Türk kültürü mizah yönünden çok zengindir. Mizah
kültür hayatının bir parçası, çok eskilere dayanan
bir birikimin sonucudur, Türk kültürünün tarihsel
sürecindeki değişim ve gelişimiyle günümüzdeki
şeklini almıştır. Mizaha hayatın hemen her öğesi
girer ancak başkalarına aktarıldığında bir forma
girer, söz olarak doğan mizah yazıya geçirildiğinde
edebi bir kimliğe bürünür1. Mizah kavramı güldürme
amacının yanı sıra dolaysız olarak yergiyi ve öfkeyi
de içerir. Mizahın sınırları ironiden sövgüye kadar
uzanır. Mizahın geniş bir anlatım ve içerik alanı
vardır. Mizah, öfkenin, düşmanlığın dışa vurulduğu,
toplumsal eleştirinin dile getirildiği önemli bir
edebiyat türüdür2.
Mizahta abartma, ironi gibi ince zekâ ürünü
yöntemlerin yanı sıra aşağılamalar da vardır. Mizah,
düşüncelerin nükte, şaka ve takılmalarla süslenip
anlatıldığı bir söz veya yazı çeşididir3. Toplumsal
ya da bireysel kusurları, adaletsizlikleri vb.
doğrudan ve dolaylı yoldan eleştiren sanat biçimine
mizah adı verilir. Mizahta ironi alaya almaktır,
küçümseme vardır, zarafetten uzaklaşabilir.
Gülünçleştirme ve ironi bireye ve topluma yöneltilen
dolaylı eleştiri biçimidir.4
Sanat ürünleri toplumun yapısından soyutlanamaz.
Bunlar toplumsal ilişkilerden doğan olgulardır. Her
toplumun kendine özgü acıları, sevinçleri, umutları,
özlemleri kısacası kendine özgü bir dünyası vardır.
Bu iç dünyanın birikimleri sanat ürünlerinde dile
getirilir. Halk mizahı, halk fıkralarında zengin bir
görünüm sergiler. Fıkralar Türk halkının sağduyusu
ve iğneleyici özellikleri birleştirilerek ortaya
çıkmıştır. Fıkraların bir bölümü sosyal içeriklidir.
Fıkralarda halkın mizaha bakışını engin hoşgörüsünü
görürüz. Fıkralarda kişilerde ve toplumda görülen
toplumun değer ve normlarına aykırı her konu ve
davranış biçimi mizah konusu yapılır. Fıkralar
toplum ve insan ilişkilerini irdeleyen olaylara ayna
tutup yansıtan yönleriyle işlevseldirler.
Fıkralar, çok geniş bir coğrafi alan içinde oluşan
binlerce yıldan beri sözlü gelenekte yaşayan halk
edebiyatı ürünleridir. Günümüzde Adana'da yaygın bir
biçimde Karatepeli fıkraları anlatılmaktadır.
Kadirli ilçesinin doğusundaki yöreye Karatepe adı
verilir. Karatepe diye bilinen bölgede şu köyler
vardır: 1. Kızyusuflu, 2. Bahadırlı, 3. Bekereci, 4.
Karatepe, 5. Durmuşsofulu, 6. Çıyanlı.
Bu bölgede yaşayanlara Adana'da "Karatepeli" denir.
Bu köyler Türkmen, Avşar, Karakeçili ve Kuman
aşiretlerinden yerleşenlerle kurulmuştur. Karatepe
bölgesinde yaşayanlar yerleşik düzene geçmiş
göçerlerdir. Farklı bir adlandırmayla "yörük"tür bu
insanlar. Anadolu şehir-kasaba toplumlarında
köylülerin saflığı ve eğitimsizliği üzerine
anlatılan eğlendirici fıkralar yaygındır. Karatepeli
fıkraları bu türdendir. Bu fıkralar bu bölgede
yaşayan insanların saflıkla-rıyla gariplikleriyle
eğlenmek için anlatılır.
Karatepeli fıkralarının benzerlerine Türkiye'nin
çeşitli yörelerinde de rastlanır. Bu fıkralar
ortaklaşa benimsenmiş anlatım kalıpları içinde, kişi
ve yer adlan, yerine ve çağına göre değiştirilip,
Karatepe'ye özgü renklerle bezenmiştir. Bunlar;
Karatepeliler için anlatılan Karatepeli tipi
fıkralardır. Türk fıkraları sınıflamasında "Bir
bölge halkıyla ilgili olanlar" grubuna girer. Bu
fıkralarda Türk köylüsünün kendi kendisini ince,
nükteli, mizaha konu etmesini görüyoruz. Karatepeli
fıkra tipinde eğlenilen, mizaha konu edilen bölge
insanının iğneleyen durumunda olduğu sezilir.
Karatepelilerin bu fıkraları severek anlatmaları
bunu kanıtlar.
