Milli bağ olarak Türk dilinin oynadığı rolü
belki diğer dillerin hiçbiri oynamamıştır, denilebilir. Bir
dereceye kadar belki Arap dili bu hususta Türk dili ile
mukayese edilebilir. Fakat bu dilin rolü de gerek yayılış
sahası ve gerek türlü şive şekilleri bakımından, Türk Dili
yanında çok silik kalmaktadır. Türk dili gerek tarihî
devirlerde ve gerek bugün, çok geniş bir saha işgal eder. Bu
dili konuşanlar idarî ve siyasî teşkilât bakımından, muayyen
sınırlar içinde, bazan biribirinden oldukça ayrı kalmış ve
muhtelif devirlerde kültür vasıtaları birbirinden oldukça
farklı olmuştur; bilhassa hudutlarda oturanlar, birbirinden
çok farklı milletler ve kültürler ile sıkı temasta
bulunmuşlardır. Bütün bunlara rağmen, Türk camiasının çok
ehemmiyetsiz bir farkla aynı dille konuştuğunu ve yazdığını
düşünürsek Türk dilinin tarihteki rolü daha açık anlaşılmış
olur.
Türk yazı dilinin ne zaman ve hangi şartlar
içinde vücude geldiği hakkında bugün henüz katiyetle bir söz
söyleyecek vaziyette değiliz. Bu husus, belki Türk tarihinin
eski devirleri aydınlanıncaya kadar karanlık kalacaktır. Biz
Türk yazı dilini, yazılış tarihleri belli olan Orhun
kitabelerinden (VIII. yy. başları) itibaren takip
edebiliyoruz. O devreye ait olup, tarihleri kaydedilmemiş olan
diğer kitabelerin bir kısmı belki daha eski tarihlere aittir.
Bu yazı dilinin, bugünkünden çok az farklı olacağı tabiîdir.
Dilin bu tarihten sonraki inkişafı göz önünde tutulursa, onun
bu eski şekli milâdın ilk senelerine kadar götürülebilir.
Milâdın ilk senelerinden XIII. yy.'a kadar devam eden bu yazı
dili (bazı örnekleri XVII. yy.'m sonlarına kadar çıkıyor),
eserlerini gördüğümüz veya daha sonraki
eserlere kıyasla kurabileceğimiz örnekler, ses, kelime, cümle
ve imlâ bakımından, aynı hususiyetleri taşımakta ve hattâ aynı
mektebin mahsulleri gibi görülmektedir. Türk milletinin 13
yy.'lık bir zaman içinde ve bir dil sahası birliği olarak
tasavvur edebildiğimiz geniş bölgede ve coğrafî şartlara göre
türlü meşguliyetler ve siyasî teşekkül bakımından birçok
zümreler ve temas bakımından farklı muhitler içinde bulunduğu
halde, bir tek yazı dili kullanması ve bir tek ifadenin hâkim
olması, bu kültür camiasının bütün siyasî ve içtimaî esasları
aydınlatılıncaya kadar, bir sır olarak kalacaktır.
Bu '13 yüzyıllık edebi dil örnekleri
kuzeydoğuda tabiat dininde ve Gök Türk yazısı. İle,
kuzeybatıda hıristiyan dininde ve Nasturî yazısı ile,
güneydoğuda Buda dininde, Soğd, Uygur ve Pali yazısı ile, Mani
dininde Mani ve Uygur yazıları ile ve daha sonra islâm
dininde, Arap yazısı ile yazılmıştır. Gerek yabancı muhitlerin
tesiri ile girmiş olan dinler ve gerek yabancılardan alınarak
kısmen Türk dili hususiyetlerine göre değiştirilmiş olan
alfabeler, daima aynı dilin yazı ifadesi olarak kullanılmış ve
bu kültürlerden alınmaları zarurî olan bir kısım kelimeler
haricinde, yazı dilinde hiçbir değişiklik vücude gelmemiştir.
Aslında birbirinden çok farklı olan bu yazı vasıtaları Türk
muhitine girince, Türk'ün ananesini almak ve imlâlarına
varıncaya kadar umûmî vaziyete uymak mecburiyetinde
kalmışlardır. Yabancı tesirlerin bıraktığı en mühim iz olarak,
ancak Türk sayı sisteminin değişmesi gösterilebilir. Fakat bu
fikir de, eski malzemenin ancak mahdut bir kısmının
araştırılmasına dayandırılarak söylenebilmektedir; belki
bundan sonraki araştırmalar bunun da daha iyi aydınlatılmasına
yardım ederler. Birçok milletler gibi, Türkler de kendi yazı
sistemlerinde rakam sistemi vücude getirmemişler ve sonradan
aldıkları alfabelere ait rakamları da umumî olarak kabul
etmemişlerdir. Türkler sayıları yazı ile ifade etmişler ve
zarurî hallerde komşularının rakam şekillerini almışlardır.
Yabancı rakamların Türkler arasında yerleşmemesinin sebebini,
Türk sayı sisteminin temas ettikleri milletlerin sayı
sistemine uymamasında aramak gerekir. Türkler ondan yukarı
sayılarda ilk önce birleri ve sonra ilerideki onları
söylüyorlardı (meselâ : bir yirmi = 11, beş yirmi = 15).
Sonradan içtimaî hayatta rakam kullanmak zaruretinde kalan
Türkler komşularının rakamlarından istifade etmişler; fakat bu
defa kendi sayı sistemlerinden vazgeçmek mecburiyetinde
kalmışlardır.
