ç.ü. türkolojiÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Anasayfa | Makale Bilgi Sistemi | Konu Dizini Yazarlar DiziniKaynaklar Dizini | Makale-Yazar Listesi |  Makale Sayısı-Tarih Listesi | Güncel Türkoloji Kaynakçası

MAKALELER

Atatürk Araştırmaları || Çukurova Araştırmaları || Halkbilim || Dilbilim || Halk Edebiyatı || Yeni Türk Dili || Eski Türk Dili
Yeni Türk Edebiyatı || Eski Türk Edebiyatı || Dil Sorunları || Genel || Tiyatro || Çağdaş Türk Lehçeleri

 

BİR YÖRE ÖRNEĞİNDEN HAREKETLE LAKAPLAR KONUSUNDA BAZI DİKKATLER

            Arş. Gör. Şeref BOYRAZ*

             İnsan, yaşantısı boyunca karşılaştığı-hemcinsi de dahil olmak üzere akla gelebilecek soyut, somut her türlü varlığı ve iş, oluş, hareket bildiren durumları, zihninde canlandırmış ve bir başkasıyla iletişim kurma ihtiyacını hissettiğinde, bu canlandırdıklarını işaretler yoluyla anlatmış olmalıdır. Muhtemelen, insanın dünyasının genişlemesiyle canlandırılanların sayısı artmış ve bunları artık zor ve zahmetli olan işaretler karşılayamaz olmuştur. İşte o zaman işaretlerin yerini daha az çaba gerektiren sesler almış olmalıdır. Seslerin zaman içerisinde tekamül ederek her bir varlığın ya da durumun karşılığı olan kelimelere dönüştüğü ve kelimelerin sayısının da insanın evrenine yeni girenlerle birlikte art(ırıl)mış olabileceği düşünülebilir.

            İnsan ve insan topluluklarının ilişkilerindeki yoğunlaşma ve kompleksleşme, insanı ve ona ait değerleri bilimin konusu haline getirdi. Sonuçta insanın her şeyi, onu anlama ve onun değerlerini ortaya koyma yolunda bilimin malzemesi oluverdi. İşte bilimin malzemesi yapılan, insana ait unsurlardan birisi de, ortaya çıkışı yukarıda faraziye şeklinde verilen kelimelerdir. Kelimeler daha çok dilbilimin konusu olmakla beraber, onun özel adlar kısmı, halkbiliminin de ilgi alanına girmektedir[1].

            Bütün bilimlerin nihâî amacı aynıdır: İnsana daha kolay, rahat ve müreffeh bir hayata kavuşma yolunda yardımcı olmak. Bilimler, aynı amaca hizmet etmesine rağmen malzemesinin farklı olması dolayısıyla şubelere ayrılmıştır. Malzemesi ortak olduğu halde farklı kategorilerde yer alan bilimler de yok değildir. Bunları birbirinden farklı kılan faktör ise bu bilimlerin nihâî amaca yardım eden tâli amaçlarının ve dolayısıyla metotlarının farklı olmasıdır. Bilimsel çalışmaları değerli ve faydalı yapmanın yolu, bizi amaca götürebilecek doğru metotlardan geçmektedir. Metodu belirleyecek faktörler arasında malzeme de bulunmaktadır ama en önemlisi amaç faktörüdür. Bu noktada, halkbilimi çalışmalarında doğru metodu seçmek için, halkbiliminin amacını[2] yüzeysel olarak hatırlamakta yarar var. Halkbiliminin amacını şu üç maddenin özetleme gücünde bulmak mümkündür:

            1- İnsanların birbirine yakınlaşması için onların ortak değerlerini gözler önüne sermek.

            2- Yerel, bölgesel ve ulusal kültürleri araştırıp inceleyerek insanlığın ortak kültürünü zenginleştirmek.

            3- Halkı yönetmeyi kendine hedef edinen yönetim bilimlerine halk hakkında gerekli verileri sunmak[3].

            İşte şu satırlarda ifadesini bulan bu amaca götüremeyen metotlar ya da metotsuzluklar yüzünden halkbiliminin malzemesi olmaktan yeterince nasibini alamayan konulardan birisi de adbilim üst başlığı altında incelenmeye çalışılan lakaplardır.

            Lakapların mahiyetini kavrayabilmek için öncelikle onların adbilim üst başlığının neresinde durduğuna bakmak gerekir. Bunun için; “Sözcük - kavram ilişkisine önem veren; bir kavramın her hangi bir dilde nasıl anlatım bulduğunu, bu anlatımda hangi etkenlerin rol oynadığını inceleyen bilim dalı”[4] şeklinde dilbilimci bakış açısıyla tarifi[5] yapılan adbilimin malzemelerini bir tasnif ameliyesine tabi tutmak, işimizi kolaylaştıracaktır: 

              Adbilim (Onomastique)

            I- Tür Adları Alanı

                   A- Bitki Adları, B- Hayvan Adları C- Yiyecek İçecek Adları, Ç- Giyim Kuşam Adları, D- Spor ve Sporla İlgili Adlar, E- Alet Adları, F- Meslek Adları, G- Hastalık Adları, vs.

            II- Özel Adlar Alanı

                        A- Kişi Adları(Anthroponymie)

                                   1- Künyevî Adlar

                                               a- Asıl Adlar

                                               b- Soyadları

                                               c- Sülale Adları

                                               ç- Ünvanlar

                                               d- Köken ile ilgili Adlar

                                                           d1- Memleket Adları

                                                           d2- Irk ve Etnik Grup Adları

                                               e- Meslek Adları

                                   2- Yakıştırma Adlar

                                               a- Lakaplar

                                               b- Mahlaslar, Müstearlar, Tapşırmalar, Rumuzlar

                        B- Yer Adları(Toponymie)

                                   1- Coğrafî Adlar

                                   2- Belde ve Belde ile İlgili Adlar

                                   3- Yerel Adlar

                        C- Din, Mezhep, Millet Etnik Grup Adları

                        Ç- Kurum, Kuruluş ve Eser Adları(Ktematonymie)

            Dilbilimin ve halkbiliminin adbilim dışındaki diğer konuları, yeterince kabarık ve bol malzemeli olmasından olacak ki, her iki bilim dalında da tür adları alanına[6] hatırı sayılır miktarda mesai yapmak için henüz sıra gelmemiştir[7]. Makale başlığının vaad ettiği alanın dışına çıkmamak için; sözlüğün künyeyi, “Bir kimsenin adı, soyadı, ülkesi, doğumu, mesleği gibi özelliklerini gösteren kayıt”[8] biçiminde tarif etmesi nedeniyle künyevî adlar altına aldığımız asıl adları,[9] soyadlarını,[10] coğrafyayı vatan yapması dolayısıyla üzerinde çok durulan yer adlarını[11] ve bildiğimiz kadarıyla şimdiye dek araştırma kapsamına pek alınmayan, dolayısıyla ilgi bekleyen din, mezhep, millet, etnik grup, kurum, kuruluş ve eser adlarını[12] bir kenara bırakıp bu satırların vücut bulmasına sebeb olan lakaplara geçiyoruz.

            Lakapların bulunduğu kümeye başlık olarak “yakıştırma” adlar yerine “takma” adlar da denilebilir miydi? Soruya olumlu cevap verilebilir fakat; biz “takma ad” tamlamasını söylemekten özellikle kaçındık. Zira lakap denilince takma ad, takma ad denilince de lakap ve aynı zamanda edebiyatımızın Yeni Türk Edebiyatı dönemindeki bazı ediplerin malum sebeplerle kullandıkları“müstear adlar” da anlaşılıyor[13]. İşte biz de bu karışıklığın içine düşenlerden olmamak için “takma ad” tabirini tasnifte kullanmaktan çekindik ve onun yerine grup başlığına “yakıştırma”, Yeni Türk Edebiyatı dönemi ediplerinin asıl adları dışında kullandıklarına da “müstear” adlar demeyi uygun gördük. Sonradan alınma ya da verilme, bazen asıl adın yerini tutma gibi ortak yanları bulunan yakıştırma adların b seçeneğinde yer alanlar, estetik veya siyasî içtimaî kaygılarla bilerek ve isteyerek alınmalarıyla[14] a seçeneğinden ayrılmaktadırlar.

            Lakaplar konusu için bilenen kalemlerin anlattıklarını ve verdikleri tarifleri şu lakap tanımı üzerinde özetlemek mümkündür: Asıl ada sonradan eklenen ve kişinin her hangi bir özelliğinden dolayı verilen isimdir. Şu ana kadar yapılan lakap çalışmalarında işte bu tanımda ifadesini bulan mihver etrafında cümleler sarf edilmiş ve bu cümlelerin içini doldurmak için tanıma uygun örnekler alt alta, yan yana sıralanmıştır. Tanımın doğruluk derecesini tartışmaya açmadan önce tartışmanın zeminini oluşturması için iki hususu hatırlatmakta yarar var: Bunlardan ilki, lakapların birey tarafından sosyal kurumların ve yaptırımların etkisinde kalınmadan ya da en az kalınarak verilmesidir. Yani birey lakap takarken ne Ahmet, Mehmet, Ali, Ayşe, Fatma, Merve gibi isimlerde olduğu gibi din kurumunun, ne Ertuğrul, Oğuz, Cengiz, Asena, Bengü, Hilal isimlerinde olduğu gibi millî değerlerin, ne de ebeveynlerin isimlerini koymayı öğütleyen törenin etkisindedir. Burada lakapçının sosyal kurumların etkisinde olmadığını söylemek, lakap olarak verilen kelimelerin sosyal kurumlarla ilgili olamayacağı demek değil, bireyin lakap seçiminde belirli zorunluluklarla sınırlandırılmadığı demektir. Yani lakap, bireyin serbest davranışının damgasını taşımaktadır. İkinci husus ise lakapların alt kültürlerin[15] ürünü olmasıdır. Alt kültür ürünü ne demektir? Bu her şeyden önce bireyin tanıtıcı ve tebarüz etmiş özelliklerinin, içerisinde bulunduğu kültür gruplarından en yakını ve samimisi tarafından fark edilip dile getirilmiş olması demektir. Yani bireyin her hangi bir özelliğinin sadece küçük kültür grubu ya da grupları tarafından bilinmesi ve o özelliğinden dolayı aldığı ismin söz konusu grup ya da gruplar içerisinde sınırlı kalmasıdır. Yine alt kültür ürünü demek, lakap olarak kullanılan kelimenin ya sadece lakap takanın ve takılanın içerisinde yaşadığı kültür grubu tarafından bilinmesi ya da lakap olan kelimeye kullanıldığı kültür ortamında, ortak kültürün bildiği anlamı dışında başka bir anlam yüklemesi demektir. Örneğin Cevdet’in lakabı olan Şedo kelimesi, sadece kullanıldığı kültür ortamında bilinmektedir: Cevdet, konuşurken sürekli ‘şedo’ dediği için bu lakabı almıştır. Necmi’ nin ‘Yüz kilo’  ya da Sükut’un ‘Babayiğit’ lakabı, ortak kültür tarafından duyulduğunda Necmi’nin şişman ve Sükut’un iriyarı, güçlü kuvvetli olduğuna hükmedilecektir. Oysa birincisi, bu lakabı çok zayıf, ikincisi de minyon tipli olduğu için almıştır. Yani alt kültür, ‘yüz kilo’ sıfat tamlamasına ve ‘babayiğit’ kelimesine ortak kültürün bildiği anlam dışında tariz yoluyla başka bir mana yüklemiştir[16]. Şu küçük hikayenin muhtevası bu anlatılanları açıklayıcı bir özelliğe sahiptir, sanırız:

            “Bir gün Kepirce köyüne başka bir köyden bir misafir gelmiş. Köy odasında sohbet edilirken söz arasında şöyle bir cümle geçmiş: ‘Ölüynen motur camiye girdi.’ Misafir bunun ne demek olduğunu anlayamamış ve sormuş: ‘Nasıl olur ölü ile motur camiye nasıl girer?’ Odadakiler gülüşmüşler ve aralarından biri beklenen açıklamayı yapmış: ‘Köyde iki kardeş var. Birine çok çalıştığı için Motur, diğerine tembel olduğu için Ölü deriz’.”[17]

            Görüldüğü üzere alt kültür, ölü ve motor kelimeleriyle kendi ortamında, bilinenin haricinde başka şeyleri çağrıştırmaktadır.