Türk halk kültürü fıkra sentezinde Orta Asya'dan
getirdiklerimizin yamsıra islam kültürü ve Anadolu
eski kültürlerinden sürüp gelenler de vardır. Türk
fıkralarına 15. yüzyıldan sonra Türk kültürünün
yamsıra Arap, Iran ve Anadolu unsurları girmeye
başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yayıldığı
dört kıtadaki coğrafya içindeki Balkanların, Güney
Rusya'nın, Kafkasların ve Afrika'nın Türk fıkra
hazinesine katkısı vardır5. Sözlü gelenekte hiçbir
yabancı tür olduğu gibi alınmaz. Kültür etkileri
fıkralara girerken değişikliğe uğrayarak
yer-lileşmiş, yeni girdiği kalıpta Türk kültürünün
belirleyici etkisiyle şekillenmiştir. Türk
coğrafyasında anlatılan fıkraların bazılarının
benzer bir biçimde komşu kültürlerde anlatılması
bizi kaygıya düşürmemelidir. Kültür alışverişi
yaşamayacağınız uzaklıkta benzer fıkraların olması
bizi toplumların benzer durumlarda, birbirlerinden
habersiz benzer folklor ürünleri yaratabilecekleri
düşüncesine götürüyor.
Türkçeye mal olmuş, Türk fıkra anlatma geleneğinde
yerini almış, bir fıkra tipi oluşturmuş veya bir
fıkra tipinde yerini almış fıkralar Türk kültürü
ürünleridir. Bazen fıkralarda kişiler, çevre,
değişerek yeni bir kimlikle karşımıza çıkar.
Geleneğe mal olmuş fıkraların bir kısmı baştan
geçmiş bir olaya dayalı olabilir. Bazıları da uygun
bir zeminde yeni bir fıkra tipine bağlanarak yeni
bir renge bürünür. Bu fıkra geleneğinin ağızdan
anlatılırken, eklerle, değiştirmelerle
zenginleşmesidir.
Fıkralar, bir kişiye ve kişilere aitmiş gibi görünse
de, gerçekte toplumun tümüne mal olmuştur. Fıkranın
sahibiymiş gibi gösterilen kahramanlar, halkın
yarattığı fıkra tipleridir. 13. yüzyıldan sonra
dini, ahlaki ve tasavvufı nitelikte yazılmış
eserlerde geniş ölçüde yer almaya başlayan fıkralar
konularını yaşanmış hayat sahnelerinden alır. Bir
fıkra genellikle tek olay üzerine kurulur.
Fıkraların merkezinde insan-insan, insan-toplum
ilişkileri vardır. Toplum yaşayışının çelişkileri
düşünce ve davranış farklarından doğan çatışmalar
fıkraların konularını oluşturur.
Fıkraların konuları, güldüren, etkileyen nükte
motifleri milletin ortak malıdır6. Fıkra konusu,
daha ziyade fıkra-tipi adını verdiğimiz kahramanlara
göre ele alınmış, bu açıdan tasnif edilmiştir7. Türk
halkı sağduyuyla bağdaşmayan işlemlere tutumlara ve
yasalara karşı tepkilerinin sözcülüğünü yarattığı
kişilere yüklemiştir8. Karatepeli fıkraları,
Karatepe bölgesinde "Bir bölge halkıyla ilgili
olanlar" grubuna girer. Türk halkı bazen olaylar
karşısındaki düşünce, tutum ve davranışlarını
fıkralarla duyurur. Fıkralar yaşayan insanların
düşünce biçimini yaşayış ve mizaha bakışını
yansıttığı için kültür belgeleri olarak kabul
edilebilir.
Fıkraların yapılarındaki gülme olayını yaratan
öğeler göz önünde tutulunca, halkın yaratma gücünden
doğan bu estetik biçimlerde ince bir mizah, keskin
bir alay ya da hikmetli bir söz mutlaka olur. Toplum
yaşantısının, çelişkilerinin düşünce ve davranış
farklılıklarından doğan çatışmaların Karatepeli
fıkralarına konu edildiğini görüyoruz. Bu fıkraların
Karatepeli bölgesi insanının ruh ve düşünce
dünyasını anlatmaktan çok bu insanların çeşitli
davranışların-daki aksaklıkları, gariplikleri
abartarak anlatma geleneği olarak
nitelendirebiliriz. Bu fıkralarda, bu bölgede
yaşayan insanların damgası açıkça görülür, bunlar
yerleşik düzene geçmiş, göçer kültürünün izlerini
taşır. Fıkralarda günlük olaylarla karşılaştığımız
çeşitli zıtlıklar sosyal ve insani kusurlar işlenir.
Karatepeli fıkraları küçük bölge ve yörelerde
tanınan, bilinen yerel fıkra tipidir. O çevre halkı
tarafından benimsenmiştir. Coğrafi bir adla anılır.
