200 milyonu
aşkın insan bulunduğu sanılmaktadır. Ancak UNESCO, daha sonraki yıllarda
hazırladığı raporlarda Türk dil ailesini bir bütün kabul etmeyerek, her Türk
lehçesini sıralamada ayrı ayrı değerlendirdi. Böylece Türk dilinin
sıralamadaki yeri değişti. Bu durum gerçeği değiştiremez. Yaklaşık 12 milyon
km2’lik bir alanda, Türk dilinin birbirine uzak veya yakın
lehçeleri konuşulmakta, yazı dili olarak kullanılmaktadır. Bunlar içerisinde
Türkiye Türkçesi, güncel birtakım sorunlarına karşılık; kültür, sanat,
edebiyat ve bilim dilidir.
Herhangi bir dilde yazılmış bir romanın
Türkçeye çevirisi yapılabiliyorsa, felsefe eserleri Türkçeye
çevrilebiliyorsa, Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere
çevrilebiliyorsa; Türkçe bir kültür, sanat ve edebiyat dilidir. Bilim
eserlerinin yazılabildiği, çevrilebildiği, yeni terimlerin türetilebildiği
ve her aşamada öğretimin yapılabildiği Türkçe, bir bilim dilidir. Türkçenin
bilim dili olmadığı, olamayacağı konusundaki sözler bir iddiadan öte
gidemez.
Türkçe gelişmiş bir dildir diyoruz; çünkü
Türkçenin söz varlığı bugün 75.000’e ulaştı. Türk Dil Kurumunun 1945’te
çıkardığı birinci baskı Türkçe Sözlük’te 20.000 civarında söz vardı. 1998’de
çıkan Türkçe Sözlük’te ise 75.000 söz var.
Türkçe, kavramlar yönünden son derece
zengindir:Akrabalık ilişkilerimize verdiğimiz önemin sonucu akrabalık ile
ilgili sözler başka hiçbir dilde görülemeyecek kadar fazladır, zengindir.
Pek çok dilde bırakınız baldız, görümce, elti gibi sözlerin karşılıklarını,
teyze ile halayı ayırt edecek sözler bile yoktur. Renk adlarımız, renklerin
en küçük ayrıntısına kadar tonlarını verecek şekilde zengindir: Yavru ağzı,
gül kurusu, gök mavisi...
Peki bu zengin söz varlığından
yararlanabiliyor muyuz ?
Yararlandığımız söylenemez...
Türkçe Sözlük’ün
son baskısında madde başı olarak 75.000 söz var dedim. Ne yazık ki bu söz
varlığından yeterince yararlanmıyoruz. Her toplumda gündelik hayatta
kullanılan söz sayısı, o dilin genel söz varlığına göre düşüktür. Ancak,
yapılan araştırmalara göre Türkiye’de bu oran çok daha düşük. Sokaktaki
insanın söz varlığı elbette onun dünyasına göre olacaktır. Ama kitle
iletişim araçlarının söz varlığı daha geniş olmalıdır. Birkaç yüz sözle, en
fazla beş yüz altı yüz sözle, haber programları, hatta diziler çekiliyor.
Sözlük kullanma alışkanlığımız da tam olarak
gelişmemiş. Sözlere kendimize göre anlamlar yükleyip kullanıyoruz. Bu durum,
yalnızca yabancı kaynaklı sözleri değil, Türkçe kökenli sözleri de birbirine
karıştırıp yanlış kullanmamıza yol açıyor. Söz gelişi gözaltına almak
ile gözlem altına almak sözlerini yerli yerinde
kullanılamıyor. Bu yanlışı kitle iletişim araçları yapınca, yanlış kullanış
toplumda hızla yayılıyor. Sözleri yerli yerinde bilerek kullanmak gerekir,
anlamı bilinmeyen sözler için mutlaka sözlüğe başvurulmalıdır. Bunun eğitimi
ilkokuldan başlayarak yapılmalı. Zaten bu işin temeli de eğitimdir.
Okullarımızda Türkçe eğitimi gözden geçirilmeli ve bilişim teknolojilerinden
de yararlanılarak düzenlenmelidir. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığımıza
büyük görevler düşmektedir.
