Sarı
Saltuk, Anadolu ve Rumeli'nin fethi esnasında gazalara
katılan, cengâverliği ve velayeti ile daha yaşarken
efsanevî bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır.
Hayatı etrafında oluşan menkıbelere diğer gazi ve velilerin
menkıbeleri de karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk'un
gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece
güçleşmiştir. Tarihî kaynaklarda yer alan Sarı Saltuk ile
ilgili bilgiler Sarı Saltuk'un gerçek hayatını ortaya
koyacak nitelikte değildir.
Gerçek hayat ile menkıbevî hayat iç içe geçmiştir. Üstelik
tarihî kaynakların Sarı Saltuk hakkında verdikleri bu
bilgilerin bazan birbiriyle çeliştiği de görülmektedir.
Sarı
Saltuk'un destanî şahsiyeti ile ilgili bilgileri çeşitli
menakıpnamelerde
ve velayetnâmelerde
bulabilirsek de hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak,
doğrudan doğruya Sarı Saltuk’un hayatını konu alan
Saltuk-nâme adlı eserdir. Ebülhayr Rumi adındaki bir
yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım
adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç
ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eseri tahminen 1480
yılında tamamlamıştır.
Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Şerif Hızır'dır.
Şeceresi ise Hz.Muhammed'e ve Hz.Ali'ye dayanmaktadır.
Bu sebeple, eserde kahramanımızın Şerif, Şerif Hızır,
Server, Saltık, Sarı Saltık adlarının yanı sıra Seyyid
adı ile de anıldığı görülmektedir. Babasının adı Hasan'dır.
Şerif Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif'in
yetiştirilmesi işini Seravil adındaki bir lala üstlenir.
Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kullanmayı
öğrenen Şerif Hızır, Türk destanlarındaki alp tipinin önemli
bir örneğini teşkil eder.
Şerif
Hızır'ın Saltuk adını alışı ise bir geleneğe dayanmaktadır.
Bu gelenek, kişinin gösterdiği kahramanlık sonucu ad
almasıdır. Dede Korkut Kitabı'nda örneklerini gördüğümüz
ad alma-ad verme olaylarının
benzerleri Saltuk-nâme'de de yer almaktadır. Kahramanımıza
Saltuk adını, savaşta yendiği Alyon adlı bir düşmanı
vermiştir. Müslüman olan Alyon'un adını da Saltuk, İlyas
olarak değiştirir.
Bu ad verme olayı dışında eserde geçen diğer ad verme
olayları Saltuk'a yenilerek Müslüman olan kişilere Saltuk
tarafından bir Türk adı verilmesi ile ilgilidir.
Sarı
Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün
özelliklere sahiptir. Son derece güçlüdür, yüreğinde
korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düşman içine yanar
od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman
dileyen düşmanına karşı ise merhametlidir. Saltuk-nâme'de,
yiğitte bulunması gereken özellikler ok atmak, yazı
yazmak, suda yüzmek ve yigitçe gezmek olarak sıralanırken,
Sarı Saltuk'un bu dört hünerde mahir olduğu özellikle
belirtilir.
Bu
özellikler dışında Sarı Saltuk'un olağan üstü güçleri de
olduğunu Saltuk-nâme'de mübalağalı bir şekilde
anlatılmaktadır. Çok uzaklarda aleyhinde söylenenleri
işitebilmekte, oturduğu yerden bir kılıç darbesiyle bir
başka diyardaki düşmanını öldürebilmekte, göz açıp
kapayıncaya kadar bir diyardan bir başka diyara
gidebilmektedir. Düşmanları bir türlü Saltuk'u
öldürememektedir; ok atarlar batmaz, kılıç vururlar kesmez,
büyü yaparlar tesir etmez, suya atarlar boğulmaz, ateşe
atarlar yanmaz. Bütün cinler ve melekler Sarı Saltuk'un
yardımcısıdır. Hatta bu cinlerden birisi ile ahiret kardeşi
bile olmuştur. Düşmanları ise kâfirler, zâlimler, cadılar,
devler, canavarlar ve kötü cinlerdir.
Bütün bu
özellikler göz önünde bulundurulduğunda, Sarı Saltuk'un
alp-eren kişiliğinin yanı sıra, bazı menkıbelerde bir masal
kahramanı kimliğiyle karşımıza çıktığı da görülmektedir.
Saltuk-name'ye göre Sarı Saltuk 99 yıl yaşamış, sonunda
düşmanları tarafından zehirlendikten sonra hançerlenerek
şehit edilmiştir. Ancak, son nefesini vermeden önce
kendisini zehirleyen ve hançerleyen düşmanını öldürmüştür.
Sarı Saltuk
hakkında bilgi veren bir başka önemli kaynak da Evliya
Çelebi’nin meşhur Seyahat-nâme’sidir. Evliya
Çelebi'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Muhammed Buhari'dir.
Muhammed Buhari Ahmet Yesevi'nin halifesidir. Ahmet Yesevi,
Muhammed Buhari'yi şu sözlerle Hacı Bektaş-ı Veli'ye
gönderir:
- Saltuk
Muhammedim ! Bektaşım seni Rum'a göndersin, Leh diyarında
yoldan çıkmış olan Sarı Saltuk suretine girip o melunu,
Dobruca'daki ejderi bu tahta kılıç ile öldür, Makedonya ve
Dobruca'da yedi kırallık yerde ün sahibi ol.
Dobruca'ya
yetmiş adamıyla gelen Muhammed Buhari'nin, Kaligra
mağaralarındaki ejderi öldürmesi üzerine Dobruca kıralı
ve halkı Müslümanlığı kabul ederler. Leh ülkesindeki Sarı
Saltuk namındaki papazı da öldürüp onun kılığına giren
Muhammed Buhari Sarı Saltuk adıyla hüküm sürer ve bölgedeki
halkları Müslümanlaştırır.
Evliya
Çelebi, Seyahat-nâme'nin ikinci cildinde daha ayrıntılı
bilgiler vermektedir. Muhammed Buhari, Kaligra'dan Kırım'a,
oradan Rus ülkesindeki Haşdek kavmine, oradan Leh
ülkesindeki Lapka kavmine en sonunda da yine Leh ülkesindeki
Danska limanına gelmiştir. Burada Sveti Nikola - Sarı
Saltuk adındaki bir papazla oturup epey sohbet etmiş sonra
onu öldürüp cesedini yok ederek onun kılığına girmiştir.
Yıllarca «Ben Sarı Saltuk'um ! » Sveti Nikola
kıyafetinde dolaşmış, binlerce insanı Müslümanlığa davet
etmiştir. Bu ciltte Sarı Saltuk'un Dobruca'da canavarı
öldürmesi bu defa daha ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.
Sarı
Saltuk'un Anadolu'da Baba Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kilgra
Sultan gibi adlarla anıldığını yazan Evliya Çelebi,
Hıristiyanlar arasında ise Sarı Saltuk'un Sveti Nikola
adıyla tanındığını belirtmektedir.
Evliya Çelebi, Hıristiyanlar üzerinde Sarı Saltuk'un çok
büyük bir etkisi olduğunu yazar. Kendi döneminde dervişlerin
def ve kudüm çalarak Sarı Saltuk'un yaşadığı bölgeleri
dolaştıklarında Hıristiyanlar Sarı Saltuk'u hatırlayıp
dervişlere bol bahşişler vermektedir.
Aslında
Sarı Saltuk'tan söz eden en eski kaynak İbni Batuta
Seyahat-nâmesi'dir. Tanınmış Arap gezgini İbni Batuta, Sarı
Saltuk'un ölümünden yaklaşık yarım yüzyıl sonra Baba Saltuk
adlı bir yerleşim merkezine gelmiştir. Burada İbni
Batuta'ya, Saltuk' un mükaşefe sahibi (Allah'ın
sırlarını gören hakikat ehli) olduğu anlatılmıştır. Ancak,
İbni Batuta bu anlatılanların İslâm inançlarına aykırı
olduğunu belirtir.