Karatepeli fıkra tipinde çizilen saf fıkra tipine
Anadolu ve dünya fıkralarında da rastlıyoruz.
"Almanların Schildburger'leri ve bizim
Karatepelilerimiz gibi Siv-rihisarlılar üzerine de
onları akıldan, mantıktan, sağduyudan yoksun kişiler
olarak alaya alan fıkraları örnek olarak
gösterebiliriz."9
Anadolu halk kültüründe delilik çeşmesi, delilik
pınarı, delilik kaynağı motifine sık rastlanır. Bu
delilik pınarı hikâyesi de Karatepeliler üzerine
anlatılır. 19. yüzyılın ünlü derebeyi Kozanoğlu,
güya Karate-pelilerin yaptıkları işleri görüp onlara
acımış, delilik pınarını aratıp buldurtmuş ve
kurutturmuş. Karatepeliler bu pınarın suyundan
içtikleri için deli imişler, pınar kuruyunca da
herkes gibi akıllı olmuşlar.10 Bu hikâye yöre
halkınca anlatılır. Derlemelerde bu hikâyenin övünme
edası ile anlatıldığı gözlenir. Bu hikâyenin
günümüze uyarlanmış çeşitlemeleri de vardır, "iki
komşu yerleşme bölgesinden birinin halkı, diğeri
için ahmaklıkla ilgili fıkraların tipini
değiştirerek anlatır (Karadenizliler, Kandıralılar,
Andavallılar, Karatepeliler). Konusu ahmaklıkla
ilgili olan fıkralar bilinçli olarak tip
değişikliğine tabi tutulmuşlardır"11.
Yapılan fıkra tasniflerinde fıkraların tasnifi
değil, fıkra kahramanlarının tasnifi yapılmıştır.12
Karatepe-li fıkralarının benzerlerine fıkra tipi
değişmiş olarak başka yörelerde de rastlıyoruz.
"Karatepeli fıkraları, Göksu vadisinde Mut ile
Silifke arasında Karakaya köylüleri hakkında da
söylenmektedir."13
Bu hikâyeler Karatepe halkı üzerine, onların
saflıkları ve acayiplikleriyle eğlenmek için
anlatılmış şeylerdir. Bunlara benzer hikâyeler
Türkiye'nin çeşitli bölgelerindeki birçok köyler,
kasabalar ve toplulukların her biri ötekini yermek
amacıyla anlatır. Bu tür fıkralar, ortaklaşa
benimsenmiş, hazır anlatı kalıpları olduğu için
onların kişi ve yer adları, yerine ve çağına göre
değiştirilmiştir14.
Karatepeliler üzerine anlatılan çeşitli hikâyeleri
belli bir yerin belli bir toplumun ruh ve düşün
durumlarını somut bir değerlendirme olarak değil de
insanın türlü davranışlarmdaki sakatlıkları,
aksaklıkları, dil sürçmeleri, alışılmış ölçülerin
dışında büyü-tücü bir aynadan yansıtma saymak doğru
olur. Karatepeli eski bir Türkmen göçebesinin
anıları içinde yaşar, yer Çukurova ve Toroslardır15.
Hayat ve yaşayış koşulları kişilere dayalı fıkra
tiplerinin doğmasına neden olmuştur. Bu tiplerin
kişiliğinde birçok olay veya davranış fıkra özelliği
kazanmıştır. Bunlar ortak anlayışın değer
ölçüleridir. Ana düşünce yönüyle fıkralardaki
anlatım değişik yerlerdeki bir olaya ve kişi
kadrosuna bağlı olarak başka bir şekilde
anlatılabiliyor.16Karatepeli fıkralarının bir kısmı
açık saçık olduğu için yazıya geçirmedik. Bu tür
fıkralar bu özellikleri nedeniyle yetişkin
çevrelerde anlatılmaktadır.
Karatepeliler Çukurova kasaba ve şehirlerinde
köylüler üzerine anlatılan fıkra konularının
kahramanları olmuşlardır. "Bu hikâyelerin hepsini,
ilk edinilen izlenime aldanarak bir zümre halkının
başka bir zümreden olanları alaya alıp küçültme
amacıyla ve düşman tarafın yaratmaları saymak yanlış
olur. Çoğu kez bunlar alay konusu olan toplumun bir
çeşit meydan okuması anlamındadır. Dikkat edilirse
bu tip hikâyelerin pek çoğunda alay konusu sanılan
kişinin alay eden durumunda olduğu fark edilir17.
Karatepeli fıkralarında Türk halk kültürünün
binlerce yıllık yolculuğunda toplum hayatındaki her
türlü aksaklığın, çarpıklığın, zıtlıkların bir
kesitini görebiliriz. Türk halkının mizah
dehasındaki "alim değil fakat arif diye tanımlanan
insan tipinin Karatepeli fıkralarına yansımasını
görüyoruz. Alay edilirken, alaya almanın hicvetmenin
en güzel örnekleri sergilenmektedir.Bu fıkralarda
mantığı zorlayan tesadüfler ve olağanüstü varlıklara
pek rastlanmaz.
