Adana âşıklık geleneğinin canlı
olarak sürdüğü birkaç ilden biridir.
Adana âşıklık geleneği, güzelleme,
semai, koçaklama, taşlama, destan,
dini-tasavvufi şiirler söyleyen
âşıklar, deyiş ve güzelleme söyleyen
âşıklar olmak üzere iki koldan
yürümektedir. Adana’da usta-çırak
ilişkisinin olmaması, yakın çevrenin
dışında, gezginci âşıklık geleneği
olmaması, yakın zamana kadar sazsız
âşıklık geleneğinin olması nedeniyle
Adana’da bir zümreye bağlı âşıklık
geleneği oluşmamıştır. Göçlerle
gelen âşıklar Anadolu âşıklık
geleneğini Adana’ya taşımışlar.
Gavurdağlı âşıkların da yöreye göç
etmesi geleneği pekiştirmiş. 1960’lı
yıllardan sonra çevreye açılan,
Sıvaslı, Erzurumlu vd. âşıklarla
tanışan Adanalı âşıklar karşılıklı
etkileşimle kendilerini
yenilemişler. Adana âşıklık geleneği
de diğer yöre âşıklık geleneklerinde
olduğu gibi yeniden yapılanmaya
başlamıştır. Günümüzde âşıklık
geleneği bir çok yörede unutulmaya
yüz tutmasına rağmen yüzyıllardır
Karacaoğlan ve Dadaloğlu kültürüyle
beslenen Adana âşıklık geleneği
bütün canlılığıyla sürmektedir.
Yörede çok köklü, “Karacaoğlan
çığırmak” adı verilen
Karacaoğlan türküleri söyleme
geleneği vardır.
Karacaoğlan-Dadaloğlu’ndan sonra
1960’lı yıllara kadar çok güçlü
âşıkların ve şiirlerinin günümüze
gelmemiştir. Eski âşıkların
şiirlerinin sözlü gelenekte yaşayıp
yazıya geçmediği için anonimleştiği
veya diğer âşıklara mal edildiği
düşünülebilir.
Adana âşıklık
geleneğiyle ilgili olarak âşıkların
görüşlerine başvurduk. Bunları
şöylece sıralayabiliriz: Âşık Halil
Karabulut[1]
“1950 yılına kadar toplulukta şiir
söylemek, türkü çağırmak, saz çalmak
hoş karşılanmazdı. Eskiden yörede
saz çalan yok denecek kadar azdı.
Fakat Karacaoğlan’dan güzellemeler
söylemek çok yaygındı.”
diyor. Bugün yörede ve yurtta
tanınan birçok Adanalı âşığın saz
çalamaması bunun kanıtıdır.
Âşık Feymani’nin[2]
bu konuyla ilgili görüşleri
şöyledir:
“Bizim çocukluk ve gençlik
yıllarımızda yöremizin gelenek, örf
ve âdetlerine göre çocukların
kahvehaneye çıkması, bir büyükle
sohbet etmesi sazlı-sözlü ortamda
bulunması ayıptı. Bizler bu tür
toplantıları kenardan dinlerdik.
Zaten o dönemde Kadirli ve
çevresinde sazla şiir ve türkü
söyleyen âşık yoktu.
Adana yöresinde âşıkların âşıklığa
başlamalarında Karacaoğlan tarzı
türkü söyleme geleneğinin yanı sıra,
çocukluklarından beri dinledikleri
âşık hikâyelerinin etkileri
olmuştur. Ayrıca bölgede yaşamış
Dadaloğlu, Gündeşlioğlu,
İlbeylioğlu, Deliboran gibi eski
âşıkların sözlü gelenekteki şiirleri
de geleneğin hazırlayıcısı olmuştur.
Eskiden âşıklar, çağrıldıkları düğün
derneklerde kendi yeteneklerine göre
çalıp söylerlermiş. Yörede âşıkların
köy köy dolaşma geleneği olmadığı
için âşıklar çok dar çevrede
tanınır, birbirlerini görüp, bilgi
görgü alışverişi yapma imkânları
olmazmış. Ancak, destan türü şiirler
yazıp bunları satan Âşık Abdülvahap
Kocaman’la, duygulu şiirleri ve
içten türküleriyle tanınan Âşık
Ferrahi Adana’da tanınıyormuş.