Peki Türkçeyi doğru ve güzel olarak kullanıyor
muyuz ?
Ne yazık ki bu soru için de evet
diyemeyeceğim...
Türkçenin kullanımıyla ilgili olarak yaşanan
sorunların başında söyleyiş bozuklukları geliyor. Türkçe kökenli sözlerde
söyleyiş bozukluğu fazla görülmüyor, ama yabancı kaynaklı alıntı sözlerde
söyleyiş bozukluğuna sık rastlıyoruz. Bu yanlışlardan kurtulmak için
kullandığımız sözün doğru söyleyişini bilmemiz gerekir. Dilimizde karşılığı
bulunan sözlerin Türkçesini kullanmak da bu yanlışlardan kurtulmamızı
sağlar. Dilimizde karşılığı olmayan sözleri de kullanırken Türkçede kabul
görmüş ve yaygınlaşmış şekilleriyle kullanmalıyız: hâkem değil
hakem; râkip değil rakip demeliyiz. Bu yanlışları radyo
televizyon sunucuları yapınca yanlışlar hızla yayılıyor.
Türk Dil Kurumunun yayımladığı
Türkçe
Sözlük’ün 1998 yılında yapılan 9. baskısında bu tür sözlerin söylenişi
de verilmiştir. Uzun söylenmesi gereken ünlüler, ince söylenmesi gereken
ünlüler belirtilmiştir. Radyo ve televizyon sunucularına, spikerlerine bu
konuda büyük görev düşüyor. Sunucular ve spikerler, sözleri doğru biçimlerde
söylerlerse, doğru biçimler toplumda daha hızlı olarak yayılır. Özel radyo
ve televizyonların yayına başladığı ilk günlerdeki görüntü yavaş yavaş
kayboluyor. Artık, spikerler ve sunucular daha özenli konuşuyorlar.
Yanlışlardan kaçınıyorlar. Ancak, bu demek değildir ki kitle iletişim
araçlarında Türkçe tamamen yanlışsız kullanılıyor. Türkçeyi doğru ve güzel
kullanma konusunda duyarlı davrananlar çoğalmaya başladı. Önemli olan bu
duyarlılığın, bu bilincin uyanmasıdır.
Günümüz Türkçesinin en önemli sorunu, yabancı
dillerin, özellikle de İngilizcenin, Türkçeyi olumsuz olarak etkilemesi.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan ve İngiliz kültürleri bütün dünya
dillerini etkilemeye başlamıştı. Türkiye’de İngilizce ile öğretime
başlandığı 1950’lerde Anglo-Sakson kültürünün yoğun etkisi de kendisini
hissettirir. İngilizce sadece Türkçeyi değil, başka dilleri de etkiliyordu.
Fransızlar dillerini korumak amacıyla yasa bile çıkardılar. Yabancı dil
öğrenme düşüncesi, zamanla yabancı dille öğretime dönüştü ve yaygınlaştı.
Çocuklarımıza yabancı dil öğretelim. Hatta çocuklarımız bir değil birkaç
yabancı dil bilsinler. Ama yabancı dille öğretim, yanlış bir yol. Yabancı
dili yabancı dil dersinde öğretelim. Matematiği, fiziği, kimyayı gençlerimiz
ana dillerinde Türkçe olarak öğrensin. İngiliz-Amerikan kültürünün etkisi
sadece dilde değil, pek çok alanda kendisini gösterdi. Beslenme
alışkanlıklarımızdan, giyime, müziğe kadar pek çok alanda bir etkilenme söz
konusu. Ancak, en fazla dikkati çeken de dildeki etkilenme oluyor. Dilimizi
olduğu kadar, diğer ulusal değerlerimizi de yaşatmak zorundayız.
Özenti ile dilimize yabancı sözlerin girişi de
arttı. Türkçesi varken yabancı kaynaklı sözleri kullanmak özentiden başka
bir şey değildir. Dilimizde karşılığı bulunmayan sözler için de karşılık
türetmek gerekir. Türk Dil Kurumu öteden beri bu çalışmayı yürütüyor. Bugün
kullandığımız pek çok sözü bu çalışmalara borçluyuz.