Karatepeli fıkralarının merkezinde Karatepeli
vardır. Sözlü gelenekte anonimleşme süreci devam
etmektedir. Fıkralarda fıkra tipi, kahraman,
Karatepe-lidir. II. derecedeki alt tipler
belirsizdir. Öne çıkarılmaz. "Halkın ortak yaratma
gücünden doğan tipler, sosyal hayatta, toplumun
ortak görüş ve düşüncelerini yansıtmakla
görevlidirler. Fıkralar toplum hayatını, sosyal
sistemi kontrol ederek aksayan ve bozulan yönlerini
eleştirerek düzeltici bir görev yaparlar18.
Karatepeli fıkraları konu yönünden köylü hayatıyla
ilgilidir. Karatepeliler başkalarının yaptığı
hataları, yapabileceklerini, tuhaflıkları, alıklığa
varan saflıkları kendi üzerine alarak şakayla
herkesi iğneleyerek, gülerek, güldürerek insanları
düşünmeye yöneltmiştir.
Karatepeli fıkralarıyla Bektaşi tipi fıkralar
arasında birkaç fıkra hariç benzerlik yoktur.
Bektaşi tipi zeki, sözünü esirgemeyen, hazır cevap
bir tiptir. Karatepeli fıkra tipi ise tam aksine
saf, dünyada olup bitenden, gelişmelerden habersiz,
unutkan, beceriksiz olarak çizilmiştir. Karatepeli
fıkralarının tamamına yakın bir bölümünü Karatepeli
tipinin alıklığa varan saflığını işleyen fıkralar
oluşturmaktadır. Çizilen Karatepeli tipi dünyadaki
gelişimden habersiz, kolayca kandırılabilen akıl ve
mantık yoksuludur. Türk halk kültüründe pek sevilen
bir çarıklı erkan-ı harp tipi vardır. Saf görünüp
oyunbaz oynatan, aldatılırmış gibi görünürken eşsiz
halk mizah dehasıyla ince ince eğlenen, alaya alan
insan tipini Karatepeli fıkra tipinde görüyoruz.
Bunları yöre insanının dünyasının fıkralara
yansıması olarak kabul edemeyiz. Türk fıkra anlatma
geleneğinde, Türkiye'de birçok örneğini gördüğünüz
alık fıkralarının bir yöre fıkra tipinde çizilmesi
şeklinde değerlendirebiliriz. Bu fıkralarda
Ka-ratepelilerin yaşam tarzlarını, geçim
kaynaklarını az da olsa gelenek ve göreneklerine ait
ipuçlarına rastlayabiliyoruz.
Bu bölümdeki fıkralarda Karatepelilerin saf
kişiliği, dinle ve inançla ilgili konulardaki
bilgisizliği anlatılır. Fıkralarda, yöre halkının
dil özellikleri vardır. Fıkraların anlatımındaki
canlılığı karşılıklı konuşmalar sağlar. Fıkralardaki
kişiler, günlük hayatta Çukurova köylerinde
rastlanan gerçek ve doğal insanlardır. Olağanüstü
varlıklar az da olsa vardır Karatepeli fıkralarında
dört yer adı dışında olayların geçtiği mekân Adana
ve çevresidir. Fıkraların geçtiği yer tam
belirlenmemiştir. Fıkralarda olayların ne zaman
meydana geldiği belirsizdir.
Çukurova insanı, toplumdaki aksaklıkları, garip
tutum ve davranışları, alıklığa varan saflığı, dünya
gelişiminden habersiz olanları, beceriksiz ve güç
algılayanları, akıl ve mantıktan, sağ duyudan yoksun
kişileri alaya almak için bir Karatepeli fıkra tipi
çiz-miştir.Bu fıkraları Karatepeli insanın ruh ve
düşünce dünyasının fıkralara yansıması olarak
alamayız. Bu fıkralar aynı zamanda Anadolu'da
şehirli ve kasabalıların köylülerin saflığı ve
eğitimsizliğini alaya almak için söyledikleri
fıkraların bir çeşididir. Karatepeli fıkraları
gelişen çağa ve kültüre uygun olarak kendini
yenilemektedir. Bu fıkralarda alaya alınıp eğlenilen
durumundaki Karatepelilerin iğneleyici durumda
olması ilginçtir. Bu fıkralarda Çukurova köylüsünün
kendi kendini mizaha konu ederken eğlenmesini
görüyoruz.