Adana’da kendi köyleri ve çevresinde
çok dar çevrede tanınan âşıkların
bir araya gelip birbirlerini
tanımalarında 1966 yılından bu yana
düzenli olarak kutlanan “Konya
Âşıklar Bayramı”nın etkisi çok büyük
olmuş. Daha sonra “Karacaoğlan’ı ve
Ferrahi’yi Anma Şenlikleri” gibi
organizasyonlar aracılığıyla,
bölgedeki âşıklar birbirini tanıma
fırsatı bulurken, âşıklık
geleneğinin bölge âşıkları
geleneğini aşarak Türkiye âşıklık
geleneği diyebileceğimiz ortak bir
yapıya bürünmeye başlamıştır.
Âşık Halil
Karabulut’un[3]
Adana’daki eski âşıklar ve âşıklık
geleneği ile ilgili olarak
büyüklerinden duyduğuna göre,
eskiden her obanın her köyün, her
aşiretin bir âşığı olmak
zorundaymış, bununla gurur
duyarlarmış. Gerek nişan, düğün vb.
şenliklerde gerekse başka nedenlerle
yapılan toplantılara her boy veya
köy âşığıyla katılırmış. Âşığı
olmayan aşirete iyi gözle
bakılmazmış. Özellikle düğün
zamanlarında kız tarafından gelini
almağa giderken damadın ailesi,
yanlarında bir âşığı mutlaka
götürmek zorundaymış. Yoksa kız
tarafı gelini vermezmiş. Bugün de
geleneğin Düziçi’nde sürdürüldüğü
bilinmektedir. Âşık Bilal Ceyhan sık
sık kız istemeğe ve düğünlere
çağrıldığını söylemektedir. Yine
Âşık Kul Mahmut (Mahmut Zerenkaya)
özellikle Düziçi ilçesinde yaygın
olarak, Osmaniye’de ise seyrek
olarak kız istemeğe, bir âşığın
götürülmesi geleneğinin
sürdürüldüğünü söylemektedir.
Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi bir
gelenek yaratan âşıkları bünyesinden
çıkaran Adana’da eskiden âşıklık
geleneğinin olmaması kanaatimize
göre imkânsızdır. Fakat zamanında
çalışmaların yapılmayışı âşıkların
ortaya çıkarılmaması, âşıkların
unutulmalarına neden olmuştur.
Cumhuriyetin ilk yıllarında âşıklar
küçük gruplar halinde birbirlerinden
habersiz olarak sanatlarını çok dar
çevrelerde sürdürmüşlerdir. Eski
âşıklık geleneğinin sosyal
ilişkilere kapalı, dağlık yörelerde
geliştiğini öğreniyoruz. Sıvaslı
âşıkların Adana’da gezmeleriyle
Adana’da âşıklık geleneği
canlanmıştır.
Günümüzde, eskisi kadar olmasa da
âşıklar düğün dernek ve bayramlarda
çağrılıyorlar. Eskinin kış
gecelerini şenlendiren âşıklık
geleneği kalmamıştır. Adana âşıklık
geleneğinde âşıkların âşıklığının
gelişmesi ustalaşması köyde oda
sohbetlerinde, kahve sohbetlerinde
olurdu. Bu âşıklığa hevesli kişileri
geliştirirdi. Usta âşıkların yanında
köylere giderlerdi. Kahvelerde
odalarda sohbetler yapılırdı. Bazen
bir köyde bir hafta kalınırdı.
Gidilen yerlerde oranın töresi
öğrenilirdi. Âşığı âşık yapan
sohbetlerdir. Adana âşıklık
geleneği, hikâyeciliği böyle
gelişerek günümüze gelmiş.”