Türkler, mühim ticaret yollarında yaşamış
ve çok erkenden komşu kültür muhitleri ile temasta
bulunmuşlardır. Yabancı alfabeler, din ve dinî eserlerin
Türkler içine girmiş olmasına rağmen, bunları mahdut bir bünye
içinde tutabilecek kadar kendi kültür an'anelerine sadık
kalmalarının sebebini, bir cihetten bizim bugün bütün
tafsilâtı ile göremediğimiz Türk kültür teşkilâtının çok
inkişaf etmiş olmasında, diğer cihetten kısmen onların coğrafî
vaziyetlerinde aramak gerekir. Meselâ, şarktaki Türk ile,
Hindistan'dan, Iran ve Çinliler'den dağ silsileleri ve
çöllerle ayrılmış olduğundan, Türkler'in bu m intaka l arla
olan temasları mükemmel olmayıp, ancak şu veya bu gaye ile
Türkler arasına girmiş yabancılarla ve aynı şekilde o
mıntakalara giren Türkler'in nisbeten küçük zümreleri
vasıtasiyle vukua gelmiştir. Zaman itibariyle en uzun süren
temas ve karşılıklı tesirlerin ve sulh zamanında sıkı
münasebetlerin devam etmesine rağmen, Çinliler'in Türkler'e
yaptıkları tesir, inanılmayacak derecede dar sahada kalmıştır
ve bu kadarı da daha çok son zamanlara aittir.
XIII. yy. Türk kültürü muhitinde bir dönüm
noktasıdır. Türkler'in iranlılar ile olan mücadeleleri oldukça
eski devirlere çıkmaktadır. Her iki milletin destanlarına
geçecek kadar ehemmiyetli olan bu temas ekseriya silâh
mücadelesi şeklinde devam etmiş ve bunun sulh zamanlarına ait
olanları da birinin diğerine tesir yapabilecek şartlar içinde
devam etmemiştir. Araplar'ın dünya hâdiselerine iştirak
etmeleri ancak VII. yy.'da başlamaktadır. Bunlar da,
iranlılarla birlikte, daha ilk devrelerde Türkler'le
karşılaşmışlardır. Fakat bu yeni kültür muhitinin Türkler'e
tesir icra edebilecek bir şekil alması ancak XI. yy.
sonlarında başlar. Orta Asya'nın islâmlaşması, hudut boylarına
islâmiyetin girmesi, ilk Türk islâm sülâlelerinin vücut
bulması, Türk kabilelerinin, batı'ya doğru hareketlerinde Iran
ve Irak ile yakından temasa girmeleri ve bu sahalarda askerî
kuvvetin yavaş yavaş Türk unsurlarının eline geçmesi ile bir
kat daha derinleşmiş olan bu münasebet, tabiî, Türkler'in daha
evvelki temaslarından tamamen başka şartlar içinde cereyan
etmiş ve neticeleri de o nis-bette evvelkilerinden farklı
olmuştur.
Batı'ya doğru yürüyen Türk boylarının bu
mıntakalarda yeni devlet teşekkülleri kurmaları, zarurî
olarak, buralarda yeni Türk kültür merkezlerinin
vücuda'gelmesi, Türk muhitine birçok yenilikler getirdiği gibi
dillerine de mühim iskitametler vermiştir. Yazı dili ile
yanyana eskiden beri gayet tabiî olarak Türk boyları arasında
yaşayan konuşma dilinde mevcut şive hususiyetleri bu yeni
vaziyetin icabından olarak, yavaş yavaş bu yeni merkezlerin
yazı diline de sokulmağa başlamıştır. Göçler yüzünden zaten
kendi kültür merkezlerinden uzaklaşmış olan bu zümreler
yenilerini yaratmak zaruretinde bulundukları gibi, tam bu
sıralarda Türk vatanında vücuda gelen büyük siyasî teşekkül,
Çingiz devleti de Türk kültür hayatının bir müddet için
durgunluğa uğramasına ve bunların neticesi olarak kültür
merkezlerinin yer değiştirmelerine sebep olmuştur. Bu yeni
merkezleri yaratanların eski kültür merkezlerine yakın
bulunanlardan ziyade, daha çok eski kavmî teşkilâta bağlı ve
dolayısiyle göçebe teşkilâtına yakın zümreler olduğu da
unutulmamalıdır.
XII-XIII. yy.'iarda Türk dilinin tarihî
gelişmesi de bir dönüm noktasında bulunuyordu. Türk dili
bünyesinde müşahede edebildiğimiz ses ve şekil bakımından en
büyük inkişaf bu yüzyıllara rastlamaktadır. Bir çok seslerin
değişmeleri, isim ve fiil tasriflerinin yeni istikametler
alması, kök ve eklerdeki aslî vokallerin umumî âhenge uymaya
başlamaları vb. daha ziyade bu devirde başlamış veya
tamamlanmış bulunmaktadır. Yüzyıllarca kullanılarak geniş
muhitte-yayılmış ve büyük tesir icra etmiş olan eski Türk yazı
sisteminin, Türkler'in islâm muhitine girmiş olan kısmı
tarafından Arap alfabesiyle değiştirilmiş olması ve bunun da
tam Türk dili bünyesindeki tabiî inkişafın olgunlaştığı bir
devreye rastlaması da büyük tesadüflerden biri olmuştur.