Bektaşî
velayet-nâmelerinde yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler
çoğunlukla menkıbelere dayanmaktadır. Bektaşî şairleri de
şiirlerinde Sarı Saltuk’tan övgüyle söz eder. Bu şiirlerde
de Sarı Saltuk’un gerçek hayatına dair bilgiler yoktur. Bu
eserlerde Sarı Saltuk bir menkıbevi kişi olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Tarih
kitaplarında da Sarı Saltuk ile ilgili çeşitli bilgiler
bulunmaktadır. Bunlardan Yazıcıoğlu Ali'nin Tevârih-i
Al-i Selçuk adlı eserinde, II. İzzeddin Keykâvus’un
maiyetindeki Sarı Saltuk'un Anadolu’daki Türk aileleri ile
birlikte önce İznik’e oradan Üsküdar’a giderek Dobruca’ya
geçişi anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Dobruca’daki Baba
Dağı kasabasına yerleşmesi ve Kırım seferinin yanı sıra
İzzeddin Keykâvus’un Bizans sarayında bulunan oğlunu
kurtarması da Tevârih-i Ali-i Selçuk’ta yer
almaktadır.
Kemâl Paşazade’nin Tevârih-i Al-i Osman’ında ve
Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sinde de bu olaylar benzer
şekillerde anlatılmaktadır. Hatta Seyyid Lokman’ın eserinde
yer alan bir dörtlükte Sarı Saltuk’un Rumeli'ye geçiş yılı
(662 Hicri) da verilmektedir. Bu bilgiye göre Sarı Saltuk,
maiyetindekilerle beraber 1263 yılında Rumeli'ye geçmiştir:
Sarı
Saltuk uburı Rûmeli'ne
Altı yüz
altmış iki idi hemân
Hep
Oguz-nâme'yi tetebbu idüp
Yazdı
icmâl ile Seyyid Lokman
Gerek
Saltuk-nâme'de, gerek yukarıda adını andığımız eserlerde,
Sarı Saltuk'un Rumeli bölgesine gittiği veya gönderildiği
açıkça anlatılmaktadır. Sarı Saltuk'un Rumeli'deki
çalışmaları, gazaları, Anadolu'dakilerden daha çoktur. Bu
sebeple, Rumeli Türklüğünün tarihi ile ilgili çalışmalarda
Sarı Saltuk'un tarihî kişiliği ve menkıbevî hayatı üzerinde
önemle durulmalıdır. Sarı Saltuk, tabir yerindeyse, Rumeli
Türklüğünün atasıdır.
Sarı
Saltuk'un Rumeli’deki faaliyetlerine, gazalarına küçük bir
örnek oluşturmak üzere Saltuk-nâme'de Üsküp ile ilgili
anlatılara dikkat çekmek istiyoruz.
Saltuk-nâme’nin birinci cildinin daha ilk sayfalarında Sarı
Saltuk’un Rumeli’deki, gazaları, savaşları anlatılmaktadır.
Anadolu’dan önce İstanbul’a geçen, oradan Edirne’ye giden
Sarı Saltuk böylece Rumeli’ye ulaşmıştır. Rumeli’de Sırp,
Frenk, Macar kırallarıyla, ordularıyla mücadeleleri bu
bölümde anlatılır. Sarı Saltuk, adamlarını yanına alarak
Üngürûs kıralı üzerine sefere çıkar. Kıralla yaptığı
savaşta bir darbede kralın başını uçurur. Oradan kırk
adamıyla Leh kıralı üzerine gider. Onu da sancağının altında
öldürür, Çeh kıralını ortadan kaldırır. Rus kıralını esir
eder, Eflâk kıralını öldürür. Bunların ardından Kariban
olarak adlandırılan Rûmî askerlerin savaşlarından söz
edilmektedir. Saltuk-nâme’ye göre Kariban, Rumeli’deki bir
ülkenin Arapça adıdır. Bu askerin beyi Taynos’tur,
şehirlerinin adı ise Süküb (Üsküp)’dür:
Kariban
leşkeri, kim Rûmîlere dirler Arab dilince, anlar kaldılar.
Girü gayret getürdiler, ceng ittiler. Faris, Aceh ol Kariban
Rûm birle ceng ittiler. Meger bu Kariban leşkerinün beği
adına Taynos dirlerdi, öte Rûm yakasında bir şehr diyârı
vardı, asıl Rûm içinde Kariban anlar idi ve ol şehre Süküb
dirlerdi. Ol şehrün pâdişâhı katında iki ulu bân vardı.
Birine Sırf-ı Rûmî ve birine Lâz dirlerdi. Birbirine
hısımlardı. Anları alup Kariban çerisiyle kaçtılar gittiler,
tağıldılar.
Bu bölümden
sonra Sarı Saltuk’un Anadolu’ya geçişi anlatılmaktadır. Bu
bölümlerde dikkati çeken bir özellik, Sarı Saltuk’un
kendisini Üsküp diyarından gelen bir pehlivan olarak
tanıtmasıdır:
Ol
kârbân başı eyitti: «Ne gülersin?» didi. Şerîf eyitti: «Ben
dahı bir ulu pehlevanam, Rum içinde anıluram. Anı işidüp
geldüm.» didi. Anlar eyittiler: «Hey sen fikr ittügün gibi
değüldür bu, sakın gafil olma.» didiler, gittiler. Şehre
gelüp kondılar. Şerif’ün âdeti deyre konmaktı. Gelüp girü
bir deyre kondı. Ruhbanlar sordılar: «Kandan gelürsin? »
didiler. Şerif eyitti: «Süküp diyarından gelürem. Padişahı
işidüp geldüm.» didi.
Saltuk-nâme’nin ikinci cildinde ise Üsküp bir Türk ve
Müslüman şehri olarak anılmaktadır. Çevre illerden toplanan
düşman güçleri Üsküp’e bir baskın düzenlerler ve şehrin beyi
Ali Bey’i şehit ederler. Şehrin düşman eline geçmesi üzerine
şehirdeki Türklerin bir bölümü Babadağ’a (Romanya) giderler:
Çevre il
kâfirleri gelüp çoğaldılar. Müslümanlar zaîf idi, hem azdı.
Ol gaziler durup hisara girdiler. Tekur-ı lain gördi, ceng
birle hisar alınmaz, çevre Tekurları ve banları cem idüp
Firiban ilinde Süküp şehrine geldiler, Ali Beği gafil
buldılar, şehid ittiler, hisarı aldılar. Müslümanlardan
kurtılanlar kaçup Baba’ya gittiler.
Saltuk-nâme'nin daha pek çok yerinde XIII. yüzyıldaki Rumeli
ile ilgili bilgiler, tarihî gerçekler ve efsane ile karışık
bir şekilde yer almaktadır. Bu bilgiler, Rumeli tarihinde
önemli bir yere sahiptir.
Günümüzde
Rumeli’de Sarı Saltuk'un etkisinin ve izlerinin hâlâ
sürdüğünü görmekteyiz. Menkıbelerinin destanlaşarak,
hikâyeye dönüşerek veya rivayetler şeklinde anlatılması,
türbe veya makamlarının Anadolu'da olduğu gibi Rumeli’de de
varlığını koruması, bu türbe ve makamlara bağlı olarak
birtakım geleneklerin, inanç ve ziyaret şekillerinin
oluşması, günümüzde yaşanan bazı olayların bu türbe ve
makamlara bağlı olarak yorumlanması, Sarı Saltuk'un Rumeli
Türklüğünün hafızasında bir Türk alp-ereni olarak yaşaması,
bazı yer adlarında Sarı Saltuk'un etkisinin bulunması ve
başka özellikler bu Türk büyüğünün günümüz Türk kültüründe
bıraktığı izlerden ve etkilerden bazılarıdır.
Tarihî,
edebî ve menkıbevî eserlerde yaşayan Sarı Saltuk’un Türk
milleti üzerindeki etkisinin göstergesi türbe ve
makamlardır. Bildirimizin girişinde de söz ettiğimiz gibi
Anadolu’nun doğusundan başlayıp Rumeli’ye, Doğu Avrupa’ya
kadar uzanan coğrafyada Sarı Saltuk’un türbe ve makamları
varlığını sürdürmektedir. Bu türbe ve makamların varlığı
kaynaklarda da yer almaktadır.
Saltuk-nâme’de Sarı
Saltuk’un on iki mezarı olduğu belirtilmektedir. Sarı
Saltuk, beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak
isteyeceklerini söyleyerek her isteyene verilmek üzere birer
tabut hazırlamalarını vasiyet eder.
Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde bulundurmak
isteyenler, kendilerine verilecek tabutta Sarı Saltuk’un
vücudunu görecektir. Vasiyete göre adamları Sarı Saltuk’u
yıkayıp kefenleyip çerağının yanına getirirler.
Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere on bir tabut
hazırlarlar. Çünkü Sarı Saltuk ölümünden sonra on iki yerde
makamının olacağını kendilerine söylemiştir.
Çevredeki beylerden ve krallardan her isteyene bir tabut
verilir. Tabutu alan, Saltuk’un cesedinin kendisinde
olduğunu görür ve ülkesine dönerek cenazeyi defneder.
Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un tabutunu alarak
ülkesine götüren krallar ve beyler şunlardır: Tatar Hanı,
Eflâk, Boğdan, Rus, Üngürûs (Macar), Leh (Polonya), Çeh
(Çek), Bosin (Bosna), Beravati (? Hırvat), Karnata (Gırnata
?). Baba’ya ve Edirne’ye gömülen tabutlarla mezar sayısı
böylece on ikiye ulaşmaktadır. Saltuk-nâme’de Sarı
Saltuk’un cenazesinin Baba (Babadağ/Romanya)’ya
defnedildiği belirtilmekteyse de Sarı Saltuk’un cesedinin
Edirne yakınlarındaki Eski Baba (Babaeski)’da gömülü olduğu
yolunda bir rivayet bulunduğu da anlatılmaktadır.
Bu rivayete göre Edirne meliki, Saltuk’un cesedinin
bulunduğu tabutu alarak Edirne’ye getirmek ister. Bunun
üzerine bir tartışma başlar. Tartışma sırasında tabuttan
Saltuk’un narası yükselir:
- Sizi
helâk ederim, benim vasiyetime aykırı iş yapmayın,
der. Herkes korkudan ne yapacağını şaşırır. Sonunda tabutu
alıp Edirne yakınlarındaki Babaeski’ye defnederler. Ancak bu
rivayetin hemen ardından Ebü’l-Hayr-ı Rûmî «Ve ammâ sahîh
budur çerağı yanduğı yirde gömdiler.» diyerek Sarı
Saltuk’un asıl mezarının Babadağ’da olduğunu tekrarlar.
Evliya
Çelebi, Seyahat-nâme’sinde Sarı Saltuk için birden
fazla tabut hazırlanması ve isteyen krala verilmesi olayını,
küçük farklılıklarla da olsa benzer şekilde anlatmaktadır.
Sarı Saltuk, adamlarına:
- Ölünce
beni yıkayıp yedi tabut hazırlayın, çünkü benim için yedi
kral cenk etmeli,
der. Adamları ölümünden sonra Sarı Saltuk’u yıkarlar, yedi
tabut hazırlarlar. İlk gelen Mosko (Moskova) kralıdır.
Kendisine verilen tabutu açıp bakar ve Saltuk’un cesedini
görür:
- Bre
meded ! Bizim tabutta imiş !
diyerek ülkesine döner ve
Mosko diyarına defneder. Daha sonra Leh (Polonya), Çeh
(Çek), İşfet ~ İsfeç (? İsveç), Edrune (Edirne), Boğdan,
Dobruca kralları gelerek birer tabut alıp ülkelerine
defnederler. Her kral da kendisine verilen tabutta Sarı
Saltuk’un cesedini görmüş ve asıl tabutun kendisine
verildiğine inanmıştır.
Seyahat-nâme’nin üçüncü cildinde Babadağ’a gelişini
anlatan Evliya Çelebi de Sarı Saltuk’un burada gömülü olması
sebebiyle bu şehre Babadağ dendiğini yazmaktadır.
Hacim
Sultan Velayet-nâmesi'nde
ise Sarı Saltuk'un vasiyeti üzerine kırk tabut hazırlandığı
ve bütün bu tabutlarda bedeninin görüldüğü anlatılmaktadır.
Dobruca kralı kırk tabutu da kontrol etmiştir. Bunlardan
yalnız birindeki cesedin elinin kımıldadığını görünce Sarı
Saltuk'un gerçek bedeninin bu tabutta olduğuna inanmıştır.
Otuz dokuz tabutu bir daire meydana getirecek şekilde,
gerçek bedenin olduğu tabutu da bu dairenin ortasına
gömmüştür.
Hacı Bektaş Velayet-nâmesi’nde geçen bir rivayette de
Sarı Saltuk’un yerinde (Dobruca’da) ölümünden sonra yedi
tabut yaptırıldığı ve bunların Saltuk’un müridlerince
muhtelif şehirlere götürüldüğü şu şekilde anlatılmaktadır:
Ölürken, bana muhip olanlarınız birer tabut yaptırsın,
koyup gitsin; birbirinizle çekişmeyin, ben hepinizin
tabutunda bulunurum, diye vasiyet etti. Gerçekten de hepsi
birer tabut alıp gitti ve Sarı Saltuk her tabutta göründü,
hepsi de sevindi, neşelendi. Fakat kale sahibi beye, ben
asıl senin tabutundayım, demişti de bey, nereden bileyim
deyince, tabut içinden sana elimi sunarım, buyurmuştu, ona
da bu kerameti gösterdi
.
Anadolu
Alevilerinde hâlâ yaşamakta bulunan ve pirlerin
mezarlarından bahseden bir nefeste ise
İsakça'da Sarı Saltuk yatar
Varup
ziyaret ettin mi turnam
dizeleri
geçmektedir.
Ancak, bu nefesten başka, İsakça'da Sarı Saltuk'a ait bir
mezar veya makam bulunduğundan söz eden bir başka kaynak
mevcut değildir. İsakça (İsaccea), bugün Romanya'nın Ukrayna
sınırında Tuna nehri kıyısında bir ilçedir. Babadağ'ın kuzey
batısına düşen bu ilçede Osmanlı döneminden kalma cami, han,
türbe gibi çeşitli İslamî eserler bulunmaktadır. 1995
yılında bölgeye yaptığımız gezide burada Sarı Saltuk'tan bir
iz bulmağa çalıştık. Ancak, ne bir mezar, ne bir türbe, ne
de bir makam vardı İsakça'da. Az sayıda Türkün yaşadığı bu
ilçede Sarı Saltuk'a ait bir mezar ya da makam yoktu ama,
ilçede yaşayan Türkler Sarı Saltuk'un bir Türk alp-ereni
olduğunu ve mezarının İsakça'nın güney doğusundaki
Babadağ'da bulunduğunu biliyorlar ve ondan saygıyla söz
ediyorlardı.
Bütün
bunlar, Sarı Saltuk’un ölümünden hemen sonra çeşitli
yerlerde ona atfedilen mezar ve makamların ortaya çıktığını
göstermektedir. Bu makamların varlığı da Saltuk-nâme'de veya
Seyahat-nâme'de söz edilen menkıbe ile açıklanmaktadır.
Gerek Saltuk-nâme’de, gerek Seyahat-nâme’de bu
ülke/şehir adları içerisinde bugün Sarı Saltuk’un
makamlarının bulunduğu bazı yerlerin adlarının geçmemesi
dikkat çekicidir. Öte yandan Saltuk-nâme ve
Seyahat-nâme’de adı geçen ülkelerin bazılarında da Sarı
Saltuk’a ait olduğu belirtilen türbe ve makamlar günümüze
ulaşmamıştır.
1980
yılında doktora tez konusu olarak Saltuk-nâme’yi
seçip cümle yapısı üzerinde çalışmalarımıza başladığımızda
eserin metnini ortaya koyarken Sarı Saltuk’un kişiliği
dikkatimizi çekmişti. Alplar çağının önde gelen kişilerinden
Sarı Saltuk; olağan üstü gücü, kahramanlığı, merhameti,
bilgisi, inancı, fedakârlığı, kerametleri ile alp-eren
tipinin en güzel bir örneği olarak Ebü'l-Hayr-ı Rûmî'nin
kaleminden Saltuk-nâme'de şekilleniyordu. Sarı Saltuk
bazen savaşçı kimliğiyle; bazen keramet gösteren bir veli
kimliğiyle; bazen Kaf Dağı'na giden, cadılarla, devlerle
savaşan bir masal kahramanı olarak; bazen Osman Gazi, Orhan
Gazi, Nasrettin Hoca, Karaca Ahmet, Mevlana gibi kişilerin
yanında bir tarihî kişilik olarak karşımıza çıkıyordu. Cem
Sultan'ın isteği ile Sarı Saltuk'a ait rivayet ve
menkıbeleri derleyerek Saltuk-nâme'yi yazdığını
belirten Ebü'l-Hayr'ın her satırında Sarı Saltuk'a
hayranlığı görülüyordu. Elbette bu satırlarda bazen abartılı
bir anlatıma da rastlanıyordu. Bazen de başka velilere ait
kerametler, başka kişilerin başından geçen olaylar Sarı
Saltuk'a mal ediliyordu. Saltuk-nâme'de dikkatleri
çeken bir başka özellik daha vardı. Ebü'l-Hayr-ı Rûmî,
eserinde sıklıkla Türk adını anmakta, Türklerin Anadolu'yu
yurt edinme mücadelesine yer vermekte ve Sarı Saltuk'u bir
Türk kahramanı ve velisi olarak tanıtmaktadır.