Yabancı dillerin etkisinin artması, Türkçenin
söz varlığını, söz dizimi özelliklerini olumsuz yönde etkiliyor. Divan
Oteli demek dururken Hotel Divan, Marmara Oteli demek
dururken The Marmara demek, Türkçenin söz dizimi özelliklerini
zorlamaktır. Son zamanlarda bir de çeviri yoluyla anlatım türü ortaya çıktı.
Sözler Türkçe, ama anlatım kalıbı yabancı kaynaklı... Doğru olmayan bu
kullanışlar da yaygınlaşıyor: Çay içmek, kahve içmek yerine çay almak,
kahve almak; özür dilerim yerine üzgünüm
gibi kullanışlar bunlara sadece birkaç örnek. Türkçenin yapısına ve
mantığına aykırı bu yanlışlardan kurtulmamız gerekiyor. Türkçemize son
yıllarda Batı dillerinden, özellikle de İngilizceden, bir söz akını olduğu
gerçektir. Sözlerin bir bölümü teknolojiyle birlikte geldi. Yeni bulunan ve
yeni üretilen aletler, ülkemize gelirken adını da birlikte getirdi: air-conditioner,
disket, faks,
kamera, kompakt disk, monitör,
printer, radyo, televizyon,
tubeless, video, walkman… Dilimizin
doğal gelişmesi içerisinde bu aletlerin çok az bir kısmına karşılık
bulunabilmişti: buzdolabı, bilgisayar, derin dondurucu vb... Buna karşılık yabancı kaynaklı sözlerin
dilimize girişi her geçen gün biraz daha artıyordu. Yeni bulunan ve üretilen
aletlerin adları girmekle kalmadı, bu aletlerin çeşitli özellikleri,
parçaları, kullanıcıları ile ilgili sözler de dilimize girmeye başladı,
hatta bu sözlerden fiiller türetildi: air-conditoned araba,
kaset, diskjokey (kısaltılması de je
olarak değil, İngilizcedeki biçimiyle söylendi:
dicey), videojokey (ve je değil, vicey biçiminde söylendi),
fakslamak, hardware, software,
zapping, zaplamak, zoomlamak... Kısa bir süre içerisinde yabancı
kaynaklı söz kullanmak bir özenti halini aldı. Günlük hayatta, çarşıda,
pazarda, radyoda, televizyonda, basında, okulda, sporda kısacası her yerde
yabancı kaynaklı sözler artık bilinçsizce kullanılır oldu.
Bu olumsuz duruma karşılık, daha önce
söylediğim gibi toplumda Türkçe bilincini uyandırmak ve canlı tutmak
zorundayız.
Dilimizin zenginleştirilmesi konusunda Türk
Dil Kurumu geçmişte olduğu gibi bugün de üzerine düşen görevi yapacaktır.
Dilimize girmekte olan yabancı kaynaklı sözlere karşılıklar bulunması,
Türkçeyi geliştiren ve zenginleştiren çalışmalardan biridir. Kültürler arası
ilişkiler dillerin birbirlerinden etkilenmesi gerçeğini ortaya çıkarmıştır.
Mesafelerin ortadan kalktığı toplumların birbirine yakınlaştığı çağımızda,
bu etkilenme daha büyük boyutlarda olmaktadır. Bu kelimelere Türkçenin
kaynaklarından yararlanılarak karşılıklar bulmak ve Türkçe kökenli sözleri
kullanmak, bir yandan dilimizin gelişmesine katkıda bulunulurken diğer
yandan da teknolojiden, bilimden, ana dilimiz aracılığıyla yararlanmamız
sağlanmaktadır.
Türk Dil Kurumu olarak , Atatürk’ün
“Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de
yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözünü kendimize ilke
edinerek, dilimizi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarma mücadelesini
veriyoruz. Türk Dil Kurumu olarak, öteden beri yabancı kaynaklı sözlere
karşılıklar buluyor, bu karşılıkları Türk Dili dergisinde yayımlıyoruz.