            Özetle kişiye uygun görülen kelimenin lakap olabilmesi için; ister gerçek, ister mecaz anlamda kullanılsın lakap olacak kelimenin, bireyin ancak alt kültürün dikkatine ve anlayışına yakalanmış bir özelliğini yansıtması gerekir. Yani bireyin kişiyi tarif edici kelimeyi, lakabı, seçerken alt kültür kimliğiyle davranması gerekir. Zira alt kültür kimliği taşıyan birey aynı zamanda ortak kültür unsurlarını da bünyesinde bulundurabilir. O bakımdan bireyin ortak kültür unsurlarının etkisiyle başkasına verdiği isim, lakap olmaktan uzaktır. Başka bir deyişle lakap ortak kültürün değil, alt kültürün malıdır. Ama bu, şu demek değildir ki lakaplar, alt kültürden çıkıp ortak kültürün malı haline gelemezler. Alt kültürde lakap olarak kullanılan kelime ortak kültüre de aynı fonksiyon ve muhtevayla taşınabilir.

            İşte bu açılardan lakabın tanımına bakıldığında, asıl ada sonradan eklenen ve meslek, memleket, ırk ve etnik grup gibi kişinin her hangi bir özelliğini belirten” her ismin, lakap olmadığı görülecektir.

            Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki lakaplarla ilgili hemen her araştırmada iddia edildiği gibi bütün sülale (aile) adları lakap değildir. Antroponimleri, “şehs adları, familiya adları, tehellüsler ve legepler”[18] ya da; “A- Esas ad kategoriyaları 1- Esil şehs adları 2- Ata adları 3- Familiyalar B- Kömekçi ad kategoriyaları 1- Tehellüsler 2- Titullar 3- Legebler”[19] diye tasnif edenlerin familiya (sülale) adlarını, lakaplardan ayrışıkta değerlendirmiş olmaları, bu konudaki haklılığımızı desteklemektedir. Fakat şunu da unutmamalıyız ki, bazı sülale adları özünde lakabı barındırmaktadır. Zaten bu yüzden bütün sülale adları lakap olarak değerlendirilmiştir[20]. Sülale adları genellikle sülale mensuplarının soyundan geldikleri kişinin adına göre verilmektedir. Eğer sülale adına kaynaklık eden kişinin bir lakabı yoksa o zaman sülale adı “Mahmutgil, Ali Osmangil, Hıdıroğlugil, Hurşitler” gibi sade adlardan oluşacaktır. Bunlara lakapların yukarıda anlatılan özelliklerine uymadığını göre göre lakap demek mümkün müdür? Eğer sülaleye adını veren kişinin bir lakabı var ise ve buradan hareketle sülaleye “Boz Aligil, Ters Hasangil, Koca Hacıgil” gibi isimler verilmişse bunlara sülale lakabı demek yine mümkün değildir. Şunu hemen kabul etmek gerekir ki verilen bu üç sülale adının içerisinde lakap özellikleri mevcuttur. Ama o lakaplar sülale fertlerinin hepsine ya da çoğunluğuna şamil değildir. O, sadece sülaleye adını veren kişiye aittir. Çünkü boz, ters ve koca sıfatları bütün bir sülaleyi değil, ayrı ayrı birer kişiyi nitelemektedir. O bakımdan Boz Aligil, Ters Hasangil ve Koca Hacıgil sülale adıdır ama boz, Ali’nin ters, Hasan’ın ve koca, Hacı’ nın lakabıdır.

            Boşnaklar, Yörükler, Kürtler gibi etnik kökeni, Konyalılar, Ciminligil, Tatlıgil gibi memleketi ve Davulcular, Keçecigil, Sucular gibi meslekleri bildiren sülale adları da ortak kültürün bildiği manaları taşıdığı için lakap değildir. Ama Kürtgil örneğinde olduğu gibi isim, teşbih yoluyla verilmişse lakaptır. Çünkü Kürtgil ismi o sülaleye Kürt kökenli olduklarından değil, sülalenin bireyleri dikkat çekici biçimde esmer oldukları için verilmiştir. Yani Kürtgil ismi “Kürtler çok esmerdir.” bilincini taşıyan alt kültür bireyleri tarafından o sülaleye benzetme yoluyla verilmiştir. O halde Kürtgil kelimesi, kullanıldığı ortamda bu şekilde değerlendirildiği için sülalenin lakabıdır. Yine Kaballar, Kanatlıgil, Hoşaflar gibi adlar da sülale lakabıdır[21]. Bu sülale lakaplarından birincisi, ilgili sülale bireyleri işlerini genellikle kabala denilen götürü usulle yaptıkları için verilmiştir. İkincisinin veriliş sebebi ise, köyde kanatlı kapıya sahip ilk aile olmalarıdır. Sonuncusu da o adı taşıyan sülale bireyleri çok hoşaf yapıp içtikleri için verilmiştir. Görüldüğü gibi bu üç ismin kullanıldığı ortamın bireylerine yaptığı çağrışımlar, ortak kültürdekilere yaptığından farklıdır. O halde bunlara sülale lakabı diyebiliriz. Ayrıca bu örneklerden hareketle lakapların sadece bireysel  olmadığı sonucu da çıkarılabilir. Demek ki, iddia edildiği gibi her sülale adıl akap değildir ama yukarıda verilen örneklerde olduğu gibi, kullanıldığı ortamlarda ortak kültürdekinden farklı çağrışımlar yaptıran sülale adları lakap olabilmektedir.

            Tıpkı sülale adlarında olduğu gibi lakaplara örneklik ettiği düşüncesiyle meslek, memleket, ırk ve etnik grup adlarıyla unvanlar da lakap çalışmalarına dahil edilmektedir. Oysa yukarıda lakaplar için söylenenler dikkate alındığında bunların gerçekte lakap olmadığı fakat kullanıldığı konteks (bağlam)[22] içerisinde lakaba dönüşebileceği anlaşılacaktır.

            Hancı, yorgancı, makinist, nalbant, bakkal[23] gibi meslek isimleri asıl adın önünde gerçek anlamlarıyla kullanılıyorsa yani ilgili kişi, adı geçen mesleği icra ediyor ve bundan dolayı isminin başına o meslek adı getiriliyorsa bu ve bunlar gibi meslek isimleri lakap değildir. Ama birahaneci olduğu için Efes, takunya yapması sebebiyle takılan Tıhtıhcı, berber olması sebebiyle yakıştırılan Ustura[24] ve bunlara benzer biçimde verilen mesleklerle ilintili kelimeler, Hakim, Doktor,[25] Kadı, Savcı[26] gibi bulunduğu ortamda ortak kültürden farklı bağlamlarda kullanılan meslek isimleri lakaptır.

            Yine aynı şekilde Türk İbrahim, İngiliz Mahmut, Çingene Hüseyin örneklerindeki gibi ırk ve etnik köken bildiren sözcükler ve Selanikî Mustafa, Peçevî İbrahim, Bosnavî Hüseyin[27] misallerindeki gibi doğum yeri, memleket gösteren kelimeler, asıl isimlerin önünde gerçek anlamlarıyla bulunuyorlarsa bunlar lakap değildir. Fakat Arap Cafer,[28] Cingen Şerif, Urus Halit[29] örneklerindeki gibi ya da Kayserili olmadığı halde ticarî konulardaki becerisi dolayısıyla birine “Kayserili” denmesi örneğindeki gibi farklı tedaîler yaptıranlar lakaptır.

            Unvanların da lakap olduğu vehmedilerek lakap çalışmalarında sıralandığını söylemiştik. “Bir kimsenin işi, mesleği veya toplum içindeki durumu ile ilgili olarak kullanılan ad, san”[30] biçiminde tarifi yapılan unvanların lakaplardan ayrılan en önemli yanı, onların kurumlar tarafından verilmiş olmasıdır[31]. Onların kurumlar tarafından verilmiş olması, lakapların en önemli ilkesine, alt kültür ürünü olma özelliğine, uymadığının ve dolayısıyla lakap olmadıklarının göstergesidir. Kurum denilince sadece bugünün resmî kurumları anlaşılmamalıdır. Zaten öyle anlaşıldığı için bazı unvanlar gerçek anlamıyla kullanıldığı halde lakap zannedilmektedir. Bakan, milletvekili, müsteşar, müdür, profesör, general, çavuş gibi unvanları veren bugünün resmî kurumları haricinde, ortak kültür içerisinde yer alan hacı, hafız, halife, şeyh, seyyid, imam gibi unvanları veren din kurumu ve hakan, sultan, emir, paşa, hatun, hanım, bey, ağa gibi geçmişin hiyerarşik düzenini gösteren unvanlara sahip tarihe mal olmuş resmî kurumlar da vardır[32].

            İşte yukarıda sıralanan unvanlar ve bunların benzerleri, unvanın ifade ettiği konuma sahip kişiler için kullanılıyorsa lakap değildir. Örneğin hacca gitmiş birine din kurumunun etkisiyle hacı denileceği ve bunun lakap olamayacağı açıktır. Oysa Bey Mehmet, Hanım Şükrü,[33] örneklerinde olduğu gibi unvanların kullanıldığı ortamda lakap haline dönüşebildiği görülmektedir.