Saltuk-nâme'nin bu özelliğine dikkat çeken Müjgân
Cumbur, eserin Türk milliyetçiliği fikrinin doğuşunun
müjdecisi olduğunu belirtmektedir.
Öte yandan Sarı Saltuk’un Türk milleti üzerindeki etkisinin
devam ettiği, hatırasının yaşamakta olduğu, ayakta kalan
türbe ve makamlarının halkımız tarafından hâlâ büyük bir
saygıyla ziyaret edilmesinden anlaşılıyordu. Bu durum bizi
Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerinde de araştırma
yapmağa yöneltti.
Yaklaşık on yıldır en doğuda Tunceli ve Diyarbakır’dan
başlayıp Bor, İznik, Rumelifeneri, Babaeski’den Rumeli’ye,
oradan da Avrupa’nın içlerine kadar uzanan bir hat
üzerindeki Sarı Saltuk’un türbe ve makamlarını bizzat
ziyaret ederek araştırmalar yapmaktayız. Bu türbe ve
makamların tarihini, kaynaklardaki yerini, yapısını, halk
arasında bu türbe ve makamlara bağlı olarak anlatılan
rivayetleri, menkıbeleri ve efsaneleri, bunlarla ilgili
inanışları ve diğer özellikleri belirlemekteyiz.
Sarı
Saltuk’un türbe ve makamları üzerine yapılmış bazı
çalışmalar bulunmaktadır. F.W. Hasluck Kaliakra
(Varna/Bulgaristan), Babaeski (Türkiye), Babadağ (Romanya),
Ohri (Makedonya), Kruya’daki türbe ve makamları araştırmış;
Ragıp Önen Bor’daki türbeyi tanıtmış;
Nazmi Sevgen, Sarı Saltuk ile Aiyos Spiridon arasındaki
ilgiyi ele aldığı yazı dizisinde Babadağ (Romanya), Tunceli,
Diyarbakır, Babaeski, Bor, Rumelifeneri'nde bulunan türbe ve
makamları tanıtmış;
Machiel Kiel Babadağ’daki türbeyi ve bu türbenin tarihini
incelemiş;
Grace M. Smith Babaeski, İznik, Bor, Diyarbakır, Babadağ
(Romanya), Blagay (Bosna-Hersek)’da bulunan türbe ve
makamlar hakkında genel bilgiler vermiş;
Nimetullah Hafız İpek’teki,
Tacida Hafız Blagay’daki
türbeler hakkında bilgiler veren bildiriler sunmuşlardır.
Tunceli’nin
Hozat ilçesinin sekiz kilometre kuzeyindeki 2276 rakımlı
Sarı Saltuk tepesinde aynı adla anılan bir makam
bulunmaktadır. Tepenin güney ve güneybatısındaki Karaca ve
Akviran (Akören) köylerinde Sarı Saltuk soyadını taşıyan bir
aile de yaşamaktadır. Sarı Saltuk’a mal edilen kerametler
sonucunda bu makam, bir adak yeri ve Kızılbaşlarca kutsal
bir ziyaretgâh haline gelmiştir. Çevredeki köylüler, Sarı
Saltuk’un gerçek mezarının burası olduğuna inanmaktadırlar.
Akviran (Akören) köyünde Sarı Saltuk ailesinden birine ait
bir türbe ile yüzyıllık bir mezarlık bulunduğunu belirten
N.Sevgen, bu mezarlıktaki eski mezar taşlarının yurdumuzun
her tarafında bulunan mezar taşlarıyla aynı olduğuna ve
bunların yardımıyla Dersim (Tunceli)’deki mezar taşlarının
Türk kültür ve folkloru bakımından aynı değer ve anlamı
taşıdığına dikkat çekmektedir.
Diyarbakır
şehir merkezindeki Urfa Kapısı yakınlarında Gülşeniler
Tekkesi olarak adlandırılan tarihî yapılar arasında Sarı
Saltuk’un bir türbesi de bulunmaktadır. Kesme taştan yapılan
sekiz köşeli bir yapı olan türbe, içeriden bir kubbe,
dışarıdan da yüksek bir kasnak üstünde piramit biçimi
çatıyla örtülüdür.
Türbe, dört bir yanı duvarla çevrili külliyenin içindedir.
Külliyede halen ibadete açık bir mescit bulunmaktadır.
Türbe, girişin hemen sağındadır. Türbenin eskiden iki
pencereli olduğu anlaşılıyor. Sonradan bu pencerelerden biri
örülerek iptal edilmiştir. Mescidin yanında ayrıca iki de
mezar bulunmaktadır. Halk, türbede yatan kişiyi Sarı Saltuk,
Sarı Sadık, Seyyar Saltuk gibi adlarla anmaktadır. Sarı
Sadık Camii imamı Sadık Özbağlar’ın anlattığına göre türbede
gömülü olan kişi alplar döneminde yaşamış bir alp-eren olan
Sarı Saltuk’tur. Ölümü yaklaştığında adamlarına şöyle bir
vasiyette bulunmuştur: «Ben öldüğüm zaman yedi tabut
hazırlayacaksınız. Bu tabutlardan birinde ben olacağım,
altısı ise boş olacak. Boş olanları küffar diyarlarına
gömeceksiniz. Tabutumun bulunduğu ülkeleri Türkler küffardan
alacak.».
Halk arasında yaşayan başka rivayetler de vardır. Bu
rivayetlerden birine göre Sarı Saltuk gezgin bir evliyadır.
Gazalara da katılmıştır. İnanışa göre Diyarbakır’da yaptığı
bir savaş sırasında şehit düşmüş ve türbenin olduğu yere
gömülmüştür.
Türbenin halk inanışlarında önemli bir yeri vardır. Cuma
akşamları (perşembeyi cumaya bağlayan akşam) türbeyi yalın
ayakla ziyaret eden kadınlar can u gönülden bir dilekte
bulunurlarsa bu dileklerinin yerine geleceğine
inanmaktadırlar. Sıkıntıya düşen bir kimse Sarı Saltuk’un
adını üç defa anarak yardım isterse, hemen imdada
yetişeceğine inanılır.
Birinden kötülük gören kişinin türbeye gelerek kendisine
kötülük yapana kılıç çalması için duada bulunduğu da
oluyormuş. Hastası olan, kocası işsiz olan, evlenmemiş kızı
bulunan kadınlar türbeye gelip dertlerine deva bulmağa
çalışırlar, türbeye mum dikerler.
Sarı Sadık Camii imamı, kadınların türbeye mum dikmesinin
dinimizce uygun bir iş olmadığını söylüyor, ancak buna mani
olamadıklarını belirtiyor. Sarı Saltuk’u rüyasında görenler
gelip adakta bulunurlarmış. Dilekleri gerçekleştiği takdirde
türbede horoz, koyun, keçi gibi hayvanları adak olarak
keserlermiş. Çevredeki cami ve binaların duvarlarını
sarmaşıkların sarmasına, hatta tamamen kaplamasına rağmen
Sarı Saltuk türbesini yıllardır hiçbir sarmaşığın sarmaması
da Sarı Saltuk’un manevî gücüne bağlanmaktadır.
Bor’daki
Sarı Saltuk makamı, Saltuk-nâme’nin bir nüshasının da
bulunduğu Halil Nuri Yurdakul Kütüphanesi ile aynı cadde
üzerindedir. Bu kütüphanedeki Saltuk-nâme nüshasını
incelemek üzere 1982 yılında Bor’a gittiğimizde ziyaret etme
fırsatı bulduğumuz bu makamın harap durumunu görerek
üzülmüştük. Daha sonraki yıllarda yaptığımız ziyaretlerde
makamın onarıldığını görmek bizleri sevindirdi. Binanın
1732’de bir onarım gördüğü türbede bulunan kitabeden
anlaşılmaktadır. Bunun gerçekte bir makam olduğu Hacı Mahmut
Hoca’nın 1869’da basılan Nesayih-i Amme adlı
risalesinde belirtilmektedir.