Bu karşılıklara birkaç örnek vermek istiyorum: Anchorman karşılığında ana haber sunucusu;
arboretum karşılığında ağaç parkı; viyadük için
köprü yol; eskort
için koruma aracı; fac-similé için belgegeçer,
onun kısaltılmış şekli olan faks için ise belgeç;
reyting için değerlendirme; rantiye için
getirimci; avans karşılığında öndelik; boarding
card için uçuş kartı vb...
Bu sözler kitap haline de getirilmiştir.
Yabancı Kelimelere Karşılıklar adındaki kitabın birinci cildi 1995’te,
ikinci cildi ise 1998’de yayımlandı. Bu kitapların yayımlanmasından sonra
önerilen karşılıklarla birlikte yeni baskısı önümüzdeki ay içerisinde
yapılacaktır. Ancak önemli olan, bu sözlerin kamuoyunca benimsenmesi,
dilimizin söz varlığı içerisine girmesidir. Burada topluma, özellikle aydın
kesime, sanatçılara, yazarlara düşen görevler var. Türk Dil Kurumunun
yabancı kaynaklı sözlere bulduğu karşılıkları yazarlarımız sanatçılarımız,
sunucularımız benimserse ve kullanırsa, bu sözler toplumda hızla
yaygınlaşacaktır. Toplumun benimsediği bir söz artık dilin malı olmuş
demektir.
Çalışmalarımız, terimlerin Türkçeleşmesini de
içermektedir. Terimlerin Türkçeleştirilmesi demek, Türkçe terimlerle bilim
yapmak anlamına gelir. Bu da bir bilim dili olan Türkçenin daha da
gelişmesini güçlenmesini sağlayacaktır. Türk Dil Kurumu olarak mühendislik
bilim dallarındaki terimlerin Türkçeleştirilmesi ve bütün mühendislik
fakültelerinde ortak terimlerle öğretim yapılması konusunda Mühendislik
Dekanları Konseyi ile işbirliği içerisinde çalışma yapmaya da başladık. Bu
amaçla 26 Nisan 2002 günü Türk Dil Kurumunda düzenlediğimiz Mühendislik
Terimleri Bilgi Şölenine üniversitelerimizden yüze yakın bilim adamı
tartışmacı olarak katıldı. Bu toplantının sonucunda çalışma grupları
oluşturuldu. Her bilim dalında bu tür çalışmalar yapılması, Türkçeyi bilim
dili olarak daha da geliştirecektir.
Türkçedeki yabancı öğelerin artmasından, kitle
iletişim araçlarında Türkçenin bozuk ve kulak tırmalayıcı bir biçimde
kullanılmasından bizler de rahatsızız. Aslında aklı başında herkes,
Türkçedeki bu yabancılaşmadan rahatsız.
Dildeki yabancılaşmanın bir başka boyutu,
sizin de belirttiğiniz gibi işyerlerine yabancı adlar verilmesi. Bu eğilim
ne yazık ki gittikçe yaygınlaştı ve sokaklarımızın, caddelerimizin
görüntülerini bozdu. Sokaklarımız bize tanıdık gelmiyor artık... Büyük
alışveriş merkezlerinin, büyük mağazaların yabancı adlar kullanmasından
sonra mahalle bakkalının, mahalle kasabının da bu akıma kapılarak işyerine
yabancı adlar vermesi, bana kendisini ördek sanarak göle dalan civciv
masalını anımsattı. Rainbow Kasabı, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi sizin de sokaklarımızda, caddelerimizde
göreceğiniz yüzlerce ad, yabancılaşmanın, kendini inkârın örnekleridir. Bir
kasabın dükkânına rainbow adını vermesi kadar gülünç, gülünç
olduğu kadar da düşündürücü, kahredici başka bir şey yoktur. Bunlar yabancı
firmaların temsilciliğini yapanlar, bayii olanlar değildir. Ancak, bu akımın
özellikle yabancı firmaların temsilcilikleriyle başladığını da belirtmem
gerekir. Son zamanlarda Türkçe veya Türkçeleşmiş adlar işyerlerinde
kullanılırken gelenekleşmiş Türk imlâsı yerine yabancı imlâsıyla yazma
eğilimi dikkat çekiyor: Efendy, Hotel Taxim, Eskidji, Laila, Wishne Bar, Neshe, Eskidji,
Kitapchi, Yemish, Kebabchi,
Derichi... gibi işyeri adları, Osmanlı devletinin son günlerindeki
işgal dönemi İstanbul’unu anımsatıyor. Böyle bir şey olabilir mi ? Bunları
hangi düşünce ile yapıyorlar anlamak mümkün değil. Bu, Türkçeyi bir İngiliz
gibi, bir Amerikalı gibi yazmaktan başka bir şey değildir. Alfabemizdeki Ş,
Ç harflerini bizzat Atatürk’ün başkanlığını yaptığı bir kurul belirlemiştir.