            O halde unvanlar, sülale, ırk ve etnik grup, meslek ve memleket adları ortak kültürün ürünü oldukları için gerçekte lakap değillerdir. Ancak bunlar, kullanıldıkları alt kültür ortamında farklı anlam ve bağlamlarda lakap haline dönüşebilmektedirler. O bakımdan lakap olarak derlenen kelimelerin hangi bağlamda kullanıldığına dikkat edilmeli ve bu mutlaka derlemede belirtilmelidir. Başka bir deyişle başlığında “lakap” kelimesine yer veren araştırmalarda, lakabın özelliklerini haiz olmayan kelimeleri bulundurmamak için derlenen lakaplara arkeoloji objesiymiş gibi davranmaktan vazgeçerek onlar, içerisinde yaşadığı çevre ve şartlar dikkate alınarak derlenip değerlendirilmelidir. Aksi takdirde doğru malzeme olmadan doğru sonuçlara ulaşılamaz.

            Lakap haline dönüşebilenler sadece her hangi bir özellik belirten sıfat ve sıfat görevindeki kelimeler değildir. Başkalarının asıl isimleri de bir diğerinin lakabı olabilmektedir. Örneğin Osman,[34] Salami, Ceyar, Kuliç, Hamza, Dilaver, Allen Delon[35] isimleri kullanıldıkları bağlam içerisinde lakaptırlar.

            Bütün bunlardan çıkarılabilecek sonuç şudur: Kişinin bir özelliğini belirten ve asıl ada sonradan eklenen her kelime lakap olmayabilir. Ama her sözcük kullanıldığı bağlama göre lakaba dönüşebilir. Öyleyse lakap nedir? Lakap, kişiye her hangi bir özelliği dolayısıyla kendi alt kültürü bağlamında sonradan verilen isimdir.

            Bu arada hemen şunu da belirtelim ki, lakaplar sadece kişilere verilir. İnsan dışındakilere SarıKanarya, Kara Kartal, KırmızıŞimşek[36] örneklerindeki gibi asıl isim haricinde verilenler, zannedildiği gibi lakaplara değil, anlamının müspetliğine ya da menfiliğine göre güzel veya çirkin adlandırma konusuna girer.

            Genellikle asıl adın önünde bir epitet[37] olarak duran lakaplar, tek kelimelik bünyesinde bir çok anlamları gizlemektedir. Bu anlamda lakaplara çağrışım kapsülleri denilse yeridir. Ya fizikî bir özellik, karakter yapısı, davranış şekli ya da kişinin başından geçen bir olay, lakabın kullanıldığı çevrede amaca uygun mesajları yollayacak biçimde lakap denilen tek kelimeye sığdırılmaktadır. Sığdırılma işleminde ise kinaye, teşbih, istiare, mübalağa, telmih ve tariz gibi sanatların yardımı alınmaktadır.

            Lakaplar sadece köy kasaba gibi kırsal kesimlerde bulunmaz. Onlara kapalı insan topluluklarının yani halkın bulunduğu her yerde ve zamanda Çoban Sülü, Baba, Tonton, Karaoğlan, Hoca, Şeytan, Bombacı, Atom Karınca[38] örneklerindeki gibi rastlanabilir. Halk ise öyle zannedildiği gibi okumamışların veya az okumuşların sınıfı değil, herkestir[39].

            Lakap, kişinin bariz bir özelliğini fark eden herkes tarafından takılabilir. Başlangıçta sadece takan kişinin kullandığı lakap, çevre tarafından tasvip edilirse ki tasvip etme, lakabın kişiye uygunluğunun tasdiki demektir, yavaş yavaş yaygınlık kazanır ve alt kültür grubunun tüm üyeleri tarafından kullanılmaya başlanır. Lakap, zamanla öylesine işlerlik kazanır ki kişinin asıl adı kullanılmaz olur ve kişi sadece lakabıyla anılır. Lakaplar genellikle menfi çağrışımlar yaptırdığından dile getirilmesi, özellikle de kendi ortamı dışında, istenmediği için, birtakım sosyal ve psikolojik yaptırımlar uygulanmasına rağmen lakabın kullanımı bazen ortak kültür ortamına kadar taşabilir. Bu cümlenin ifade ettiklerini şu küçük hikaye ispatlayacaktır:

            “On, on iki sene kadar önce Yıldızeli’nin Kalın Köyü’nde bir kavga olmuş ve olay mahkemeye intikal etmiş. Davaya Sivas’ta Hakim Talat Bey bakıyormuş. Biri kadın diğeri erkek olmak üzere iki şahit getirmişler. Talat Bey kadına; ‘Ne gördün? Anlat bakayım hanım.’ demiş. Kadın da ‘Vallâ Hâkim bâ ben bi şey görmedim. Taran, Tırtıl’ıvurdu. Vagon’unan Telis de yanındaydı.’ erkek şahidi göstererek, ‘Aha Lölük de şahit.’ demiş. Bunun üzerine Hakim; ‘Dur, dur, dur! Ne diyor ya bu kadın? Bir sürü hayvan ismi saydı.’ demiş. Sonra oradakilerden biri tarafından Taran, Tırtıl, Vagon, Telis ve Lölük’ün birer lakap olduğu izah edilince mesele anlaşılmış.”[40]

            Lakapların işlevlerini yüceltme, tanıtma ve küçültme şeklinde üç kelimede özetlemek mümkündür. Lakap örnekleri incelendiğinde, Hz. Ebu Bekir’e Sıddık, Hz. Hamza’ya Esedullah, Halid bin Velid’e Seyfullah denmesi örneklerindeki gibi yüceltme işlevine sahip olanların yok denecek kadar az olduğu, buna karşılık tanıtma ve küçültme işlevine sahip olanların bolluğu görülecektir. Küçültme işlevi taşıyanlar zaten menfi manalar barındıracağı ve işlevi tanıtma olanların da genelde menfi çağrışımlar yapan kelimelerden seçildiği düşünülürse, lakapların çoğunlukla kötü anlamlıya da kötü anlam yüklenmiş sözcüklerden oluştuğu söylenebilir. İşte bu yüzden olsa gerek ki devletlü, şevketlü, mehabetlü, siyadetlü gibi hitap sözleriyle lakabın farkı anlatılmak istenirken, “lakap denilince kabih bir lafız telaffuzuna intizar olunduğu”[41] şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bazı lakapların özellikle de bayan lakaplarının derleyicilere kaynak kişilerce verilmek istenmemesi, derleyicinin kaynak kişilerin künyesini, onların lakap sahiplerince rahatsız edilme ihtimalini ileri sürerek vermemesi[42], lakapların sahibinin yüzüne karşı söylenememesi[43] ve araştırmacının lakapları, “kasaba halkının hoşgörüsüne sığınma”[44] ihtiyacını hissederek listelemesi, lakapların hep kötü mana ihtiva etmesinin yansımalarıdır. Hatta lakapların kötü mana ve dolayısıyla tahkir içermesi, çoğunluk arz ettiğinden olsa gerek ki, insanın ilahî buyrukla[45] ikaz edilme ihtiyacı dahi hasıl olmuştur.

            Peki neden övünç kaynağı olarak kullanılabilecek lakaplar yerine, kişinin iyi bir hasleti tarif edilirken bile, daha çok tahkir ve tezyif edici manaları olan lakaplar takılmaktadır? Zira ilahî buyruğun amacı, lakap yoluyla yapılan küçük düşürmeyi kaldırmaya yöneliktir.

            Ben (ego), varlığını gösterebilmek için sahibinden kendinin aziz tutulmasını yani yüceltilmesini ister. Zira ben, ne kadar çok yüceltilirse varlığını o kadar çok ‘ben’ sahibine fark ettirebilecektir. İnsan, benin bu isteğini yerine getirmek için iyi ve güzel işler yapmaya çalışacaktır. Benin isteğini yerine getirmenin bir başka yolu daha vardır ki o, birincisiyle kıyaslanamayacak kadar kolaydır: Başkasını karalayıp kötülemek. İşte lakapların genellikle kötü manalar çağrıştıracak şekilde takılmasının sebebi budur. Kişi, kötü manalı lakap kullanarak karşısındakini kötüleyip küçük düşürmekle aslında kendi benini yüceltmektedir. Doğru ya kendi uzamayan kavağınızı, ancak başkalarınınkinin boyunu kısaltmakla uzun gösterebilirsiniz ya da kendi eğrinizi, doğru göstermek veya kamufle etmek istiyorsanız başkalarının doğrularını gizler, eğrilerini ortaya çıkarırsınız.

            Genellikle “kabih” manalı kelimelerin lakap olarak takılmasının, sosyal hayatı düzenleme, koruma ve iyileştirme yolunda bireyler üzerinde yaptırım gücü olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü birey, kurulu sosyal düzene aykırı davranışlarda bulunacağı zaman, kendinden önceki örneklere bakarak, davranışını kendisine ve başkalarına daima hatırlatacak olan “kabih” bir kelimenin adının önüne yapıştırılacağını bilir. O “kabih” liği taşımak istemeyen birey haliyle kendine ve davranışlarına “düzen”in istediği yönde çeki düzen verecektir.

            Lakaplar, doğası gereği sahibinin yüzüne karşı özellikle de o kişiden yaşça küçük, makam ve maddî bakımlardan aşağı seviyede olanlarca söylenememektedir. Söylendiği takdirde hoş olmayan manzaralar ortaya çıkmaktadır. Örneğin şu hikaye bunu açıkça göstermektedir:

            “Sivas’ın Haydarlı Köyü’nde bir düğün yapılacakmış. Düğün için erkeklerin “Eşşak Osman”ın evinde toplanması kararlaştırılmış. Köyü tanımayan birisi, düğüne davet edilmiş. Nerede toplanılacağını öğrenen bu kişi, köyde evi ararken bir kapının önünde duran birine rastlamış ve ona sormuş: ‘Eşşak Osman’ın evi neresi acaba?’ Sorduğu kişi ise Osman’ın ta kendisi imiş. Osman cevap vermiş: ‘Zır zır etme de gir içeri!’”[46]

            Halka ait her şeyde olduğu gibi lakaplar da, halk kültürünü ve kültürel değişmeleri yansıtma gücüne malikdir. Benzetme yoluyla lakap takılırken halk, bildiği, tanıdığı ve kullandığı objelerin ismini seçmektedir. İşte bu seçim yardımıyla halk kültürünün unsurları konusunda fikirler yürütülebilir. Örneğin yüzyıl öncesinin kültürel ortamında “motur” lakabıyla karşılaşılabilir miydi? Lakap derlemesi yaptığımız yöreye, derlemeyi yaptığımız seksenli yılların sonlarında televizyon yeni yeni giriyordu. O nedenle başka yerlerde televizyon kültüründen kaynaklanan lakaplara rastlandığı[47] halde bu yörede televizyonla ilgili olanların görülmemesi, lakapların kültürel değişimi yansıttığının ispatıdır.