Buna karşılık Sarı Saltuk’un Bor’daki bu makamının öteden
beri bilindiği edebî kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ahmet
Kuddûsî bir şiirindeki
Belde-i
Bor’daki Saltuk türbesi
Kim
ziyaret itse kalmaz kürbesi
dizeleriyle, Konyalı halk şairi Lemi de
Geç
Akşehir’den uğra Nevşehir’e
Niğde’de
Kesikbaş Kemâl Ümmî
Bor’da
Sarı Saltuk pünhana yalvar
dizeleriyle
Bor’da Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh bulunduğunu
göstermektedirler. Bu türbenin halk arasında büyük bir saygı
gördüğünü ve kutsal günlerde ziyaret edildiğini, türbede
adaklar adandığını görmüştük. Türbenin halk arasındaki
itibarının göstergesi sürekli olarak temiz tutulması,
onarılması ve ziyaretçisiz kalmamasıdır.
İznik’teki
Sarı Saltuk türbesi şehir merkezinin dışında, Cevdet
Hersekli adlı bir kişinin üzüm bağının içerisindedir. 1963
yılındaki tadilata kadar türbenin üzeri açık durumdaydı. C.
Hersekli, dedesi Mehmet Hersekli’den dinlediğine göre, Sarı
Saltuk «Türbemin her tarafı açık olsun rüzgâr alsın,
üzeri açık olsun rahmet yağsın !» diye vasiyette
bulunmuş. Dört sütun üzerine oturtulmuş bir kubbeden meydana
gelen türbenin dört tarafı da açıktır. Türbe, İznik ve
çevresindeki halk tarafından saygıyla ziyaret edilmektedir.
Hacca gitmeğe niyetlenen hacı adaylarının ilk ziyaret
ettikleri türbelerden biri de Sarı Saltuk’un türbesidir.
Okulların kapanmasına yakın öğrenciler de türbeyi ziyarete
gelmektedir. İznik ve çevresinden, özellikle Bilecik’ten
gelen kadınlar ise hemen her cuma Sarı Saltuk türbesini
ziyaret ederler.
Halk arasında anlatılanlara göre Sarı Saltuk bir
alp-erendir. İznik’in fethine katılmış, Türklüğü ve
İslâmiyeti yaymak amacıyla Hindistan’a kadar gitmiştir.
Türbeyle ilgili bazı rivayetler bulunmaktadır: Bir yaz
günü türbenin gölgesinde uyuyan bir kişinin rüyasına giren
Sarı Saltuk «Yolumun üzerinde yatma !» diyerek
kızmıştır. Sarhoş veya izinsiz olarak bağa girenlerin,
görünmez bir elle cezalandırıldığına dair rivayetler
anlatılmaktadır. Bu rivayetler, ülkemizdeki pek çok yatıra
ve türbeye bağlı olarak anlatılan cezalandırıcı olma
özelliğini İznik’teki Sarı Saltuk türbesinin de taşıdığını
göstermektedir.
İstanbul
boğazının Karadeniz’e açılan en uç iki noktasından biri olan
Rumelifeneri’ ndeki fener binasının içerisinde Sarı Saltuk’a
ait bir ziyaretgâh vardır. Karadeniz’e dik inen bir tepenin
üzerine yapılmış olan bu fener 147 yaşındadır. Fenerin giriş
katında merdiven dairesinin hemen sağındaki sahanlığı
kaplayan ziyaretgâhta bir sanduka bulunmaktadır. Sandukanın
baş ucunda duvara dayalı bir şekilde duran yedi satırlık
kitabede şunlar yazılıdır:
1Hüvel bâkî
2Kutbu’l-ârifîn gavsu’l-vâsılîn 3Hazret-i
Hacı Bayram-ı Velî kaddese (sırrıhû) 4evlâd-ı
kirâmlarından Sarı Saltuk 5
Hazretlerinin merkâd-ı şerîfine el-fâtihâ 6
……. 7
Sene 1204
.
Ziyaretgâhın son derece temiz ve düzenli olması, Türkiye
Denizcilik İşletmelerinin Rumelifeneri’nde çalışan
görevlileri sayesindedir. Fener görevlilerinden Rasim Uçar,
ziyaretgâhın bakımı ve temizliği ile yakından
ilgilenmektedir. Fener 1850 yılında yapılmıştır. Fenerin
yapılacağı sırada köyde yaşayan Mehmet adındaki bir kişi,
gece rüyasına bir velinin girdiğini, incir ağaçlarının
olduğu yerde Sarı Saltuk'un mezarının bulunduğunu, fenerin
bu mezar üzerine yapılmasının daha hayırlı olacağını
söylediğini anlatır. Yapılan kazı sonucunda işaret edilen
yerde gerçekten bir mezar bulunur ve mezarın olduğu yer
ziyaretgâh şeklinde düzenlenerek üzerine fener inşa edilir.
Balkan ve I. Dünya Savaşı sırasında köy düşman gemilerinin
bombardımanına maruz kalmış, köydeki bütün evler
yıkılmıştır. Feneri hedef alan düşman topçusu bütün
gayretine rağmen isabet kaydedememiştir. Fenerin eski
görevlilerinden Fenerci Hafız ve daha sonra görev yapan Adem
Kanyılmaz gibi kişilerin anlattığına göre mezarın yanındaki
takunyalar sabah ıslak bulunurmuş. Takunyaları abdest alan
Sarı Saltuk'un ıslattığına inanılmaktadır. Fenerdeki eski
görevliler fenere tırmanırken zikir seslerinin duyulduğunu
anlatırlarmış. R.Uçar da bu sesleri bizzat duyduğunu ifade
etmektedir. Köydeki balıkçılar eskiden ziyaretgâha büyük
saygı gösterirlermiş. Yirmi beş yıl öncesine kadar,
balıkçılar denize açılmadan önce tekneleriyle fenerin
etrafında toplanıp, avın bereketli geçmesi için Sarı
Saltuk'un ruhuna dualar okuduktan sonra denize açılmak için
Sarı Saltuk'tan izin isterlermiş. Balıkçılar, Sarı Saltuk'un
ruhunun kendilerini koruduğuna inanırlarmış.
Çevredeki içkili gazinolarda, müstehcen film gösteren
kahvehanelerde meydana gelen sandalyelerin sağa sola
savrulması, duvarların sallanması gibi çeşitli olaylar da
Sarı Saltuk'a bağlanmaktadır. Mezarın sağaltıcı özelliği
olduğuna da inanılmaktadır. Fenerin hemen yakınındaki suyun
sağaltıcı olduğunu söyleyen R. Uçar, bu sudan içerek astım
hastalığından kurtulanların bulunduğunu, iyi olanlardan
birinin adı, adresi ve telefon numarasının kendisinde
bulunduğunu anlatmaktadır. Saltuk-nâme'nin çeşitli
yerlerinde Sarı Saltuk'un yer altından şifalı sular
çıkardığı anlatılmaktadır. Romanya'daki türbenin hemen
karşısında akmakta olan pınarın da şifalı olduğuna
inanılması dikkat çekicidir.
Babaeski’de
de Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh olduğu tarihî
kaynaklarda belirtilmektedir. Bu konudaki bilgiyi yukarıda
ele almıştık. Ancak, Babaeski’deki makam günümüze
ulaşamamıştır. İlçenin doğusunda, Cedid Ali Paşa Camii’nin
yakınında bulunan bu makam ve tekke Balkan Savaşı sırasında
Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. N.Sevgen, bu hareketin
Bulgarların Sarı Saltuk’a besledikleri düşmanlığın önemli
bir delili olduğunu belirtmekten kendisini alamaz.
1990 yazında Babaeski’de yaptığımız araştırmada biz de Sarı
Saltuk makamından ve tekkeden en küçük bir iz bile
bulamadık.
Dobruca
bölgesinin Romanya'da kalan kısmında Babadağ olarak anılan
küçük bir kasabada Sarı Saltuk türbesi vardır.