KARATEPELİ FIKRALARINDAN
ÖRNEKLER
Karatepeli ve Berber
Karatepelinin biri, saç-sakal traşı olmak için
berber dükkanına girdi. Kurnaz berber, Karatepeliyi
tanıyordu. İlgi göstererek, oturması için sandalyeyi
düzeltti. Hal hatırdan sonra:
- Şu Karatepeliler çok yiğit insanlardır. Onlara
hayranım dedi ve ekledi:
- İnanır mısın, geçende bir Karatepeli daha traş
olmaya gelmişti, susuz sakal traşı oldu, gık bile
demedi.
Bunu duyan Karatepeli yerinden kımıldadı:
— Bunun lafı mı olur, ben de susuz traş olabilirim,
dedi.
Kurnaz berber de Karatepeli'yi susuz, köpüksüz traş
etmeye başladı. Tabii Karatepeli'nin bir süre sonra
canı yandı. Of, puf diye söylenmeye başladı. Berber
hemen çıkıştı:
- Ne of puf ediyorsun? Yoksa Karatepeli değil misin?
- Karatepeli'yim amma tam sayılmam.
— Nasıl yani?
— Ben biraz kıyıcığından olurum da...
Emmini Eşek Belleme
Karatepeli'nin biri Kadirli'ye gelir. Canı pekmez
ister. Fırından bir çörek satın alır. Sonra da
pekmez aramaya çıkar. Gezerken bir ayakkabı
tamircisine rastlar. Gön suyunu pekmeze benzeterek
"Oğlum, elli kuruşluk pekmez ver" der. Adam pekmez
satmadığını söyler. Karatepeli biraz daha gezinir
ama pekmez bulamaz. Tekrar ayakkabıcının yanına
gelir. "Oğlum, elli kuruşluk pekmez ver" der. Adam
dayanamaz, bir tasın içine gön suyu dökerek verir.
Karatepeli çöreğini gön suyuna batırarak yer.
Sonunda elini silerek; "Oğlum, emmini eşek belleme
ya der, pekmezin de pek iyi değilmiş."
En Büyük Ağadır
Köy ağalarının biri çok gaddarmış. Her istediğini
yaparmış. Kendisinden önce kimse yürüyemez, baş
köşeler daima kendisine ayrılırmış. Ağanın oğlu da
durumu bilir ve olaydan gurur duyarmış.
Bir gün camideyken, ağanın oğlu bakar ki imam
babasından önde oturuyor. Oldukça canı sıkılır.
Nasıl olur da imam, köy ağasından önde oturur?
Namazı erken bırakıp çıkar ve kapının kenarında
bekler. İmam çıkarken birkaç tane tokat
patlatıverir. Neye uğradığını şaşıran imam
şaşkınlıkla sorar:
- Niye vuruyorsun bana?
- Vururum tabi. Babam koskoca ağa olsun da, sen
camide ondan önde otur. Olacak şey mi bu?
- Yahu kardeşim, ben imamım. İnsanlara namaz
kıldırıyorum. O yüzden de önde oturmam gerek.
- Ben anlamam arkadaş. Kimse babamdan önde oturamaz.
İmam bakar ki oğlana laf anlatmak mümkün değil,
ağaya şikâyetlenir:
- Ağam, oğlun geldi bana birkaç tokat attı. Niye
vuruyorsun deyince de "Sen babamdan önde
oturu-yordun. Kimse babamdan önde oturamaz" dedi. Ne
yapacağımı şaşırdım.
Ağa bunun üzerine:
— Eee, imam efendi der. Yalan deel hani. Sen de
biraz önde oturuyordun yani. Deel: Değil.
Karatepeli Kızın Derdi
Ailesiyle beraber bir ağanın yanında çalışan
Karatepeli genç kız, bir gün villanın havuzunun
etrafını temizlerken, hülyalara dalar. Kendi kendine
"Ağa beni oğluna istese, biz evlenince bir oğlumuz
olsa, bir akrabası oğlumuza top getirse, oğlan
havuzun etrafında topla oynarken top havuza düşse,
oğlan topun ardı sıra havuza düşüp.boğulsa, ben
ağaya ne derim,diye düşünür ve başlar ağlamaya.
Kızın bu halini gören anne koşup gelir, ne olduğunu
sorar. Kız düşündüklerini anlatır. Bu kez başlar
ikisi birden ağlamaya. Derken sırayla ağabeyi ve
babası katılırlar ekibe ve ortalığı bir matem havası
burur. Bu arada bahçeye çıkan ağa durumu görür.
Merak edip sorar. Kızın kurduğu hayal yüzünden
hepsinin ağladığını öğrenince de küplere binerek
hepsini evden kovar.