            Lakap takmanın başlangıç zamanı üzerine hipotezler ileri sürüp ispatlamaya çalışan ve fakat kesin bir sonuca ulaştıramayan satırlarla karşılaşıyoruz[48]. Bunun son derece güç ve bir o kadar da gereksiz olduğu ortadadır. Zira lakap takmanın başlangıç zamanının bu şekilde tam ya da yaklaşık olarak tespit edilmeye çalışılmasının lakap araştırmalarına bir faydası olmayacaktır. Ancak başlangıç konusunda lakap incelemelerine faydası olabilecek bir zaman dilimi zikretmek gerekirse, lakapların insanların birbirini daha iyi tanıma ve kendini diğerleri yanında yüceltme ihtiyacının hasıl olduğu zamanlarda ortaya çıktığı söylenebilir.

            İnsanın doğuştan getirdiği, biyolojik varlığını sürdürme içgüdüsünü tatmin etmesinin yolu, insanın eşya ve insan ile dost olmasından geçmektedir. Buradaki dostluktan, ilgili varlığa olan vukufiyet kastedilmekte ve dost olmak da tanımayla başlamaktadır. Tanımak ise insanın ilgi evrenine giren varlıkların özelliklerini bilmeyi gerektirmektedir.

            İşte insanın kendini güvende hissetme ihtiyacı, çevresindeki kişileri tanıma gerekliliğini doğurmuş ve bu da kişilere ad vermeyi, adın yetersiz kaldığı ve tanımanın, tanımayla birlikte samimiyetin arttığı durumlarda lakap takmayı, beraberinde getirmiştir. Adın yetersiz kalması, bir kültürel grup içerisindeki adaşlardan birini ifade etmek gerektiğinde ortaya çıkan zorluktur. Adlar konusunda yapılan çalışmalardaki istatistikçî bilgiler bu durumu açıkça göstermektedir. Örneğin Ordu yöresinde bir dönemde 511 kişinin 130 değişik ad[49] kullandığı gözlemlenmekte. Bu, her dört kişiden üçünün bir başkasıyla adaş olduğu manasına gelmektedir. Yine aynı şekilde Kozan’da 4482 kişinin 479 farklı ad[50] taşıdığı tespit edilmiştir. Bu da her dokuz kişiden sekizinin bir başkasıyla aynı adı taşıdığını söylemektedir. Görüldüğü üzere aynı kültürel grubun içerisinde aynı adı taşıyan bireyleri birbirinden ayırt etmek gerektiğinde adlar yetersiz kalmış ve bu durumda baş vurulan adres lakaplar olmuştur[51].

            Bu noktada bir hususu belirtmek gerekiyor ki o da lakapların adaşları birbirinden ayırt etmek için kullanılmasının lakapların takılma sebebini değil, kullanım alanını göstermesidir. Yani lakap takan; “Bizim kültürel grubumuzda aynı adı taşıyanlar var. Bunları birbirine karıştırmamak için bunlara birer lakap takayım.” düşüncesiyle hareket ederek lakabı takmıyor. Öyle olsaydı bir kültürel grup içerisinde adaşı olmayan kişiye lakap takılmaması gerekirdi. Oysa adaşı olmayanlara da lakap takıldığı vakidir. Örneğin bu çalışma için örneklemesine baş vurulan yörede Gani, Bedir, Galip, Salih isimleri derlemenin yapıldığı dönemde tek kişide bulunmasına rağmen onlara da lakap takıldığı görülmektedir. Ayrıca 1934’ten sonra adaşları birbirinden ayırmaya yarayacak soyadı faktörü kullanıma girdiği halde hâlâ lakap takmanın devam ettiği de aşikardır.

            O halde lakapların varlık sebebi, hangi cümlelerin ifade kudretiyle izah edilebilir? Sorunun cevabını lakapların yaşa(tıl)dığı ortamlarda ve insan psikolojisinde aramaktan başka seçeneğimiz yoktur.

            Dikkat edilecek olursa lakap derlemeleri, bol miktarda bulunduğu ve hâlâ yaşatıldığı için köy[52], kasaba, ilçe[53], okul[54] gibi ortamlarda yoğunlaşmıştır. Adı geçen ortamların ortak yanı, bireylerinin uzun süre hatta kimisinde bir ömür boyu bulundukları çevreyi paylaşmalarıdır. Uzun süre aynı çevreyi paylaşma, bireyler arasındaki tanışıklığı, tanışıklıkla birlikte birbirlerinin fizikî, ahlakî ve karakteristik özelliklerini bilmeyi ve bilmek de samimiyeti sağlar. Çünkü birey bulunduğu çevrede güvende olmak ister ve bu da ancak çevreyi ve özelliklerini bilmekle mümkün olabilir. İşte birey, güvenliğini sağlamak için hem çevresini tanıma hem de çevresine bilgisini ve samimiyetini gösterme ihtiyacını hisseder. İşte bu noktada bireyin müracaat ettiği araçlardan birisi lakaplardır. Yani birey lakap takmakla veya kullanmakla karşısındakine onun özelliklerini bildiği ve onunla samimi olduğu mesajını göndermekte ve böylece de kendini güvende hissetmeyi sağlamaktadır.

            Kendini güvende hissetme, benlik / kimlik oluşumu ve bu oluşum sürecinin bir parçası olan insanın kendini ve başkasını tanımlamasıyla alakalıdır. Kendini ve başkasını tanımlama, imaj oluşturmayla eşdeğerdir. “Bir kişi, grup veya bir çevrenin kendi çıkarları doğrultusunda başka bir kişi, grup veya bir çevre hakkında bilinçli ve amaçlı olarak vardıkları yargı”[55] biçiminde tarifi yapılan imaj ise kimlik oluşumunun önemli aşamalarından birisidir.

            Bir anlamda bireyin kendisi dışındaki herkes ve her şey yabancıdır ve “yabancı imajının yaratılması, öz imajın yaratılması olayının bir parçasıdır ve kimlik de bu suretle oluşur.”[56] “Yabancının algılanması genellikle yüzeysel, ama karşılaştırma biçiminde gerçekleşir. Yabancının gözlemlenmesi, bir bakıma bireyin kendini algılaması anlamına gelir. Bu algılama sürecinde daha çok farklı ve olumsuz olan özellikler göze batarken karşılaştırma yapıldığında kendi özelliklerinden iyi ve güzel olanlar ön plana çıkar. Yabancıda gözlenen olumsuzluklar abartılır ve genellenir. Böylece halkbiliminde ‘halkbencilik’ denilen ve yabancının insanlığının, haklarının yadsınmasına kadar aşırılaşabilen bu, öz benliğin yüceltilmesi eğilimi insanda zamanla iyi - kötü, güzel - çirkin, siyah - beyaz gibi kalıpsal (stereotipik) ve sınırlı düşünme alışkanlığı doğurur. Belirli kategoriler içinde düşünmeye alışan kişi ya da grup bu kategorilere uymayanı derhal yadırgar ve yabancılar. Yabancı, zaten mevcut kategori ve normlara aykırı algılandığından ve bu aykırılık, olumsuz durum ve davranışlarla da desteklenince daha da belirginleşmektedir. Buradaki olumsuzluk, her yabancının olumsuz olduğunu ifade etmez aksine öz benliğin yüceltilmesinin ve özgüvenin kazanılmasının doğal bir yansıması olarak da belirir. Çünkü yabancının değerlendirilmesinde ters gelen ve dolayısıyla olumsuz algılanan özellikler daha çok dikkat çektiğinden karşıt figür örneğinde insanlar ‘Nasıl olmamalı? Kim gibi olmamalıyım?’ gibi sorulara dolaylı bir yanıt bulabilmektedirler”.[57]

            Özetle birey, yabancıyı tanımlamakla yani yabancının imajını oluşturmakla, ki bu bir kelimeyle de yazılı, sözlü anlatım türleriyle de olabilmektedir, aslında kendi özgüvenini sağlamakta ve böylece kendi kimliğini / kişiliğini vurgulamaktadır.

            İşte sözü edilen imajı oluşturmanın araçlarından birisi de “Önceden hazırlanmış olan ve sürekli vurgulanan kalıplaşmış düşüncenin olduğu gibi alınarak kullanılması” başka bir deyişle “insanların kendileri ya da başkaları hakkındaki basma kalıp düşünceleri”[58] şeklinde tarifi yapılan stereotiplerdir. “Stereotiplerin unsurları ten rengi, saç biçimi gibi dış özellikler olabilir. Fakat en çok göze batanları, davranışlara indirgenmek üzere vurgulanan kişisel ve zihinsel özelliklerdir. Stereotipler, bir gruba ait olmayı gösteren belirtilerdir. Bunlar bireyi, kişiler arası ve grup ilişkilerine giden yolu bulma konusunda muktedir kılmakla kalmaz, birey aynı zamanda onlar sayesinde kendi grup kimliğini sembolik olarak ifade eder. Bu nedenle stereotipler, bir kişinin kendi grup kimliğini yaratması sürecinde önemli unsurlardır.”[59] “Bu anlamda yabancı ne kadar kötü tanımlanırsa bireyin kendisi de o kadar yücelmiş görünecektir. İkili zıtlıkları inceleyen yapısalcı teori, başkalarının stereotiplenmesinin gerçekte öz kimliğin ortaya konulması anlamına geldiği konusunda çok verimli ipuçları vermektedir.”[60]

            Yukarıdan beri stereotipler ve onlar yoluyla imaj oluşturma konusunda söylenenler, lakapların da birer stereotip olduğu belirtilirse daha iyi anlaşılacaktır.

            Lakaplar yaşatıldığı ve yeni hayat tarzlarıyla ilgili lakaplar takılmaya devam edildiği sürece lakap tasniflerine yeni maddeler eklenecektir. Hal böyle olunca yapılan lakap tasnifleri hep eksik kalacaktır. O bakımdan zaten araç olan tasnif denemeleri üzerinde fazlaca durulmasının zaman kaybına yol açacağını düşündüğümüzden bu çalışmamızın malzemesi üzerinde tasnif denemesi yapmaktan kaçındık.

            Şimdi örneklemesine baş vurduğumuz yörenin[61] lakaplarına geçebiliriz. Ancak lakapları sıralamadan önce son olarak bir hususu belirtmek isteriz ki o da derleme yaptığımız yörede lakap takmanın günah olduğu inancının bulunmasıdır. Yukarıda varlığından bahsettiğimiz ilahî buyruk, bir şekilde halk tarafından duyulmuş olmalı ki derleme sırasında bilgisine müracaat ettiklerimiz; “Lakap takmak günahtır. Allah’ın kusursuz yarattığına lakap mı takılırmış.” şeklinde cümleler sıraladılar. Sıralanan bu cümleler aynı zamanda halkın, lakapları “kabih” manalı kelimeler olarak telakki ettiğini de göstermektedir.