Burada yatan kişinin gerçekten de Sarı Saltuk olduğuna dair
kaynakların bulunduğuna yukarıda değinmiştik. Kuzey
Dobruca’daki 9.000 nüfuslu bu kasabanın güney kısmındaki
Maçin sokağında Sarı Saltuk türbesi ve bu türbenin
karşısında da yaz kış akan Baba Pınarı bulunmaktadır. Türbe
yakın zamanda bir onarımdan geçirilmiştir. Ancak, bu onarım
sırasında türbenin tarihî yapısı kısmen kaybolmuştur. Türbe,
bugün de kasabadaki ve çevredeki Türkler tarafından ziyaret
edilmektedir. Türbeyle Vedat Tairoğlu adlı Babadağlı bir
Türk ilgilenmektedir. Babadağ’ın yaşlıları, eskiden bu
türbenin yanında bir bina daha bulunduğunu söylüyorlar. Arif
Reyip’in dedesinden dinlediğine göre bu bina eskiden tekke
olarak kullanılıyormuş.
Evliya Çelebi’nin Seyahat-nâme’de büyük bir
hayranlıkla anlattığı bu türbe ve tekkeden bugün sadece
üzeri kapalı bir mezar kalmıştır. Kasabanın en yaşlı kadını
Sıdıka Emriye Hanım eskiden beri türbenin ziyaret
edildiğini, kadınların adaklar adadığını anlatıyor.
Çocukluğunda türbe ziyaretinin büyük bir tören şeklinde
yapıldığını, Hıristiyanların da türbeyi ziyaret ettiğini
belirtiyor.
Günümüzde ise Hıristiyanlar artık bu türbeyi ziyaret
etmiyor. Kasabadaki bir başka ziyaretgâh olan Koyun Baba'yı
Müslümanların yanı sıra Hıristiyanlar da ziyaret etmektedir.
Sarı Saltuk türbesini ziyaret eden kadınlar dileklerinin
olması için türbede dualar okumakta, mum yakmaktadır. Eve
döndüklerinde koku çıkarma olarak adlandırdıkları
kızgın yağda hamur kızartma işini yapmaktadır.
Anadolu’da lokma dökme olarak adlandırılan bu
geleneğin Babadağ’da koku çıkarma olarak
adlandırılması dikkat çekicidir. Kokunun ve tütsünün eski
Türk inancı içerisinde, özellikle nazardan, büyüden ve
tehlikelerden korunmakta önemli bir yeri olduğu
bilinmektedir.
Bu hamurlar daha sonra hayır için üç veya yedi eve
dağıtılmaktadır. Bunlar da Türk inanç sistemi içerisinde
yeri olan sayılardır.
Rumeli'nin
kuzeyinde, Beserabya bölgesinde yaşayan Ortodoks mezhebine
bağlı olan Gagavuz Türkleri arasında Sarı Saltuk'un özel bir
yeri vardır. Bu ilginin sebebi Gagavuz tarihi incelendiğinde
ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi Gagavuzların kökeni ile
ilgili tezlerden biri de, Gagavuzların değişik Türk
boylarının karışması ve kaynaşması ile oluştuğu
düşüncesidir. Tedeusz Kowalski, bu görüşleri değerlendirmiş
ve Gagavuzların üst üste üç Türk tabakasından meydana
geldiği tezini ortaya atmıştır. T. Kowalski'ye göre en eski
tabaka kuzeyden gelen bir Türk topluluğunun kalıntısıdır.
İkinci tabaka Osmanlıların Balkanlara gelişinden önce
güneyden gelen bir Türk topluluğudur. Üçüncü tabaka ise
Osmanlı devrinin Türk kolonilerinden ve Türkleşmiş
unsurlarından meydana gelmiştir.
İkinci tabakayı meydana getiren güneyli Türk topluluğu
içerisinde II. İzzeddin Keykâvus ve Sarı Saltuk kumandasında
Anadolu’dan Rumeli’ye geçen Türkler de yer almaktadır.
Bildirimizin girişinde bu konuyu Yazıcıoğlu Ali’nin
Tevârih-i Al-i Selçuk, Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sini
kaynak göstererek ele almıştık. Tevârih-i Al-i Selçuk’ta
Sarı Saltuk’un ölümünden sonra Balkanlarda kalan ve
Hıristiyan olan bu Türklerin, Gagavuzların asıl nüvesini
teşkil eden Hıristiyan Türklerle karıştığı bilinmektedir.
Bu sebeple Gagavuz Türkleri de Sarı Saltuk’u baba
olarak adlandırmakta, tarihî köklerini buldukları bir tarihî
kişilik olarak görmektedirler. Gagavuzların yaşadıkları
bölgelerde Sarı Saltuk’a ait bir ziyaret bulunmamaktadır,
ancak Gagavuz aydınları Sarı Saltuk’tan büyük bir saygıyla
söz etmekte, onu bir aziz olarak kabul etmektedirler.
Şimdi de
Ohri’deki mezara değinecek, bu mezarın Sarı Saltuk ile
ilgisini incelemeğe çalışacağız.
Ohri’deki Mezar ve Sarı Saltuk
Tarihin
karanlıklarında kalmış bazı olaylar, günümüzde çözümü ve
anlaşılması zor sorunlar yumağı olarak karşımıza
çıkmaktadır. Tarihî kaynaklardaki bilgilerin birbiriyle
çeliştiği, belgelerin birbirini yalanladığı, efsanenin ve
rivayetlerin tarihî gerçeklerin yerini aldığı durumlarda
olaylar iyice karmaşık bir görünüm alır. Ohri gölü kıyısında
kurulmuş olan Sveti Naum Manastırındaki şapelde bulunan bir
mezar da tarihin karanlıkta kalmış yönlerinden biridir.
Günümüzde
Hıristiyanların Sveti Naum’a ait olduğunu düşünerek ziyaret
ettikleri ve sesler geldiğine inanarak dilek tutup
kulaklarını dayadıkları bu mezar, geçmişte Türkler
tarafından da Sarı Saltuk’un mezarı olarak kabul edilmiş ve
saygıyla ziyaret edilmiştir. Tarihte bu mezarın hem
Hıristiyanlar hem de Müslüman Türkler tarafından ziyaret
edildiği, Hıristiyanların mezarda Sveti Naum’un yattığına
inandıkları, Müslüman Türklerin ise mezarda Sarı Saltuk’un
yattığına inandıkları araştırmacıların çalışmalarıyla ortaya
konulmuştur. Daha sonra Türklerin pek çoğunun bölgeden
ayrılmasıyla mezarın Türk ziyaretçilerinin sayısı gittikçe
azalmış, zamanla Türklerin bu mezarı ziyaretlerinde azalma
görülmüştür. Bugün mezar görünüşte sadece Hıristiyanların
ziyaret ettiği bir yer haline gelmiştir. Ancak,
Makedonya'daki Türklerin bir bölümü, bu mezarı hâlâ Sarı
Saltuk'un makamı bilerek ziyarete devam etmektedirler.
Sarı
Saltuk’un bölgedeki Türkler üzerindeki etkisi de hâlâ
sürmektedir. Ohri’deki Halveti Tekkesinin müridleri
arasında Sarı Saltuk’un hatırasının yaşadığını, müridlerin
mezarda yatanın Sarı Saltuk olduğuna yürekten inandıklarını
1996 yılının yaz aylarında bölgeye yaptığımız araştırma
gezisinde görmüştük. Sadece Ohri'dekiler değil
Makedonya'daki bütün Türkler, Sarı Saltuk'u kutsal bir Türk
kahramanı olarak tanımakta, az veya çok, kısa veya uzun
menkıbekeleri bilmekteydi.
Bir mezar
iki kişiye ait olabilir mi ? Gerçekte bu mezar kime aittir ?
Geçmişte hem Hıristiyanlar, hem Müslüman Türkler aynı mezarı
nasıl ziyaret etmiştir ?
Makedonya
Cumhuriyeti’ndeki Ohri şehrinin yaklaşık 30 km. güneyinde
Ohri gölünün güney kıyısı üzerinde kurulmuş olan Sveti Naum
Manastırındaki şapelde Hıristiyanların Sveti Naum’a ait
olduğunu düşünerek ziyaret ettikleri ve sesler geldiğine
inanarak dilek tutup kulaklarını dayadıkları bu mezar,
geçmişte Türkler tarafından da Sarı Saltuk’un mezarı olarak
kabul edilmiş ve saygıyla ziyaret edilmiştir.
Tarihte bu mezarın hem Hıristiyanlar hem de Müslüman Türkler
tarafından ziyaret edildiği, Hıristiyanların mezarda Sveti
Naum’un yattığına inandıkları, Müslüman Türklerin ise
mezarda Sarı Saltuk’un yattığına inandıkları
araştırmacıların çalışmalarıyla ortaya konulmuştur.