Şivelerce değişmiş olan şekiller, yazı dili an'anesi sınırları
içinde ve umumî muhite sarsıntı vermeyecek şekilde, tabiî
seyirlerini bu defa devam ettirememiş ve o zamana kadar bu
Türk muhiti için büsbütün yabancı olan yeni yazı sistemi, eski
yazı an'anesinden nisbeten ayrılarak, dilin bünyesinde vukua
gelmiş olan bu değişiklikleri yazı diline almakta bir engel
bulmamıştır. Böylece bugün gördüğümüz ve birbirinden, az dahi
olsa, farklı yazı dillerinin ilk esasları ortaya çıkmış oldu.
ilk zamanlarda söylenişe ve tasrifteki küçük farklara inhisar
etmiş olan bu yenilik, bilhassa edebî dilde, zümrelerin umumî
kültürü nisbetinde lügat sahasında yok gi
bi idi. Bunun zamanla lügatlere ve bazı
sahalarda gramere kadar genişlemesi, bir cihetten Türk
zümrelerinin Türk kültürüne bağlılıkları nisbeti ile, diğer
cihetten ise temasa girdikleri yeni kültür muhitlerinin az
veya çok canlı tesirleri ile ilgilidir.
Türkler'in yeni kültür zümrelerini kurarken
buna iştirak eden zümrelerin kalemden ziyade kılıç kullanmağa
alışık olmalarına ve bu zümrelerin esas Türk merkezlerinden
ziyade, yabancı kültür muhitlerine yakın bulunmalarına rağmen,
Türk'ün en kuvvetli millî bağlarından olan dilinin kuvveti
birden sarsılmamış ve bugün gördüğümüz tesirlerin kökleşmesi
için yüzyılların geçmesi zarurî olmuştur. Türk dilinin
kıvraklığı ve bünyesinin yapısı o derece müsait idi ki, bu
yüzden ifade edilmek istenilen mefhumlar, mevzulara hiçbir
halel getirilme'den canlandırılabilmiş, bunlar için kendi
malzemesinden sayısız kelime yaratmak imkânını bulduğundan,
yabancı kelimeleri içerisine hiç almamış denilebilir. XI.
yy.'dan XV. yy.'a kadar vücuda getirilen eserlerde, dinî
eserler de dahil olmak üzere, yabancı dillerin tesiri o kadar
az olmuştur ki, bu Türk dilinin bu devrede ne büyük bir hayat
kabiliyetine malik olduğunu ve diğer cihetten bu dili kullanan
bütün zümrelerin kendi dil hazinelerine ne kadar derinden
vâkıf ve bundan ne kadar ustalıkla istifadeye muktedir
olduklarını da göstermektedir. Bunun en açık delillerini,
yabancı tesir altında kalması zarurî sayılabilecek dinî
eserlerin Türkçe ve saf Türkçe olması ve bunlar içinde
Türkler'in eskiden beri alışık olmadıkları mefhum ve
tasavvurlar için yeni kelimeler yaratmak ve bunların, geniş
sahanın her tarafında kullanılmasını temin etmek zarureti de
göz önünde tutulursa, bu husus bir kat daha Türk dilinin
hayatı lehine aydınlatılmış olur.
Türkler'in eski kültürü dolayısıyle yazı
an'anelerine ne kadar bağlı olduklarını gösteren diğer bir
vak'a, Islâmiyetin Türkler arasına girmesinden evvel
kullandıkları Uygur alfabesinin, son devirlere kadar Türk
muhitinde kullanılmakta devam etmesidir. Türk ilinin hudut
boylarından IX. yy.'dan beri güney Türkleri'nin halifelik
merkezi olan Bağdat'da ve dolayısıyle islâm memleketlerinde
oynadıkları rol X. yy.'dan itibaren İdil havzasında
islâmiyetin yerleşmesi, XI. yy.'da Kaşgar'da müslü-man Türk
sülâlesinin kurulması nazarı itibara alınırsa, islâm ile
birlikte yazı vasıtası olarak Kur'an'ın yazıldığı Arap
alfabesinin de Türk muhitine girip yerleşmesi gayet tabiî
olarak beklenebilirdi. Arap ve iran dilinde ve bu dillerde
yazılmış olan dinî ve dünyevî edebiyattan istifade zarureti,
tabiî olarak, bu muhitlerin kullandıkları alfabeyi de
Türkler'e çok erkenden tanıtmıştı (meselâ, Arap harfleriyle
yazılı Bulgar mezar taşlarının bize kadar-muhafaza
edilenlerinin tarihi XIII-XIV. yy.'dır). Bu yeni kültür
ihtiyacını karşılamak üzere, Türk merkezlerinde de yeni mektep
ve medreselerin açılmış olması tabiîdir. Bu vaziyetin daha
sonraki zamanlarda gittikçe inkişaf etmesi zarurî ve tabiî
idi. Buna rağmen bir Türk muhitinde eski Türk alfabesi olan
Uygur alfabesinin çok geniş sahada ve çok çeşitli edebiyatta
kullanılmakta devam ettiğini görüyoruz. Meselâ Kutadgu
Bilig'in elimizdeki en eski nüshasının Arap harfleriyle
yazılmış olduğu halde, sonradan Uygur alfabesine çevrilmesi,
Oğuz Destam'nın nisbeten yeni bir rivayetinin bu alfabe
ile yazılmış olması, Bahtiyar-nâme, Tezkiretü'l-evliyâ,
Mahzenü'l-esrar gibi Türkçeye çevrilmiş eserlerin bile
Uygur harfleriyle de yazılması, bu alfabenin geniş okuyucu
kütlesi bulduğunu gösteriyor. Devlet idaresine gelince, bu
alfabenin daha geniş bir sahada kullanıldığı görüyoruz. Meselâ
Altınordu bölgesinde (Toktamış Han yarlığı 1393'te
Lehistan Kralı Yagayla'ya - Yagello -
gönderilmiştir), Orta Asya'da (XIV. yy.), iran'da Ebu Said
Bahadır Han zamanında (1316-1335), nihayet İstanbul'da bazı
muhitlerde bu alfabenin tasavvur edildiğinden daha yakın
zamanlara kadar öğrenildiği ve yazıldığı biliniyor. Bu
alfabeyi öğrenmek için yapılan cetveller ve nihayet Fatih
Sultan Mehmed'in Uzun. Hasan ile olan muharebesi dolayısıyle
yazılan zafer-namelerden birinin Uygur harfleriyle de yazılmış
olması, bu alfabenin yazışmalarda kullanılmış olduğunu
göstermektedir. Tabiî bu alfabe, eski alfabenin tamamen aynı
olmayıp, dilin yeni şartlar içinde aldığı şekle göre, ihtiyaca
uygun bir duruma sokulmuş bulunuyordu. Bu bize, Türk kültür
muhitini, dil işine paralel olarak, bunu tesbit etmek için
kullanılan alfabesini de uzun bir müddet kullanmakta devam
ettiğini göstermektedir. Bu ise, Türkler'in kendi kültürüne
şeklen de ne kadar bağlı kaldığını göstermesi bakımından çok
mühimdir.