            Derlediğimiz lakapları, orijinalitesine sadık kalarak, önünde kullanıldığı asıl adlarla birlikte vermeyi uygun gördük. Ancak listemizde yer alan bazı lakapların kendinden sonra asıl ad bulundurmadığı görülecektir. Bunlar kullanıldığı ortamda asıl ad olmaksızın telaffuz edildikleri için lakap sahiplerinin asıl adlarına listede yer verilmemiştir.

            Ala baş: Başında ala olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Alapaça: Alapaça, hızlı koşan bir at cinsidir ve bu lakap ilgili kişiye hızlı koştuğu için takılmıştır. Bu lakabı veren ve kullanan halkın düşünce ufkunda attan hele hele de alapaça atından hızlı koşan bir varlık olmadığından ona bu lakap uygun görülmüştür. Değişen teknolojiyle birlikte ata olan ihtiyaç azalınca at ve atla ilgili unsurlar da unutulmaya yüz tutmuştur. Ama bu lakap, onu kullanan halkın bir zamanlar ata olan aşinalığını gösterir mahiyettedir.

            Altısap: Bu lakaptaki “sap”tan, ekin sapı kastedilmektedir. Lakabı taşıyan kişinin boyu, bulunduğu ortamdaki insanların boyundan oldukça uzun olduğu için ona bu lakap verilmiştir.

            Arey Nutuya: Bu lakap kavgacı, küfürbaz olduğu için takılmıştır.

            A≈daraca≈[62] Marzıya: Aktaracak, yufka pişirirken sac üzerinde yufkayı döndermeye yarayan tahtadan yapılmış, ince, uzun ve yassı bir alettir. İlgili kişi, zayıf ve ince olduğu için teşbih yoluyla ona bu lakap verilmiştir.

            Balô Gazi, Balonlu Hanım: Sümüklerini balon gibi şişirdiklerinden bu lakabı almışlardır.

            Biñlí¨: Genç kızların 250, 300 lira başlık parasına gittiği bir dönemde, ilgili kadın için 1000 lira gibi çok yüksek bir meblağ başlık parası alındığı için ona bu lakap takılmıştır.

            Bitlapô (Bitli Abdurrahman): Bitli olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Boncu≈ Cemô: Gözleri çok küçük ve yuvarlağa yakın bir biçimde olduğu için benzetme yoluyla ona Boncu≈  lakabı takılmıştır.

            Ca#am Ehmet: Çalkama, ayranın diğer adıdır. Ahmet, küçüklüğünde “Çalhama” diyecekken “Ca#am” demiş ve lakabıbu kelime olmuştur.

Cemᨠçañe: Cemek, uzun sapı olan ve pulluk ya da sabandaki çamuru kazımaya yarayan demir sıyırgıdır. Kişinin çenesi, uzunluğundan dolayı söz konusu alete benzetilerek bu lakap takılmıştır.

            Cerá¨ci Şerif: Cerek ince, yuvarlak ve iki üç metreden uzun sırıklara verilen addır. Bir kavga sırasında bu sırıktan kullandığı için, ki bu çok anormal bir durumdur, bu lakap ilgili kişiye verilmiştir.

            Cıngıravlu (?): Aceleci olduğu için bu lakabın takıldığı söylenmektedir.

            Cırıl Seyfettin: Cırıl denilen ve tiz sesle öten kuşa, konuşması benzetildiği için bu lakap verilmiştir.

            Cırıÿali (Cırık Ali): Zayıf olduğundan bu lakabı taşıyor.

            Cıyna≈: Tırnakları uzun olduğu için bu lakap takılmıştır

            Cı†dırıBedir: “Citdirmek”, sıvı bir maddeyi bir yerden tazyikle püskürtmek manasındadır. İlgili kişi tükürüğünü dişleri arasından dışarıya püskürttüğü için bu lakap takılmıştır.

            Ciciş: Bu yörede oyuncağa ciciş denilmektedir ve oyuncaklar da cicili bicilidirler yani albenileri vardır. Lakabı taşıyan kadın da temiz ve güzel giyimli olduğu için ona bu lakap takılmıştır.

            Cin Ali: Bu lakap ona cin gibi gözü açık olduğu için layık görülmüştür.

            Cin Gózel: Cin, yaşadığına ve bazen insanları çarptığına inanılan görünmez bir yaratık cinsidir. Cinin çarptığı kişilerin zayıf, çelimsiz ve çirkin olduğu inancı vardır. İşte bu inançtan hareketle ilgili kişiye doğduğunda çok zayıf olduğu için “Cin” lakabı, güzel bulunduğu için de “Güzel” adı verilmiştir.

            Cip Ali: Çevik ve çok hızlı hareketleri jipe benzetildiği için bu lakap ona uygun görülmüştür.

            Civciv: Konuşması civcivlerin sesini andırdığı için bu lakap takılmıştır.

            Codan (?): Ufak tefek, kendine bakmayan, çelimsiz biri olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Çalı≈ Döndü: Bu lakabın yaşatıldığı yörede cin çarpmasına “çalınmak”, fiili de kullanılmaktadır. Birine çalınmış ya da çalık denildiği zaman o kişinin cin tarafından çarpıldığı akla gelir. İlgili kişi zayıf ve çirkin bulunduğu için “Çalı≈” lakabını almıştır.

            Çal≈ama Fadí¨: Çalkama yani ayran çalkanarak yapılmaktadır. Yürüyüş tarzından dolayı bu lakap verilmiştir.

            Çatana≈ Salif: Bu lakap bacakları dışa doğru eğri olduğu için verilmiştir.

            Ça≈ır Anşa: Gözleri çakır olduğu için bu lakabı almıştır.

            Çıhı≈ İriza: Hafif aksadığından kalçasının çıkık olduğuna hükmedilmiş ve bu lakapla anılır olmuştur.

            Çil #ız, Çil Oğlan: Bu lakap yüzlerinde çiller olduğu için takılmıştır.

            Çola≈ Nâdir: Bir eli sakat olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Çola≈ Yusuf: Kol kemiği askerde kırıldığı ve o kolunu eskisi kadar iyi kullanamadığından bu lakapla anılır olmuştur.

            Çot Osman: Kısa boylu olduğu için bu lakabı almıştır.

            Çöllô: Çölde yetişen bitkiler gibi çelimsiz ve kısa boylu olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Çullu Yusuf: Bu lakabı, kat kat elbise giydiği için taşımaktadır.

            Çüçü: Çü, eşeği yürütmek için kullanılan bir sözdür. Bu lakabın sahibi sürekli eşeğe binip yürütmek için “Çü çü” dediği için bu lakabı almıştır.

            Dakga: Bu lakap ona dakik ve çevik olduğu için layık görülmüştür.

            Darele Bâ#ı: Baki, çocukluğunda bir arkadaşıyla birlikte elma çalmak için bir bahçeye girmiş. Ancak bahçe sahibi bunları görmüş ve kovalamaya başlamış. O sırada Baki, arkadaşına “Derele, Derele” diyerek ondan dereye doğru kaçmasını istemiş. Bahçe sahibi olayı ve Baki’nin sözlerini köyden birilerine anlatınca Baki’nin hırsızlık yaptığını ona hatırlatmak istediklerinde “Derele, Derele” sözlerini tekrarlıyorlarmış. İşte zamanla bu “Derele” sözü “Darele”ye dönmüş ve onun lakabı olmuş. Hırsızlık suçundan dolayı verilen bu lakap, aynı cürmü işlemeyi düşünenlere bir ihtar mahiyetindedir. Bu lakabın varlığı, toplumun bireylerine, “Genel ahlak kurallarına uymazsanız yaptığınız / yapacağınız kötü işler her zaman size hatırlatılacak ve hep o lekeyle anılacaksınız. O bakımdan bu gibi işleri yapmaktan kaçının.” Mesajını göndermektedir. 

            Deli Musa: Delilere has hareketleri olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Derici Memmet: Küçükken post giydiği için bu lakap verilmiştir.

            Destô(?): Köpeğe benzetildiği için bu kelime ilgili kişinin lakabı olmuştur

            Díkgô: Sürekli başı dik olarak yürüdüğü için verilmiştir.

            Dibá¨: Çocukluğunda annesinin arkasına çok ağlıyormuş. Bir gün bu durumu birisi görmüş ve “Ne ötüyorsun kahve dibeği gibi” demiş. Bunun üzerine kişinin lakabı Dibᨠkalmış.

            Dilki: Sarıve tilki gibi ani ve hızlı hareketleri olduğu için bu lakap kişiye uygun görülmüştür.

            Dirgen Fadí¨: Dirgen, ekin saplarını taşımaya yarayan ağaç ya da demirden alettir. Kişi zayıflığı dolayısıyla dirgene benzetildiğinden bu lakabı taşımaktadır.

            Dişlañ Mevlüt: Üst dişleri dışa doğru fazlaca çıkık olduğu için bu lakap verilmiştir.

            Dorbey Yabri: Yücebaca Köyü’nde Yabri adlı güreşçi bir kişi varmış. İlgili kişi çok iriyarı olduğu ve Yabri’ye benzediği için bu lakabı takmışlar.

            Fiş Apdılla: Konuşurken “fiş” sesini çıkardığından bu lakabı takmışlar.

            Ford Ba¨ír: Güçlü ve iriyarı olduğu için Ford marka traktörden mülhemle bu lakap verilmiştir.

Gadelá¨(?): Her tarafını oynatarak yürüdüğü için bu lakabı almıştır.

            Galıc Ömer: Kalıç, orak demektir. İlgili kişi zayıf ve bacakları eğri olduğu için ona bu lakap takılmıştır.

            Galıÿirep (Kalık Rabia), Galı≈ Meliyha: Çevresindeki diğer kızlara göre geç yaşta (24, 25 yaşlarında) evlendikleri için bu lakap uygun görülmüştür.

            Gambır Ali: Bu lakap kambur olduğu için verilmiştir

            GáñzᨠMaral: Genzinden konuştuğu için verilmiş bir lakaptır.

            Gara Memmet, Gara Bâ#ı: Baki ve Mehmet biraz fazla esmer oldukları için bu lakabı taşımaktadırlar.

            Garga Memmet: Konuşması çok hızlı olup karganın ötüşünü andırdığı için bu lakap takılmıştır.

            Gavlâpô: Yazın güneşten dolayı derisi sık sık kavlayıp döküldüğü için bu lakabı almıştır.

            Gavuroğlu Sefer: Ermeni tehciri sırasında Çubuk Köyü’nde nasıl olmuşsa bir Ermeni kızı kalmış. Bu kız büyüdüğünde köylülerden birisi onunla evlenmiş ve ondan doğan kişiye bu sebeple Gavuroğlu lakabı verilmiş.

            Gazı≈ Miyhat, Gazıÿacı(Kazık Hacı): Kazık, bir ucu sivri diğeri küt kısa boylu ağaçtan ya da demirden bir araçtır. Kişinin boyu, kısalığı sebebiyle kazığa benzetildiği için bu lakap verilmiştir.