Daha sonra
Türklerin pek çoğunun bölgeden ayrılmasıyla mezarın Türk
ziyaretçilerinin sayısı gittikçe azalmış, zamanla Türkler
mezarı ziyarete gitmemeğe başlamıştır. Böylece mezar sadece
Hıristiyanların ziyaret ettiği bir yer haline gelmiştir.
Buna karşılık Sarı Saltuk’un bölgedeki Türkler üzerindeki
etkisi hâlâ sürmektedir. Ohri’deki Halveti Tekkesinin
müridleri arasında Sarı Saltuk’un hatırasının yaşadığını,
müridlerin mezarda yatanın Sarı Saltuk olduğuna yürekten
inandıklarını 1996 yılının yaz aylarında bölgeye yaptığımız
araştırma gezisinde görmüştük.
Ohri'deki
Halvetî tekkesinde hâlâ Sarı Saltuk'un menkıbeleri
anlatılıyor. Son derece güçlü olmasının yanı sıra keramet
gösteren bir velî olduğu da belirtilmektedir. Buradaki
müridlerden Sarı Saltuk'un bir rahiple iddiaya tutuşması
menkıbesini dinledik. Bu menkıbe aynen Saltuk-nâme'de
de yer almaktadır. Gerek tekke şeyhi Abdülkadir Şeyh, gerek
tekkedeki müridler, Türklerin Makedonya'da çoğunluğu ve
hakimiyeti kaybetmesinden sonra bu mezarın Hıristiyanlar
tarafından bir Hıristiyan ziyareti haline getirildiğini
belirtiyorlar. Gerçekten de günümüzde bu mezarın Sarı
Saltuk'a ait olduğunu gösteren en küçük bir iz bile
kalmamıştır. Oysa daha geçen yüzyılın sonlarında bile burada
namaz kılmak için seccadeler bulunuyordu.
Sveti Naum eskiden Sarı Saltuk dergâhı idi. Türkler bu
dergâhı sık sık ziyaret ederlerdi.
Mezarın yakınlarındaki pınar da bu ziyarette önemli bir yere
sahipti. Sarı Saltuk’un Babadağı’ndaki türbesinde olduğu
gibi burada da bir akarsu bulunması, Saltuk-nâme’de Baba
Pınarı adıyla anılan bir pınardan söz edilmesi,
kaynaklardaki bilgilerle sözlü bilgileri birleştirmektedir.
Abdülkadir Şeyh, mezarı Kıptilerin de ziyaret ettiğini
belirtmektedir. Yugoslavya’daki Kıptiler bile bu mezarı
ziyarete geliyorlarmış.
Manastırdaki Makedon rahibe, Türklerin bu mezarın Sarı
Saltuk'a ait olduğuna inanarak ziyarete gelip gelmediğini
sorduğumuzda çok büyük bir tepki ile karşılaşmıştık.
Sveti
Naum Kimdir ?
Sveti Naum,
Slav asıllı bir Hıristiyan azizidir. Arkadaşı Sveti Kliment
ile birlikte 893 yılında Kutmitzevitza’ya geldiği tarihi
kaynaklardan öğrenilmektedir. Aynı yıl Sveti Kliment, Velika
veya Drembika bölgesinin başpiskoposu oldu. Sveti Naum,
Sveti Kliment’in görevini Ohri bölgesinde devam ettirmiştir.
Ömrünün son yıllarında, 10. yüzyılın başlarında Sveti
Archangel’e adadığı manastırı Crni Drim deresinin yanında
inşa ettiği bilinmektedir. Naum’un 910 yılında öldüğü ve
kendi yaptığı manastıra muhtemelen Kliment’i takiben
gömüldüğü sanılmaktadır.
Bu ilk Slav
öğreticilerin vaazlarını hafızalarında tutan Naum ve
Kliment’in öğrencileri onların görevlerini sürdürdüler.
Naum ve Kliment kültü, bölgedeki Slav halkın zihninde ve
gönlünde yaşamış, bu iki aziz birer efsanevî şahsiyet haline
gelmiştir. Her evliya ve her aziz için geçerli olan kural
burada da işlemiştir; zamanla bu iki azizin gerçek hayatının
yerini efsanevî hayatlar almıştır. Bu nedenle, Sveti
Naum’un gerçek hayatı hakkında ayrıntılı ve kesin tarihî
bilgiler bulunmamaktadır.
Azizler arasında menkıbelerin değişimi, halk zihninde
azizlere olağan üstü güçler yüklenmesi, Sveti Naum örneğinde
de yaşanmıştır.
Orta
çağdaki ressamlara ve ikona yapımcılarına ilham kaynağı olan
Sveti Naum, bu resimlerde canlandı. XIX. yüzyıldan itibaren
tanınmış Slav ressamları ve heykeltraşları Naum ve
Kliment’in duvar resimleri sanatını geliştirerek devam
ettirmişlerdir. Bu gelenek sadece Ohri bölgesiyle sınırlı
kalmamış, Slavların bulunduğu diğer bölgelere de
yayılmıştır.
Yakın
zamana kadar bilim dünyası Naum’un inşa ettiği kilisenin
büyük bir bölümünün Osmanlı döneminde de faal olduğunu
biliyordu. Manastırın mimarisi üzerine çalışan Prof.Dimçe
Koco, kilisenin Osmanlı döneminde bir süre varlığını
koruduğunu, sonradan yıkıldığını ileri sürmüştür. D.Koco’ya
göre kilise bir süre sonra yine Osmanlı döneminde onarılmış
ve yenileştirilmiştir.
Bugünkü
durum ve kullanılan malzeme, binanın pek de eski olmadığı
izlenimini vermektedir. Buna karşılık binanın tamamen
yıkılıp yeniden yapıldığına dair elde kesin deliller yoktur.
Zamanla tahrip olan bina çeşitli defalar onarımdan
geçirilmiş olmalıdır. Bölge Osmanlı imparatorluğunun
elinden çıktıktan, Türklerin büyük bir çoğunluğu bölgeden
ayrıldıktan sonra yapılan onarım ve düzenlemelerle bina
tamamen bir Hıristiyan mabedi özelliğini kazanmıştır.
Hasluck, 1914’te bölgeye yaptığı gezide bu manastırı da
ziyaret etmiştir. Manastırda görevli Yunanlı başrahip,
Koritza’daki Bektaşilerin manastırdaki mezarla
ilgilendiklerini, hatta sık sık ziyaret ettiklerini
belirtmiştir. Hatta bu ziyaretçilerden biri, rahibe mezarda
yatan kişinin Sarı Saltuk olduğunu söylemiş ve Sarı
Saltuk’un bir rahiple birlikte Ohri gölünü hasır üzerinde
geçtiğini anlatmıştır.
Aba, seccade veya hasır üzerinde nehir, deniz, göl geçme
motifi Türk evliya menkıbelerinde sık görülmektedir. Hatta
Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un seccade üzerinde Karadeniz
kıyılarını dolaştığı da anlatılmaktadır. Bu bilgi, seksen
yıl öncesine kadar manastırdaki mezarı Türklerin ziyaret
ettiğini gösterdiği gibi, Bektaşilerin mezarda yatan
kişinin Sarı Saltuk olduğuna olan kesin inançlarını da
göstermektedir. Hasluck’un yazdığına göre, bu mezar
Bektaşilerin kutsal ziyaret yeridir.
Şemsettin
Sami de, meşhur eseri Kâmûsu'l-a'lâm'da Bektaşi
dervişlerinin Ohri gölü kenarında bir manastırda bulunan
Sent Naum'un mezarına Sarı Saltuk'un mezarı gözüyle bakarak
ziyaret ettiklerini yazmaktadır.
G.M.Smith,
Yugoslavya-Arnavutluk sınır gerginliğinin henüz yaşanmadığı
yıllarda Arnavutluk’taki Müslümanların Ohri’ye gelerek
manastırdaki mezarı Sarı Saltuk diye ziyaret edip dualar
okuduklarını yazmaktadır. Bu durum 1947-1948 yıllarına kadar
devam etmiştir. G.M.Smith, Makedonya’daki Türklerin mezarda
yatan kişinin Sarı Saltuk olduğuna inandıklarını ve
Saltuk’un Sveti Naum ile arkadaş olduklarını söylediğini de
kaydetmektedir.