Adana âşıklık
geleneğinde halk hikâyeciliği
hakkında Âşık Feymani’den şunları
öğreniyoruz.[4]
Âşıktan halk hikâyesi anlatması da
beklenilirmiş. Feymani çocukken
köylerde âşık olmadığı halde
hikâyeci denilen kimselerin gelip
keman çaldıklarını hatırlıyor.
Herkes bir kahveye toplanırmış.
Onlar anlatacağı hikâyelere yabancı
olmadıkları için aralarında
kararlaştırıp bir hikâye
anlatmalarını isterlermiş. Hikâyeci
bir kaç türkü söyledikten sonra bir
tekerlemeyle söz ustalığı yaparak
hikâyeye başlarmış. Bunlardan biri
Âşık Mehmet adında biriymiş.
Yalnızca Köroğlu hikâyeleri
anlattığı için adına Köroğlu
derlermiş. Yörede hikâye anlatan
belirli kimseler varmış. Bir hafta
köylerinde kaldıkları olurmuş.
Âşıklar onlardan hikâyeleri
bellemişler. Onlar da gittikleri
yerlerde oda sohbetlerinde, kahve
sohbetlerinde bu hikâyeleri
anlatmışlar. Onlara “Âşık,
türkülerinizi aralarda da
söylersiniz ama şöyle bir hikâye
anlat da dinleyelim” derlermiş.
Onlar da orada kalacakları süreye
göre hikâyelerini, uzunluğuna
kısalığına göre seçer anlatırlarmış.
Âşık Feymani
Adana’da ustalık-çıraklık geleneği
konusuna açıklık getirerek şunları
söylüyor[5]:
“Bizde çırak olayı şöyledir: Yaşlı
âşıklarımızın yanında yol erkân,
töre öğrendim. Onlar bize ne
yapmamız gerektiğini öğrettiler.
Kapısına kapılanıp da ona hizmet
etmek değil de, o bir yerde sohbet
edeceği zaman bize haber gönderirdi.
Sohbette onu dinlerdik. Bize sen de
bir kaç şey söyle diyerek bizi öyle
yetiştirirlerdi. Çukurova’daki yaşı
benden küçük âşıklar bizim çırağımız
sayılır. Bize usta derler, üstat
derler. Bazı âşıklar ustalaştılar,
yetiştiler, sazı güzel çalıyorlar,
söz söylemesini, sohbet etmesini
biliyorlar. Çırak yetiştirecek
derecede ustalaştılar.
Adana âşıklık geleneği 1950’li
yıllara kadar genellikle dilden dile
söyleme şeklindedir. Daha sonra ise
dilden ve telden söyleme geleneği
girmiştir. Adana âşıklık geleneğinde
diğer yörelerde olduğu gibi
sazlı-sözlü ortam çok yaygın
değildir. Bu ortam âşıkların
yetişmesi için çok önemlidir.
Günümüzde yapılan çeşitli
faaliyetlerdeki sazlı-sözlü ortamlar
âşıkların âşıklığa başlamalarında
etken olmuştur.
Âşık geleneğinde
sazın önemli bir yeri vardır. Adeta
saz ve söz bütünleşmiştir. Âşıkların
büyük bir çoğunluğu saz çalarken
bazı âşıkların saz çalamadıklarını
biliyoruz. Bazı âşıkların
doğaçlaması vardır, sazı yoktur.
Bazılarının ise ne sazı ne de
doğaçlaması vardır. Ancak geleneğe
uygun olarak heceyle şiirler
yazarlar.[6]
Günümüz Adana âşıklık geleneğinde
saz önemli bir yer tutuyor. Bugün
âşıkların çoğu saz çalıyor. Saz
çalma geleneği eskiye göre çok
yaygındır. Günümüz âşıkları, eski
saz çalan âşıklar olarak
Karacaoğlan, Dadaloğlu, Deli Boran
adını veriyorlar. 1950 sonrası
âşıklarından Ferrahi, Halid
Arapoğlu, Ali Limoncu, yakın zamanda
yaşamış ve ölmüştür. Âşık Feymani
gezgin Sıvaslı âşıklardan başka
nereli olduğunu hatırlayamadığı
Abdal Haydar Ağa’yı âşık olarak
hatırlıyor. Haydar Ağa çok uzun
saplı sazıyla eşek üstünde gezerek
barak, uzun hava, bozlak, Gavurdağı
türküleri söyleyen bir âşıkmış.