            Gıda≈ Davut: Gıdak, tavuklar tarafından çıkarılan yansıma bir sestir ve genellikle tavuklar bu sesi, yumurtlayacakları zaman ya da yumurtladıktan sonra çıkarırlar. İşte buradan hareketle kişiye, küçüklüğünde çok yumurta yediği için bu lakap takılmıştır.

            Gır Aydın: Ten ve saç rengi kır renginde olduğu için bu lakap verilmiştir.

            Gır Kiprí¨: Kirpikleri kır renkte olduğu için bu lakap verilmiştir.

            Gıtil(?) Apdılla: Kılık kıyafet ve maddî yönden perişan bir durumda olduğu için bu lakap verilmiştir.

            Gô Duran, Gô Fadí¨, Gô İmmihan: Gök mavisi gözlere sahip oldukları için bu lakap verilmiştir.

            Góbel Ehmet: Oldukça göbekli olduğundan bu lakap verilmiştir.

            Godalâli (Gödelek Ali): Gödelek, topaç demektir ve topacın da boyu malumdur. Bu lakap, kişi  kısa boylu ve topacın hızlı dönmesi gibi çevik olduğu için verilmiştir.

            Gódânşa(Gödek Ayşe), Gódâhmet (Gödek Ahmet): Boyularının kısalığından dolayı bu lakap verilmiştir.

            Gólu¨ Gazi: Huy olarak eşeğe benzetildiği için bu lakap takılmıştır.

            Gucúÿatem: Boyu kısa olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Gurtluula^: Küçüklüğünde kulağına yaradan ve bakımsızlıktan dolayı kurt düştüğü için bu lakap takılmıştır.

            Hersli Memmet: Haddinden fazla sinirli olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Honda Memmet: Bu lakabın takıldığı dönemde Tat Köyü’nde motosikleti olan tek kişiydi ve motosikletinin markası Honda idi.

            İbí¨: Burnu normalden fazla kırmızı olduğu için horozun ibiğine teşbihle bu lakap takılmıştır.

            İnᨠGani: Ağır ve yavaş hareket ettiği için bu lakap takılmıştır.

            Kedesme (Kedi Esme): Doğduğunda çok küçük olduğundan kedi yavrusuna teşbihle bu lakap takılmıştır.

            Kel Döne, Kel Salif, Kel Selam, Kel Şaban: Başının ön kısmında saç olmadığı ya da az olduğu için bu lakabı almışlardır.

            Kertí¨: Kertik, çentik demektir. Kertile kertile (doğrula büküle) yürüdüğü için bu lakabı almıştır.

            Kór Gadir: Bir gözü görmediği için bu lakap takılmıştır.

            Kór Gúller, Kór İzzet: Görme bozukluğu olmadığı halde bir gözlerinin göz kapağı diğerine göre hafiften kısık olduğu için bu lakap verilmiştir.

            Kór Sefer: Gözlük kullandığı için bu lakap takılmıştır.

            Kósdüğelin: Kösdü, köstebek demektir. Gelin, hangi yönüyle köstebeğe benzetildiği için bu lakabı aldı tespit edemedik.

            Kúp Yusuf: Karnı büyük olduğu için şeklinden dolayı küpe benzetilmiş ve bu lakap takılmıştır.

            Kú† İbraham, Kú† Remzi: Yürümeleri gereken yaşları gelip geçtiği halde hâlâ yürüyemedikleri için bu lakap takılmıştır.

            Lelô: Konuşması peltek olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Matar Üs@yn: Burnu, matara gibi geniş ve yayvan olduğu için bu lakap takılmış.

            Milli Halil: Küçüklüğünde mile battığı için bu lakap takılmış.

            Miniş: Köpeğe benzetildiği için bu lakap takılmış.

            Okúz Ali: Vücut yapısı çok iri olduğu için öküze benzetilerek bu lakap verilmiştir.

            Patla≈ Hatca, Patla≈ Mısdafa: Gözleri dışarıya doğru fazlaca çıkık olduğu için bu lakabı almışlardır.

            Pırtıcı: Pırtı, değersiz ve ufak tefek giyim eşyası demektir. Bir evin tek erkek çocuğu olduğu için annesi, bu lakabın sahibine çeşit çeşit elbise giydirirmiş. Çeşit çeşit elbise giymek övünülecek bir durumdur. Ama bunu çekemeyenler kişiye Pırtıcı lakabını takmıştır.

            SadırlıTemir: Temir Ağa lakabını taşıyan kişinin diğer lakabıdır. Sadır, idrar demektir ve bu kişi yirmi yaşlarına kadar rağmen hâlâ altınıı slattığı için bu lakabı taşımaktadır.

            Sağır Anşa, Sağır Şaban: İyi işitemedikleri için bu lakap takılmıştır.

            Sarapô: Sarışın olduğundan bu lakapla anılmaktadır.

            Sa≈ar Selâddin, Sa≈ar Seyit: Başlarında bir yerin saç rengi doğuşlarından itibaren beyaz olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Sıçan Gazi: Sıçan gibi her deliğe girdiği, yani gitmemesi gereken yerlere gittiği için bu lakap takılmıştır.

            Sıçıra≈: Çok çabuk sinirlenip hemen sıçradığı için bu lakap verilmiştir. Bireylere çabuk sinirlenmeyin mesajı yollanmaktadır.

            Sümú¨lü Gazi: Küçükken durmadan sümüğü aktığı için bu lakap takılmış.

            Sümú¨lü Mesut: Burnundaki sümüğü akıtmamak için durmadan burnunu çektiğinden bu lakap takılmış.

            Sümú¨lü Serçe: Sümüğünü akıtmamak için sürekli burnunu çektiğinden, “Sümüklü” ve ufak tefek bir vücut yapısına sahip olduğundan, “Serçe” lakabını almıştır.

            Şalta^: Ayaklarını içe doğru basarak yürüdüğü için bu lakap takılmış.

            Şapırda^lıİrâşit: Yemek yerken dudaklarını şapırdattığı için bu lakabı almıştır.

            Şeytan Hacı: Kurnaz olması sebebi ile bu lakabı taşımaktadır.

            Tanzar Ali: Tan(m) zara adlı halayı iyi çektiği için bu lakap takılmış.

            Temirâ: Temir Ağa adlı halayı iyi çektiği için bu lakap takılmıştır.

            Tepir Hallâ: Tepir, büyük elek demektir ve bu kişinin kulakları büyük olduğu için teşbih yoluyla bu lakap verilmiştir.

            Tiftí¨ Fadí¨: Saçları tiftik keçisinin kılları gibi kıvırck kıvırcık olduğu için bu lakap takılmış.

            Tille Müdür: Bu kişi, köyde eğitmenlik yaptığı için “Müdür”, zayıf olduğu için de bastona benzetilerek “Tille” lakabını almıştır.

            Topal Ahat, Topal Daşô, Topal Yayha: Topal ya da aksak oldukları için bu lakap verilmiştir.

            Tütú¨ Veli: Sigarayı çok içtiği ve dolayısıyla tütüttüğü için bu lakap verilmiş.

            Urus Memmet: Sarışınlığı yönüyle Ruslara benzetildiği için bu lakap takılmış.

            Uzun Esme: Boyu, köydeki diğer kadınlara oranla oldukça uzun olduğu için bu lakap takılmış.

            Üvez: Üvez, bir çeşit sivrisinektir. Ama köyde sivrisineğe üvez denilmektedir. Bu kişi çok zayıf ve çelimsiz olduğu için üveze teşbihle bu lakap verilmiştir.

            Yala# #ara: Yalak, hayvanların su içmesi ya da köpeklerin yalını yemesi için ağaçtan veya taştan oyulan yayvan kaptır. Yalağın ağzının daimâ açık olması gibi, lüzumsuz yere ağzını açtığı yani konuştuğu ve fazla esmer olduğu için bu lakaplar takılmıştır.

            Yalan Gólü: Çok yalan söylediği için bu lakap takılmış.

            Yalârpı(Yalak Abdurrahman): Ağzı büyük olduğu için yalak benzetmesi yapılarak verilmiş bir lakaptır.

            Yanıg Galip: Küçükken yüzünün bir tarafı yandığı için bu lakap takılmış.

            Yarım Garpız: Yüzünün bir tarafı yamuk olduğu için bu lakap takılmış.

            Yırtlaz Halis: Gözleri çok iri olduğu için bu lakap takılmış.

            Yumru Káklí¨: Hem alnı yumru hem de kısa boylu ve şişman olduğu için bu lakap takılmıştır.

            Zaza: Zaza, bilindiği gibi bir Kürt grubunun adıdır. İlgili kişinin konuşması karmaşık olduğu ve anlaşılmadığı gerekçesiyle Zaza Kürtlerine benzetildiği için bu lakap takılmıştır.

            Adeller, Cılda, Dariğne Memmet, Dumu, Kisik Hasan, Kiviğanşa (Kivik Ayşe), Leylim Hallô, Mart Anşa, Tirañ Veli lakaplarının ise ne ifade ettiği, niçin takıldığı tespit edilememiştir. 

            Yukarıda lakapların, halk kültürünün unsurlarını yansıtabileceğini söylemiştik. İşte az önce sıraladığımız lakapların içerisindeki özellikle teşbih yoluyla yapılmış olanlar bu konuda bize bazı ip uçları sunmaktadır. Örneğin sap, cemek, dirgen, kalıç, alapaça, çalkama, civciv, gıdak, goluk, inek, kedi, tepir, tiftik gibi kelimeler, bu yöre insanının geçim kaynaklarının daha çok tarım ve hayvancılığa dayandığını ve dolayısıyla onların tarım toplumunun kültürüne sahip olabileceğini göstermektedir. Cırıl, karga, köstebek, sıçan, serçe, üvez, tilki gibi kelimeler, halkın yabanî hayvanların bazılarını, onların birtakım özelliklerini bilecek kadar tanıdığını söylemektedir.

            Tanzara, Temirağa, gödelek gibi sözcükler halkın eğlence hayatıyla ilgili ip uçları sunarken, jip, ford, honda kelimeleri de halkın teknolojik aletlere ilişkin bilgisinin varlığına delalettir.

            Cin ve çalık kelimelerinin lakaplar arasında geçmesi ise halkın cinlerle ilgili inançlarından bir kesit sunmaktadır.

            Urus, Gavuroğlu ve Zaza kelimelerinin lakaplar içerisinde yer alması, bu lakapları takan ve kullanan halkın milletler ve etnik gruplar konusundaki düşüncelerini yansıtmaktadır.