Türk yazı dilinin yeni idare ve kültür
merkezlerinde, bunları kuran Türk zümrelerinin şive
hususiyetlerini almak suretiyle, eski umumî yazı dilinden
ayrılma temayülleri, yukarıda da işaret edildiği gibi, ilk
zamanlarda çok az şive farklarına inhisar etmiş idi. Yazı
dilinin daha sonra almış veya alabileceği şekiller hakkında
bir fikir edinmek için, Türk şivelerinin vaziyetini gözden
geçirmek faideli olacaktır.
Tarihî devirlerde Türk şivelerinin vaziyeti
hakkında elimizde yeter derecede bilgimiz yoktur; çünkü bu
devirden kalma metinlerin hepsi de umumî yazı dilinde
yazılmıştır. Buna rağmen bazı devrelerde ayrı bölgeler için
elde mevcut metinlerden bu hususta bazı ipuçları bulabilmek
kabildir. Yalnız şu veya bu farkın hangi boya mensup olduğunu
ve bu boyun, bugün hangi boya tekabül ettiğini tesbit etmek
güç ve bir kısmında hattâ büsbütün imkânsızdır. Bu hususta
bize az çok sarih bigi veren XI. yy.'da yaşamış olan Kaşgarlı
Mahmud'dur. Bu Türk âliminin Türk dili hakkında birçok
tetkikleri olduğunu biliyoruz. Bugün bunlardan ancak Divanü
Lügat it-Türk isimli lügat kitabı bulunmaktadır. Diğerleri ve
bilhassa bizi burada yakından ilgilendiren gramer bugüne kadar
bulunamamıştır. Kaşgarlı Mahmud bu lügat kitabında yalnız
Türkçe kelimelerin Arapça karşılıklarını vermekle kalmıyor,
muhtasar olmakla'beraber Türk boyları, oturdukları yerler,
kültürü, alfabe ve edebiyatları vb. ile birlikte, XI. yy.'da
Türk şivelerinin hususiyetleri hakkında da az çok bilgi
vermektedir. Bilhassa Türk dili ismini verdiği umumî yazı dili
ile mukayese ederek elde ettiği müşahedeleri, bugün bizi dil
bilgisi bakımından alâkadar eden bütün meselelerde tamamiyle
tatmin etmemekle beraber, bu âlimin, kendi devri için şahsına
münhasır bir modern filolog zihniyeti ile hareket ettiğini
göstermekte ve nisbeten yeni olan mukayeseli dil tetkiki
tarihinde mühim bir yer almağa hak kazanmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud Türk boylarının bir kısmını
bizzat içlerinde bulunarak tetkik etmiş, bir kısmını da
herhalde o boyları bilen kimselerden aldığı malûmatla, fakat
^nisbeten daha kısa bir şekilde tasvir etmiştir. Mahmut'un XI.
yüzyılda tesbit ettiği şive farkları dört esas grupta
toplanabilir: 1. Türk yazı dilinde ve Kaşgarlı Mah-mud'dan çok
evvel mevcut olan farklar (meselâ b-: m- ve - y-: '-), 2. Türk
dilinin tarihî inkişafında bütün şivelerin arzetmiş olduğu ve
yalnız zaman farkı yüzünden şive hususiyeti olarak görünen
farklar (meselâ y: n (n), w: v (b) ve isim yapma eklerinin
başındaki -g, -g'lerin düşmesi), 3. Ayrı şivelerinki gibi
gösterildiği halde,
bugün şivelerin birçoğunda muvazi olarak
mevcut olan farklar (meselâ c: y ve partisip eklerinden -ası:
-gü) ve türlü şivelerde bugüne kadar devam eden farklar
(meselâ -t: -d-) ve partisip eklerinden -gan: -an, -gen: -en).
Kaşgarlı'nın verdiği bu bilgi, bazı daha ince hususiyetlerin
de ilâvesi ile, daha sonra yazılmış olan eserlerde de
görülmektedir. Yalnız bu sonuncular bütün Türk şivelerine
şâmil olmayıp, daha mahdut şive gruplarına ait bulunmaktadır.