Âşıklar, Ferrahi sonra Feymani ve
Hacı Karakılçık’ın saz çalmaya
başladıkları 1970’li yıllara kadar,
Adana’da saz çalan Sıvaslı birkaç
aşığın dışında isim veremiyorlar.
Sazın tutucu çevrelerde günah
sayıldığını, saz çalanlara hoş
bakılmayıp saz çaldırılmadığını
öğreniyoruz. Saza şeytan işi denip
saz çalınması engellenmiş. Adana’da
sazsız türkü söyleyip çağırmak çok
yaygınmış. Feymani; bize
Çukurova’da saz çalmayı
yasaklamışlardır, diyor. Bunun
kanun olmadığını törenin, inancın
yasakladığını söylüyor. Saza iyi bir
sanat değil, denmiş. Âşık bu
düşüncenin nereden kaynaklandığını
bilmiyor. Seksen-yüz sene önce saza
neden yasak geldiğini bilmediklerini
sözlerine ekliyor.. Feymani otuz yıl
önce bir çok âşığın baskıdan
çekinerek sazını gizli çaldığını
söylüyor. Hatta Almanya’da çalışan
işçiler Almanya’ya götürmek üzere
âşıklara doldurttukları kasetlerde
türküleri sazsız söyletmişler.
Feymani, kendisinin toplum içinde
ilk saz çalanlardan birisi olduğunu
söylüyor. Kendisinin dışında iki üç
âşığın saz çalmayı bilmelerine
rağmen her ortamda çalamadıklarını
sözlerine ekliyor. Feymani yasaklama
ile ilgili bir olayı şöyle
anlatıyor. Adana’da pavyonlar,
sazlar açıldığında, bir gün Elbistan
Erçene köyünden Âşık Hüseyin
Tenecioğlu adında Adana’da gezerek
saz çalıp türkü söyleyen bir âşığı
pavyona götürmüşler. Âşığa şu
dansöze bir türkü söyleyebilir misin
demişler. Âşık Hüseyin de oturduğu
yerden sazını çıkarıp sahnede dans
eden dansöze “Can telef ediyom
bil Acem kızı” adlı türküsünü
söylemiş. Âşık Hüseyin sazını
pavyonda çaldı diye âşıklara saz
çalmayı yasaklamışlar. Âşıklar da
korkup çalamamışlar. Feymani bunu
değiştirdiğini, bugün Adana’da yeni
yetişen âşıkların hemen hepsinin saz
çaldığını söylüyor.
Yalnızca saz mutaassıp çevrelerin
etkisiyle yıllarca ihmal edildi.
Âşık Nizami, saz çalan bir âşık
olarak 1958 yılında gördüğü
Ferrahi’yi hatırlıyor. 1971 yılında
Âşık Nizami, Âşık Veysel’e yazdığı
bir şiirden dolayı “Mimar Sinan
Gecesi” için Kayseri’ye Âşık Kul
Mustafa’yla beraber gitmiş. Âşık
Veysel, Âşık Ali İzzet Özkan, Âşık
Reyhani ve Âşık Murat Çobanoğlu’nun
Âşık Nizami’ye “Değneksiz çoban,
sazsız âşık olmaz.” demesi
üzerine Âşık Nizami saza merak salıp
saz çalmayı öğrenmiş.
Sıvaslı Âşıkların Adana Âşıklık
Geleneğine Etkisi
Sazlı âşıklar genellikle yöreye göç
etmiş âşıklardı. Yöre insanının
sazlı-sözlü âşıklarla tanışması
Sıvaslı âşıklarla olmuştur. Adana’ya
gelen Sıvaslı Alevi âşıklar yöreyi
gezdiler, bunlar Âşık Hüseyin, Âşık
Veysel, Âşık Ali İzzet, Âşık Haydar
Aslan, Âşık Yüzbaşıoğlu (Hasan
Yıldırım) yörede dolaşarak Sıvas
âşıklık geleneğini tanıtan
âşıklardı. Bazı gençler bu
âşıklardan etkilenerek âşıklığa
başlamışlardır. Özellikle Âşık
Hüseyin Adana’da âşıklık geleneğinin
oluşmasında çok etkili olmuştur.