            Yine yukarıdaki satırlarda bireyin stereotipler yardımıyla yabancı hakkında imaj oluşturduğunu fakat aslında bu imajın bireyin kendini algılaması ve anlatması anlamına geldiğini belirtmiştik. İşte halk da lakap stereotipleri ile olumsuzlukları, çirkinlikleri, kötülükleri başkasının üzerinde anlatmakla aslında kendini ve nasıl olunması gerektiğini anlatıyor.

            Ala baş ve “sahar” lakaplarıyla halk, kafada her hangi bir na-hoş görüntü olmaması gerektiğini söylüyor. Çene, “cemak” sözcüğünün belirttiği gibi uzun ve dişler, “dişlañ” lakabının ifade ettiği gibi dışa doğru fazlaca çıkık olmamalıdır. Gözler, ne “boncuh”un söylediği gibi küçük ve yuvarlağımsı, ne “go”nün dediği gibi mavi, ne “çahır”ın duyurduğu gibi çakır, ne “patlah”ın belirttiği gibi dışarı çıkık ve ne de “yırtlaz”ın hatırlattığı gibi çok iri olmalıdır. Ağız, “yalag” gibi büyük olmamalı ve boş konuşmamalıdır. Baş, ne kel olmalıdır; ne de “tiftik” gibi kıvırcık. Gözde, değil körlük, en ufak bir kısıklık bile doş değildir. Yüzde, çile yer yoktur ve burun da ne ibik gibi kırmızı, ne de matara gibi yassı olmalıdır.

            Ten rengi, ne yazın güneşi görünce hemen soyulacak kadar beyaz, ne “Urus” gibi sarı veya “gır”, ne de “gara” olmalıdır. Kulaklar işlevini muntazam yerine getirmeli ve tepir gibi büyük olmamalıdır. Dilde pelteklik olmayacağı gibi, kelimeler orijinaline uygun söylenmeli, ağızdan çıkan ses, cırıl, civciv, karga gibi birtakım hayvanatı hatırlatacak tonda olmamalı, ses genizden çıkmamalı ve sözlerin arasına “fiş” gibi yabancılar sokulmamalıdır. Burun akıntısı hiç hoş değildir. Hele o akıntıyla ve tükürükle birtakım oyunlar yapmak halkın gözünden kaçmaz.

            Boy olarak ne çok uzun olacaksın, ne de çok kısa. Bu arada tabi çok zayıf ya da çok şişman kişi de makbul değildir. Ayaklarda ve bacaklarda yamukluk olmayacak. Elde, kolda sakatlığa; sırtta kambura hiç yer yoktur. Yürüyüş düzgün ama burun havalarda olmayacak.

            Kılığına, kıyafetine, salığına dikkat edeceksin; bitlenecek, kurtlanacak kadar ihmalkar olmayacaksın. Fazla sinirlilik, kavgacılık, küfür bazlık ve kurnazlık hiç iyi değildir. Ama çevik ve atik olabilirsin. Zamanında yoluna yürüyüp altını ıslatmayacak ve hırsızlık yapmayacaksın.

            Son olarak, kız isen öyle 20 - 25 yaşlarına kadar beklemeyip tez elden “binlik” başlıkla evleneceksin.


* Cumhuriyet Üniv. Fen-Edb. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

[1] Halkbiliminin konuları için bkz.: Sedat Veyis ÖRNEK: Türk Halkbilimi, KB Yay., Ankara 1995, s. 17-20; Yard. Doç. Dr. Sait EVLİYAOĞLU - Şerif BAYKURT: Türk Halkbilimi, 2. Baskı, Ankara 1988, s. 56-69; Nail TAN: Folklor (Halkbilimi) Genel Bilgiler, Geliştirilmiş 4. Baskı, İstanbul 1997, s. 6-13.

[2]      Bu konuda geniş bilgi için bkz.: Sedat Veyis ÖRNEK: a.g.e., s. 15-16; Yard. Doç. Dr. Sait EVLİYAOĞLU - Şerif BAYKURT: a.g.e., s. 25; Nail TAN: a.g.e., s. 6.

[3]      Dr. Sedat Veyis ÖRNEK: Sivas ve Çevresinde Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Bâtıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki, DTCF Yay., Ankara Üniv. Basımevi, Ankara 1966, s. VII.

[4]      Nurettin KOÇ: Açıklamalı Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1992, s. 19; Ayrıca adbilim ve şubeleri için bkz.: A. M. GURBANOV: Müasir Azerbaycan Edebî Dili, Maarif Neşriyyatı, Bakı1985, s. 245-273.

[5]      Terimleri ilgili olduğu bilim dalının amaç ve metotları doğrultusunda tanımlamak gerekir. Adbilimin, halkbilimci bakış açısıyla henüz bir tarifi yapılmadığından buraya onun dilbilim terimi olarak tarifi alınmıştır.

[6]      Tasnifte kullanılan “tür adları alanı” ve “özel adlar alanı” şeklindeki ayrım Prof. Dr. Doğan AKSAN: Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim, TDK Yay., Ankara 1995, s. 32’den alınmıştır. Ayrıca aynı eserin 416. - 457. Sayfaları arasıadbilim konusuna ayrılmıştır.

[7]      Akrabalık, yemek, giyim, çiçek, vücut aksamı, hayvan adları gibi tür adları alanı ile ilgili bazı çalışmaların künyeleri için; Kazım YETİŞ: “Türkiyat Enstitüsü Kütüphanesindeki Tezlerin Bibliyografyası”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cild: XXIII, Ed. Fak. Matb., İstanbul 1981, s. 278-279’a ve Zümrüt NAHYA: Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü Yayınları Bibliyografyası (1966-1991), KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay., Ankara 1992, s. 16-20’ye bakılabilir.

[8]      Türkçe Sözlük, 2. Cilt, Yeni Baskı, TDK Yay., Ankara 1988, s. 948.

[9]      Asıl adlar ve kaynakçası konusunda bir fikir edinmek için bkz.: M. Şakir ÜLKÜTAŞIR: “Türkiye Türklerinde Ad Verme İle İlgili Gelenek ve İnançlar”, I. Uluslar arası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, IV. Cilt, KB MİFAD Yay., DSİ Basım ve Foto Film İşletme Müd. Matb., Ankara 1976, s. 369-384; Prof. Dr. Orhan ACIPAYAMLI: “Türk Kültüründe Ad Koyma Folklorunun Morfolojik ve  Fonksiyonel Yönlerden İncelenmesi”, IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, IV. Cilt, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay., Ofset Repromat Matb., Ankara 1992, s. 1-14; Aydil EROL: Şarkılarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihi Örneklerle Adlarımız, Genişletilmiş - Geliştirilmiş 2. Baskı, TKAE Yay., Ankara 1992.

[10]    Soyadları ve kaynakçası için bkz.: Saim SAKAOĞLU: “Türkçede Soyadları”, Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi Ahmet Caferoğlu Özel Sayısı, Fasikül: 2, Sayı: 11, Atatürk Üniv. Ed. Fak. Yay., Sevinç Matb., Ankara 1979, s. 375-421.

[11]    Türk Yer Adları Sempozyumu Bildirileri, KTB MİFAD Yay., Başbakanlık Basımevi, Ankara 1984; Dr. H. Hilmi KARABORAN: “Folklor Açısından Yukarı Çukurova, Hatay - Maraş Çöküntü Hendeğinde Mevkii Adları”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, II. Cilt, KTB MİFAD Yay., Başbakanlık Basımevi, Ankara 1982, s. 265-273; Ali Rıza ÖNDER: “Kayseri’nin Turan Köyü’nde Yer Adları”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, IV. Cilt, KTB MİFAD Yay., Gazi Üniv., Basın Yayın Yüksekokulu Basımevi, Ankara 1982, s. 409-418; M. Türker ACAROĞLU: “Malatya İlinde Yer Adları”, İnönü Üniversitesi II. Battal Gazi ve Malatya Çevresi Halk Kültürü Sempozyumu Tebliğler, Kuşak Ofset, İstanbul 1988, s. 15-21;  Ali Esat BOZYİĞİT: “Kırıkkale İli Köy Yer Adları”, Türk Halk Kültürünü Araştırmaları1992, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay.,  Ankara 1992, s. 13-28;  Zekeriya KURTULMUŞ: “Kırklareli İli Köy Yer Adları”, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1993, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay., Ankara 1995, s. 195-215;  Hüseyin SEVİNDİK: “Nevşehir - Ürgüp - Yeşilöz Köyü’de Yer Adları ve Etrafında Oluşan Efsaneler”, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1994, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay., Ankara 1996, s. 153-164; Prof. Dr. Tuncer GÜLENSOY: “Anadolu Yer Adlarına Genel Bir Bakış”, Folkloristik Prof. Dr. Dursun Yıldırım Armağanı, Ankara 1998, s. 41-48.

                Burada yaptığımız yer adları tasnifinin açıklanmaya muhtaç yanlarının bulunduğu ve yer adlarının halkbilimi açısından nasıl incelenmesi gerektiği konusunda söylenebilecek sözler olduğu kanaatindeyiz. Bunu, bir başka çalışmanın konusu olmak üzere şimdilik tehir ediyoruz.

[12]    “Ktematonimler” başlığıyla anlatılan kurum, kuruluş ve eser adlar ıiçin bkz.: A. M. GURBANOV: a.g.e., s. 262-263.

[13]    Lakap, takma ad karışıklığına 14. ve 15. Sayfaları örnek olması ve aynı zamanda edebiyatımızda kullanılan mahlasların ve “takma adlar”ın geniş bir listesi  için bkz.: Mehmet SEMİH: Türk Edebiyatında Mahlaslar, Takma Adlar, Tapşırmalar ve Lakaplar, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1993, 84 sayfa.

[14]    Mahlas ve mahlas alma geleneği hakkında geniş bilgi için bkz.: Zemfira VERDİYEVA: Kömekçi Ad Kategoriyaları, Maarif Neşriyyatı, Bakı1990, s. 5-122, (Verdiyeva, adı geçen sayfalarda “Tehellüs” başlığı altında müstear adları da anlatıyor.); Dr. Doğan KAYA: Sivas’ta ‰şıklık Geleneği ve ‰şık Ruhsatî, C. Üniv., Yay., Sivas 1994, s. 83-103.

[15]    Alt kültür için bkz.: Prof. Dr. Mahmut TEZCAN: Kültürel Antropoloji, Ankara Üniv. Eğt. Blm. Fak. Yay., Ankara Üniv. Basımevi, Ankara 1996, s. 10.

[16]    Şedo ve Yüz kilo lakapları için bkz.: Neşe İSLAMOĞLU: Çamlıhemşin Folkloru, C. Üniv. Fen-Ed. Fak. TDE Blm. Sivas 1998, s. 117 (Yayımlanmamış lisan tezi); Babayiğit lakabı için bkz.: Fatma KALEMCİ: “Sivas’ın İmranlı İlçesinde Sülale Adları ve Lakaplar”, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1995, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay.,  Ankara 1996, s. 104.