Bu eserlerde müelliflerin dikkat etmedikleri veya kaydetmek
fırsatını bulamadıkları bazı diğer hususiyetlerin de bulunduğu
şüphesizdir. Türk dili, XI. yy.'dan bugüne kadar ses ve
morfoloji bakımından, daha bazı inkişaf merhaleleri geçirmiş,
o zaman başlamış olan bazı ses değişmeleri tamamlanmış ve bir
kısım yenileri de bunlara eklenmiştir. Dar mânada şive
hususiyeti diyebileceğimiz bazı inkişaflar da vücuda
gelmiştir. Türk dilinin tarihî inkişafını, ana hatlariyle şu
şekilde hulâsa edebiliriz.
1. Çok eski devirlere ait metinler mevcut
olmadığından, Türkçenin ilk şekli hakkında bir fikir söylemek,
şimdilik imkânsızdır. Bu devir Türkçesi hakkında az çok bilgi
edinebilmemiz için, daha eski metinlerin meydana çıkması, bu
devirde komşu milletlerin dilinde rastlanan Türkçe
kelimelerle, şahıs adları ve unvanlarının tetkiki, Türkçe
içindeki bazı mühim ses ve eklerin birbirleriyle mukayese
edilerek daha eski şekillerinin tesbiti ve bunların da kardeş
ve akraba dillerin eski şekilleri ile karşılaştırılması
lâzımdır. Bu suretle hiç olmazsa bazı noktaların tesbiti
mümkün olacaktır.
2. Elimizde mevcut en eski dil malzemesi,
Türk dilinin inkişafı tarihinde muayyen bir devreye aittir. Bu
devre takriben milâdın ilk senelerinden Xlîl. yy.'a kadar
devam etmektedir ve pek az farklarla aynı inkişaf
hususiyetlerini taşımaktadır. Bu devreye ait metinlerin en
büyük kısmı Uygur sahasında ve Uygur harfleriyle yazılmış
olduğu için, bu devreye "Uygur devresi" diyebiliriz. Bugünkü
Türk şiveleri (bazı zümreler müstesna olmak üzere, aşağıya
bk.) bu devreden sonra inkişaf etmişlerdir ve şivelerde
gördüğümüz farkların büyük bir kısmını bu devreye irca
edebiliriz.
3. Bugünkü Türk şiveleri, Türk dili Uygur
devresinden bugüne kadar daha dar hudutlar içinde bazı inkişaf
merhaleleri geçirmiştir. Fakat bunlar daha ziyade bugün mevcut
grupların hususi tarihî inkişaflarına ait olup, ancak edebî
malzeme vü- m cude getirmiş olan zümreler içinde tetkik
edilebilmektedir. Böyle bir edebî l an'aneye malik
olmayan zümreler devrinin tesbiti imkânsızdır.
4. Türk sahasının iki ucunda bulunan Yakut
ve Çuvaş lehçeleri, Türk dil bilgisinin bugünkü vaziyetine
göre, Türkçenin kardeş lehçeleri addedilebilir. Bu
iehçeler-deki hususiyetler (Çuvaş s~y; l~ş; r~z ve Yakut s~y,
t~d) Uygur devresi ile şimdi- -lik izah edilememektedir.
Bugünkü Türk şivelerini, ses, morfoloji ve
lügat bakımından türlü gruplara toplamak tecrübesi, birçok
türkoioglar tarafından yapılmıştır. Bu tecrübelerin neticesi,
tabiatiyle, dil bilgisi bakımından lâzım olan açıklığı
verememektedir ve bunun baş-. lıca sebeplerinden biri de bu
zümrelerin kapalı bir cemiyet halinde kalmayıp, muhtelif
zümrelerle devre devre karışmış olmasıdır. Şive
hususiyetlerinin, en küçük zümrelerde bile, saf halini
bulabilmek imkânsızdır. Onun için Türk şivelerini tasnif
etmek isterken en umumî ve başlıca
hususiyetler ile bu hususiyetlerin şu veya bu zümrede
ekseriyetin kullanıp kullanmadığı prensibine uymak zaruridir.
Son tecrübeler için alınan başlıca hususiyetler şunlardır: t-
: d-, d:y, ilk hecenin sonundaki -g, ikinci, üçüncü ve
dördüncü hecenin sonundaki g ve g, partisip eklerden -gan,
-an/-gen, -en ve kelimelerden ol—bol- fiili. Bu tecrübelerden
de istifade ederek, Türk şive gruplarını coğrafi yönlere göre
şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Güneybatı grubu (Anadolu ve civar
sahalar, Kafkasya ve iran Azerbaycanı, Türkmen -bugün birçok
bakımdan komşu şivelerin hususiyetlerini benimsememiş-tir-ve
Güney Kırım),
2. Kuzeybatı grubu (idil havzası, Sibirya,
Kuzey Kafkasya, Kuzey Kırım, Batı Türkistan, Doğu Türkistan'ın
bir kısmı, Altaylar'ın bir kısmı, Afganistan'daki şiveler),
3. Güneydoğu grubu (Doğu Türkistan ve Batı
Türkistan'ın bir kısmı),
4. Orta grup (Hive mıntakasının bir kısmı),
.