Bu iş yerleri Atatürk'ün Yazı Devrimine ve 1353 sayılı alfabe yasasına
aykırı hareket etmektedirler. Atatürk’ün Yazı Devrimine saygısızlık olarak
adlandırılması gereken bu davranışı yapanlar uyarılmalıdır. Ülkemizin
mağazalarının, kuruluşlarının adlarının Türkçe olması ve Türk alfabesiyle
yazılması esas olmalıdır.
Bunları önlemenin yolu, öncelikle toplumda
Türkçe bilincinin uyandırılmasından geçmektedir. Ancak, özellikle işyeri
adlarındaki yabancılaşma karşısında yerel yönetimler etkili olabilir. İşyeri
açılışı için ruhsat başvurusu sırasında, işyerine yabancı ad vermek
isteyenlere belediyeler izin vermeyebilir. Türk Dil Kurumu olarak, bu konuda
daha kalıcı ve etkili bir yasal düzenleme için girişimde de bulunduk.
Dilin söz varlığının zenginleştirilmesi, bütün
bilim dallarında öğrenim ve araştırmanın sürdürülmesi için dile terimlerin
kazandırılması, dildeki gereksiz yabancı öğelerin ayıklanması gereklidir.
Bunlar yapıldığında dilde iyileştirme, daha doğru bir söyleyişle, gelişme,
zenginleşme yaşanır.
Bilimde, teknolojide yaşanan gelişmeler dile
de yansır. Yeni kavramlara, yeni ürünlere dilimizin kaynaklarından
yararlanarak karşılık bulmamız gerekir. Türkçe söz köklerinden işlek eklerle
yapılan yeni türetmelerle dilin söz varlığı zenginleştirildiği gibi, aynı
yolla dile kazandırılacak terimlerle Türkçenin bilim dili olarak gelişmesine
katkıda bulunmuş olacağız. Bu yapılmadığı taktirde yabancı sözler, yabancı
terimler dile girer. Dildeki gereksiz yabancı öğelerin ayıklanması da
gereklidir. Birer özenti alıntısı niteliğinde olan show, konsensus,
transformasyon, efor gibi sözler Türkçede karşılıkları olmasına
rağmen kullanılmaktadır. Öncelikle bu özenti alıntılarının ayıklanması
gerekir. Geçmişte de Türkçeye Arapçadan, Farsçadan özenti alıntıları
girmişti: Türkçede güneş varken Arapçadan şems,
Farsçadan hurşid, afitab sözlerinin girmesi
gibi. Üstelik bazı alıntı sözler, dildeki birkaç sözün yerine kullanılmakta,
dilde yoksullaşmaya yol açılmaktadır. Türkçede değişim, dönüşüm, kabuk
değiştirme gibi ince anlam özelliklerine sahip sözlerimiz varken
bunların yerine kullanılan tranformasyon dilde yabancılaşmanın
yanı sıra söz varlığında yoksullaşmaya da yol açıyor. Üstelik bu sözü
kimileri transformeyşın, kimileri de transformasyon
diye söyleyerek ayrılıklar da yaratıyorlar.
Türkçenin şu andaki en önemli sorunu, dildeki
yabancı öğelerin artmasıdır. Her dilde yabancı kökenli söz vardır. Hiçbir
dil saf değildir. Türkçe de pek çok dile söz vermiş, pek çok dilden söz
almıştır. Türkçenin İngilizceye verdiği sözler de vardır. Bunlardan en ilgi
çekici olanı son zamanlarda dilimize giren kiosk’tur. Bu söz
Türkçeden İngilizceye geçen köşk sözüdür. İngilizcede kiosk biçimine dönüşmüş ve bizim sözümüz bu defa farklı bir anlamda
karşımıza çıkmıştır. Dildeki yabancı sözlerin bir ölçüsü olmalıdır. Bu ölçü
dilin kimliğini bozacak derecede olmamalıdır. Dil gerek duyduğu sözleri,
karşılık bulunmaması durumunda yabancı dillerden aynen veya ses
değişikliğine uğratarak alır.