[17]    Sorgun 1995, Haz.: Durali DOĞAN, Sorgun Kaymakamlığı Yay., Devran Matb., (Tarihsiz) s. 236.

[18]    A. M. GURBANOV: a.g.e., s. 250.

[19]    Zemfira VERDİYEVA: a.g.e., s. 3; Ayrıca Sorgun 1995, s. 151-270’de köyler anlatılırken köydeki sülale adlarının ve lakapların ayrı ayrı başlıklarda verilmesini, sülale adlarının lakap olmadığı düşüncesinin bir yansıması olarak değerlendiriyoruz.

[20]    Uğurol BARLAS: “Ağır Sanayi Etkisinde (Karabük) Bulak Köyü Halk Bilgisi”, III. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, I. Cilt, KB MİFAD Yay., Ankara Üniv. Basımevi, Ankara 1986, s. 29-30; Müjgan ÜÇER: “Kimlerdensiniz? (Sivas’ta Adlar, Lakaplar ve Aile Adları Üzerine)”, Kızılırmak, Yıl:1, Sayı:12, Sivas Aralık 1992, s. 5; Mustafa KAYA: “Ürgüp’te Lakaplar Üzerine”, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1994, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay.,  Ankara 1996, s. 53-72; Ferhan AKTAN: “Takma Adlar”, Folklor, (TFK Yay.), Yıl: 2, Sayı: 13-14-15, 1970, s. 62-64; Ekrem Buğra EKİNCİ: “Lakaplar”, Tarih ve Toplum, Sayı:13, Ocak 1985, s. 2-3; Gülten ÖZKAN: “Yine Lakaplar”, Tarih ve Toplum, Sayı:14, Şubat 1985, s. 3.

[21]    Zikredilen bu sülale adlarından Boşnaklar, Yörükler, Kürtler, Konyalılar, Ciminligil, Tatlıgil, Davulcular, Keçecigil ve Sucular dipnotlarda künyeleri verilen lakaplarla ilgili çalışmalardan alınmış, diğerleri ise bu çalışma için lakap derlemesi yapılan yöreden toplanmıştır.

[22]    Doç. Dr. M. Öcal OĞUZ: “Türk Dünyası Folklorunda Yeni Yöntem Arayışları”, Millî Folklor, Cilt:5, Yıl:9, Sayı: 33, Bahar 1997, s. 3-8; Yrd. Doç. Dr. Metin EKİCİ: “Halkbilimi Çalışmalarında Metin (Text), Doku (Texture), Sosyal Çevre ve Şartlar (Konteks) İlişkisinin Önemi”, Millî Folklor, Cilt:5, Yıl:10, Sayı: 39,Güz 1998, s. 25-34.

[23]    Oğuz YORGANCIOĞLU: “Kıbrıs Türklerinde İsim ve İsim Verme Yolları, Soyadı Alma Yöntemleri”, Kıbrıs Araştırmaları Dergisi, 2 (2) 1996, s.118.

[24]    Yrd. Doç. Dr. Burhan PAÇACIOĞLU: “Yiğit Namıyla Anılır”, Altıncı Şehir Sivas, Yıl:1, Sayı:2, Nisan-Haziran 1997, s. 21.

[25]    Ömer GÖZÜKIZIL: “Burdur İli’nden Derlenen Lakaplar”, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1992, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay.,  Ankara 1992, s. 63.

[26]    Fatma KALEMCİ: a.g.m., s. 104, 106.

[27]    Bedriye ATSIZ: “Lakaplar”, Tarih ve Toplum, Sayı:11, Kasım 1984, s. 26.

[28]    Ömer GÖZÜKIZIL: a.g.m., s. 58.

[29]    Fatma KALEMCİ: a.g.m., s. 103, 105.

[30]    Türkçe Sözlük, 2. Cilt, Yeni Baskı, TDK Yay., Ankara 1988, s. 1516.

[31]    Unvanlar ve lakaplar arasındaki diğer farklar için bkz.: Zemfira VERDİYEVA: a.g.e., s. 174-175.

[32]    “Titullar” başlığıyla anlatılan unvanlar hakkında geniş bilgi için bkz.: Zemfira VERDİYEVA: a.g.e., s. 123-195.

[33]    Ömer GÖZÜKIZIL: a.g.m., s. 56-57.

[34]    M. Türker ACAROĞLU: “Gagauzca’da Takma Adlar -  Soyadları-  Yer Adları”, IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, II. Cilt, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay., Devran Matb., Ankara 1992, s. 10.

[35]    Selma ERTUĞ: “Ankara Namık Kemal Ortaokulu Öğrencilerinin Birbirlerine Taktıkları Adlar ve Nedenleri” -2- , Türk Folkloru, Sayı:32, Mart 1982, s. 19.

[36]    Ömer GÖZÜKIZIL: a.g.m., s. 53.

[37]    Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ: “Dede Korkut Destanında Epitetler”, Çev: Nebi ÖZDEMİR, Millî Folklor, Cilt:5, Yıl:10, Sayı: 37, Bahar 1998, s. 23-35.

[38]    Ömer GÖZÜKIZIL: a.g.m., s. 52-53.

[39]    Alan DUNDES: “Halk Kimdir”, Çev.: Metin EKİCİ, Millî Folklor, Cilt:5, Yıl:10, Sayı: 37, Bahar 1998, s. 139-153.

[40]    Bu hikaye, şu anda Sivas Vakıflar Bölge Müdürlüğünde çalışmakta olan Ali Şahin CANOZAN’ dan derlenmiştir.

[41]    Mehmet Zeki PAKALIN: Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü I, MEB Yay., Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, s. 521.

[42]    Ömer GÖZÜKIZIL: a.g.m., s. 53.

[43]    Ali İhsan BEYHAN: “Kemerhisar - Bahçeli’de İnançlar, Yerel Adlar, Takma Adlar ve Sağıltmacılık”, Türk Halk Kültüründen Derlemeler 1993, KB Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müd., Yay.,  Ankara 1995, s. 59.

[44]    Kıral DARICI: Deliilyas Kasabası Folkloru, C. Üniv. Fen-Ed. Fak. TDE Blm. Sivas 1996 s. 74 (Yayımlanmamış lisans tezi).

[45]    “... birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın ...” Kuran-ı Kerim (49/11) ve Açıklamalı Meali, Haz.: Komisyon, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1993, s. 515.

[46]    Bu hikaye de Ali Şahin CANOZAN’dan derlenmiştir.

[47]    Ömer GÖZÜKIZIL: a.g.m., s. 61; Kamil TOYGAR: “Türkiye’de Öğrencilerin Öğretmenlerine Taktıkları Adlar”, Türk Halkbilim Araştırmaları Yıllığı1977, KB MİFAD Yay., Ankara Üniv. Basımevi, Ankara 1979, s. 228; Selma ERTUĞ: a.g.m., s. 19.

[48]    Ömer GÖZÜKIZIL: a.g.m., s. 49-51.

[49]    Bahaeddin YEDİYILDIZ - Özkan İZGİ: “1445 Yılında Ordu ve Yöresinde Kullanılan Şahıs Adları”, Şükrü Elçin Armağanı, Hacettepe Üniv. Ed. Fak. Yay., Ankara 1993, s. 362.

[50]    Yılmaz KURT: “Kozan (Sis) Sancağı’nda Kişi Adları”, 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 5, Samsun 1990, s. 180.

[51]    Halis Turgut CİNLİOĞLU: “Takma Adlar”, Folklor, (TFK Yay.), Yıl: 1, Sayı: 5, Eylül 1969, s. 3-5; Prof. Dr. Sedat Veyis ÖRNEK: “Türk Folklorunda Ad Seçme ve Ad Koyma”, Boğaziçi Üniversitesi Halkbilimi Yıllığı1975, Taş Matb., İstanbul 1975, s. 111; Müjgan ÜÇER: a.g.m.,  s. 5-6.

[52]    Halis Turgut CİNLİOĞLU: “Takma Adlar”, Folklor, (TFK Yay.), Yıl: 1, Sayı: 7, Kasım 1969, s. 8-9.

[53]    Fatma KALEMCİ: a.g.m., s. 101-108.

[54]    Kamil TOYGAR: a.g.m., s. 223-231.

[55]    Yüksel KOCADORU: “Avrupa ve Türk İmajı”, İmaj Yazıları, [Haz.:] Doç. Dr. Ali Osman ÖZTÜRK, Konya 1997, s. 9.

[56]    Ann Helene B. SKJELBRED: “Norveç’te Türk İmajı Söylentiler ve İşlevleri ya da Tarihsel Açıdan Stereotipler”, Çev. Doç. Dr. Ali Osman ÖZTÜRK, İmaj Yazıları, [Haz.:] Doç. Dr. Ali Osman ÖZTÜRK, Konya 1997, s. 17.

[57]    Ali Osman ÖZTÜRK: “19. Yüzyıl Popüler Alman Sanatında Türk Motifinin İşlevi Üzerine Etnolojik Bir Yaklaşım”, İmaj Yazıları, [Haz.:] Doç. Dr. Ali Osman ÖZTÜRK, Konya 1997, s. 25-26.

[58]    Yüksel KOCADORU: a.g.m., s. 9- 10.

[59]    Ann Helene B. SKJELBRED: a.g.m., s. 17

[60]    Ali Osman ÖZTÜRK: a.g.m., s. 27.

[61]            Lakap derlemesi, Sivas İli Yıldızeli İlçesine bağlı Tat Köyü’nden ve onun Çubuk, Yanalak, Y. Çavuşlu, Arıklar gibi komşu köylerinden yapılmıştır. Karasal iklimin hakim olduğu adı geçen köylerde hayvancılık ve buğday, arpa, yulaf, mercimek, patates, şeker pancarı gibi ürünlerle yapılan tarım, temel geçim kaynağını oluşturmaktadır.

                Derleme, seksenli yılların sonlarında daha çok gözlem metoduyla yapılmıştır. Zaman zaman da bazı kelimelerin manası, bilebileceğini düşündüğümüz kişilere sorulmuştur. Derleme listesine yaşayan, ölen herkesin lakabı dahil edilmiştir.

[62]    Burada verilen transkripsiyon işaretlerinden; â: uzun a sesi, á: a ile e arasısesi, í: ıile i arasısesi, ó: ö ile o arasısesi, ô: uzun o sesi, ú: kısa yarıkalın u sesi, #: kalın g sesi, : kalın ve hırıltılıh sesi, ¨: kalın k sesi, ñ: nazal n sesi, †: t ile d arasısesi, ÿ: düşmekte olan ğ sesi vermektedir. Geniş bilgi için bkz.: H. İbrahim DELİCE: “Anadolu ve Rumeli Ağızları Metinlerinde Kullanılan Seslerin Transkripsiyonu Meselesi”, Türklük Bilimi Araştırmaları, 1. Sayı, Sivas 1995, s. 119-131.