5. Kuzeydoğu grubu (Altaylılar'ın bir
kısmı). -
Bu gruplara giren şiveler, küçük farklara
göre, daha dar zümrelere ayrılabilir. Fakat bu hususiyetler
yalnız bu zümrelere münhasır değildir ve muayyen şartlar
altında, bütün Türk şiveleri için de görülmektedir. Yalnız bu
zümreler içinde ya umumileşmiş veyahut diğerlerine nisbetle
daha çoğalmıştır. Meselâ umum Türkçedeki ç sesinin muayyen
şartlar dahilinde ş şeklinde telâffuz edilmesine Türk
şivelerinde tesadüf edilirse de, Kazak şivesinde bu ses
değişmesi umumî bir kaidedir.
Bu hususiyetlerden anlaşılacağı gibi, Türk
şivelerini birbirinden ayıran farklar daha çok ehemmiyetsiz
ses değişmelerinden ibarettir. Mühim sayılabilecek farklara
bilhassa isim ve fiillerin çekimlerinde rastlanabilir. Fakat
bunlar gruplar dahilinde bile karışık olup, diğer dünya
dillerinin şiveleri arasında mevcut farklarla mukayese
edilemeyecek derecede az ve ehemmiyetsizdir.
Konuşma dilinde görülen hususiyetlere göre
sıralanmış olan bu şive gruplarının ancak bir kısmı ayrı yazı
dili halinde inkişaf etmiştir. Yazı dilinde bu temayülü
belirten sahalar, daha ziyade Türk kültür merkezlerinin
bulunduğu, biri güneybatı ve diğeri kuzeybatı olmak üzere,
başlıca iki kısma ayrılabilir. Diğer gruplardan, orta ve
kuzeydoğu zümreleri, bu şiveleri konuşanların sayıca çok
mahdut olmaları, birincinin içeriden ve diğerinin Türk kültür
merkezinden nisbeten uzakta bulunmaları do-layısıyle böyle bir
ihtiyaç karşısında kalmadıklarını; güneydoğu zümresinin ise,
eskiden asıl Türk kültür sahasında bulunmakla beraber,
sonradan birçok tarihî sebeplerle bu vaziyeti muhafaza
edemeyerek son zamanlarda^Çin'in hâkimiyeti al-. ; tında eski
an'anesini büsbütün kaybetmiş olduğunu görürüz.
' hayat çerçevesi içinde, gerek edebî ve
gerek ilmî yazı dilini devam ve inkişaf ettirmek imkânını
bulan zümrelerin en mühimi, şüphesiz, güneybatı grubudur.
Vücuda getirdiği muazzam devlet teşkilâtı ve dünya siyasetinde
oynadığı mühim rolü ile bütün komşu milletlere yaptığı
tesirlere mütenasip çok zengin edebiyat ve ilim'müesseseleri
vücude getirmiş olan bu Türk zümresinin dili de o nisbette
mühim bir yer işgal etmiş ve bugün de etmektedir. En eski
numunelerini tahminen
XIII. yy.'dan itibaren görebildiğimiz
Selçuk devri mahsulleri ile başlayan bu yazı dili, sahasının
genişliği nisbetinde yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, pek
cüz'î farklarla başladığı halde, gittikçe çoğalan ihtiyaçlar
neticesinde, yeni kültür zümrelerinin yakın bulunduğu Iran
dolayısıyle Arap kültürü tesiri altında kalarak, yabancı
kültür muhitinin gittikçe artan ezici hâkimiyeti altına
girmiş, bilhassa medrese tahsili görmüş zümreye mahsus sırf
edebî eserlerin geniş Türk muhitinin doğrudan doğruya
anlayamayacağı sun'î bir dil olan "Osmanlı" şeklini alan bu
dil mektep ve medreselerde, ilim ve edebiyatta bu şekilde son
zamanlara kadar tutunmak imkânını bulmuştur. Ancak, bununla
yanyana halkın konuştuğu dil, zarurî iktibaslar dışında, millî
sadeliğini ve eski bünyesini muhafaza etmeğe muvaffak
olmuştur.
En mühim millî temellerden biri olan dil
içerisindeki bu gayritabiîlik ve bunun yeniden yeni
ihtiyaçları karşılamak zorunda kalan ilmî hayatta doğurduğu
güçlükler, Türk muhitinin bu zümresinde de haklı isyanlar
uyandırmış ve meselenin halli için yollar aramağa
sevketmiştir. Yazı dilini sadeleştirmek, yâni yazı dilini
mümkün olduğu kadar halk diline yaklaştırmak gayesi, uzun bir
devreyi içine alan tartışmalardan sonra, nihayet XIX. yy.'da
Tanzimat başlarından itibaren içtimaî bir mesele olarak "ele
alınmış ve Cumhuriyet devrinde devlet işi olmuştur. Türkiye
dahilinde veya evvelce Türkiye hudutları içinde bulunmuş
mıntıkalarda, şive ve ağızlar devlet makanizmasının da yardımı
ile, yüzyıllardan beri kaynaşarak, kendi hususiyetlerinin
büyük bir kısmını kaybetmiş oldukları için, buradaki yazı dili
meselesi, şivelerin vaziyetini tesbit etmek olmayıp, yalnız
mevcut yazı dilinin bugünkü şartlar altında geniş Türk muhiti
tarafından daha kolay ifade edilebilecek bir hale getirilmesi,
yâni halk tarafından anlaşılması güç olan yabancı unsurlardan
mümkün mertebe temizlenmesi ile bugünkü ihtiyaçları
karşılayabilecek ilmî ıstılahların tesbiti ve yarınki
ihtiyaçlar için de Türk köklerinden kelime yaratmak
imkânlarını aramak meselesi olmuştur. Bugüne' kadar bu yolda
yapılmış olan tecrübeler hâlâ istenilen neticeleri vermiş
değildir. Dil gibi millî bünyenin temelini teşkil eden bir
meselenin hallinin kısa bir zamanda ve kifayetsiz bir
hazırlıkla yapılamayacağı da unutulmamalıdır. Bu meselenin
halledilebileceğinde şüphe yoktur. Yalnız, bu İşte geçici bir
inkılâp şeklinde değil, içerisinde bulunduğumuz içtimaî
hayatın inkişafında her ihtiyaca cevap verebilecek tarzda
dilin hayatiyetini temin etmek zihniyetiyle hareket edilmesini
temenni edelim.