Koritza’daki Bektaşi merkezinden sık sık ziyaretçiler
gelmesi binanın kısmen İslâmî unsurlar taşıdığı düşüncesini
uyandırmaktadır. Sınırların kapanması ve bölgedeki Türk
varlığının azalmasıyla ziyaretçiler de doğal olarak
azalmıştır. Böylece binadaki İslâmî unsurlar hızla
kaybolmuştur. Daha sonra yapılan onarımlarla da bina tamamen
bir Hıristiyan mabedi haline gelmiştir.
Sarı
Saltuk’un rahiplerle mücadelesi, onların yerine geçmesi gibi
menkıbeler Saltuk-nâme’de yer almaktadır. Birkaç dil
konuşabilen Sarı Saltuk, Tevrat’ı, İncil’i baştan sona
ezbere bilmektedir. Kiliselerde rahip kılığında vaaz
vermekte, bu yolla Hıristiyanları İslâm dinine davet
etmektedir. Evliya Çelebi Seyahat-nâme’sinde de Sarı
Saltuk’un rahiplerin yerine geçerek İslâm dinini yaymasının
anlatıldığına değinmiştik.
Rumeli'de
Müslümanlığın yayılışı sırasında İslâm dininin
propagandacıları, yöredeki Hıristiyan azizlerinin
menkıbelerini Müslüman Türk azizlerine mal etmişler, hatta
bu Hıristiyan azizlerinin gizli Müslüman olduklarını veya
Müslüman Türk azizleriyle yakın arkadaş oldukları
propagandasını yaymağa çalışmışlardır. Bu iş, çoğu zaman
basit bir isim değişikliği ile gerçekleşiyordu. Herhangi
bir bölgede takdis edilen Hıristiyan azizine ait menkıbeler,
sonradan gelen Müslüman velinin adı etrafında toplanıyor,
böylece tarikatın genişlemesi sağlanıyordu.
Aslında aynı yöntem, daha önce de Hıristiyan
propagandacıları tarafından kullanılmıştı. Kilise, eski bir
putperest mabedinin bulunduğu yere yerleşirken, oradaki
halkın geçmişiyle ilgilerini tamamıyla kesmek zorunda
oldukları intibaını uyandırmamak için, takdis ettikleri
ilahların efsanelerine benzer bir Hıristiyan azizin
menkıbesi yaratıyorlardı.
Özellikle Balkan Slavlarının Ortodoks azizlerine ait
menkıbelerde, Hıristiyanlık öncesi inanışların derin izleri
görülmektedir.
İşte,
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Sarı Saltuk’un bir keşiş
olduğu şeklinde fetva vermesi de -eğer bu fetva gerçekten
Ebussuud Efendi tarafından verilmişse- bu sebepledir.
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin Sarı Saltuk hakkındaki
fetvasını araştıran Prof.Dr. M. Tayyib Okiç, konuyu
incelerken Sarı Saltuk’un Hıristiyan azizleriyle münasebeti
üzerinde de durmuştur.
Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’den Sarı
Saltuk hakkında bir fetva vermesini şu suretle istemiştir: «Sinde
sindeşim, halde haldaşım, ahiret karındaşım eimme-i selef bu
meselede ne buyururlar ki; Saru Saltuk dedikleri şahıs
evliyaullah mıdır, beyan buyurulup musap oluna.»
Şeyhülislâm bu soruya «Riyazet ile kadid olmuş bir
keşişdir.» cevabını vermiştir. Okiç, bu fetvanın veriliş
sebebini aydınlatmağa çalışmıştır.
Ölümü
üzerinden uzun zaman geçmeden Sarı Saltuk’a ait menkıbelerle
Hıristiyan azizlerinin menkıbeleri arasında irtibat
kurulmağa başlandığı anlaşılıyor. Sarı Saltuk
menkıbelerinin Hıristiyan azizlerinden en çok Nikola,
sonra Cörc, Simeon, Eli, Spiridon ve Naum’un
menkıbeleriyle karışık olduğu görülmektedir
diyen Okiç, böyle bir fetvanın verilmesinin Sarı Saltuk'un
yanlış tanıtılmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Bu
yazı üzerine Prof.Dr. Yusuf Ziya Yörükân Bir Fetva
Münasebetiyle başlığını taşıyan yazısında bu
fetvanın Ebussuud Efendi'ye ait olmadığına, fetvanın uydurma
olduğuna değinmiştir.
Ancak Okiç, Yörükân'ın yazısına cevap vermiş, söz konusu
fetvanın gerçekliği konusuna açıklık getirmeğe çalışmıştır.
Sonuç
Bu
bildirimizde ele aldığımız Sarı Saltuk’un Anadolu ve
Rumeli'deki türbe ve makamlarıyla ilgili inanmalarda Türk
inanç sisteminin izleri görülmektedir. Bu türbe ve makamlar
genellikle tepelik yerlerde, akarsuların ve büyük ağaçların
yanlarında bulunmaktadır. Bilindiği gibi bunlar, İslâmlık
öncesi Türk inancı içerisinde kutsallık atfedilen yerlerdir.
Yine, bu türbe ve makamların normal mezarlıklar içerisinde
bulunmaması da yurdumuzdaki diğer makamlarda görülen
özelliklerdendir. Bu türbe ve makamlarda adak adama, dilek
dileme, çeşitli ibadet şekillerine ve pratiklere
bağlanmıştır. Kabir ziyareti, adak, medet umma, dilek
dileme, ağaçlara bez bağlama gibi uygulamaların atalar
kültünün özellikleri olduğu bilinmektedir. Bu uygulamalar,
günümüzde diğer türbe ve makamlarda olduğu gibi İslâmî
şekillere büründürülerek yaşatılmaktadır. Türbe ve
makamların yanındaki akarsunun sağaltıcı olduğu inancı diğer
makamlarda da görülen ortak özelliklerdendir. Sarı Saltuk
menkıbelerinin türbe ve makamların bulunduğu yerlerde hâlâ
anlatılması da, bu türbe ve makamların kutsallığını
yansıtmakta önemli bir unsur olarak kullanıldığını
göstermektedir. Gerek Anadolu'daki gerek Rumeli'deki türbe
ve makamlarda benzer özelliklerin, âdet ve inanmaların
bulunması, Türk kültürünün bütünlüğünü göstermektedir.
Sarı
Saltuk'un Rumeli’deki mezar ve makamlarının büyük bir
bölümünün varlığını koruduğunu görmekteyiz. Özellikle Türk
ve Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Sarı Saltuk'un
etkisi canlı bir şekilde yaşamaktadır. Ancak, Türklerin
çoğunluğu kaybettiği yerlerde bu izler henüz tam olarak
kaybolmasa da yavaş yavaş etkisini yitirmeğe başlamıştır.
Bugün Ohri
gölü kıyısındaki mezarda Sarı Saltuk'tan en küçük bir iz
bile kalmamıştır. Maddî bir iz kalmamasına rağmen, Makedonya
Türkleri arasında Sarı Saltuk'un hatırasının canlı bir
şekilde yaşaması, bazı Türklerin bu mezarı Sarı Saltuk'un
makamıdır diyerek ziyaret etmesi, Sarı Saltuk'un kutsal bir
Türk kahramanı olduğunun bilinmesi, menkıbelerinin
anlatılması, Sarı Saltuk'un Rumeli Türk kültüründeki yerini
uzun süre koruyacağını göstermektedir. Bizim için
sevindirici olan da budur.
Şükrü Halûk Akalın, Saltuk-nâme I (İnceleme-Metin),
doktora tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, İstanbul, 1987, s.VII-XX. Tezin metin
bölümü Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır.
Ebü'l-Hayr-ı Rûmî, Saltuk-nâme I, hazırlayan Dr.
Şükrü Halûk Akalın, Ankara, 1987. Daha sonra da
ikinci ve üçüncü cilt yayımlanmıştır: Ebü'l-Hayr-ı
Rûmî, Saltuk-nâme II, hazırlayan Dr. Şükrü Halûk
Akalın, İstanbul, 1988; Ebü'l-Hayr-ı Rûmî,
Saltuk-nâme III, hazırlayan Doç.Dr. Şükrü Halûk
Akalın, Ankara, 1990
Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli Süleymaniye Kütp. 4582,
2627/1
Velayet-name-i Hacı Bektaş-ı Veli, Millet Kütp.1366,
987, 1132, 1076, 1075; Süleymaniye Kütp. 3072
Velayet-name-i Otman Baba
Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, TDK yayını, Ankara,
1982, s.121