Karatepeli'nin Döveni Kayıp
Bir gün bir Karatepeli, dövenini sırtına bağlayarak,
harman yerinin yolunu tutmuş. Yol üstünde bir
kekliğe rastlamış. Onun peşine düşmüş. Şura senin
bura benim derken, akşam olmuş. Harmanı da dövememiş
kekliği de tutamamış. Eve dönecekken, sabahleyin
harmana gitmek üzere yola çıktığını hatırlamış. Ama
döveni nereye bıraktığını hatırlayamıyormuş. Gezdiği
bütün yerleri yeniden dolaşmaya başlamış. Ancak
gecenin karanlığında ayağı kayıp sırt üstü düşmüş.
Bir de bakmış ki, döven sırtında hâlâ bağlı duruyor.
Karatepeli Paşa
Karatepelinin biri, methini duyduğu İstanbul'a,
zengin ve büyük bir adam olmak için gitmiş. Nasılsa
günün birinde saraya bostan bekçisi olarak girmeyi
ba-
şarmış. Çalışkanlığı ve saflığı sayesinde padişahın
gözüne girmiş. Kısa bir sürede mevkii, rütbesi
büyümüş. Derken bir gün isteğine kavuşarak sadrazam
olmuş.
Padişah bir gün bahçede dolaşırken, Karatepeli
Paşaya rastlamış. Kısa bir sohbetten sonra sormuş:
- Paşam, millet ve devletin hali nic'ola? Karatepeli
Paşa:
- Sorma şevketlüm, ben gibi Karatepeli'den sadrazam,
zat-ı devletleri gibi padişah olduktan sonra,
devletin halini ancak Allah bilir.
Karatepeli Tekkulak
Karatepeli Tekkulak, davar alıp satmakla geçimini
sağlamaktadır. Bir gün yolu Kayseri dolaylarına
düşer. Aradığı davarları istediği fiyatla alamayınca
gittiği köyden ayrılıp yol kenarına iner ve diğer
köye gitmek için aracı beklemeye başlar. Bu arada
yoldan iki kadın geçmektedir. Karatepeli kadınlara
hava atmış olmak için: "Of be ne biçim memleket
burası arkadaş? Arabası bile yok!" der. Kadınlardan
biri merak edip sorar:
— Nerelisin sen kardaş?
- Çukurovalıyım.
- Ne anyon buralarda?
— Bidene arıyom işte.
Karatepelinin işi şakaya vurmak istediğini anlayan
kadın:
- Get babam get, get tez. Bizim burda çift kulaklıya
varmıyorlar ki senin gibi tek kulaklıya varsınlar,
der. Tabii Karatepeli, bu söze verecek cevap
bulamaz.
Katır Yumurtası
Karatepelinin biri, ilk defa şehre iner. Dolaşırken
yolu sebze haline düşer. Karpuz yığınlarının önünden
geçerken merak edip sorar:
— Selamünaleyküm hemşerim, nedir bu sattıkların?
Karşısındakinin Karatepeli olduğunu anlayan açıkgöz
manav:
- Aleykümselam arkadaş, bunlar katır yumurtası olur.
— Kaç para tanesi?
— Senin için beş kuruşa olur.
Karatepeli fiyatı makul bularak en büyüklerinden bir
karpuz seçer, sonra da sorar:
— Şimdi ben bu yumurtayı götürsem, içinden katır
yavrusu çıkar mı? Çıkarsa kaç günde çıkar?
Manav:
- Götürüp sıcak bir yerde on gün sakla, on birinci
gün katır sahibisin.
Bu kadar kısa bir sürede katır sahibi olmak,
Kara-tepelinin çok hoşuna gider. Karpuzu alır, köye
doğru koyulur. Epeyce yol aldıktan sonra dinlenmek
ister ve yokuşun başında bir yere oturur. Fakat
karpuz her nasılsa elinden pırtarak dereye doğru
yuvarlanmaya başlar. Karatepeli de arkasından koşar.
Karpuz biraz ilerde taşa çarparak kırılır. Tesadüfen
orada bulunan bir tavşan, gürültüden korkarak
kaçmaya başlar. Karatepeli tavşanın ardından koşar
ama yakalayamaz:
- Yaa gördün mü işte şanssızlığı? Yumurtadaki,
yetişkin yavruymuş ama elimizden kaçırttık.
Karatepeli yorgun argın eve gelir ve olanları
hanımına anlatır. Kadın da ondan farklı değil:
— Tüh yazık olmuş, kaçmasaydı, yaylaya çıkarken
binerdik.
Mantar
Karatepe'de zenginin biri, hem adamlarının zekâ
derecelerini ölçmek, hem de en akıllısına kızını
vermek için bir imtihan yapmayı düşünmüş. Bütün
adamlarını toplamış ve size bir bilmece soracağım,
bilene kızımı verip zenginlik içinde yaşatacağım
demiş.
Tutmalar ağanın nasıl bir bilmece soracağını
düşünürken içlerinden de ben bilsem diye
geçirirlermiş. Ağa sorusunu sormuş.
— Yerde biten yapraksız nedir?