Kuzeybatı zümresine gelince, bunun Kıpçak
bozkırlarından ve Güney Sibirya'dan Hindukuş dağlarına kadar
uzanan, geniş bir sahayı içine aldığını hatırlatmak yerinde
olur. Bu geniş sahada iran ve Arap kültürü tesiri altında
kalan zümreler ile, bu muhitlerden az çok uzakta bulundukları
için, bu kültürün baskısından nisbeten masun kalan zümreler
bulunduğu gibi, uzun müddet göçebe hayat tarzını muhafaza
etmiş ve dolayısıyle umum Türk kültür muhitine nisbeten son
devirlerde dahil olmuş zümreler de mevcuttur. Bu sahanın idarî
bakımından türlü devirlerde ayrı ayrı devlet teşekkülleri
içinde bulunmuş olduğu da unutulmamalıdır. Bütün bu âmillerin
devir devir ve yer yer mahallî hususiyetlerin inkişafına
yardım etmiş olmalarına rağmen, şive hususiyetlerinin
birbirine çok yakın olmaları sayesinde, yazı dili, umumî
olarak hiçbir zaman esasını değiştirecek bir vaziyete
düşmemiştir. Bu
na, bu bölgedeki Türk boylarının son
asırlara kadar - XV. asra kadar batıya doğru ve bundan sonra
doğuya doğru - devam eden muhaceretleri de yardım etmiştir.
Bu sahada XIV. yy.'a kadar devam eden eski
yazı dili an'anesi, bundan sonra uğradığı bazı cüz'î
değişiklikler bakımından, biri güneydoğu ve diğeri kuzeybatı
olmak üzere, iki zümrede toplanabilir. Bunların birincisi,
Avrupa'da "Çağatay" ismi ile anılan zümredir ki, yukarıda
güneybatı (Osmanlı) zümresi için işaret edilen aynı
sebeplerden dolayı, iran ve Arap kültürü ve bilhassa Iran
edebiyatı tesiri altında kalmıştır. Babür (1483-1530)'ün
ifadesine göre, esasını Endican ağzından alan bu yazı
dilindeki edebiyat XIV-XV. yy.'larda en parlak devrini yaşamış
ve birçok Türk edip ve şairleri eserlerini bununla
yazmışlardır. Mîr Ali Şîr Nevâyi ve Babür, bu devrin nâzım ve
nesir sahasında, bu dilin en güzel numunelerini vermişlerdir.
Diğeri ise, "Kıpçak" zümresi olup, sahasının Iran ve Arap
muhitinden uzakta bulunmasından dolayı, zarurî olan iktibaslar
dışında, bunların tesirinden de o nisbette masun kalmıştır.
Buradaki yazı dilinin temelini halk dili teşkil ettiği gibi,
edebiyatta da daha ziyade halk edebiyatı ve duygusu hâkim
kalmıştır. Uzun bir zaman için türlü Türk boylarını kucağına
almış olan bölge, bundan sonra da bir müddet Türk
mıntakalarını birbirine bağlayan bir köprü vazifesini gördüğü
için, yazı dilinde de, diğerlerine nisbetle daha çok malzeme
almış olması tabiîdir. Gerek güneydoğu ve gerek kuzeybatı
zümreleri arasındaki fark, birbirinden çok az hususiyetlerle
ayrılmış olan mahallî ağızların tesirinden başka, en çok dile
yabancı kelimelerin sokulup sokulmamasına göre değişir.
Kıpçak sahasında Altınordu'nun dağılmasj
ile daha küçük idarî zümrelerin vücuda gelmesi, Timur
devletinin yıkılmasiyle Orta Asya'da vukua gelen
istikrarsızlık yüzünden bir kısım Türk kabilelerinin Kıpçak
sahasından Orta Asya'ya doğru göç etmeleri, bir taraftan bu
sahalarda Türk boylarının birbiriyle kaynaşmalarına yardım
ettiği gibi, diğer taraftan mevcut Türk kültür merkezlerinin
tekrar hafiflemesine ve bir kısmının yer değiştirmesine de
sebep olmuştur. Birçok Türk kuvvetlerini, kendi
mukadderatlarını Türk.ili dışında aramağa sevkeden bu devrin
vak'aları, siyasî ve idarî bakımdan olduğu kadar, kültür
bakımından da birçok kayıplara sebep olmuştur. Bu devirden
itibaren bu mıntakaların mukadderatı uzun bir zaman için tâyin
edilmiş oldu. ilim ve edebiyat sahasındaki durgunluk, Türk
dili için tesirsiz kalamazdı. Kuvvetli edipleri yetiştirecek
havanın artık mevcut olmaması, tabiî olarak, Türk dilinin
hayat kudretine de en büyük darbeyi indirmiştir. Daha dar bir
muhitte ve daha çok darlaşan ihtiyaçları karşılamak
mecburiyetinde kalan yazı dili, ister istemez, eski malzemenin
büyük bir kısmını kullanmamak, bunları unutmak ve daha çok
mahallî ağızların hususiyetlerine uymak mecburiyetinde
kalmıştır. Orada burada gölge halinde mevcudiyetlerini
muhafaza eden mektep ve medreselerde tedris dilinin daha çok
yabancı (Arap ve Fars) dillerine istinad ötmesi de bunun tabiî
bir neticesi idi.