En kötüsü dilin söz dizimi özelliklerinin
yabancılaşması, yabancı eklerin dile girmesi, dilin mantığına aykırı
kullanışların yaygınlaşmasıdır. Türkçede çokluk eki +lar, +ler
varken, İngilizcedeki çokluk eki ’s’nin kullanılması, Türkçede +nın,
+nin eki varken İngilizcedeki ’s ekinin kullanılması, üzerinde
dikkatle durulması gereken konudur. İnternette gördüğüm bir ağ sayfasının
adresinde ‘okuls’ sözü vardı. Sayfanın hazırlayıcısına bu sözdeki s’nin
anlamını sorduğumda bana verdiği yanıtta, sözün okullar anlamına
geldiğini ve İngilizcedeki çokluk ekini ilgi çeksin diye kullandıklarını
söylüyordu. Türkçede ‘article’ olmamasına rağmen, bir otelin adında ‘the’
biçimini kullanması dile yabancı sözlerin girmesinden daha tehlikelidir.
Bunlar dilde olmayan, dilin yapısına uymayan biçimlerin dile sokulmasıdır.
Bu, kan grubu B olan bir kişiye A grubundan kan vermek gibi bir şeydir.
Dilimizi bekleyen tehlikeye gelince... Üçüncü
binyılın henüz başlarındayız... İnsanlığı yeni binyılda nelerin beklediği,
geleceğin dünyasının nasıl olacağı, bilimde hangi noktalara ulaşılacağı gibi
çeşitli konularda bilim adamları öngörülerde bulunuyorlar. Bu öngörülerden
biri de yeryüzündeki dillerle ilgili. Yeni binyılın daha ilk yüzyılı sona
ermeden yeryüzündeki pek çok dilin yok olacağı öngörüsünde bulunuluyor.
Ürpertici bir öngörü... Bir dilin yok olması demek, bir kültürün, dahası bir
ulusun yok olması demektir. Dilini kaybeden bir ulusun bireylerinde genlerin
birkaç kuşak daha yaşayacağı, ulusların biyolojik olarak varlıklarını
sürdürebileceği ileri sürülebilir. Ulusu oluşturan en önemli öğe dil
olduğuna göre dili yeryüzünden silinmiş bir ulusun varlığının da silinmiş
olacağı bir gerçektir. Geçmişte bu durumun örnekleri vardır. Ancak, Türkçe
için böyle bir tehlike söz konusu değildir. Türk ulusu diline sahip
çıktıktan sonra, karamsar olmamak gerekir. Bu bilinç uyandıktan sonra
Türkçemizin geleceği konusunda endişeye yer yoktur. Üçüncü binyılda
Türkçemizi aydınlık günlerin beklediğine inanıyorum.
Ülkemizde Türkçe ile ilgili tek resmî kurum
Türk Dil Kurumudur. İmlâ kılavuzları, sözlükler, dil bilgisi kitapları
hazırlama görevi yasa ile Türk Dil Kurumuna verilmiştir. Ancak, bu işi yapan
bir kurum var diyerek herkesin bir kenara çekilmesi, Türkçenin
katledilmesine seyirci kalması mümkün değildir. Türkçe hepimizin en kutsal
varlığıdır. Türkçe bizim kimliğimizdir, adımızdır, soyadımızdır,
türkümüzdür, şarkımızdır, sevgimizdir. Şairin dediği gibi Türkçe, ses
bayrağımızdır. Bayrağımızı koruduğumuz gibi dilimizi de korumalıyız. Biz bu
dilimizi atalarımızdan miras aldığımız kadar, gelecek kuşaklardan da ödünç
aldık. Ele ele verelim, dilimize sahip çıkalım. Gelecek kuşaklara Türk’e
yakışır bir Türkçe bırakalım.