Gel sen ol da bu işin içinden çık. Bir hayli zihin
yormuşlar ama bir türlü akıl erdirememişler. İkinci
gün ağa, adamlarını toplamış, bildiniz mi diye
sormuş. İçlerinden biri diğerinin kulağına eğilip
dert yanmış.
— Ulan ağa bizi mantar ediyor. Yoksa yerde hiç
yapraksız biter mi?
Ağa hemen adamı çağırmış:
— Aferin sana, gördünüz mü böyle bir akıllı? Cevap
mantardı be mantar, diyerek eşi görülmemiş bir
düğünle kızını vermiş.
Mantar et-: Oyun et—, kandır—
Oyun
Çobanın biri hiç namaz kılmamış ve kılınırken de
görmemiş. Ağası bir gün satmak için kente davar
indirmiş. Çobana malı kasaba pınarına yatırmasını
söylemiş. O gün de Cuma imiş. Birer ikişer Cuma
ab-desti almaya gelirmiş insanlar. Çoban da
gönlünden:
- Herhalde bir ölet var. Bizim azık da az. Ağa kim
bilir ne vakit gelecek diyerek elini yüzünü yıkamış
ve davarları Karabaş'a emanet edip, bir ihtiyarın
arkasından koşmuş, camiye gelmiş, hutbeyi dinlemiş.
Daha sonra namaza durulmuş. O da diğerlerine
bakarak, namaz kılmaya başlamış. Rükû'ya vardıkları
anda bizim Karatepeli, birdirbir oynadıklarını
sanarak, önündeki adamın sırtına atlamış. Neye
uğradığını şaşıran adam, arkasını dönmüş ve
Karatepeliye olanca gücüyle bir tokat atmış. Bizim
yankılı hiç tmmamış. O vakte kadar ayağa kalkmış
olduğundan arkasına dönmüş ve o da kendi
arkasındakine basmış tokatı. Artık cemaat namazı bir
yana bırakıp, çobanı dövmeye başlamış. Çoban
kaçarken, gücünün yettiğince bağırarak:
— Yahu siz ne biçim adamlarsınız be, oyunu siz
çıkardınız, siz cıllazıyorsunuz diye dursun, güzel
bir dayak yemekten kurtulamamış.
Ölet: Ölü, cenaze. Azık: Yol yemeği, kumanya.
Tınmak: üstüne alınmak. Cıllazmak: Oyunda hile
yapmak.
Kartlamış
Karatepeli ilk defa gittiği il pazarında gördüğü ama
adını bilmediği incirden bir kilo alıp yiyor. Tadını
çok beğeniyor. Ertesi hafta pazara gidecek
komşusuna:
— Pazarda güzel bir yemiş var. Aman bana ondan bir
kilo al diyor.
- Nasıl bir yemiş bu?
- İçi darı gibi, dışı deri gibi.
Pazara giden komşusu, araya araya bu tarife uygun
olarak patlıcanı buluyor ve alıyor. Dışı deri gibi,
kıvırınca da içinde darı gibi tohumları var. Köye
dönünce patlıcanları komşusuna veriyor. Karatepeli
ısırıp tadına bakıyor.
— Yahu bir haftada kartlamış be diyor, hem uzamış
hem tadı bozulmuş.
Yassı Tavuk
Adamın biri, Karatepe köyünün yakınından geçerken,
arabayla bir tavuk eziyor. "Köye gideyim de, hiç
olmazsa şu tavuğun sahibine parasını vereyim" diyor
Köye varıp muhtarı buluyor. Tavuğu göstererek:
- Muhtar, şu tavuğun sahibi kim? Söyle de parasını
vereyim diyor.
Muhtar tavuğu eline alıp şöyle bir bakıyor ve
— Yav, iyi güzel de diyor, bizim köyde böyle yassı
tavuğu olan yok ki.
Karışan Postallar
Eskiden Karatepe'nin erkekleri çarşıya giderler.
Hepsinin ayağı yalındır. Çarşıdaki dükkânda çizmeye
benzer, deriden dikilmiş postallar var. Bunlardan
birer tane alırlar. Eve geri dönüşte yorulurlar ve
dinlenmek için ayaklarını uzatırlar. Fakat bütün
ayaklardaki postallar bir birinin aynı olunca hiç
kimse ayağını bilemez. O sırada yoldan geçen bir
yolcuya hep birlikte yalvarırlar, yardım isterler.
— Biz ayaklarımızı karıştırdık, ne olur bunları
ayırın, derler. Adam eline bir sopa alıp var gücüyle
ayaklarına vurmaya başlar. Canı yanan ayağına sahip
olur. Yolcunun elini öpüp alkış verirler. "Allah
gönderdi seni" derler. Gelmeseydin halimiz ne
olurdu?