Ruslar'ın doğuya doğru ilerleyerek, Türk
rmntakalarını birer birer kendi hâkimiyetleri altına almaları,
vaziyeti daha karışık bir hale getirmiş ve tabiî engellere bu
defa karşı tarafın, Türk milliyetini parçalama gayesini güden
plânlı siyasî-idarî müdahalesi de eklenmiştir. Rus hükümeti
Türk millî birliğini yıkmak için, ne kadar çare
düşünebildi ise, bunun hepsini tecrübe
etmiştir, idarî birlikler vücude getirirken, Türk ekseriyetini
bırakmamak, Türk topraklarını parçalamak, Türk mıntıkalarını
birbirinden ayırmak için, sun'î muhacir mıntakaları yaratmak,
buna müsait olmayan yerlerde hususî idareler vücuda getirmek
vs. gibi vasıtalarla maddî temelleri yıkmağa uğraştığı gibi,
bir devre için Türk millî birliğinin temellerinden olan İslama
karşı misyonerler teşkilâtı vücude getirmek, maarifin mümkün
mertebe Türkler arasına girmemesi için çalışmak, maarif
matbuatına müsaade etmemek, millî mukadderat üzerinde söz
söyletmemek, Türkler'in umumî isminin idarede ve hattâ ilmî
neşriyatta bile kullanılmasını yasaklamak ve Türkler
arasındaki hususî münasebetlere bile mâni olmak gibi mânevi
varlığa karşı en sert tedbirleri almaktan çekinmemiştir.
Bolşevik devri, Çarlık zamanında tatbik edilen üstü kapalı
siyasetin daha açık ve daha teşkilâtlandırılmış bir şeklidir.
Türk vatanı birçok "sözde müstakil" devletlere ayrıldı,
kabileler - millet ve şiveler - dil olarak ilân edildi; Türk
dili de Rusça ile birlikte bu ayrı mıntakaların idare dili
olarak tanındı. Bu sahada yapılan en büyük müdahale de, her
Türk kabilesine ayrı bir fonetik alfabe kabul ettirilmesi
suretiyle olmuştur. Böylelikle dilin medenî-içtimaî bir unsur
olmaktan çıkarılarak, küçük zümrelerin yalnız gündelik
ihtiyaçlarını temin edebilecek bir şekil alması için
uğraşılmıştır. Böylö şivelerle bugünkü medenî hayatın
ihtiyaçlarını temin etmek imkânı olmadığını, Türkler kadar,
bolşevikler de bilmiyor değillerdi. Fakat onların fik-rince,
bu ihtiyaçların büyük bir kısmı, Türk dili yerine Rus dili
vasıtasiyle temin edilecekti. Bütün bunların, tabiatiyle,
eskiden beri gelen umumî yazı dili aleyhine ayrı şivelerin
kullanma sahalarının genişlemesinde ve o nisbette bu şivelerin
umumî yazı dili içindeki vaziyetlerinin değişmesinde, az çok
tesiri olmuştur.
Kuzeybatı zümresinin eski dili meselesi,
güneybatı zümresindeki gibi, yalnız dili sadeleştirmek
olmayıp, aynı zamanda bu zümre içindeki şivelerin umumî yazı
diline olan münasebetlerini de tâyin etmek meselesidir. Türk
dilinin bünyesindeki sağlamlık, yabancı muhit ve dillerin
tesirinde asırlarca kaldığı halde sarsılmadığı gibi, Ruslar'ıh
müdahalesi de onun bünyesinde bir gedik açmaya muvaffak
olamamıştır. Nisbeten kısa sürmüş olan bu tecrübe Türk
şivelerinin kendi aralarında icat kudretini yokiamış ve Türk
muhitine bu meselenin" hallinde ayrılığa değil, birliğe doğru
yürümenin zarurî ve mecburî olduğunu isbat etmiştir. Türk
şiveleri bugüne kadar olduğu gibi ilerde de bir tek yazı
dilinin devamlı inkişafını temin eden canlı birer uzuv olarak
yaşamakta devam edeceklerdir.
Yukarıda söylenenlerden bir netice çıkarmak
istersek, Türk tarihinin yarattığı duruma ve gerek düşmanlar
tarafından vücude getirilmeye çalışılan sun'î manialara
rağmen, güneybatı ve kuzeybatı grupları arasındaki farkları
ortadan kaldırarak veya her ikisini de birleştirerek daha
zengin ifade imkânları bulmak suretiyle, bir tek yazı dili
vücude getirmek için hiçbir engel yoktur. Yalnız her iki
zümrenin de bu işin ehemmiyetini kavraması ve her iki grubun
da hususiyetlerine ve bilhassa asıl Türk dilinin kendi
bünyesine uygun bir şekilde geliştirmek çaresini bulması
lâzımdır. Bunun için de, dilin yalnız bir vasıta olmayıp,
bilâkis onun tabiî bir varlık olduğunu ve ancak kendi bünyesi
içinde tabiî kanunları dahilinde gelişebileceğini idrak etmek
gerekir.
Kaynak: Türk Dünyası El Kitabı, Türk
Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 121, C.II, s.59-68,
Ankara 1992.