Adanalı eski âşıklar Âşık Veysel’in
Adana’da yöre yöre gezdiğini
hatırlıyorlar. Veysel, Haruniye,
Düziçi Öğretmen okullarına gidip saz
çalıp türkü söylüyormuş. Ayrıca
Tarsus’ta parasını çaldırmasını
anlatıyorlar. Âşık Veysel gezdiği
köylerde gündüz okullarda, gece
kahvelerde, evlerde saz çalıp
söylüyormuş. Adanalı Âşık Deli
Hazım, Âşık Veysel’le atışmış.
Atışma (Âşık Veysel-Deli Hazım)
Âşık Veysel
Çocuk nerden geldin benim karşıma
Ağ üstün karayı seçenden misin?
Toros dağı dayanmaz ah u zarıma
Yoksa zor görüşün kaçandan mısın?
Deli Hazım
İncil’den, Tevrat’tan, Zebur,
Kur’an’dan
Sor sanma ben bunu açamam hocam
Adem atamızdan mirastır bize
Bu cebri sahadan kocamam hocam
Âşık Veysel
Çıkıp yücesine yayla yaylaman
İnip enginine derya boylaman
Serhoş olmasaydın böyle söylemen
Sağ iken zehiri içenden misin?
Deli Hazım
Kem kelam çıkarmam kamil dilimden
Din Muhammet ayrılamam yolumdan
Ben de dol aldım ilham gölümden
Sağ iken zehiri içemem hocam
Âşık Veysel
Ne sebepten geldin söyle sen bura
Can feda ettin mi sevdiğin yara
Gel âşikar söyle durağın nere
Yoksa yurttan yurda göçenden misin?
Deli Hazım
Avını vermeyen kurt oğlu kurdum,
Sözünden dönmeyen mert oğlu merdim
Çukurova derler meskenim yurdum
Ben başka diyara göçemem hocam
Sıvaslı Âşık Hüseyin, Adana’da
yaşayan Sıvaslı Âşık Haydar Aslan’la
gezmiş. Âşık Duran Şıhlıoğlu ve Âşık
Kara Mehmet Âşık Hüseyin’i dinlemiş.
Eskiden Adana’da düğünlerde kız ve
damat tarafının âşıklarını
atıştırmak düğünün en önem verilen
bölümüymüş. Âşık Halil, Çukurova’yı
adım adım dolaşan Sıvaslı Âşık
Hüseyin’den duyduğu bir olayı şöyle
naklediyor: Âşık Hüseyin, 1940
yılında bir köye konuk olarak
gitmiş. Köyde düğün varmış, kız
tarafının âşığı yokmuş. Âşık
Hüseyin, kız tarafının âşığı olmuş.
Âşık Hüseyin Adana’da gezerken
İmamoğlu tarafına giderken Yahyalı
ile Sarıçam arasında Yörüklere
rastlar. Bir gelin ağlayan çocuğunu
emzirerek avuturken görür.
Duygulanarak geline şu türküyü
söyler.