Deve Yükü
Karatepelinin biri devesine kuru ot yüklemiş. Yolda
giderken bakmış ki otun uçları yere sürtünüp
gidiyor. Bunların ucunu biraz kısaltayım deyip
kibriti çakar otları tutuşturur. Bir de ne görsün,
deve alevler içinde kaçmıyor mu... Şaşkına dönen
deve sahibi arkasından bağırır: "Hee haa kara lök,
aklın varsa çamura çok."
Lök: deve
Dam Direği
Karatepelinin biri ekmek yapmak ister. Bunun için de
su testisini ve hamur karacağı kabı yanma alarak un
çuvalının yanına gelir. Çuvalın önünde evin dam
direği vardır. Gelin bir elini dam direğinin
etrafına sarar. Diğer elini de un dolu çuvala
batırır. Her iki elini de un dolu olarak çekmek
ister. Ama arada direk vardır. Gelin bağırarak
komşulardan yardım ister. Komşular gelirler. Bir
çare bulamazlar. Köyün akıllı hocası Akıllı Mehmet'i
çağırırlar. Mehmet elini alnına koyup düşünür ve der
ki:
— Arkadaşlar, şimdi direği kesersek dam çöker, gelin
de ölür. Direği kesende ölmektense tek kollu olmak
iyidir. Böylece gelinin bir kolunu keserler.
Hediye
Kozanoğlu beyine bir hediye götürmek isteyen
Ka-ratepeliler düşünmüş taşınmış ve bir kartal
hediye etmeye karar vermişler. Götürmüşler kartalı
vermişler. Hediyeyi alınca şaşırmış Kozanoğlu "Yahu
kartaldan hediye olmaz. Bunlar deli mi acaba? Yoksa
beni mi sınıyorlar?" demiş kendi kendine... Anlamak
için bir oyun düzenlemiş. Kara üzümle bokböceğini
karıştırmış, bir tabakla önlerine koymuş. Böcekler
önce korkularından pusmuş kaçmamışlar. Karatepeliler
tam yemeye başladıklarında bokböceklerinin içinden
tek tuk kalkıp uçmaya başlayanlar olmuş. Bizimkiler
"Yahu geride kalan nasılsa bizim. Kaçanı yiyelim.
Kalanı sonra da yeriz" diyerek bok böceklerini
yemişler. Kozanoğlu o zaman onların deli olduklarını
anlamış.
NOTLAR
1 iskender Pala, Güldeste, Akçağ Yayınlan, Ankara,
yayın yılı yok, s. 2-4
2 Thema Larousse, C. 6, Milliyet Yay. İstanbul,
1994, s. 138-141.
3 Pars Tuğlacı, Okyanus Ansiklopedik Sözlük, C. 5,
Pars Yayınları, İstanbul, 1972.
4 Mustafa Apaydın, Türk Hiciv Edebiyatında Ziya
Paşa, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Adana, 1993. (Basılmamış doktora tezi )
s. 1-16
5 ilhan Başgöz, "Fıkralarımız Üstüne", Folklor
Yazıları, Adam Yayınları, İstanbul 1986, s. 138-144.
6 Pertev Naili Boratav, "Halk Dilinde Hiciv ve
Mizah", Folklor ve Edebiyat 2, İstanbul 1982, s.
292-295.
7 Saim Sakaoğlu, "Fıkra Tiplerinin Değişmesi", Türk
Fıkraları ve Nasrettin Hoca, Konya, 1992, s. 13-27.
8 Pertev Naili Boratav, " Bektaşi ve Bektaşi
Fıkraları Üzerine", Folklor ve Edebiyat 2, İstanbul
1982, Adam Yayın., s. 318-327
9 Pertev Naili Boratav, "Nasrettin Hoca ve Memleketi
Sivrihisar Üzerine", Folklor ve Edebiyat 2.
İstanbul, 1982. S. 305-399.
10 Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik,
Ankara, 1969, s. 350-352.
11 Saim Sakaoğlu, "Fıkra Tiplerinin Değişmesi", s.
449.
12 Nevzat Gözaydın, "Türk Fıkralarının Tasnifi", s.
202-207.
13 Ahmet Edip Uysal, "Behlül Dana Fıkralarının Türk
Halk Edebiyatındaki Yeri", Türk Folkloru
Araştırmaları Yıllığı 1974, s. 177-187.
14 Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik, s.
312-314.
15 Boratav, a.g.e., s. 312-314.
16 İsa Özkan, "Nasreddin Hoca'nm Şahsiyeti ve
Fıkraları", Türk Folkloru Araştırmaları 1982,
Ankara, s. 133-164.
17 Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Halk
Edebiyatı, s. 100.
18 Dursun Yıldırım, Türk Edebiyatında Bektaşi Tipine
Bağlı Fıkralar, Ankara, ty, s. 30.
19 Erman Artun, "Yaşayan Adana Karatepeli
Fıkraları", İpek Yolu Uluslar Arası Halk Edebiyatı
Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1995, s. 19-55.