Kozan’a giderken yolumu kesti
Türkmen kızı bir orman içinde
Tuttu beni yol üstüne bağladı
Çocuğuna meme verip eyledi
Kara çadır düz ovada yüzüyor
Ceylan gibi gözlerini süzüyor
Geyiklere yoldaş olmuş geziyor
Türkmen kızı bir orman içinde
Yahyalı’dan olduğunu söyledi
Âşık Hüseyin’im bu aşkın mesti
Kozan’a giderken yolumu kesti
Türkmen kızı bir orman içinde
Adana’da en çok gezen âşıklardan
biri Âşık Ali İzzet Özkan’dır. Ali
İzzet’in elinde Milli Eğitim
Bakanlığı'ndan alınmış bir belge
varmış. Bu belgeyle gezdiği köylerin
okullarında, kahvehanelerde saz
çalıp söylermiş. Ali İzzet
genellikle Abdalların bulunduğu
köyleri gezermiş. Âşık İzzeti,
geceleri bir Abdal evinde toplanıp
deyiş, deme söylermiş. Âşık Feymani
Kadirli Azaplı köyünde bir Abdal
evinde Ali İzzet’i dinlemiş. Feymani
“Abdallar komşumuzdu, âşıklar
gelince biz de dinlemeye giderdik”
diyor. Sünni komşuların katıldığı
toplantılarda dem önce alınıyormuş.
Gezici Alevi âşıklar Adana ve
yöresine zaman zaman yaptıkları
ziyaretlerde kahvelerde çalıp
söylüyorlarmış.
Âşık Feymani, yıllar sonra, yeni
âşık olduğu yıllarda, Adanalı
âşıklarla Âşık Ali İzzet’le tekrar
karşılaşır. Âşıklar, Ali İzzet’in
huzurunda çalıp söyler. Ali İzzet
kaşlarını çatar “Yalancılar,
yalancılar” der. Herkes susar.
“Koca âşık acaba bize niye böyle
dedi?” deyip düşünürler ama
terbiyelerini bozup hiçbir şey
söylemezler. Ali İzzet bir süre
sonra âşıklara ”Aferin, aferin,
ben size demin niye kızdım biliyor
musunuz?” diye sorar. Söze devam
ederek
“Şiirleriniz çok güzel, hece,
vezin, kafiye, ayak tamam ama şiirde
âşıklık hayatınız, maceranız yok,
yaşamadığınızı söylüyorsunuz.
Yaşanmayan olay, aşk, türkü olmaz.
Kafiyeli, heceli, ayaklı, türkülü
söz olur ama içi boş olur”.
Âşık Feymani bu öğüdü hayatı boyunca
aklından çıkarmadığını, başından
geçen olayların türküsü söylediğinde
halkın duyguyu, hüznü sezip
sevdiğini, unutmadığını söylüyor.
Adana’da köklü usta-çıraklık
ilişkisi yoktur. Son yıllarda yöreyi
gezen Sıvaslı âşıkların etkisiyle
gelişmeye başlamıştır. Belli
kurallara bağlı bir disipline sahip
değildir. Dağlık yöredeki âşıkların
birbirlerini görüp, bağlantı
kurmaları son yıllarda mümkün
olabilmiştir. Bir ustanın yanına
kapılanıp yıllarca yanında kalan,
ayak almayı, saz çalmayı öğrenen,
mahlasını alan, ustasıyla diyar
diyar dolaşan ve icazet aldıktan
sonra Adana’yı terk ederek şiir
söyleyen âşık yoktur. Özellikle
Adanalı âşıkların 1960’lı yıllarda
Sıvaslı âşıklarla tanışmalarından
sonra saz çalanların sayısı hızla
artmıştır.
Adana’da Âşıklık geleneğinin
geleceği hakkında bir yargıya varmak
için zaman erkendir. Adanalı âşıklar
halktaki gelişimi ve değişimi
yakaladıklarında yeni özü ve
biçimiyle Adana âşıklık geleneği
yaşamağa devam edecektir. Adanalı
âşıklar bugün az da ola seslenecek
kitle bulabilmektedirler.
[1]
Osman Turgut: Adana’da Yaşayan
Âşıklık Geleneği (Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi), s. 101
[2]
Osman Taşkaya (Feymani) ile
2.12.1995 tarihinde Kadirli,
Azaplı Köyü’nde yapılan
görüşmede tesbit edilmiştir.
[3]
Osman Turgut: Adana’da ... s.
101
[5]
Âşık Feymani, Kadirli / Azaplı
Köyü’nde 2.12.1995 tarihinde
yapılan özel görüşme.
[6]
Doğan Kaya: Sıvas’ta Âşıklık
Geleneği... s. 123